*Takipten Önce %4,55 / Sonra %9,10 / Satıştan Sonra %11,38
*Vazgeçme/Haricen Tahsil (Hacizden Önce) %2,27 -(Hacizden Sonra) %4,55
*Maaş ve Ücret Ödemelerinde %4,55
*Başvuru Harcı / Yerine Getirme Harcı 59,30.TL
*Tahliye Harcı -İcra Teb.Üzerine%1,13 /İcra Kanalıyla%2,27
*İhale Damga Vergisi : Binde 5,69
*Kefalet/Temlik/Taahhütname Damga Vergisi Binde 9,48
*Yediemine Ödenen Paralardan Damga V. Binde 9,48
*Resmi şahıslar adına şahıslara ödenecek
paralardan Kesilecek Damga V. Binde 7,59
*Kira Sözleşmelerinden Alınacak Damga Vergisi Binde 1,89
*Cezaevi Yapı Harcı %2
*Vekalet Suret Harcı 8,50.TL
*Haciz, Teslim ve Satış Harcı : 139,20.TL
2021 Yolluk Miktarı : 3.145,71.TL.
Haciz, Teslim, Satış Harcından Memura Ödenen 45,59.TL
İflasın Açılması, Konkordato İsteği, Masaya Katılma:97,70 TL
İCRA DAİRELERİNİN YILLIK ve 3'er AYLIK DÖNEMLERİNE ilişkin TEFTİŞ İŞLEMLERİ ÖRNEKLERİNE ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Kesin hüküm- Katkı payı alacağı- Tapunun iptali- Tasarrufun iptali- İİK. mad. 283/1

Kesin hükmün varlığı için, her iki davanın taraflarının, müddeabihin ve dava sebebinin aynı olması gerektiği- "Katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla taşınmazın davalı tarafından danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği" iddiasıyla açılan davada, satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacının, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabileceği; davacının bu hakkı, "ayni" değil, "şahsi" bir sonuç doğuracağından, "tapunun iptaline" değil, İİK. mad. 283/1 gereğince, "iptal ve tescile gerek olmaksızın, davacıya, taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına" karar verilmesi gerektiği- Boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra, çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalıya "satış göstererek" tapudan yapılan devrin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı- "Davanın BK’nın 18. (TBK.nın 19.) maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığı ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK. 277 vd.na göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle, İİK. mad. 283/1-2 uyarınca karar verilemeyeceği" şeklindeki görüşün HGK çoğunluğu tarafından benimsenmediği- 
1. Taraflar arasındaki “tapu iptal ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili ve davalı T. K. vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:    

4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılardan A. Ö.'ün İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşandıklarını, müvekkili tarafından davalı A. aleyhine katkı payı alacağına ilişkin açılan davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL'nin tahsiline karar verildiğini, boşanma kararından bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde davalı A. Ö.’ün adına kayıtlı taşınmazı çok düşük bir bedelle ve hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış gibi göstermek suretiyle tapuda devrettiğini, yapılan satış işleminin mal kaçırma amacıyla muvazaalı yapıldığını, bu nedenle davalı T. K.’na karşı tapu iptali ve tescil davası açıldığını, katkı payı nedeniyle taşınmazın yarı hissesinin iptali ile müvekkili adına tescilinin talep edildiğini, ancak bu davanın yazılı delil bulunmadığı gerekçesiyle reddedildiğini belirterek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı A. Ö. adına tapuda kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalı A. Ö., katkı payına ilişkin tapu iptali ve tescil davasının reddedildiğini ve buna ilişkin kararın kesinleştiğini, bu nedenle kesin hüküm itirazının bulunduğunu, ayrıca kötü niyetle açıldığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

6. Davalı T. K. vekili, İzmir 12. Aile Mahkemesinin hem müvekkili hem de diğer davalı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasını reddettiğini, bu kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, ortada kesin hüküm bulunduğu gibi, dava konusu taşınmazın müvekkili adına tapuya tescilinde muvazaa bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme Kararı:

7. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.07.2012 tarihli ve 2011/168 E., 2012/276 K. sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın 13.06.2005 tarihinde 12.000TL bedelle davalı T. K.’na satıldığı, davacı ile davalı A. Ö.’ün 1974 yılında evlenip, 06.06.2005 tarihinde boşandıkları, davacının evlilik birliği içerisinde edinilen tek taşınmaz olan dava konusu yer hakkında katkı payı alacağı davası açtığı ve lehine 30.960TL alacağa hükmedildiği, davalı A. Ö.’ün boşanma kararı verilmesinden hemen sonra davacının katkı payı davası açacağı düşüncesiyle taşınmazı yeğeni olan diğer davalıya satış suretiyle devrettiği, ancak satışın danışıklı olup, değerinin de düşük bulunduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile önceki malik adına tescilini talep etmekle beraber; davalı A. Ö.’ün hayatta olduğu, kısıtlı bulunmadığı, davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi yönünde aktif dava ehliyetinin olmadığı, istemin tasarrufun iptali mahiyetinde düşünülmesi durumunda dahi koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

8. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.

9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.01.2014 tarihli ve 2013/3286 E., 2014/737 K. sayılı kararı ile; “…Dava, Borçlar Yasası’nın 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan danışık (muvazaa) iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem (muvazaalı muamele) nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü; danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi, onlara karşı işlenmiş haksız eylem niteliğindedir. Ancak, üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olmalıdır.

Diğer yandan; zarara uğradıklarını ileri süren üçüncü kişilerin, danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında tazminat davası açmış olmaları, bu davanın kabulü için tek başına yeterli olmadığından danışıklı işlemde bulunanın, üçüncü kişilere borçlu bulunduğunun gerçekleşmesi ve borcunu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir.

Somut olayda; davacı, davalılardan A.'in katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği iddiası ile eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İ.İ.K.'nun 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı A.'in İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06/06/2005 tarih ve 2005/207 E., 2005/674 K., sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği, kararın 07/07/2005 tarihinde kesinleştiği, yine davacı tarafından davalı A. aleyhine katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesi'nin 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960,00 TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve kararın 28/01/2011 tarihinde kesinleştiği, davalı A.'in üzerine kayıtlı 188 ada 1 nolu parselde kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

Şu durumda, satışın muvazaalı olduğu kanıtlanmıştır. O halde, davanın İİK 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yerinde görülmeyen yazılı gerekçeyle istemin reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir,…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.

Direnme Kararı:

10. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.10.2014 tarihli ve 2014/280 E. 2014/413 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeler yanında; hukuk davalarında mahkemenin taleple bağlı olduğu, dava dilekçesinde tapu kaydının iptali ile davalı A. Ö. adına tescilinin istendiği, 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun (İİK) 283. maddesinden söz edilmediği, davacının taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması talebinin de bulunmadığı, İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde belirtilen tasarrufun iptali davalarındaki koşulların bu davada oluşmadığı, davacının tasarruftan önce kesinleşmiş bir alacağı bulunmadığı gibi yapılmış bir icra takibinin mevcut olmadığı, geçici ve kesin aciz vesikası şartlarının da bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

11. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili ile davalı T. K. vekili tarafından temyiz edilmiştir.    

II. UYUŞMAZLIK

12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi göz önüne alındığında aktif dava ehliyetinin bulunup bulunmadığı ve satışın muvazaalı olduğunu kanıtlayıp kanıtlayamadığı; Özel Dairece bozma kararında davanın İİK’nın 283/1. maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğinin belirtilmesinin taleple bağlılık ilkesine aykırılık teşkil edip etmeyeceği noktalarında toplanmaktadır. 

III. GEREKÇE

A) Davalı T. K. vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede: 

13. Bir nihai kararın şekli anlamda kesinliği ile, o karara karşı artık olağan kanun yollarına (temyiz, karar düzeltme) başvurulamayacağı anlaşılır. Şekli anlamda kesin hükmün amacı, bir davanın sona ermesine hizmet etmektir. Bir nihai karar şekli anlamda kesinleşince, tarafların o davada takip ettikleri amaç gerçekleşmiş olur. Fakat bu, taraflar arasındaki uyuşmazlığın değil, ancak görülmekte olan davanın sona ermesi demektir. Bundan sonra da aynı taraflar arasında aynı uyuşmazlığın yeni bir dava konusu yapılmaması için, başka bir müesseseye yani maddi anlamda kesin hüküm müessesesine ihtiyaç vardır (Kuru B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, 6.b İstanbul 2001, s.4981).

14. Bir mahkeme kararına karşı başvurulabilecek kanun yolunun hiç olmaması veya mevcut olan kanun yollarının tüketilmesi ya da süresinde kanun yollarına başvurulmaması hâllerinde şekli anlamda kesinlik gerçekleşir. İstisnai olarak olağanüstü kanun yoluna başvurarak ya da eski hâle getirme mümkün ise bu suretle şekli anlamda kesin hükmü sona erdirmek mümkündür.

15. Gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) şekli anlamda kesinliğin tanımı yapılmamış ise de, çeşitli maddelerde geçen "kesin", "kesinleşme", "kesinleşmiş" sözleriyle şekli anlamda kesin hükmün kastedildiğini söylemek mümkündür.

16. Maddi anlamda  kesin  hüküm  HUMK'da  tanımlanmamış olmakla birlikte Kanun'un 237. maddesinde;

“Kaziyei muhkeme, ancak mevzuunu teşkil eden husus hakkında muteberdir.

Kaziyei muhkeme mevcuttur denilebilmek için iki tarafın ve müddeabihin ve istinat olunan sebebin müttehit olması lazımdır.” şeklinde maddi anlamda kesin hükmün şartlarına yer verilmiştir.

17. HMK’nın 303/1. maddesinde de maddi anlamda kesin hükmün şartları;

“Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu hükümden yola çıkıldığında denebilir ki, kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı kişiler olması, ikinci koşulu müddeabihin aynılığı, üçüncü koşulu ise dava sebebinin aynı olmasıdır.

18. Kesin hükmün ikinci koşulu olan müddeabihin aynılığı, dava konusu yapılmış olan hakların aynı olmasıdır. Önceki dava ile yeni davanın müddeabihlerinin (konularının) aynı olup olmadığını anlamak için hâkimin, eski davada verilen kararın hüküm fıkrası ile yeni davada ileri sürülen talep sonucunu karşılaştırması gerekir. Eski ve yeni davanın konusu olan maddi şeyler fiziksel bakımdan aynı olsa bile bu şeyler üzerinde talep olunan haklar farklı ise müddeabihlerin aynı olduğundan bahsedilemez.

19. Kesin hükmün üçüncü koşulu dava sebebinin aynı olmasıdır. Dava sebebi, hukuki sebepten farklı olarak, davacının davasını dayandırdığı vakıalardır. Öyle ise her iki davanın da dayandığı maddi vakıalar (olaylar) aynı ise diğer iki koşulun da bulunması hâlinde kesin hükmün varlığından söz edilebilir. Nitekim aynı hususlara Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 22.03.2019 tarihli ve 2017/7 E., 2019/2 K. sayılı kararında da değinilmiştir.

20. Yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Davacı H. Ö. vekili tarafından davalı A. Ö. aleyhine İzmir 12. Aile Mahkemesinde açılan davada davacı vekili, dava konusu taşınmazın mümkün ise ½ hissesinin tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tapuda kayıt ve tesciline, bu talebin kabul edilmemesi durumunda katkı payı bedeli olan şimdilik 15.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; bu dava ile birleşen diğer davalı T. K. aleyhine açılan davada ise, davalı A. Ö.’ün boşanmadan sonra evlilik birliği içinde alınan evi bir hafta sonra davalı T.’e muvazaalı olarak sattığını iddia ederek dava konusu taşınmazın ½ hissesinin iptali ile müvekkili adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

21. Davacı vekili davalılar A. Ö. ve T. K. aleyhine açtığı eldeki davada ise; davalı A. Ö. tarafından dava konusu taşınmazın muvaazalı olarak diğer davalı T. K.’na tapuda devredilmesi nedeniyle müvekkilinin katkı payı alacağını almasının engellendiğini ileri sürerek, dava konusu taşınmazın diğer davalı A. Ö. adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

22. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, İzmir 12. Aile Mahkemesinde görülüp sonuçlanan birleşen dava ile, eldeki davanın tarafları aynı ise de, konuları (müddeabih) ve dava sebepleri (dayanılan vakıalar) birbirinden farklı olduğundan davalı T. K. vekilinin direnme kararı gerekçesine yönelik temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.

B) Davacı vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede: 

23. Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

24. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK ) 18. maddesinde genel muvazaa düzenlenmiş; maddenin 1. fıkrası ile “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.” hükmü getirilmiştir.

25. Bilindiği üzere “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu onlardan gizleyerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına” muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere de muvazaalı işlemler denir (Eren, F: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2018, s. 367). Eş söyleyişle muvazaa açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâli, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan haksız eylem niteliğinde anlaşmalarıdır (7.10.1953 tarihli ve 8/7 Sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı).

26. Muvazaalı bir hukuki işlemden söz edilebilmesi için;

i)Tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek oluşturulmuş bir uygunsuzluk,

ii) Üçüncü kişileri aldatmak (muvazaa) niyeti,

iii) Taraflar arasında gizli işlemi oluşturan muvazaa sözleşmesi bulunmalıdır.

27. Kural olarak üçüncü kişiler anılan maddeye dayalı olarak, danışıklı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacaklarının bulunması ve danışıklı işlemin o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olması gerekmektedir.

28. Muvazaa davası, borçlunun yapmış olduğu işlemin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun (işlemin temelinin geçersizliğinin) tespitini amaçladığından, görünürdeki satış işlemlerine karşı açılır. Muvazaaya dayalı tasarrufun iptali davalarında ise davacının icra takibine geçmesi ya da aciz belgesi almasına gerek yoktur. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.07.2020 tarihli ve 2017/17-1507 E., 2020/525 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.

29. Yüzeysel olarak bakıldığında, iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de, bu benzerlik her iki tür davanın güttüğü amaçtan öteye gitmemektedir. Muvazaa davası, yani yapılan işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunu belirtmek için açılan dava ile tasarrufun iptali davası amaçları bakımından birbirlerine yakınsa da gerçekte nitelikleri, koşulları, doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden farklıdırlar. Tasarrufun iptali davası, borçlunun tasarruf işlemlerinden zarar gören ve elinde aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Ne var ki, tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işleminin davacı bakımından hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı hâlde, muvazaa davasında borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Başka bir ifadeyle yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür.

30. Tasarrufun iptali davası, aynî nitelikte olmayıp kişisel (şahsî) bir dava olduğu hâlde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Muvazaanın kanıtlanması hâlinde dava konusu mal, borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış hâle gelir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının da borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde, iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m. 284). İİK'nın 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılmış iptal davasının amacı, alacaklının davaya konu mal üzerinde, cebri icra yolu ile alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını almasını sağlamaktır.

31. Kural olarak iptal davasına konu edilen tasarruflar, muvazaalı akitlerden farklı olarak hukuken geçerlidir. Başka bir ifade ile muvazaalı akitlerde, görülen akit değil tarafların gerçek iradelerine uygun bulunan akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde, İİK'nın 277 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen tasarruflar özel hukuk ilişkisi açısından geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, alacaklının gerçek alacak ve ayrıntılarına yetecek miktardaki tasarrufun iptaline, bunun dışında kalan kısmı geçerliliğini koruyacağından, olduğu gibi bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu özelliği gözeterek “iptal davasının sübutu hâlinde davaya konu teşkil eden mal üzerinde icra kovuşturması yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmeksizin taşınmazın haciz ve satışının istenebileceğini” öngörmüştür (İİK. m.283). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarihli ve 2000/4-823 E., 2000/851 K.; 25.05.2011 tarihli ve 2011/4-149 E., 2011/346 K.; 02.04.2014 tarihli ve 2013/4-1016 E., 2014/436 K.; 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K.; 25.02.2020 ve 2017/1505 E., 2020/204 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

32. Yapılan tüm açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; 

33. Dava dilekçesinin konusu, maddi olguların anlatılış biçimi ve talep sonucu kısmından da açıkça anlaşılacağı gibi dava BK’nın 18. maddesinde tanımını bulan muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davasıdır. 

34. Yerel mahkemece eldeki davada İİK’nın 283. maddesinin uygulanmasının taleple bağlılık kuralına aykırı olduğu gerekçesine de dayanılması nedeniyle HMK’nın 26. maddesinde düzenlenen taleple bağlılık kuralına da kısaca değinmek gerekmektedir. Maddeye göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde engel yoktur. Taleple bağlılık ilkesi özü itibariyle hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olduğunu ifade eder. İlkenin taşıdığı ilk anlam; tarafın talep etmediği husus hakkında mahkemenin karar veremeyeceğidir. Buna göre tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukuki sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ikinci anlam ise tarafın talebinden fazlasına mahkemece karar verilememesidir. Taleple bağlı olma, yargılama sonucunda davacının talep ettiği haktan daha azına sahip olduğunun belirlenmesi durumunda uygulanmaz (HMK m. 26). Talepten azına karar verme “çoğun içinde az da vardır” esasına dayanmaktadır. Bu kural ise davacının talep sonucu ile aynı nitelikte olan daha azına karar vermeyi ifade etmektedir. Nitekim dava açıldığında davacının talebi maddi hukukta karşılığa sahip olduğu oranda mahkemeden hukuki koruma sağlanmasıdır (Taleple bağlılık kuralı hakkında daha geniş açıklamalara Hukuk Genel Kurulunun 30.05.2018 tarihli ve 2017/23-2539 E., 2018/1149 K. sayılı kararında yer verilmiştir).

35. Eldeki davada, davacıyı alacağından yoksun bırakmak için yapıldığı iddia edilen muvazaalı satış işleminin iptali ve hiç yapılmamış sayılmasının tespiti istenmektedir. Bu davada davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmüştür. Davacının amacı tapunun iptali olmayıp, alacağına kavuşmaktır.

36. Davacı vekili, davalılardan A. Ö.’ün katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devrettiği iddiasıyla eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İİK’nın 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı A. Ö.’ün İzmir 4. Aile Mahkemesinin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği; yine davacı tarafından davalı A. Ö. aleyhine açılan katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve bu kararın 28.02.2011 tarihinde kesinleştiği, davalı A. Ö.’ün 188 ada 1 nolu parselde adına kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

37. O hâlde satışın muvazaalı olduğunun kanıtlanmış olduğu eldeki davada, mahkemece İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır.

38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Borçlar Kanunu ve İcra ve İflâs Kanunu birbirinden farklı nitelik taşıyan kanunlar olduğundan, eldeki dava BK’nın 18. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığından ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK’nın 277. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle İİK’nın 283/1-2 maddesine göre karar verilemeyeceğinden ve davacı tarafın aktif dava ehliyetinin de bulunduğu nazara alınarak direnme kararının belirtilen bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

39. Diğer taraftan dava tarihi 25.03.2011 olduğu hâlde gerekçeli karar başlığında 16.06.2014 olarak gösterilmesine ilişkin yanlışlık, mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır. 

40. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

41. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle; 

1) Davalı T. K. vekilinin temyiz isteminin REDDİNE oy birliğiyle (III-A),

2) Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA oy çokluğuyla (III- B),
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,

Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.02.2021 tarihinde karar verildi.

Nebahat ŞİMŞEK, Dr. Şanver KELEŞ'in KARŞI OYU:

Borçlunun mallarının haczedilmesinden önce borçlunun mal ve hakları üzerindeki tasarruf yetkilerinde herhangi bir kısıtlama yoktur. Borçlunun mallarının haczinden veya iflas etmeden önce alacaklılarından mal kaçırmak için yapmış olduğu bağışlamalar ve şüpheli (hileli) tasarrufların iptal ettirilebilmesi için alacaklılara tanınan davaya iptal davası denir. Bu dava İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlemiştir. İİK’nın 277 maddesinde “tasarrufların butlanı” denilmekte ise de burada borçlar hukuku (TBK m.27) anlamında bir butlan yoktur. İptal davasına konu tasarruf başlangıçta geçerlidir ve iptal davası kazanılır ise alacaklı dava konusu malı sanki borçlunun mal varlığında imiş gibi haczettirir, sattırır ve satış bedelinden alacağını alır (İİK m.283,1); geriye para artar ise bu para borçluya değil kendisine karşı iptal davası açılmış olan üçüncü kişiye verilir. Burada tasarrufun maddi hukuk anlamında iptali söz konusu olmayıp mülkiyet borçluya geri dönmez. 

İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan iptal davası, dava konusu malın aynına ilişkin bir aynî dava olmayıp, şahsi bir davadır. Yani bu dava ile malın mülkiyetinin davalıdan (üçüncü kişiden) alınarak, borçluya ait olduğuna karar verilmemekte, sadece alacaklı malın bedelinden alacağını (kişisel hakkını) almak yetkisini elde etmektedir (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı 2. B. Ankara 2013 s.1397).

İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan davalarda tapu kaydının iptali ile borçlu adına tapuya tesciline karar verilemez.

İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayanılarak açılan tasarrufun iptali davalarının dinlenebilmesi için davacının davalı borçluda gerçek bir alacağının bulunması, borçlu hakkında yapılan icra takibinin kesinleşmiş olması, iptal konusu tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış bir aciz belgesinin bulunması gerekli olup bu şartların varlığı mahkemece resen değerlendirilir.

TBK’nın 19 ve 27 maddeleri çerçevesinde açılan muvazaa davası ise, iptal davasından farklıdır. Tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu gizleyerek onlardan gizlenerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere muvazaalı işlemler denilir (Oğuzman, K/Seliçi/ Ö/Oktay. S: Eşya Hukuku s.301). Başka bir deyişle muvazaa 07/10/1953 tarih ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da belirtildiği üzere “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde akitlerin (tarafların) kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri halidir”.

Muvazaalı işlemlerde işlem konusu hak veya mal borçlunun mal varlığı dışına çıkmaz. Bu nedenle muvazaalı işlemlerin iptali için İİK’nın 277 ve sonraki maddelerine göre iptal davası açılması yoluna başvurulmasına gerek yoktur. Muvazaalı işlemler istihkak davasına konu teşkil ederler. 

Muvazaalı bir işlem konusu mal borçlunun elinde iken haczedilir ve üçüncü kişi İİK 97 uyarınca istihkak davası açarsa, alacaklı davaya cevap yolu ile muvazaa nedeni ile işlemin geçersiz olduğunu muvazaalı işlem konusu mal veya hakkın borçlunun mülkiyetinde olduğunu iddia ve ispat edebilir.

Şayet muvazaalı bir işlem konusu mal üçüncü kişi elinde haczedilmiş ise alacaklı üçüncü kişiye karşı istihkak davası açarak davalı üçüncü kişinin o malı muvazaalı bir tasarruf sonucunda ele geçirdiğini ve bu nedenle malın borçluya ait olduğunu iddia ve ispat edebilir. Lehine tasarruf yapılan kişinin istihkak davasını kazanmış olması, üçüncü kişi aleyhine İİK 277 ve devamı maddeleri uyarınca iptal davası açılmasına engel değildir. Fakat istihkak davası ile iptal davasının amacı aynı olup alacaklılarına zarar vermek isteyen borçlunun işlemlerine karşı alacaklıları korumak istenmektedir.     

Muvazaa davası ayni bir dava olup üçüncü kişi konumunda olan alacaklılar da bu davayı açarak görünürdeki işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunun tespitini isteyebilir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına düzeltilmesine karar verir. Alacaklı bu hâlde ilamı icra dairesine sunarak dava konusu taşınmazın borçlunun borcundan dolayı haczedilmesini isteyebilir. Bu hâlde ayrıca bir iptal davası açmasına gerek kalmaz.    

Tasarrufun iptali davasının kabulü hâlinde davacı davaya konu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını alma yetkisini elde eder ve dava konusu taşınmaz ise davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine mahal olmadan o tasarrufun haciz ve satışını isteyebilir. (İİK m.283/1)

BK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile muvazaa nedeni ile hüküm ve sonuç doğurmayan işlemlerin iptali istenir. Borçlu tasarruf ve idare yetkisi kendisinde kalmak üzere malı üçüncü kişiye devrediyor ise devretme iradesi olmadığı için işlem muvazaalıdır ve iptal davası açılır.

Ancak ortada bir inanç anlaşması var ise anlaşma gereğince mülkiyet geçerli şekilde karşı tarafa geçeceği için tasarrufun iptali davası açılır. Bu olayda alacaklıya zarar verme kastı vardır. Bu anlamda alacaklı borçlunun iradesini göz önüne alır. Aslında malı borçlu devretmek istemiyor mu, yoksa alacağın tahsilini önlemek için mi devretti? Alacaklının bu soruya vereceği cevaba göre ya BK 19. maddesine dayalı dava ya da İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı dava açar. Muvazaa olmadan da salt alacaklıları zarara uğratmak için devir yapılabilir.

Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel bir dava olduğu halde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına tesciline karar verir.

Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m.284).

Yukarıda belirtilen ilke ve kurallardan da anlaşılacağı üzere TBK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davası şartları ile hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden ayrı davalardır. Alacaklıların “muvazaalı” olduğunu ileri sürdükleri işlemler hakkında iptal davasının hüküm ve sonuçlarından yararlanmak istemeleri ileri sürülen vakıa ile talep sonucu arasında açık bir uyumsuzluk teşkil eder. Muvazaa sebebine dayanan dava ile iptal davasının özelliklerini bir arada barındıran adeta yeni (karma) bir dava türünün meydana getirilmesi beraberinde bir dizi sorunu da getirdiği için isabetli değildir (Erdönmez Gürsoy: Alacaklılara zarar verme kastı ile uygulanan tasarrufların iptali, İstanbul 2017 s.35 ve 36).

Borçluya üçüncü kişinin malına haciz koydurup satış isteme yetkisi ancak borçlu aleyhinde takip yapıp borçlu mal varlığından alacağını alamadığını aciz vesikası ile tevsik ettiğinde tahsil mümkün olmaktadır. Öğretide tasarrufun iptali davasını alacaklının cebri icrada bulunma yetkisinin bir tamamlayıcısı olduğu alacaklının alacağını cebri icra yolu ile tahsil edemeyeceği henüz belli olmadan iptal davası açılmasına izin verilmesi hâlinde borçlu ve üçüncü kişilerin olumsuz şekilde etkileneceği belirtilmektedir. (Yıldırım, Mesut, Kamil/ Deren Yıldırım Nevhis İcra ve iflas hukuku, İstanbul 2016 s. 569-572. Umar, Bilge Türk İcra ve İflas Hukukunda İptal davası, İstanbul 1963s.7-39) Ayrıca muvazaa sebebine dayanarak dava açan alacaklıya haciz ve satış isteme yetkisi verilmesi ve hacze iştirak durumunda İİK 101 maddesinde yazılı hacze imtiyazlı şekilde iştirak etmesi çoğu kez mümkün olmayacaktır.

Borçlunun mali durumunun iyi olduğu bir durumda (borca batık veya aciz hâlinde olmadığı) yaptığı tasarruf nedeniyle uzun yıllar sonra (15-20 yıl) üçüncü kişinin mal varlığının haczedilebileceğinin kabulü hukuk güvenliği ile bağdaşmaz (Erdönmez s.27 ve 33).

Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki alacaklıya zarar vermeye yönelik muvazaalı işlemler olarak yapılan bir niteleme ile hem BK 19’a göre geçersizliğin tespiti davası hem de İİK m. 277 dayalı tasarrufun iptali davası açılamaz. Burada maddi hukukun tanıdığı talep hakkı (muvazaa nedeniyle hükümsüzlük) ile takip hukukunun sağladığı talep hakkının (tasarruf iptali) yarışması (hakların yarışması) söz konusu değildir. Çünkü borçlu ile üçüncü kişi arasındaki hukuki fiil geçerli ise muvazaa davası açılamaz. Tersi durumda da iptal davası açılamaz. Dolayısı ile her iki davanın açılabilme konuları (koşul vakıaları) birbirinden farklıdır. Bu davalar iki ayrı hak arama yolunu düzenleyen bir birinden ayrık hükümlere dayanmaktadır (Erdönmez s.28).

Somut olayda davacı H. Ö. (Ö.) vekili, müvekkilinin davalı A. Ö. ile 06.06.2005 tarihinde boşandıklarını, boşanmadan bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde A.’in üzerine kayıtlı evi yeğeni T.’e sattığını, bununda açılan katkı payı alacağında verilen tedbir aşamasında anlaşıldığını, yapılan satışın müvekkilinin katkı payı alacağının tahsilini engellemek için muvazaalı yapıldığını, T. adına olan tapunun iptali ile A. adına tescilini talep etmiştir. Açılan davada muvazaanın katkı payı alacağının engellenmesi muvazaa nedeni olarak gösterilmiş ise de bu alacak nedeniyle takip başlatıldığı ve borçlu A. hakkında bir aciz vesikası alındığı iddiası bulunmamaktadır. İİK 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası açılması koşulları mevcut değildir. 

Davacının dava dilekçesi içeriği ile talep sonucunda İİK 277 ve devamı maddelerine göre tasarrufun iptali davası değil BK 18 ve devamı maddelerinde düzenlenen muvazaa nedeniyle tapu iptal tescil davası açtığı anlaşılmaktadır.

Bu davayı üçüncü kişilerde danışıklı (muvazaalı) işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde açabilir ve işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler.

Somut olayda davacı üçüncü kişi konumunda olup davalılardan A.’in mal kaçırma amacı ile muvazaalı olarak taşınmazı çok düşük bir bedelle diğer davalı olan T.’e satarak tapuda devrettiğini, davalı A.’den katkı payı alacağının olduğuna ilişkin mahkeme kararı olduğunu ileri sürdüğüne göre bu davayı açma hakkı bulunmaktadır. 

Mahkemece işin esasının incelenmesi, davacı üçüncü kişinin muvazaa iddiasını her türlü delille ispat etmesi hâlinde davalı T. adına olan tapu kaydının iptali ile davalı A. adına tapuya kayıt ve tesciline karar vermesi gerekirken, davalının aktif husumet ehliyeti bulunmadığı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Mahkeme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması görüşünde olduğumuzdan Genel Kurulun kıymetli çoğunluğunun satışın muvazaalı olduğu kanıtlandığı gerekçesi ile davanın İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haczi ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi yönündeki bozma gerekçesine katılamıyoruz.

HGK. 11.02.2021 T. E: 2017/4-1446, K: 65
 
Kesin hükmün varlığı için, her iki davanın taraflarının, müddeabihin ve dava sebebinin aynı olması gerektiği- "Katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla taşınmazın davalı tarafından danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği" iddiasıyla açılan davada, satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacının, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabileceği; davacının bu hakkı, "ayni" değil, "şahsi" bir sonuç doğuracağından, "tapunun iptaline" değil, İİK. mad. 283/1 gereğince, "iptal ve tescile gerek olmaksızın, davacıya, taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına" karar verilmesi gerektiği- Boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra, çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalıya "satış göstererek" tapudan yapılan devrin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı- "Davanın BK’nın 18. (TBK.nın 19.) maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığı ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK. 277 vd.na göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle, İİK. mad. 283/1-2 uyarınca karar verilemeyeceği" şeklindeki görüşün HGK çoğunluğu tarafından benimsenmediği- 
1. Taraflar arasındaki “tapu iptal ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili ve davalı T. K. vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:    

4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılardan A. Ö.'ün İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşandıklarını, müvekkili tarafından davalı A. aleyhine katkı payı alacağına ilişkin açılan davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL'nin tahsiline karar verildiğini, boşanma kararından bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde davalı A. Ö.’ün adına kayıtlı taşınmazı çok düşük bir bedelle ve hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış gibi göstermek suretiyle tapuda devrettiğini, yapılan satış işleminin mal kaçırma amacıyla muvazaalı yapıldığını, bu nedenle davalı T. K.’na karşı tapu iptali ve tescil davası açıldığını, katkı payı nedeniyle taşınmazın yarı hissesinin iptali ile müvekkili adına tescilinin talep edildiğini, ancak bu davanın yazılı delil bulunmadığı gerekçesiyle reddedildiğini belirterek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı A. Ö. adına tapuda kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalı A. Ö., katkı payına ilişkin tapu iptali ve tescil davasının reddedildiğini ve buna ilişkin kararın kesinleştiğini, bu nedenle kesin hüküm itirazının bulunduğunu, ayrıca kötü niyetle açıldığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

6. Davalı T. K. vekili, İzmir 12. Aile Mahkemesinin hem müvekkili hem de diğer davalı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasını reddettiğini, bu kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, ortada kesin hüküm bulunduğu gibi, dava konusu taşınmazın müvekkili adına tapuya tescilinde muvazaa bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme Kararı:

7. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.07.2012 tarihli ve 2011/168 E., 2012/276 K. sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın 13.06.2005 tarihinde 12.000TL bedelle davalı T. K.’na satıldığı, davacı ile davalı A. Ö.’ün 1974 yılında evlenip, 06.06.2005 tarihinde boşandıkları, davacının evlilik birliği içerisinde edinilen tek taşınmaz olan dava konusu yer hakkında katkı payı alacağı davası açtığı ve lehine 30.960TL alacağa hükmedildiği, davalı A. Ö.’ün boşanma kararı verilmesinden hemen sonra davacının katkı payı davası açacağı düşüncesiyle taşınmazı yeğeni olan diğer davalıya satış suretiyle devrettiği, ancak satışın danışıklı olup, değerinin de düşük bulunduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile önceki malik adına tescilini talep etmekle beraber; davalı A. Ö.’ün hayatta olduğu, kısıtlı bulunmadığı, davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi yönünde aktif dava ehliyetinin olmadığı, istemin tasarrufun iptali mahiyetinde düşünülmesi durumunda dahi koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

8. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.

9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.01.2014 tarihli ve 2013/3286 E., 2014/737 K. sayılı kararı ile; “…Dava, Borçlar Yasası’nın 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan danışık (muvazaa) iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem (muvazaalı muamele) nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü; danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi, onlara karşı işlenmiş haksız eylem niteliğindedir. Ancak, üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olmalıdır.

Diğer yandan; zarara uğradıklarını ileri süren üçüncü kişilerin, danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında tazminat davası açmış olmaları, bu davanın kabulü için tek başına yeterli olmadığından danışıklı işlemde bulunanın, üçüncü kişilere borçlu bulunduğunun gerçekleşmesi ve borcunu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir.

Somut olayda; davacı, davalılardan A.'in katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği iddiası ile eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İ.İ.K.'nun 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı A.'in İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06/06/2005 tarih ve 2005/207 E., 2005/674 K., sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği, kararın 07/07/2005 tarihinde kesinleştiği, yine davacı tarafından davalı A. aleyhine katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesi'nin 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960,00 TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve kararın 28/01/2011 tarihinde kesinleştiği, davalı A.'in üzerine kayıtlı 188 ada 1 nolu parselde kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

Şu durumda, satışın muvazaalı olduğu kanıtlanmıştır. O halde, davanın İİK 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yerinde görülmeyen yazılı gerekçeyle istemin reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir,…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.

Direnme Kararı:

10. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.10.2014 tarihli ve 2014/280 E. 2014/413 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeler yanında; hukuk davalarında mahkemenin taleple bağlı olduğu, dava dilekçesinde tapu kaydının iptali ile davalı A. Ö. adına tescilinin istendiği, 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun (İİK) 283. maddesinden söz edilmediği, davacının taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması talebinin de bulunmadığı, İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde belirtilen tasarrufun iptali davalarındaki koşulların bu davada oluşmadığı, davacının tasarruftan önce kesinleşmiş bir alacağı bulunmadığı gibi yapılmış bir icra takibinin mevcut olmadığı, geçici ve kesin aciz vesikası şartlarının da bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

11. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili ile davalı T. K. vekili tarafından temyiz edilmiştir.    

II. UYUŞMAZLIK

12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi göz önüne alındığında aktif dava ehliyetinin bulunup bulunmadığı ve satışın muvazaalı olduğunu kanıtlayıp kanıtlayamadığı; Özel Dairece bozma kararında davanın İİK’nın 283/1. maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğinin belirtilmesinin taleple bağlılık ilkesine aykırılık teşkil edip etmeyeceği noktalarında toplanmaktadır. 

III. GEREKÇE

A) Davalı T. K. vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede: 

13. Bir nihai kararın şekli anlamda kesinliği ile, o karara karşı artık olağan kanun yollarına (temyiz, karar düzeltme) başvurulamayacağı anlaşılır. Şekli anlamda kesin hükmün amacı, bir davanın sona ermesine hizmet etmektir. Bir nihai karar şekli anlamda kesinleşince, tarafların o davada takip ettikleri amaç gerçekleşmiş olur. Fakat bu, taraflar arasındaki uyuşmazlığın değil, ancak görülmekte olan davanın sona ermesi demektir. Bundan sonra da aynı taraflar arasında aynı uyuşmazlığın yeni bir dava konusu yapılmaması için, başka bir müesseseye yani maddi anlamda kesin hüküm müessesesine ihtiyaç vardır (Kuru B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, 6.b İstanbul 2001, s.4981).

14. Bir mahkeme kararına karşı başvurulabilecek kanun yolunun hiç olmaması veya mevcut olan kanun yollarının tüketilmesi ya da süresinde kanun yollarına başvurulmaması hâllerinde şekli anlamda kesinlik gerçekleşir. İstisnai olarak olağanüstü kanun yoluna başvurarak ya da eski hâle getirme mümkün ise bu suretle şekli anlamda kesin hükmü sona erdirmek mümkündür.

15. Gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) şekli anlamda kesinliğin tanımı yapılmamış ise de, çeşitli maddelerde geçen "kesin", "kesinleşme", "kesinleşmiş" sözleriyle şekli anlamda kesin hükmün kastedildiğini söylemek mümkündür.

16. Maddi anlamda  kesin  hüküm  HUMK'da  tanımlanmamış olmakla birlikte Kanun'un 237. maddesinde;

“Kaziyei muhkeme, ancak mevzuunu teşkil eden husus hakkında muteberdir.

Kaziyei muhkeme mevcuttur denilebilmek için iki tarafın ve müddeabihin ve istinat olunan sebebin müttehit olması lazımdır.” şeklinde maddi anlamda kesin hükmün şartlarına yer verilmiştir.

17. HMK’nın 303/1. maddesinde de maddi anlamda kesin hükmün şartları;

“Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu hükümden yola çıkıldığında denebilir ki, kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı kişiler olması, ikinci koşulu müddeabihin aynılığı, üçüncü koşulu ise dava sebebinin aynı olmasıdır.

18. Kesin hükmün ikinci koşulu olan müddeabihin aynılığı, dava konusu yapılmış olan hakların aynı olmasıdır. Önceki dava ile yeni davanın müddeabihlerinin (konularının) aynı olup olmadığını anlamak için hâkimin, eski davada verilen kararın hüküm fıkrası ile yeni davada ileri sürülen talep sonucunu karşılaştırması gerekir. Eski ve yeni davanın konusu olan maddi şeyler fiziksel bakımdan aynı olsa bile bu şeyler üzerinde talep olunan haklar farklı ise müddeabihlerin aynı olduğundan bahsedilemez.

19. Kesin hükmün üçüncü koşulu dava sebebinin aynı olmasıdır. Dava sebebi, hukuki sebepten farklı olarak, davacının davasını dayandırdığı vakıalardır. Öyle ise her iki davanın da dayandığı maddi vakıalar (olaylar) aynı ise diğer iki koşulun da bulunması hâlinde kesin hükmün varlığından söz edilebilir. Nitekim aynı hususlara Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 22.03.2019 tarihli ve 2017/7 E., 2019/2 K. sayılı kararında da değinilmiştir.

20. Yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Davacı H. Ö. vekili tarafından davalı A. Ö. aleyhine İzmir 12. Aile Mahkemesinde açılan davada davacı vekili, dava konusu taşınmazın mümkün ise ½ hissesinin tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tapuda kayıt ve tesciline, bu talebin kabul edilmemesi durumunda katkı payı bedeli olan şimdilik 15.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; bu dava ile birleşen diğer davalı T. K. aleyhine açılan davada ise, davalı A. Ö.’ün boşanmadan sonra evlilik birliği içinde alınan evi bir hafta sonra davalı T.’e muvazaalı olarak sattığını iddia ederek dava konusu taşınmazın ½ hissesinin iptali ile müvekkili adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

21. Davacı vekili davalılar A. Ö. ve T. K. aleyhine açtığı eldeki davada ise; davalı A. Ö. tarafından dava konusu taşınmazın muvaazalı olarak diğer davalı T. K.’na tapuda devredilmesi nedeniyle müvekkilinin katkı payı alacağını almasının engellendiğini ileri sürerek, dava konusu taşınmazın diğer davalı A. Ö. adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

22. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, İzmir 12. Aile Mahkemesinde görülüp sonuçlanan birleşen dava ile, eldeki davanın tarafları aynı ise de, konuları (müddeabih) ve dava sebepleri (dayanılan vakıalar) birbirinden farklı olduğundan davalı T. K. vekilinin direnme kararı gerekçesine yönelik temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.

B) Davacı vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede: 

23. Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

24. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK ) 18. maddesinde genel muvazaa düzenlenmiş; maddenin 1. fıkrası ile “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.” hükmü getirilmiştir.

25. Bilindiği üzere “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu onlardan gizleyerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına” muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere de muvazaalı işlemler denir (Eren, F: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2018, s. 367). Eş söyleyişle muvazaa açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâli, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan haksız eylem niteliğinde anlaşmalarıdır (7.10.1953 tarihli ve 8/7 Sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı).

26. Muvazaalı bir hukuki işlemden söz edilebilmesi için;

i)Tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek oluşturulmuş bir uygunsuzluk,

ii) Üçüncü kişileri aldatmak (muvazaa) niyeti,

iii) Taraflar arasında gizli işlemi oluşturan muvazaa sözleşmesi bulunmalıdır.

27. Kural olarak üçüncü kişiler anılan maddeye dayalı olarak, danışıklı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacaklarının bulunması ve danışıklı işlemin o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olması gerekmektedir.

28. Muvazaa davası, borçlunun yapmış olduğu işlemin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun (işlemin temelinin geçersizliğinin) tespitini amaçladığından, görünürdeki satış işlemlerine karşı açılır. Muvazaaya dayalı tasarrufun iptali davalarında ise davacının icra takibine geçmesi ya da aciz belgesi almasına gerek yoktur. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.07.2020 tarihli ve 2017/17-1507 E., 2020/525 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.

29. Yüzeysel olarak bakıldığında, iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de, bu benzerlik her iki tür davanın güttüğü amaçtan öteye gitmemektedir. Muvazaa davası, yani yapılan işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunu belirtmek için açılan dava ile tasarrufun iptali davası amaçları bakımından birbirlerine yakınsa da gerçekte nitelikleri, koşulları, doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden farklıdırlar. Tasarrufun iptali davası, borçlunun tasarruf işlemlerinden zarar gören ve elinde aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Ne var ki, tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işleminin davacı bakımından hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı hâlde, muvazaa davasında borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Başka bir ifadeyle yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür.

30. Tasarrufun iptali davası, aynî nitelikte olmayıp kişisel (şahsî) bir dava olduğu hâlde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Muvazaanın kanıtlanması hâlinde dava konusu mal, borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış hâle gelir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının da borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde, iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m. 284). İİK'nın 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılmış iptal davasının amacı, alacaklının davaya konu mal üzerinde, cebri icra yolu ile alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını almasını sağlamaktır.

31. Kural olarak iptal davasına konu edilen tasarruflar, muvazaalı akitlerden farklı olarak hukuken geçerlidir. Başka bir ifade ile muvazaalı akitlerde, görülen akit değil tarafların gerçek iradelerine uygun bulunan akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde, İİK'nın 277 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen tasarruflar özel hukuk ilişkisi açısından geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, alacaklının gerçek alacak ve ayrıntılarına yetecek miktardaki tasarrufun iptaline, bunun dışında kalan kısmı geçerliliğini koruyacağından, olduğu gibi bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu özelliği gözeterek “iptal davasının sübutu hâlinde davaya konu teşkil eden mal üzerinde icra kovuşturması yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmeksizin taşınmazın haciz ve satışının istenebileceğini” öngörmüştür (İİK. m.283). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarihli ve 2000/4-823 E., 2000/851 K.; 25.05.2011 tarihli ve 2011/4-149 E., 2011/346 K.; 02.04.2014 tarihli ve 2013/4-1016 E., 2014/436 K.; 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K.; 25.02.2020 ve 2017/1505 E., 2020/204 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

32. Yapılan tüm açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; 

33. Dava dilekçesinin konusu, maddi olguların anlatılış biçimi ve talep sonucu kısmından da açıkça anlaşılacağı gibi dava BK’nın 18. maddesinde tanımını bulan muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davasıdır. 

34. Yerel mahkemece eldeki davada İİK’nın 283. maddesinin uygulanmasının taleple bağlılık kuralına aykırı olduğu gerekçesine de dayanılması nedeniyle HMK’nın 26. maddesinde düzenlenen taleple bağlılık kuralına da kısaca değinmek gerekmektedir. Maddeye göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde engel yoktur. Taleple bağlılık ilkesi özü itibariyle hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olduğunu ifade eder. İlkenin taşıdığı ilk anlam; tarafın talep etmediği husus hakkında mahkemenin karar veremeyeceğidir. Buna göre tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukuki sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ikinci anlam ise tarafın talebinden fazlasına mahkemece karar verilememesidir. Taleple bağlı olma, yargılama sonucunda davacının talep ettiği haktan daha azına sahip olduğunun belirlenmesi durumunda uygulanmaz (HMK m. 26). Talepten azına karar verme “çoğun içinde az da vardır” esasına dayanmaktadır. Bu kural ise davacının talep sonucu ile aynı nitelikte olan daha azına karar vermeyi ifade etmektedir. Nitekim dava açıldığında davacının talebi maddi hukukta karşılığa sahip olduğu oranda mahkemeden hukuki koruma sağlanmasıdır (Taleple bağlılık kuralı hakkında daha geniş açıklamalara Hukuk Genel Kurulunun 30.05.2018 tarihli ve 2017/23-2539 E., 2018/1149 K. sayılı kararında yer verilmiştir).

35. Eldeki davada, davacıyı alacağından yoksun bırakmak için yapıldığı iddia edilen muvazaalı satış işleminin iptali ve hiç yapılmamış sayılmasının tespiti istenmektedir. Bu davada davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmüştür. Davacının amacı tapunun iptali olmayıp, alacağına kavuşmaktır.

36. Davacı vekili, davalılardan A. Ö.’ün katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devrettiği iddiasıyla eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İİK’nın 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı A. Ö.’ün İzmir 4. Aile Mahkemesinin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği; yine davacı tarafından davalı A. Ö. aleyhine açılan katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve bu kararın 28.02.2011 tarihinde kesinleştiği, davalı A. Ö.’ün 188 ada 1 nolu parselde adına kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

37. O hâlde satışın muvazaalı olduğunun kanıtlanmış olduğu eldeki davada, mahkemece İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır.

38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Borçlar Kanunu ve İcra ve İflâs Kanunu birbirinden farklı nitelik taşıyan kanunlar olduğundan, eldeki dava BK’nın 18. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığından ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK’nın 277. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle İİK’nın 283/1-2 maddesine göre karar verilemeyeceğinden ve davacı tarafın aktif dava ehliyetinin de bulunduğu nazara alınarak direnme kararının belirtilen bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

39. Diğer taraftan dava tarihi 25.03.2011 olduğu hâlde gerekçeli karar başlığında 16.06.2014 olarak gösterilmesine ilişkin yanlışlık, mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır. 

40. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

41. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle; 

1) Davalı T. K. vekilinin temyiz isteminin REDDİNE oy birliğiyle (III-A),

2) Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA oy çokluğuyla (III- B),
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,

Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.02.2021 tarihinde karar verildi.

Nebahat ŞİMŞEK, Dr. Şanver KELEŞ'in KARŞI OYU:

Borçlunun mallarının haczedilmesinden önce borçlunun mal ve hakları üzerindeki tasarruf yetkilerinde herhangi bir kısıtlama yoktur. Borçlunun mallarının haczinden veya iflas etmeden önce alacaklılarından mal kaçırmak için yapmış olduğu bağışlamalar ve şüpheli (hileli) tasarrufların iptal ettirilebilmesi için alacaklılara tanınan davaya iptal davası denir. Bu dava İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlemiştir. İİK’nın 277 maddesinde “tasarrufların butlanı” denilmekte ise de burada borçlar hukuku (TBK m.27) anlamında bir butlan yoktur. İptal davasına konu tasarruf başlangıçta geçerlidir ve iptal davası kazanılır ise alacaklı dava konusu malı sanki borçlunun mal varlığında imiş gibi haczettirir, sattırır ve satış bedelinden alacağını alır (İİK m.283,1); geriye para artar ise bu para borçluya değil kendisine karşı iptal davası açılmış olan üçüncü kişiye verilir. Burada tasarrufun maddi hukuk anlamında iptali söz konusu olmayıp mülkiyet borçluya geri dönmez. 

İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan iptal davası, dava konusu malın aynına ilişkin bir aynî dava olmayıp, şahsi bir davadır. Yani bu dava ile malın mülkiyetinin davalıdan (üçüncü kişiden) alınarak, borçluya ait olduğuna karar verilmemekte, sadece alacaklı malın bedelinden alacağını (kişisel hakkını) almak yetkisini elde etmektedir (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı 2. B. Ankara 2013 s.1397).

İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan davalarda tapu kaydının iptali ile borçlu adına tapuya tesciline karar verilemez.

İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayanılarak açılan tasarrufun iptali davalarının dinlenebilmesi için davacının davalı borçluda gerçek bir alacağının bulunması, borçlu hakkında yapılan icra takibinin kesinleşmiş olması, iptal konusu tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış bir aciz belgesinin bulunması gerekli olup bu şartların varlığı mahkemece resen değerlendirilir.

TBK’nın 19 ve 27 maddeleri çerçevesinde açılan muvazaa davası ise, iptal davasından farklıdır. Tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu gizleyerek onlardan gizlenerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere muvazaalı işlemler denilir (Oğuzman, K/Seliçi/ Ö/Oktay. S: Eşya Hukuku s.301). Başka bir deyişle muvazaa 07/10/1953 tarih ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da belirtildiği üzere “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde akitlerin (tarafların) kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri halidir”.

Muvazaalı işlemlerde işlem konusu hak veya mal borçlunun mal varlığı dışına çıkmaz. Bu nedenle muvazaalı işlemlerin iptali için İİK’nın 277 ve sonraki maddelerine göre iptal davası açılması yoluna başvurulmasına gerek yoktur. Muvazaalı işlemler istihkak davasına konu teşkil ederler. 

Muvazaalı bir işlem konusu mal borçlunun elinde iken haczedilir ve üçüncü kişi İİK 97 uyarınca istihkak davası açarsa, alacaklı davaya cevap yolu ile muvazaa nedeni ile işlemin geçersiz olduğunu muvazaalı işlem konusu mal veya hakkın borçlunun mülkiyetinde olduğunu iddia ve ispat edebilir.

Şayet muvazaalı bir işlem konusu mal üçüncü kişi elinde haczedilmiş ise alacaklı üçüncü kişiye karşı istihkak davası açarak davalı üçüncü kişinin o malı muvazaalı bir tasarruf sonucunda ele geçirdiğini ve bu nedenle malın borçluya ait olduğunu iddia ve ispat edebilir. Lehine tasarruf yapılan kişinin istihkak davasını kazanmış olması, üçüncü kişi aleyhine İİK 277 ve devamı maddeleri uyarınca iptal davası açılmasına engel değildir. Fakat istihkak davası ile iptal davasının amacı aynı olup alacaklılarına zarar vermek isteyen borçlunun işlemlerine karşı alacaklıları korumak istenmektedir.     

Muvazaa davası ayni bir dava olup üçüncü kişi konumunda olan alacaklılar da bu davayı açarak görünürdeki işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunun tespitini isteyebilir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına düzeltilmesine karar verir. Alacaklı bu hâlde ilamı icra dairesine sunarak dava konusu taşınmazın borçlunun borcundan dolayı haczedilmesini isteyebilir. Bu hâlde ayrıca bir iptal davası açmasına gerek kalmaz.    

Tasarrufun iptali davasının kabulü hâlinde davacı davaya konu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını alma yetkisini elde eder ve dava konusu taşınmaz ise davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine mahal olmadan o tasarrufun haciz ve satışını isteyebilir. (İİK m.283/1)

BK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile muvazaa nedeni ile hüküm ve sonuç doğurmayan işlemlerin iptali istenir. Borçlu tasarruf ve idare yetkisi kendisinde kalmak üzere malı üçüncü kişiye devrediyor ise devretme iradesi olmadığı için işlem muvazaalıdır ve iptal davası açılır.

Ancak ortada bir inanç anlaşması var ise anlaşma gereğince mülkiyet geçerli şekilde karşı tarafa geçeceği için tasarrufun iptali davası açılır. Bu olayda alacaklıya zarar verme kastı vardır. Bu anlamda alacaklı borçlunun iradesini göz önüne alır. Aslında malı borçlu devretmek istemiyor mu, yoksa alacağın tahsilini önlemek için mi devretti? Alacaklının bu soruya vereceği cevaba göre ya BK 19. maddesine dayalı dava ya da İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı dava açar. Muvazaa olmadan da salt alacaklıları zarara uğratmak için devir yapılabilir.

Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel bir dava olduğu halde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına tesciline karar verir.

Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m.284).

Yukarıda belirtilen ilke ve kurallardan da anlaşılacağı üzere TBK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davası şartları ile hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden ayrı davalardır. Alacaklıların “muvazaalı” olduğunu ileri sürdükleri işlemler hakkında iptal davasının hüküm ve sonuçlarından yararlanmak istemeleri ileri sürülen vakıa ile talep sonucu arasında açık bir uyumsuzluk teşkil eder. Muvazaa sebebine dayanan dava ile iptal davasının özelliklerini bir arada barındıran adeta yeni (karma) bir dava türünün meydana getirilmesi beraberinde bir dizi sorunu da getirdiği için isabetli değildir (Erdönmez Gürsoy: Alacaklılara zarar verme kastı ile uygulanan tasarrufların iptali, İstanbul 2017 s.35 ve 36).

Borçluya üçüncü kişinin malına haciz koydurup satış isteme yetkisi ancak borçlu aleyhinde takip yapıp borçlu mal varlığından alacağını alamadığını aciz vesikası ile tevsik ettiğinde tahsil mümkün olmaktadır. Öğretide tasarrufun iptali davasını alacaklının cebri icrada bulunma yetkisinin bir tamamlayıcısı olduğu alacaklının alacağını cebri icra yolu ile tahsil edemeyeceği henüz belli olmadan iptal davası açılmasına izin verilmesi hâlinde borçlu ve üçüncü kişilerin olumsuz şekilde etkileneceği belirtilmektedir. (Yıldırım, Mesut, Kamil/ Deren Yıldırım Nevhis İcra ve iflas hukuku, İstanbul 2016 s. 569-572. Umar, Bilge Türk İcra ve İflas Hukukunda İptal davası, İstanbul 1963s.7-39) Ayrıca muvazaa sebebine dayanarak dava açan alacaklıya haciz ve satış isteme yetkisi verilmesi ve hacze iştirak durumunda İİK 101 maddesinde yazılı hacze imtiyazlı şekilde iştirak etmesi çoğu kez mümkün olmayacaktır.

Borçlunun mali durumunun iyi olduğu bir durumda (borca batık veya aciz hâlinde olmadığı) yaptığı tasarruf nedeniyle uzun yıllar sonra (15-20 yıl) üçüncü kişinin mal varlığının haczedilebileceğinin kabulü hukuk güvenliği ile bağdaşmaz (Erdönmez s.27 ve 33).

Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki alacaklıya zarar vermeye yönelik muvazaalı işlemler olarak yapılan bir niteleme ile hem BK 19’a göre geçersizliğin tespiti davası hem de İİK m. 277 dayalı tasarrufun iptali davası açılamaz. Burada maddi hukukun tanıdığı talep hakkı (muvazaa nedeniyle hükümsüzlük) ile takip hukukunun sağladığı talep hakkının (tasarruf iptali) yarışması (hakların yarışması) söz konusu değildir. Çünkü borçlu ile üçüncü kişi arasındaki hukuki fiil geçerli ise muvazaa davası açılamaz. Tersi durumda da iptal davası açılamaz. Dolayısı ile her iki davanın açılabilme konuları (koşul vakıaları) birbirinden farklıdır. Bu davalar iki ayrı hak arama yolunu düzenleyen bir birinden ayrık hükümlere dayanmaktadır (Erdönmez s.28).

Somut olayda davacı H. Ö. (Ö.) vekili, müvekkilinin davalı A. Ö. ile 06.06.2005 tarihinde boşandıklarını, boşanmadan bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde A.’in üzerine kayıtlı evi yeğeni T.’e sattığını, bununda açılan katkı payı alacağında verilen tedbir aşamasında anlaşıldığını, yapılan satışın müvekkilinin katkı payı alacağının tahsilini engellemek için muvazaalı yapıldığını, T. adına olan tapunun iptali ile A. adına tescilini talep etmiştir. Açılan davada muvazaanın katkı payı alacağının engellenmesi muvazaa nedeni olarak gösterilmiş ise de bu alacak nedeniyle takip başlatıldığı ve borçlu A. hakkında bir aciz vesikası alındığı iddiası bulunmamaktadır. İİK 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası açılması koşulları mevcut değildir. 

Davacının dava dilekçesi içeriği ile talep sonucunda İİK 277 ve devamı maddelerine göre tasarrufun iptali davası değil BK 18 ve devamı maddelerinde düzenlenen muvazaa nedeniyle tapu iptal tescil davası açtığı anlaşılmaktadır.

Bu davayı üçüncü kişilerde danışıklı (muvazaalı) işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde açabilir ve işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler.

Somut olayda davacı üçüncü kişi konumunda olup davalılardan A.’in mal kaçırma amacı ile muvazaalı olarak taşınmazı çok düşük bir bedelle diğer davalı olan T.’e satarak tapuda devrettiğini, davalı A.’den katkı payı alacağının olduğuna ilişkin mahkeme kararı olduğunu ileri sürdüğüne göre bu davayı açma hakkı bulunmaktadır. 

Mahkemece işin esasının incelenmesi, davacı üçüncü kişinin muvazaa iddiasını her türlü delille ispat etmesi hâlinde davalı T. adına olan tapu kaydının iptali ile davalı A. adına tapuya kayıt ve tesciline karar vermesi gerekirken, davalının aktif husumet ehliyeti bulunmadığı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Mahkeme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması görüşünde olduğumuzdan Genel Kurulun kıymetli çoğunluğunun satışın muvazaalı olduğu kanıtlandığı gerekçesi ile davanın İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haczi ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi yönündeki bozma gerekçesine katılamıyoruz.

HGK. 11.02.2021 T. E: 2017/4-1446, K: 65
 

Yurtdışında Bulunan Dış Temsilcilikleri Görev Bölgelerine İlişkin Kod Listeleri

                 7201 sayılı Tebligat Kanunu?nun 25/a maddesinde dış temsilciliklerimiz aracılığıyla yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarına tebligat usûlü düzenlenmiştir. 19 Ocak 2011 tarih ve 27820 sayılı Resmi Gazete yayımlanan 6099 sayılı "Tebligat Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'nun 7. maddesi gereğince 7201 sayılı Kanunun 25/a maddesine "Bu maddeye göre kazaî merciler tarafından çıkarılacak tebligatta, tebliğ evrakı doğrudan o yerdeki Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğuna gönderilebilir." fıkrası eklenmiştir.
                 Buna göre; yurtdışında bulunan Türk vatandaşlarına, o yerdeki Türkiye siyasî memuru veya konsolosu aracılığı ile yapılacak tebligatlarda, kazai mercilerin çıkarılmasını istediği her türlü tebligatın, Bakanlığımız aracı kılınmaksızın, doğrudan Türkiye?nin ilgili dış temsilciliğine gönderilebilecektir. Bu şekilde, Türk vatandaşlarına, Türkiye siyasî memuru veya konsolosu ya da bunların görevlendireceği bir memur tarafından tebligatın yapılıp yapılmadığı, bu merci tarafından düzenlenecek bir tutanak ile belgelendirilerek tanzim edilen evrak, doğrudan talep eden kazai mercie iletilecektir. Yeni düzenleme ile emek, zaman ve ekonomik kayıpların önlenmesi amaçlanmıştır.
  • Cevap Yok
  • 12-09-2021, Saat: 11:40
  • DuraN
                 7201 sayılı Tebligat Kanunu?nun 25/a maddesinde dış temsilciliklerimiz aracılığıyla yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarına tebligat usûlü düzenlenmiştir. 19 Ocak 2011 tarih ve 27820 sayılı Resmi Gazete yayımlanan 6099 sayılı "Tebligat Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'nun 7. maddesi gereğince 7201 sayılı Kanunun 25/a maddesine "Bu maddeye göre kazaî merciler tarafından çıkarılacak tebligatta, tebliğ evrakı doğrudan o yerdeki Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğuna gönderilebilir." fıkrası eklenmiştir.
                 Buna göre; yurtdışında bulunan Türk vatandaşlarına, o yerdeki Türkiye siyasî memuru veya konsolosu aracılığı ile yapılacak tebligatlarda, kazai mercilerin çıkarılmasını istediği her türlü tebligatın, Bakanlığımız aracı kılınmaksızın, doğrudan Türkiye?nin ilgili dış temsilciliğine gönderilebilecektir. Bu şekilde, Türk vatandaşlarına, Türkiye siyasî memuru veya konsolosu ya da bunların görevlendireceği bir memur tarafından tebligatın yapılıp yapılmadığı, bu merci tarafından düzenlenecek bir tutanak ile belgelendirilerek tanzim edilen evrak, doğrudan talep eden kazai mercie iletilecektir. Yeni düzenleme ile emek, zaman ve ekonomik kayıpların önlenmesi amaçlanmıştır.

Mahkeme Ara Kararına Dayalı İlamsız Takipte Vekil Yerine Asile Tebliğ

12. Hukuk Dairesi         2015/29329 E.  ,  2016/5671 K."İçtihat Metni"MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından başlatılan ilamsız icra takibinde borçlu, ödeme emrinin vekil yerine borçlu asile tebliğ edilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek takibin iptali istemiyle icra mahkemesine başvurmuş, mahkemece, tebligatın dayanak ilamdaki vekile yapılması gerektiğinden bahisle şikayetin kabulü ile borçlu asile çıkartılan ödeme emrinin iptaline karar verilmiştir.
Tebligat Kanunu'nun 11. ve Tebligat Kanunu'nun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin 18. maddelerinde düzenlenen vekile tebligat zorunluluğu, ilamda gösterilen vekile ilişkindir. İlamsız takipte ise asile tebliğ asıldır.
Somut olayda,...Aile Mahkemesi'nin 2013/1145 Esas sayılı dosyasında verilen 12/06/2014 tarihli ara kararına dayanılarak ilâmsız takip yapıldığı görülmektedir.
Bu durumda, genel haciz yolu ile yapılan ilamsız takipte asile tebligat yapılması yeterli olduğundan mahkemece şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 29/02/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.
  • Cevap Yok
  • 07-09-2021, Saat: 22:30
  • DuraN
12. Hukuk Dairesi         2015/29329 E.  ,  2016/5671 K."İçtihat Metni"MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından başlatılan ilamsız icra takibinde borçlu, ödeme emrinin vekil yerine borçlu asile tebliğ edilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek takibin iptali istemiyle icra mahkemesine başvurmuş, mahkemece, tebligatın dayanak ilamdaki vekile yapılması gerektiğinden bahisle şikayetin kabulü ile borçlu asile çıkartılan ödeme emrinin iptaline karar verilmiştir.
Tebligat Kanunu'nun 11. ve Tebligat Kanunu'nun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin 18. maddelerinde düzenlenen vekile tebligat zorunluluğu, ilamda gösterilen vekile ilişkindir. İlamsız takipte ise asile tebliğ asıldır.
Somut olayda,...Aile Mahkemesi'nin 2013/1145 Esas sayılı dosyasında verilen 12/06/2014 tarihli ara kararına dayanılarak ilâmsız takip yapıldığı görülmektedir.
Bu durumda, genel haciz yolu ile yapılan ilamsız takipte asile tebligat yapılması yeterli olduğundan mahkemece şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 29/02/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İtirazın İptali Dav. Menfi Tespit Dav. Yönünden Kesin Hüküm Teşkil Edip Etmeyeceği

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
2017/773 E.
2021/102 K.

"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I.YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; davalı tarafça Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden müvekkili aleyhine takip başlatıldığını, ödeme emrine itiraz üzerine yapılan yargılama sonunda Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne karar verildiğini, takip talebinde takipten itibaren işletilecek yıllık faiz oranının %40 olarak yazıldığını oysa ancak yasal faiz talep edilebileceğini, müvekkilinin takip borcunu ödemeye çalışsa da bu durum nedeniyle mağdur edildiğini ve borcun kapatılamadığını ileri sürerek takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi yönündeki taleplerinin kabulü ile yapılacak hesaplama sonunda fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000,00TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili; itirazın iptali davasında verilen kararın eldeki dosya yönünden kesin hüküm içermesi nedeni ile talebin dinlenemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkeme Kararı:
6. Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.01.2015 tarihli ve 2013/310 E., 2015/13 K. sayılı kararı ile; itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği, davalının davacının kefaletine yönelik sözleşme ve diğer belgeleri ibraz etmediği, alacaklının takipte itibaren işleyecek faizi yasal faiz üzerinden talep edebileceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne; 21.02.2013 tarihi itibari ile yasal faiz oranına göre 2.877,66TL borç olduğu tespit edildiğinden; bu tarih itibari ile bakiye 3.554,56TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine; 21.02.2013 tarihinden sonra yapılan ödemelerin icra dosyasında dikkate alınarak işlem yapılmasına karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:
7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince 05.11.2015 tarihli ve 2015/27738 E., 2015/32063 K. sayılı kararı ile; “…Davacı, davalının kendisi hakkında yaptığı icra takibinde alacağının yıllık % 40 faizi ile tahsilini talep etmiş, davacı taraf takibe itirazında faiz oranına itiraz etmeyerek, mirası reddettiğinden bahisle borçluluk sıfatının bulunmadığını belirterek itiraz etmiştir. İtirazın iptaline ilişkin davada mahkemenin 9.6.2010 tarihli kararında, 5.530,81TL asıl alacak ile 16,59TL işlemiş faiz alacağı yönünden itirazın iptaline karar verilmiş, hüküm 18.4.2011 tarihinde kesinleşmiştir. Davacı taraf itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahiş olduğundan bahisle eldeki davayı açmıştır. HMK'nun 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerekir. Davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tesbit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Mahkemenin 22.03.2016 tarihli ve2016/6 E., 2016/133 K. sayılı kararı ile önceki karar gerekçeleri tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından aynı takiple ilgili itirazın iptali davasında takibin devamına ilişkin verilen kararın, takipten itibaren işleyecek faizin yasal faiz oranından fazla olamayacağı iddiasıyla açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle kesin hüküm kavramı açıklanmalıdır.
13. Bilindiği üzere, dava konusu uyuşmazlığın daha önce bir kesin hüküm ile çözümlenmemiş olması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 114/1-i maddesi uyarınca dava şartıdır.
14. Dava şartları, mahkemenin davanın esası hakkında yargılama yapabilmesi için varlığı ya da yokluğu gerekli olan unsurlardır. Belirtmek gerekir ki, dava şartları davanın açılabilmesi için değil, mahkemenin davanın esası hakkında inceleme yapabilmesi için aranan ve kamu düzeni ile ilgili olan zorunlu koşullardır.
15. Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler. Mahkeme dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder (HMK. m.115/1-2).
16. Bir hukuki uyuşmazlığı kesin olarak çözen son karar olan kesin hüküm, hem bireyler hem de devlet için hukuki durumda bir kararlılık ortaya koyar. Bununla hukuki güvenlik ve yargı erkine güven sağlandığından kesin hüküm kamu yararı ile doğrudan ilgilidir. Kesin hükümle, çelişik kararların ortaya çıkması engellenerek toplum hayatı için zorunlu olan hukuki istikrar sağlanır.
17. Kesin hüküm şekli ya da maddi anlamda olabilir. Şekli anlamda kesinlik, bir karara karşı belli bir aşamadan sonra kanun yollarına başvurulamamasını, diğer bir anlatımla kanun yolunun bulunmaması veya var olan kanun yollarının tükenmesini; maddi anlamda kesinlik ise bir hukuki uyuşmazlığın artık bütün bir gelecek için çözümlenerek son bulmasını, hükmün kesinleşmesinden sonra o davanın tekrar açılamamasını ifade eder.
18. Maddi anlamda kesin hükmün koşulları HMK'nın 303. maddesinde düzenlenmiştir. HMK'nın 303/1. maddesine göre bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.
19. Görüleceği üzere, maddi anlamda kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı olmasıdır. Kesin hüküm, tarafların küllî halefleri hakkında da geçerlidir (HMK. m.303/3).
20. İkinci koşul olan dava sebebinden amaç ise hukuki sebepler değil, davanın dayanağı olan olay ve olgulardır. Yani davacının talep sonucunu dayandırdığı vakıalardır. Kesin hüküm hâline gelen bir uyuşmazlıkta aynı vakıalara dayanılarak ikinci kez dava açılamaz.
21. Maddi anlamda kesin hükmün söz konusu olabilmesi için gerekli olan üçüncü koşul ise dava konusunun aynı olmasıdır. İlk kararın hüküm fıkrası ile ikinci davanın talep sonucu aynı ise; diğer bir anlatımla ikinci davadaki talep sonucu ilk davada kesinleşen hüküm fıkrasını etkileyecek ve ortadan kaldıracak nitelikte ise dava konusu aynı sayılır.
22. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 20.02.2020 tarihli, 2017/1-1264 E., 2020/192 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.
23. Eldeki davada taraflar arasında görülen itirazın iptali davasının, takip tarihinden sonra işleyecek faiz oranı yönünden kesin hüküm teşkil ettiği ileri sürülmektedir. Bu iddia kapsamında ilamsız icra takibinde ödeme emrine itiraz edilmesi ve itirazın iptali davası açılması hâlinde yapılacak yargılama ve mahkemece kurulan hükmün mahiyeti incelenmelidir.
24. Ödeme emrine itiraz, borçlunun borçlu olmadığını veya alacaklının takip yapma yetkisini haiz bulunmadığını icra dairesine bildirmesidir.
25. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 62. maddesine göre “İtiraz etmek istiyen borçlu, itirazını, ödeme emrinin tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde dilekçe ile veya sözlü olarak icra dairesine bildirmeye mecburdur.” Borçlunun süresinde itirazı üzerine takip kendiliğinden durur (m.66/1).
26. Kanun koyucu ödeme emrine itiraz içeriği konusunda borçluyu sınırlayıcı herhangi bir düzenlemeye yer vermemiştir. Borçlunun borca itiraz ederken itiraz sebeplerini ayrıca ve açıkça bildirme zorunluluğu bulunmamaktadır. Borçlunun yalnız “itiraz ediyorum” demesi dahi yeterlidir ve borca itiraz olarak kabul edilir.
27. Ancak iki hâl yönünden itiraz iradesinin açıkça belirtilmesi zorunlu görülmüştür. Bunlardan ilki “Borcun bir kısmına itiraz eden borçlunun o kısman cihet ve miktarını açıkca göstermesi lazımdır. Aksi takdirde itiraz edilmemiş sayılır.” şeklindeki 62/4. maddesi gereğince kısmi itiraz, diğeri ise “Borçlu takibin müstenidi olan senet altındaki imzayı reddediyorsa, bunu itirazında ayrıca ve açıkça beyan etmelidir. Aksi takdirde icra takibi yönünden senetteki imzayı kabul etmiş sayılır.” şeklindeki 62/5. maddede düzenlenen imzaya itiraz hâlidir.
28. Ödeme emrine itirazla birlikte asıl borç ve işlemiş yahut işleyecek faiz gibi feri taleplerle birlikte tümden duran takibin devamını sağlamak isteyen alacaklı itirazı hükümden düşürebilmek için itirazın kaldırılmasını (m. 68-70) talep edebileceği gibi, itirazın iptali davası da açabilir.
29. İtirazın iptali davası; İİK’nın 67 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre bu davanın açılabilmesi için;
i) İlamsız takip yapılmış olması,
ii) Borçlunun bu takibe itiraz etmesi,
iii) Alacaklının, itirazın kaldırılması için icra mahkemesine başvurmaması,
iiiv) İtirazın alacaklıya (davacıya) tebliğinden itibaren alacaklının, bir yıl içinde mahkemeye başvurmuş olması yasal koşullarının gerçekleşmesi gereklidir.
30. Takip alacaklısı tarafından ödeme emrine süresi içinde itiraz etmiş olan takip borçlusuna karşı açılan itirazın iptali davasının konusu, icra takibine konu edilen alacaklar olup, davanın amacı itirazla duran takibin devamını sağlamaktır. Bu dava, yargılama usulü bakımından genel hükümlere tabidir. Davalı borçlunun icra dosyasında ileri sürdüğü itirazlar dışındaki itirazlarını bu davada cevap süresi içinde ileri sürmesi olanaklıdır. Eğer cevap süresi içinde davalı/borçlu diğer itirazlarını ileri sürmezse mahkeme bunları kendiliğinden göz önüne alamaz, takibe itiraz edilirken bildirilen sebeplerle sınırlı araştırma yapmak durumunda kalır. Nitekim aynı hususlara Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.09.2019 tarihli ve 2017/19-824 E., 2019/885 K. sayılı kararında da değinilmiştir.
31. Dava yargılama usulü bakımından genel hükümlere tâbidir ve yapılacak yargılama sonunda mahkemece verilecek karar ya davanın kabulü ya da reddine yönelik olacak; ancak takibin iptali ya da devamı hükmünü de içerecektir.
32. Bu bilgiler göstermektedir ki, itirazın iptali davası, icra takibine sıkı sıkıya bağlı; itiraz üzerine duran icra takibinin devam etmesini sağlayan ve takip hukuku içinde olmakla birlikte, maddi hukuk ilişkisinin incelenerek uyuşmazlığı HMK’nın 303. maddesi anlamında kesin hükümle sonuçlandıran bir davadır. Takip dayanağı alacağın genel hükümler dairesinde tartışılarak mevcudiyeti sonucuna varan mahkeme itirazın iptali talebini kabul ettiğinde aynı dava konusu ile ilgili olarak borçlu menfi tespit isteyemeyeceği gibi, davanın reddi hâlinde de alacaklı aynı alacak için aynı dava sebebine dayanarak yeni bir alacak davası açamayacaktır.
33. Gelinen aşamada,yapılan açıklamalar ışığında eldeki davaya konu icra takibi ve itirazın iptali davası süreci incelenmelidir.
34. Davacı borçlu ... hakkında davalı alacaklı ... tarafından Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden ilamsız icra takibi başlatılmış, ödeme emrinde asıl alacak ve işlemiş faiz toplamı 6.921,15TL’nin asıl alacağa işleyecek yıllık %40 faizi ile birlikte tahsili talep edilmiştir. Borçlu süresinde verdiği ödeme emrine itiraz dilekçesinde “..hem borca hem de rucuen borçluluk sıfatım bulunmadığından takibe itiraz ediyorum” demek suretiyle takibin durmasını sağlamıştır. Duran takibin devamı için Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı dosyası üzerinden görülen itirazın iptali davasında mahkemece 09.06.2010 tarihli karar ile “davanın kısmen kabulüne, borçlunun takip dosyasına yaptığı itirazın 5.530,81TL asıl, 16,59TL işlemiş faiz yönünden iptaline, bu miktar üzerinden takibin devamına…” karar verilmiş, hüküm borçlu tarafından temyiz edilmemiş, alacaklının temyiz dilekçesi de miktar yönünden kesinlik sınırı altında kaldığından reddedilmiş ve karar bu suretle kesinleşmiştir.
35. Ödeme emrine itiraz dilekçesinde borca itiraz edildiğine yönelik açıklama, ödeme emriyle istenilen asıl alacak, işlemiş ve işleyecek faiz gibi tüm borç kalemlerini kapsadığından, duran takibe ilişkin olarak itirazın iptali davasında verilen “takibin devamı” kararının işleyecek faizi de içerdiğinin kabulü gerekir. Anılan kararda işleyecek faiz oranı yönünden takiptekinden farklı herhangi bir kabule yer verilmemiş olması nedeniyle takip %40 işleyecek faiz oranı üzerinden devam edecektir. Söz konusu karara karşı borçlu tarafından temyiz isteminde de bulunulmamış, karar bu hâliyle kesinleşmiştir. Aynı takibe ilişkin olarak alacaklının ikame ettiği itirazın iptali davasında verilen hüküm ile buna dayanak takipte istenilip itirazın iptali davasının müddeabihinin içinde yer alan işleyecek faiz miktarına ilişkin menfi tespit istemli eldeki davanın dayanağı olan olay ve olgular aynıdır. İşleyecek faiz oranı itirazın iptali davasında verilen karar ile kesinleştiğinden bu miktarın başka bir mahkemede menfi tespit istemiyle yeniden tartışılması kesin hüküm nedeniyle mümkün bulunmamaktadır.
36. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, aynı takibe ilişkin olsa dahi itirazın iptali davasında kurulan hüküm ile menfi tespit davasında istenen talep sonuçlarının birbirinden farklı olması nedeniyle HMK’nın 303. maddesi anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği ancak menfi tespit davasında takipte işleyecek faize ilişkin talebin, itirazın iptali davasıyla kesinleşmesi nedeniyle artık kesinleşmiş bir hususta dava açılmasında hukuki yararın bulunmamasından dolayı davanın hukuki yarara ilişkin dava şartı yokluğundan reddedilmesi gerektiği ve direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulmasının yerinde olacağı görüşü ile; ödeme emrinde açıkça işleyecek faize itiraz edilmemiş olması nedeniyle itirazın iptali davasını gören mahkemece bu hususa girilerek hüküm tesisinin mümkün olmadığı, somut olayda da mahkemenin bu sebeple takibin devamına karar verirken haklı olarak uyuşmazlık noktasına ilişkin herhangi bir tespitte bulunmadığı, işleyecek faizin bu yönde ödeme emrine süresinde yapılmış bir itiraz olmadığından takip hukuku anlamında kesinleştiği ancak bu durumun maddi anlamda kesin hüküm kavramı içerisinde değerlendirilemeyeceği, borçlunun takipte kesinleşen faizle ilgili menfi tespit davası açmasında hukuki yararının bulunduğu, zira hakkında usulüne uygun şekilde yargılama ve değerlendirme yapılmamış, açıkça hiçbir hüküm tesis edilmemiş bir konuyla ilgili olarak kesin hükmün varlığından bahsedilemeyeceğinden borçsuzluğunun tespitini isteyen kişinin davasının dinlenilebilir olduğu, yerel mahkemece bu yöne ilişkin kurulan direnme hükmünün haklı ve yerinde olması nedeniyle kararın sair yönlere ilişkin temyiz itirazları incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesi gerektiği yönünde ileri sürülen görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
37. Sonuç itibariyle Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken yazılı şekilde direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup hükmün bozulmasını gerektirir.

IV. SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle;
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 18.02.2021 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.





KARŞI OY


Genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde borçlunun ödeme emrinin tebliğinden itibaren yedi gün içinde icra dairesine itirazı icra takibini kendiliğinden durdurur. İtiraz üzerine duran icra takibine itiraz hükümden düşürülmedikçe devam edilemez, borçluya karşı hiçbir icra takip işlemi yapılamaz.
Borçlu borcun bir kısmına itiraz etmiş ise (İİK m. 62/4) borçlunun kabul ettiği miktar için takip durmaz. Alacaklı borçlunun kabul ettiği miktar yönünden takibe devam edilmesini, borçlunun mallarının haciz edilmesini talep edebilir.
Borçlu takip talebinde asıl alacağa işlemiş ve işleyecek faize ve faiz oranına itiraz edebilir. Sadece işlemiş faize itiraz etmiş ise asıl alacağa takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı üzerinden takibe devam edilir. Borçlu işleyecek faiz oranının takip talebinden itibaren istenen faiz oranı değil de yasal faiz oranı olması gerekçesi ile işleyecek faiz oranına itiraz etmiş ise, bu orana itiraz icra mahkemesince kaldırılmadıkça veya genel mahkemede itiraz iptal edilmedikçe takip talebinden itibaren asıl alacağa borçlunun benimsediği yasal faiz oranından faiz yürütülür. İşleyecek faize itiraz ile faiz oranına itiraz birbirinden farklı itirazlar olup işleyecek faize itirazın içinde faiz oranına da itiraz olduğu (çoğun içinde azın da bulunduğu ilkesinden yola çıkılarak) sonucuna varılamaz.
Borçlunun icrada itirazı ile duran icra takibine devam edebilmesi için alacaklı itirazın iptali (İİK m. 67) veya itirazın kaldırılması (İİK m.68, 70) yollarından birine başvurması gerekir.
İİK m. 67 de düzenlenen itirazın iptali davası (müddeabihi takip konusu yapılmış ve borçlunun itiraz etmiş olduğu alacak olan) normal bir eda davasıdır (Kuru, Baki; İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, Ankara 2013 s. 248).
Hukuk Genel Kurulun da itirazın iptal davasının eda davası olduğu görüşündedir. HGK 3.5.2006; 19/260-251 (YKD 2007/4 s. 626-631).
İtirazın iptali davasının tahsil davası olup olmadığı öğretide tartışmalıdır. Ancak mahkemece itirazın iptali davası sonucunda itirazın iptaline karar vermiş ise ve ayrıca ".. TL" alacağın davalıdan tahsiline karar vermese dahi alacaklı bu ilamın kesinleşmesini beklemeden itirazla durmuş olan ilamsız takip dosyasına koyarak takibe devam edilmesini isteyebilir. Asıl alacağa itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesi ve takip tarihinden sonra istenen işleyecek faiz oranı hakkında bir karar verilmemesi hâlinde takipte istenen asıl alacağa takip tarihinden itibaren takip talebinde istenen ve kesinleşen faiz oranı işletilmesi ve bu şekilde takip alacağının hesaplanması sonucunu doğurur.
Yukarıda yapılan açılmalardan da anlaşılacağı üzere itirazın iptali davası aynı zamanda takip hukuku alanında sonuçları olan bir eda ve maddi hukuk davasıdır.
Somut olayda davacı borçlu aleyhinde davalı alacaklı tarafından başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde 6.861TL asıl alacaklı, 60TL işlenen faiz ile birlikte takip tarihinden itibaren asıl alacağa %40 oranında işleyecek faiz ile birlikte tahsili talebinde bulunulmuştur.
Borçlunun icra dairesinde süresinde yaptığı itirazında borcun muris olan babasına ait olduğunu, mirası red ettiklerini bu konuda Ankara 1. Sulh Hukuk Mahkemesinden kararı dilekçe ekinde sunduklarını borca ve takibe itiraz ettiklerini belirtmiştir.
Borçlunun icra dairesine yaptığı itirazında takip tarihinden itibaren asıl alacağı %40 oranında işleyecek faiz alacağı talebine itirazı bulunmamaktadır.
Takip alacaklısının itirazı üzerine Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinde itirazın iptal ve %40 icra inkâr tazminatı talebinde bulunduğu, mahkemece itirazın kısmen kabul kısmen reddine, davalının takip dosyasındaki 5.530TL asıl, 16,59TL işlenmiş faiz yönünde itirazının iptaline, bu miktar üzerinden takibin devamına hüküm altına alınan 5.530TL asıl alacak miktarının %40 üzerinden 2.212TL icra inkâr tazminatının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.
İtirazın iptali davasının konusu icra takip konusu yapılmış olup da borçlunun itiraz ettiği alacaktır. İtirazın iptali davasının konusu olan alacak artık aynı dava sebebinden dolayı ve aynı taraflar arasında yeni bir dava konusu yapılamaz. Buna göre itirazın iptali davasını kaybeden borçlu, menfi tespit davası, istirdat davası veya sebepsiz zenginleşme davası açamaz. İtirazın iptal kararı kesin hüküm teşkil eder.
Ancak itirazın iptali kararı, karara konu olan alacak kısmı için kesin hüküm oluşturur. Borçlu takip talebinde sadece istenilen asıl alacağa itiraz etmiş ise itirazın iptal davasında asıl alacağının bulunduğunu alacaklı ispatlar ise mahkemece itirazın iptaline ve takibin devamına karar verilir. Takip tarihinden sonra işleyecek faiz oranına itiraz edilmemiş olduğundan itirazın iptali konusu da olmaz ve mahkemece yargılama konusu yapılmaz. Mahkemenin itirazın iptali ile takibin devamı kararı icrada itiraz edilmeyerek takip hukuku anlamında kesinleşen faiz oranı üzerinden faizin işletileceği anlamına gelir. Bu hâlde takip sonrası işleyecek faiz oranı konusunda mahkemece bir hüküm tesis edilmemiş olup, mahkemenin takip talebini de belirten işleyecek faiz oranı üzerinden faiz işletilmesine zımnen karar verildiği sonucu da çıkarılamaz.
İcra dairesi, işleyecek faiz oranı itirazsız kesinleştiği için bu oran üzerinden faiz yürüterek dosya hesabı yapmak durumundadır. Takibin işleyecek faiz bölümü asıl alacaklıdan ayrı bir nitelik taşıdığı için itirazın iptali kararında işleyecek faiz konusunda bir karar verilmemiş olması göz önüne alındığında takipteki işleyecek faiz oranı konusunda kesin hüküm verildiğinden söz edilemez. İtirazın iptali davasına konu olmayan işleyecek faiz oranı borçlu tarafından menfi tespit davasına konu yapılabilir.
Somut olayda takip borçlusu olan davacı takip konusu borca yasal faiz işletilmesi yerine %40 oran üzerinden faiz işletilmesi sureti ile dosya borçlunun hesapladığı fazla hesaplara 5.000TL borçlu olmadığının tespitini talep etmiştir.
Yukarıda belirtildiği üzere itirazın iptali kararında takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı yönünde bir tespit yapılmayan işleyecek faiz oranı konusunda kesin hükümden bahsedilemeyeceği için borçlunun menfi tespit davası açması usul ve yasaya uygundur.
Bu nedenlerle genel kurulun değerli çoğunluğunun kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekçesi ile hükmün bozulması görüşüne katılamıyorum. Dosyanın direnmeye uygun esasının incelenmek üzere özel daireye gönderilmesi görüşündeyim.


KARŞI OY

1. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık; taraflar arasındaki itirazın iptali davasında takip tarihinden itibaren işletilmesi talep edilen faiz oranı hakkında herhangi bir hüküm içermeksizin verilerek kesinleşmiş kararın, takipte işleyecek faizin yasal faiz olması gerektiğinden bahisle açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.
2. Yerel mahkeme “itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği” gerekçesi ile hesaplanan faiz yönünden borçlu olmadığı tespitine karar verirken, Özel Daire “6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerektiği, davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tespit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerektiği” gerekçesi ile kararı bozmuştur.
3. Yerel mahkemenin direnme kararı çoğunluk görüşü ile benimsenmiş ve itirazın iptali davasında faizin karara bağlandığı ve kesin hüküm olduğu gerekçesi ile bozulmuştur.
4. Sonuç itibari ile ret kararı isabetli olmakla birlikte çoğunluğun ve Özel Dairenin itirazın iptali davasının menfi tespit davası için kesin hüküm olduğu görüşüne ve gerekçesine aşağıdaki gerekçelerle katılınmamıştır.
5. Zira;
5.1. İtirazın iptali davası ve menfi tespit davasının temelini oluşturan vakıa aynı hukukî ilişkidir. Menfi tespit davasında borçlu hukukî ilişkinin olmadığını ileri sürmekte, itirazın iptali davasında da alacaklı hukukî ilişkinin varlığını iddia etmektedir. Her iki davada da davanın türüne bağlı olarak talep sonucunda farklılık karşımıza çıkmaktadır, talep sonucunda her iki davada tazminat talep edilmesi ve buna bağlı olarak tazminat talebini haklı gösteren vakıaların (örneğin alacaklının takibinin haksız ve kötü niyetli olduğu) ileri sürülmesi gerekir. Ancak talep sonucunda yine temel vakıa taraflar arasında hukukî ilişkinin olup olmadığıdır.
5.2. Menfî tespit davası ile itirazın iptali davasından hangisinin önce sonuçlandığına göre, kesin hükmün kesin delil niteliği ile dava şartı niteliğini ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Kesin hükmün kesin delil niteliği ile olumsuz dava şartı olması birbirinden farklı kavramlardır.
5.3. Yapılan bir icra takibine itiraz üzerine, alacaklı tarafından “itirazın iptali” davası açılması durumunda, menfi tespit davasında ileri sürülebilecek iddialar, itirazın iptali davasında savunma sebebi olarak ileri sürülebileceğinden, bu durumda borçlunun ayrı bir menfi tespit davası açmakta hukuki yararı yoksa da, henüz alacaklı tarafından itirazın iptali davasının açılmamış olduğu durumda ise böyle bir imkân söz konusu olmadığından borçlunun, itirazın iptali davasının açılmasını beklemeden menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğunun kabulü gerekir. Nitekim söz konusu bu halde, yapılan itiraz üzerine takip durmuşsa da, “takibe itiraz” sadece takip hukuku ile ilgili bir sonuç olup, kesin hükmün sonuçlarını doğurmaz. Bu itibarla borçlu, “itirazın iptali” davası için alacaklıya tanınan bir yıl gibi uzun bir süreyi beklemeden maddi hukuk anlamında, borcun bir an önce ve kesin olarak ortadan kaldırılmasını istemek hakkına sahip olup, böyle bir durumda dava açılmasında hukuki yarar bulunmadığını kabul etmek mümkün değildir. Yapılmış bir icra takibi olmadan da borç tehdidi altında olan kişinin menfi tespit davası açabileceği, İcra iflas Kanununun 72/1. ve2. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Nitekim ayni ilkeler HGK 2010/19 E. - 123 E. - 154 K., 2011/13 -576 E. - 747 K., 2011/19-622 E. - 2012/9 K. sayılı kararlarında da benimsenilmiştir.
6. Görüldüğü gibi itirazın iptali davasında davacı alacaklı, menfi tespit davasında ise davacı borçlu olup talep sonuçları farklıdır. Talep sonucunun farklılığı dava konusunu da farklı kılar. Dolayısı ile derdestlik olmayacağı gibi kesin hükümden de söz edilemez. Ancak itirazın iptali davası sonuçlanmış ise hakkın varlığı ve alacağa bağlı ferilerde saptandığından, bu husus kesin delil niteliğini almıştır. Dolayısı ile artık borçlunun menfi tespit davası açmasında hukuki yararı kalmamıştır. Burada kesin hüküm değil, kesin delil veya unsur etkisi nedeni ile hukuki yararın bulunmadığından söz etmek gerekir. Yerel mahkeme kararının bu gerekçe ile bozulması gerektiğini düşündüğümden, çoğunluğun kesin hüküm gerekçesine katılınmamıştır.



KARŞI OY


Davacı vekili, davalı tarafça Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden müvekkili aleyhine takip başlatıldığını, ödeme emrine itiraz üzerine yapılan yargılama sonunda Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne karar verildiğini, söz konusu takipte takipten itibaren %40 faiz istendiğini, oysa ancak yasal faiz talep edilebileceğini, müvekkilinin takip borcunu ödemeye çalışsa da bu durum nedeniyle mağdur edildiğini ve borcun kapatılamadığını ileri sürerek takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi yönündeki taleplerinin kabulü ile yapılacak hesaplama sonunda fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000,00TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili davanın esastan reddi gerektiğini, bunun yanı sıra itirazın iptali davasında verilen kararın eldeki dosya yönünden kesin hüküm içermesi nedeni ile de talebin dinlenemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği, davalının davacının kefaletine yönelik sözleşme ve diğer belgeleri ibraz etmediği, dosyaya sunulan delillere göre yapılan hesaplamada icra emrinin düzenlendiği ve icra dairesinin hesap çıkardığı tarih itibari ile bakiye 2.877,66TL alacak kaldığının belli olduğu, bu tarih itibari ile bakiye borcun fazla hesaplandığı, 3.554,56TL borçlu olunmadığı; bilirkişi raporunda da belirlendiği üzere alacağa takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne; 21.02.2013 tarihi itibari ile yasal faiz oranına göre 2.877,66TL borç olduğu tespit edildiğinden; bu tarih itibari ile bakiye 3.554,56TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine; 21.02.2013 tarihinden sonra yapılan ödemelerin icra dosyasında dikkate alınarak işlem yapılmasına karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyiz itirazları üzerine Özel Daire 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerektiği, davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tespit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle karar bozulmuştur. Bozma kararına karşı Yerel Mahkeme ilk karar gerekçelerini tekrar etmek suretiyle direnme kararı vermiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki itirazın iptali davasında takip tarihinden itibaren işletilmesi talep edilen faiz oranı hakkında herhangi bir hüküm içermeksizin verilerek kesinleşmiş kararın, takipte işleyecek faizin yasal faiz olması gerektiğinden bahisle açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.
Davalı tarafından bu dosya davacısı aleyhine genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde bulunduğu, bu dava davacısı borçlu tarafından borca ve rücuan borçluluk sıfatı bulunmadığından takibe itiraz edildiği, alacaklının itirazın iptali davası açtığı, mahkemece itirazın iptali ile takibin devamına karar verdiği ve kararın kesinleştiği hususunda anlaşmazlık bulunmamaktadır.
Bu dava konusu takip talebinde ayrıca itiraz edilmeyen işleyecek olan %40 faiz oranının kesinleşen itirazın iptali davası ile bu dava açısından kesin hüküm teşkil edip etmeyeceğidir.
Borçlu borcun bir kısmına itiraz etmiş ise (İİK m. 62/4) borçlunun kabul ettiği miktar için takip durmaz. Alacaklı borçlunun kabul ettiği miktar yönünden takibe devam edilmesini, borçlunun mallarının haciz edilmesini talep edebilir.
Borçlu takip talebinde asıl alacağa işlemiş ve işleyecek faize ve faiz oranına itiraz edebilir. Sadece işlemiş faize itiraz etmiş ise asıl alacağa takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı üzerinden takibe devam edilir. Borçlu işleyecek faiz oranının takip talebinden itibaren istenen faiz oranı değil de yasal faiz oranı olması gerekçesi ile işleyecek faiz oranına itiraz etmiş ise, bu orana itiraz icra mahkemesince kaldırılmadıkça veya genel mahkemede itiraz iptal edilmedikçe takip talebinden itibaren asıl alacağa borçlunun benimsediği yasal faiz oranından faiz yürütülür. İşleyecek faize itiraz ile faiz oranına itiraz birbirinden farklı itirazlar olup işleyecek faize itirazın içinde faiz oranına da itiraz olduğun söz edilemez.
İtirazın iptali davası eda ve maddi hukuk davasıdır. Takibin devamına denilmesi ile icra takibine devam edilecektir.
Eldeki dava konusu açısından borçlunun takibe ve rucuan alacak sıfatına itiraz ettiği faiz oranına ayrıca bir itirazı bulunmamaktadır.
Mahkeme de işlemiş faiz yönünden bir gerekçe yazmadığı gibi hükümde de belirtmemiştir. Sadece işlemiş faizi hesaplamış olup, kefilin kefile rücusunda yasal faiz işleyeceği husunda doğru olarak bir belirleme yapmıştır.
Kefilin kefilden rücuda bulunması hâlinde talep edilecek alacağa yasal faiz işletilecektir.
Olayımızda borçlunun icra dairesinde ödeme emrine itirazında faiz oranına itirazı olmadığı için faiz oranı itirazı iptal davasının konusu değildir. Zaten itirazın iptali kararında faiz oranına ilişkin bir hüküm de kurulmamıştır. Öyle olunca icra takibine konu alacağa işletilecek %40 faiz oranının itirazın iptali ile kesinleşerek bu dava açısından kesin hüküm teşkil ettiğinden söz edilemez. Bu nedenle mahkeme karının onanması gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun aksi yöndeki bozma görüşüne katılamıyorum.
  • Cevap Yok
  • 06-09-2021, Saat: 20:17
  • DuraN
YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
2017/773 E.
2021/102 K.

"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I.YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; davalı tarafça Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden müvekkili aleyhine takip başlatıldığını, ödeme emrine itiraz üzerine yapılan yargılama sonunda Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne karar verildiğini, takip talebinde takipten itibaren işletilecek yıllık faiz oranının %40 olarak yazıldığını oysa ancak yasal faiz talep edilebileceğini, müvekkilinin takip borcunu ödemeye çalışsa da bu durum nedeniyle mağdur edildiğini ve borcun kapatılamadığını ileri sürerek takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi yönündeki taleplerinin kabulü ile yapılacak hesaplama sonunda fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000,00TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili; itirazın iptali davasında verilen kararın eldeki dosya yönünden kesin hüküm içermesi nedeni ile talebin dinlenemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkeme Kararı:
6. Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.01.2015 tarihli ve 2013/310 E., 2015/13 K. sayılı kararı ile; itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği, davalının davacının kefaletine yönelik sözleşme ve diğer belgeleri ibraz etmediği, alacaklının takipte itibaren işleyecek faizi yasal faiz üzerinden talep edebileceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne; 21.02.2013 tarihi itibari ile yasal faiz oranına göre 2.877,66TL borç olduğu tespit edildiğinden; bu tarih itibari ile bakiye 3.554,56TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine; 21.02.2013 tarihinden sonra yapılan ödemelerin icra dosyasında dikkate alınarak işlem yapılmasına karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:
7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince 05.11.2015 tarihli ve 2015/27738 E., 2015/32063 K. sayılı kararı ile; “…Davacı, davalının kendisi hakkında yaptığı icra takibinde alacağının yıllık % 40 faizi ile tahsilini talep etmiş, davacı taraf takibe itirazında faiz oranına itiraz etmeyerek, mirası reddettiğinden bahisle borçluluk sıfatının bulunmadığını belirterek itiraz etmiştir. İtirazın iptaline ilişkin davada mahkemenin 9.6.2010 tarihli kararında, 5.530,81TL asıl alacak ile 16,59TL işlemiş faiz alacağı yönünden itirazın iptaline karar verilmiş, hüküm 18.4.2011 tarihinde kesinleşmiştir. Davacı taraf itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahiş olduğundan bahisle eldeki davayı açmıştır. HMK'nun 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerekir. Davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tesbit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Mahkemenin 22.03.2016 tarihli ve2016/6 E., 2016/133 K. sayılı kararı ile önceki karar gerekçeleri tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından aynı takiple ilgili itirazın iptali davasında takibin devamına ilişkin verilen kararın, takipten itibaren işleyecek faizin yasal faiz oranından fazla olamayacağı iddiasıyla açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle kesin hüküm kavramı açıklanmalıdır.
13. Bilindiği üzere, dava konusu uyuşmazlığın daha önce bir kesin hüküm ile çözümlenmemiş olması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 114/1-i maddesi uyarınca dava şartıdır.
14. Dava şartları, mahkemenin davanın esası hakkında yargılama yapabilmesi için varlığı ya da yokluğu gerekli olan unsurlardır. Belirtmek gerekir ki, dava şartları davanın açılabilmesi için değil, mahkemenin davanın esası hakkında inceleme yapabilmesi için aranan ve kamu düzeni ile ilgili olan zorunlu koşullardır.
15. Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler. Mahkeme dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder (HMK. m.115/1-2).
16. Bir hukuki uyuşmazlığı kesin olarak çözen son karar olan kesin hüküm, hem bireyler hem de devlet için hukuki durumda bir kararlılık ortaya koyar. Bununla hukuki güvenlik ve yargı erkine güven sağlandığından kesin hüküm kamu yararı ile doğrudan ilgilidir. Kesin hükümle, çelişik kararların ortaya çıkması engellenerek toplum hayatı için zorunlu olan hukuki istikrar sağlanır.
17. Kesin hüküm şekli ya da maddi anlamda olabilir. Şekli anlamda kesinlik, bir karara karşı belli bir aşamadan sonra kanun yollarına başvurulamamasını, diğer bir anlatımla kanun yolunun bulunmaması veya var olan kanun yollarının tükenmesini; maddi anlamda kesinlik ise bir hukuki uyuşmazlığın artık bütün bir gelecek için çözümlenerek son bulmasını, hükmün kesinleşmesinden sonra o davanın tekrar açılamamasını ifade eder.
18. Maddi anlamda kesin hükmün koşulları HMK'nın 303. maddesinde düzenlenmiştir. HMK'nın 303/1. maddesine göre bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.
19. Görüleceği üzere, maddi anlamda kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı olmasıdır. Kesin hüküm, tarafların küllî halefleri hakkında da geçerlidir (HMK. m.303/3).
20. İkinci koşul olan dava sebebinden amaç ise hukuki sebepler değil, davanın dayanağı olan olay ve olgulardır. Yani davacının talep sonucunu dayandırdığı vakıalardır. Kesin hüküm hâline gelen bir uyuşmazlıkta aynı vakıalara dayanılarak ikinci kez dava açılamaz.
21. Maddi anlamda kesin hükmün söz konusu olabilmesi için gerekli olan üçüncü koşul ise dava konusunun aynı olmasıdır. İlk kararın hüküm fıkrası ile ikinci davanın talep sonucu aynı ise; diğer bir anlatımla ikinci davadaki talep sonucu ilk davada kesinleşen hüküm fıkrasını etkileyecek ve ortadan kaldıracak nitelikte ise dava konusu aynı sayılır.
22. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 20.02.2020 tarihli, 2017/1-1264 E., 2020/192 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.
23. Eldeki davada taraflar arasında görülen itirazın iptali davasının, takip tarihinden sonra işleyecek faiz oranı yönünden kesin hüküm teşkil ettiği ileri sürülmektedir. Bu iddia kapsamında ilamsız icra takibinde ödeme emrine itiraz edilmesi ve itirazın iptali davası açılması hâlinde yapılacak yargılama ve mahkemece kurulan hükmün mahiyeti incelenmelidir.
24. Ödeme emrine itiraz, borçlunun borçlu olmadığını veya alacaklının takip yapma yetkisini haiz bulunmadığını icra dairesine bildirmesidir.
25. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 62. maddesine göre “İtiraz etmek istiyen borçlu, itirazını, ödeme emrinin tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde dilekçe ile veya sözlü olarak icra dairesine bildirmeye mecburdur.” Borçlunun süresinde itirazı üzerine takip kendiliğinden durur (m.66/1).
26. Kanun koyucu ödeme emrine itiraz içeriği konusunda borçluyu sınırlayıcı herhangi bir düzenlemeye yer vermemiştir. Borçlunun borca itiraz ederken itiraz sebeplerini ayrıca ve açıkça bildirme zorunluluğu bulunmamaktadır. Borçlunun yalnız “itiraz ediyorum” demesi dahi yeterlidir ve borca itiraz olarak kabul edilir.
27. Ancak iki hâl yönünden itiraz iradesinin açıkça belirtilmesi zorunlu görülmüştür. Bunlardan ilki “Borcun bir kısmına itiraz eden borçlunun o kısman cihet ve miktarını açıkca göstermesi lazımdır. Aksi takdirde itiraz edilmemiş sayılır.” şeklindeki 62/4. maddesi gereğince kısmi itiraz, diğeri ise “Borçlu takibin müstenidi olan senet altındaki imzayı reddediyorsa, bunu itirazında ayrıca ve açıkça beyan etmelidir. Aksi takdirde icra takibi yönünden senetteki imzayı kabul etmiş sayılır.” şeklindeki 62/5. maddede düzenlenen imzaya itiraz hâlidir.
28. Ödeme emrine itirazla birlikte asıl borç ve işlemiş yahut işleyecek faiz gibi feri taleplerle birlikte tümden duran takibin devamını sağlamak isteyen alacaklı itirazı hükümden düşürebilmek için itirazın kaldırılmasını (m. 68-70) talep edebileceği gibi, itirazın iptali davası da açabilir.
29. İtirazın iptali davası; İİK’nın 67 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre bu davanın açılabilmesi için;
i) İlamsız takip yapılmış olması,
ii) Borçlunun bu takibe itiraz etmesi,
iii) Alacaklının, itirazın kaldırılması için icra mahkemesine başvurmaması,
iiiv) İtirazın alacaklıya (davacıya) tebliğinden itibaren alacaklının, bir yıl içinde mahkemeye başvurmuş olması yasal koşullarının gerçekleşmesi gereklidir.
30. Takip alacaklısı tarafından ödeme emrine süresi içinde itiraz etmiş olan takip borçlusuna karşı açılan itirazın iptali davasının konusu, icra takibine konu edilen alacaklar olup, davanın amacı itirazla duran takibin devamını sağlamaktır. Bu dava, yargılama usulü bakımından genel hükümlere tabidir. Davalı borçlunun icra dosyasında ileri sürdüğü itirazlar dışındaki itirazlarını bu davada cevap süresi içinde ileri sürmesi olanaklıdır. Eğer cevap süresi içinde davalı/borçlu diğer itirazlarını ileri sürmezse mahkeme bunları kendiliğinden göz önüne alamaz, takibe itiraz edilirken bildirilen sebeplerle sınırlı araştırma yapmak durumunda kalır. Nitekim aynı hususlara Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.09.2019 tarihli ve 2017/19-824 E., 2019/885 K. sayılı kararında da değinilmiştir.
31. Dava yargılama usulü bakımından genel hükümlere tâbidir ve yapılacak yargılama sonunda mahkemece verilecek karar ya davanın kabulü ya da reddine yönelik olacak; ancak takibin iptali ya da devamı hükmünü de içerecektir.
32. Bu bilgiler göstermektedir ki, itirazın iptali davası, icra takibine sıkı sıkıya bağlı; itiraz üzerine duran icra takibinin devam etmesini sağlayan ve takip hukuku içinde olmakla birlikte, maddi hukuk ilişkisinin incelenerek uyuşmazlığı HMK’nın 303. maddesi anlamında kesin hükümle sonuçlandıran bir davadır. Takip dayanağı alacağın genel hükümler dairesinde tartışılarak mevcudiyeti sonucuna varan mahkeme itirazın iptali talebini kabul ettiğinde aynı dava konusu ile ilgili olarak borçlu menfi tespit isteyemeyeceği gibi, davanın reddi hâlinde de alacaklı aynı alacak için aynı dava sebebine dayanarak yeni bir alacak davası açamayacaktır.
33. Gelinen aşamada,yapılan açıklamalar ışığında eldeki davaya konu icra takibi ve itirazın iptali davası süreci incelenmelidir.
34. Davacı borçlu ... hakkında davalı alacaklı ... tarafından Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden ilamsız icra takibi başlatılmış, ödeme emrinde asıl alacak ve işlemiş faiz toplamı 6.921,15TL’nin asıl alacağa işleyecek yıllık %40 faizi ile birlikte tahsili talep edilmiştir. Borçlu süresinde verdiği ödeme emrine itiraz dilekçesinde “..hem borca hem de rucuen borçluluk sıfatım bulunmadığından takibe itiraz ediyorum” demek suretiyle takibin durmasını sağlamıştır. Duran takibin devamı için Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı dosyası üzerinden görülen itirazın iptali davasında mahkemece 09.06.2010 tarihli karar ile “davanın kısmen kabulüne, borçlunun takip dosyasına yaptığı itirazın 5.530,81TL asıl, 16,59TL işlemiş faiz yönünden iptaline, bu miktar üzerinden takibin devamına…” karar verilmiş, hüküm borçlu tarafından temyiz edilmemiş, alacaklının temyiz dilekçesi de miktar yönünden kesinlik sınırı altında kaldığından reddedilmiş ve karar bu suretle kesinleşmiştir.
35. Ödeme emrine itiraz dilekçesinde borca itiraz edildiğine yönelik açıklama, ödeme emriyle istenilen asıl alacak, işlemiş ve işleyecek faiz gibi tüm borç kalemlerini kapsadığından, duran takibe ilişkin olarak itirazın iptali davasında verilen “takibin devamı” kararının işleyecek faizi de içerdiğinin kabulü gerekir. Anılan kararda işleyecek faiz oranı yönünden takiptekinden farklı herhangi bir kabule yer verilmemiş olması nedeniyle takip %40 işleyecek faiz oranı üzerinden devam edecektir. Söz konusu karara karşı borçlu tarafından temyiz isteminde de bulunulmamış, karar bu hâliyle kesinleşmiştir. Aynı takibe ilişkin olarak alacaklının ikame ettiği itirazın iptali davasında verilen hüküm ile buna dayanak takipte istenilip itirazın iptali davasının müddeabihinin içinde yer alan işleyecek faiz miktarına ilişkin menfi tespit istemli eldeki davanın dayanağı olan olay ve olgular aynıdır. İşleyecek faiz oranı itirazın iptali davasında verilen karar ile kesinleştiğinden bu miktarın başka bir mahkemede menfi tespit istemiyle yeniden tartışılması kesin hüküm nedeniyle mümkün bulunmamaktadır.
36. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, aynı takibe ilişkin olsa dahi itirazın iptali davasında kurulan hüküm ile menfi tespit davasında istenen talep sonuçlarının birbirinden farklı olması nedeniyle HMK’nın 303. maddesi anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği ancak menfi tespit davasında takipte işleyecek faize ilişkin talebin, itirazın iptali davasıyla kesinleşmesi nedeniyle artık kesinleşmiş bir hususta dava açılmasında hukuki yararın bulunmamasından dolayı davanın hukuki yarara ilişkin dava şartı yokluğundan reddedilmesi gerektiği ve direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulmasının yerinde olacağı görüşü ile; ödeme emrinde açıkça işleyecek faize itiraz edilmemiş olması nedeniyle itirazın iptali davasını gören mahkemece bu hususa girilerek hüküm tesisinin mümkün olmadığı, somut olayda da mahkemenin bu sebeple takibin devamına karar verirken haklı olarak uyuşmazlık noktasına ilişkin herhangi bir tespitte bulunmadığı, işleyecek faizin bu yönde ödeme emrine süresinde yapılmış bir itiraz olmadığından takip hukuku anlamında kesinleştiği ancak bu durumun maddi anlamda kesin hüküm kavramı içerisinde değerlendirilemeyeceği, borçlunun takipte kesinleşen faizle ilgili menfi tespit davası açmasında hukuki yararının bulunduğu, zira hakkında usulüne uygun şekilde yargılama ve değerlendirme yapılmamış, açıkça hiçbir hüküm tesis edilmemiş bir konuyla ilgili olarak kesin hükmün varlığından bahsedilemeyeceğinden borçsuzluğunun tespitini isteyen kişinin davasının dinlenilebilir olduğu, yerel mahkemece bu yöne ilişkin kurulan direnme hükmünün haklı ve yerinde olması nedeniyle kararın sair yönlere ilişkin temyiz itirazları incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesi gerektiği yönünde ileri sürülen görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
37. Sonuç itibariyle Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken yazılı şekilde direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup hükmün bozulmasını gerektirir.

IV. SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle;
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 18.02.2021 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.





KARŞI OY


Genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde borçlunun ödeme emrinin tebliğinden itibaren yedi gün içinde icra dairesine itirazı icra takibini kendiliğinden durdurur. İtiraz üzerine duran icra takibine itiraz hükümden düşürülmedikçe devam edilemez, borçluya karşı hiçbir icra takip işlemi yapılamaz.
Borçlu borcun bir kısmına itiraz etmiş ise (İİK m. 62/4) borçlunun kabul ettiği miktar için takip durmaz. Alacaklı borçlunun kabul ettiği miktar yönünden takibe devam edilmesini, borçlunun mallarının haciz edilmesini talep edebilir.
Borçlu takip talebinde asıl alacağa işlemiş ve işleyecek faize ve faiz oranına itiraz edebilir. Sadece işlemiş faize itiraz etmiş ise asıl alacağa takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı üzerinden takibe devam edilir. Borçlu işleyecek faiz oranının takip talebinden itibaren istenen faiz oranı değil de yasal faiz oranı olması gerekçesi ile işleyecek faiz oranına itiraz etmiş ise, bu orana itiraz icra mahkemesince kaldırılmadıkça veya genel mahkemede itiraz iptal edilmedikçe takip talebinden itibaren asıl alacağa borçlunun benimsediği yasal faiz oranından faiz yürütülür. İşleyecek faize itiraz ile faiz oranına itiraz birbirinden farklı itirazlar olup işleyecek faize itirazın içinde faiz oranına da itiraz olduğu (çoğun içinde azın da bulunduğu ilkesinden yola çıkılarak) sonucuna varılamaz.
Borçlunun icrada itirazı ile duran icra takibine devam edebilmesi için alacaklı itirazın iptali (İİK m. 67) veya itirazın kaldırılması (İİK m.68, 70) yollarından birine başvurması gerekir.
İİK m. 67 de düzenlenen itirazın iptali davası (müddeabihi takip konusu yapılmış ve borçlunun itiraz etmiş olduğu alacak olan) normal bir eda davasıdır (Kuru, Baki; İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, Ankara 2013 s. 248).
Hukuk Genel Kurulun da itirazın iptal davasının eda davası olduğu görüşündedir. HGK 3.5.2006; 19/260-251 (YKD 2007/4 s. 626-631).
İtirazın iptali davasının tahsil davası olup olmadığı öğretide tartışmalıdır. Ancak mahkemece itirazın iptali davası sonucunda itirazın iptaline karar vermiş ise ve ayrıca ".. TL" alacağın davalıdan tahsiline karar vermese dahi alacaklı bu ilamın kesinleşmesini beklemeden itirazla durmuş olan ilamsız takip dosyasına koyarak takibe devam edilmesini isteyebilir. Asıl alacağa itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesi ve takip tarihinden sonra istenen işleyecek faiz oranı hakkında bir karar verilmemesi hâlinde takipte istenen asıl alacağa takip tarihinden itibaren takip talebinde istenen ve kesinleşen faiz oranı işletilmesi ve bu şekilde takip alacağının hesaplanması sonucunu doğurur.
Yukarıda yapılan açılmalardan da anlaşılacağı üzere itirazın iptali davası aynı zamanda takip hukuku alanında sonuçları olan bir eda ve maddi hukuk davasıdır.
Somut olayda davacı borçlu aleyhinde davalı alacaklı tarafından başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde 6.861TL asıl alacaklı, 60TL işlenen faiz ile birlikte takip tarihinden itibaren asıl alacağa %40 oranında işleyecek faiz ile birlikte tahsili talebinde bulunulmuştur.
Borçlunun icra dairesinde süresinde yaptığı itirazında borcun muris olan babasına ait olduğunu, mirası red ettiklerini bu konuda Ankara 1. Sulh Hukuk Mahkemesinden kararı dilekçe ekinde sunduklarını borca ve takibe itiraz ettiklerini belirtmiştir.
Borçlunun icra dairesine yaptığı itirazında takip tarihinden itibaren asıl alacağı %40 oranında işleyecek faiz alacağı talebine itirazı bulunmamaktadır.
Takip alacaklısının itirazı üzerine Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinde itirazın iptal ve %40 icra inkâr tazminatı talebinde bulunduğu, mahkemece itirazın kısmen kabul kısmen reddine, davalının takip dosyasındaki 5.530TL asıl, 16,59TL işlenmiş faiz yönünde itirazının iptaline, bu miktar üzerinden takibin devamına hüküm altına alınan 5.530TL asıl alacak miktarının %40 üzerinden 2.212TL icra inkâr tazminatının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.
İtirazın iptali davasının konusu icra takip konusu yapılmış olup da borçlunun itiraz ettiği alacaktır. İtirazın iptali davasının konusu olan alacak artık aynı dava sebebinden dolayı ve aynı taraflar arasında yeni bir dava konusu yapılamaz. Buna göre itirazın iptali davasını kaybeden borçlu, menfi tespit davası, istirdat davası veya sebepsiz zenginleşme davası açamaz. İtirazın iptal kararı kesin hüküm teşkil eder.
Ancak itirazın iptali kararı, karara konu olan alacak kısmı için kesin hüküm oluşturur. Borçlu takip talebinde sadece istenilen asıl alacağa itiraz etmiş ise itirazın iptal davasında asıl alacağının bulunduğunu alacaklı ispatlar ise mahkemece itirazın iptaline ve takibin devamına karar verilir. Takip tarihinden sonra işleyecek faiz oranına itiraz edilmemiş olduğundan itirazın iptali konusu da olmaz ve mahkemece yargılama konusu yapılmaz. Mahkemenin itirazın iptali ile takibin devamı kararı icrada itiraz edilmeyerek takip hukuku anlamında kesinleşen faiz oranı üzerinden faizin işletileceği anlamına gelir. Bu hâlde takip sonrası işleyecek faiz oranı konusunda mahkemece bir hüküm tesis edilmemiş olup, mahkemenin takip talebini de belirten işleyecek faiz oranı üzerinden faiz işletilmesine zımnen karar verildiği sonucu da çıkarılamaz.
İcra dairesi, işleyecek faiz oranı itirazsız kesinleştiği için bu oran üzerinden faiz yürüterek dosya hesabı yapmak durumundadır. Takibin işleyecek faiz bölümü asıl alacaklıdan ayrı bir nitelik taşıdığı için itirazın iptali kararında işleyecek faiz konusunda bir karar verilmemiş olması göz önüne alındığında takipteki işleyecek faiz oranı konusunda kesin hüküm verildiğinden söz edilemez. İtirazın iptali davasına konu olmayan işleyecek faiz oranı borçlu tarafından menfi tespit davasına konu yapılabilir.
Somut olayda takip borçlusu olan davacı takip konusu borca yasal faiz işletilmesi yerine %40 oran üzerinden faiz işletilmesi sureti ile dosya borçlunun hesapladığı fazla hesaplara 5.000TL borçlu olmadığının tespitini talep etmiştir.
Yukarıda belirtildiği üzere itirazın iptali kararında takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı yönünde bir tespit yapılmayan işleyecek faiz oranı konusunda kesin hükümden bahsedilemeyeceği için borçlunun menfi tespit davası açması usul ve yasaya uygundur.
Bu nedenlerle genel kurulun değerli çoğunluğunun kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekçesi ile hükmün bozulması görüşüne katılamıyorum. Dosyanın direnmeye uygun esasının incelenmek üzere özel daireye gönderilmesi görüşündeyim.


KARŞI OY

1. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık; taraflar arasındaki itirazın iptali davasında takip tarihinden itibaren işletilmesi talep edilen faiz oranı hakkında herhangi bir hüküm içermeksizin verilerek kesinleşmiş kararın, takipte işleyecek faizin yasal faiz olması gerektiğinden bahisle açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.
2. Yerel mahkeme “itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği” gerekçesi ile hesaplanan faiz yönünden borçlu olmadığı tespitine karar verirken, Özel Daire “6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerektiği, davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tespit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerektiği” gerekçesi ile kararı bozmuştur.
3. Yerel mahkemenin direnme kararı çoğunluk görüşü ile benimsenmiş ve itirazın iptali davasında faizin karara bağlandığı ve kesin hüküm olduğu gerekçesi ile bozulmuştur.
4. Sonuç itibari ile ret kararı isabetli olmakla birlikte çoğunluğun ve Özel Dairenin itirazın iptali davasının menfi tespit davası için kesin hüküm olduğu görüşüne ve gerekçesine aşağıdaki gerekçelerle katılınmamıştır.
5. Zira;
5.1. İtirazın iptali davası ve menfi tespit davasının temelini oluşturan vakıa aynı hukukî ilişkidir. Menfi tespit davasında borçlu hukukî ilişkinin olmadığını ileri sürmekte, itirazın iptali davasında da alacaklı hukukî ilişkinin varlığını iddia etmektedir. Her iki davada da davanın türüne bağlı olarak talep sonucunda farklılık karşımıza çıkmaktadır, talep sonucunda her iki davada tazminat talep edilmesi ve buna bağlı olarak tazminat talebini haklı gösteren vakıaların (örneğin alacaklının takibinin haksız ve kötü niyetli olduğu) ileri sürülmesi gerekir. Ancak talep sonucunda yine temel vakıa taraflar arasında hukukî ilişkinin olup olmadığıdır.
5.2. Menfî tespit davası ile itirazın iptali davasından hangisinin önce sonuçlandığına göre, kesin hükmün kesin delil niteliği ile dava şartı niteliğini ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Kesin hükmün kesin delil niteliği ile olumsuz dava şartı olması birbirinden farklı kavramlardır.
5.3. Yapılan bir icra takibine itiraz üzerine, alacaklı tarafından “itirazın iptali” davası açılması durumunda, menfi tespit davasında ileri sürülebilecek iddialar, itirazın iptali davasında savunma sebebi olarak ileri sürülebileceğinden, bu durumda borçlunun ayrı bir menfi tespit davası açmakta hukuki yararı yoksa da, henüz alacaklı tarafından itirazın iptali davasının açılmamış olduğu durumda ise böyle bir imkân söz konusu olmadığından borçlunun, itirazın iptali davasının açılmasını beklemeden menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğunun kabulü gerekir. Nitekim söz konusu bu halde, yapılan itiraz üzerine takip durmuşsa da, “takibe itiraz” sadece takip hukuku ile ilgili bir sonuç olup, kesin hükmün sonuçlarını doğurmaz. Bu itibarla borçlu, “itirazın iptali” davası için alacaklıya tanınan bir yıl gibi uzun bir süreyi beklemeden maddi hukuk anlamında, borcun bir an önce ve kesin olarak ortadan kaldırılmasını istemek hakkına sahip olup, böyle bir durumda dava açılmasında hukuki yarar bulunmadığını kabul etmek mümkün değildir. Yapılmış bir icra takibi olmadan da borç tehdidi altında olan kişinin menfi tespit davası açabileceği, İcra iflas Kanununun 72/1. ve2. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Nitekim ayni ilkeler HGK 2010/19 E. - 123 E. - 154 K., 2011/13 -576 E. - 747 K., 2011/19-622 E. - 2012/9 K. sayılı kararlarında da benimsenilmiştir.
6. Görüldüğü gibi itirazın iptali davasında davacı alacaklı, menfi tespit davasında ise davacı borçlu olup talep sonuçları farklıdır. Talep sonucunun farklılığı dava konusunu da farklı kılar. Dolayısı ile derdestlik olmayacağı gibi kesin hükümden de söz edilemez. Ancak itirazın iptali davası sonuçlanmış ise hakkın varlığı ve alacağa bağlı ferilerde saptandığından, bu husus kesin delil niteliğini almıştır. Dolayısı ile artık borçlunun menfi tespit davası açmasında hukuki yararı kalmamıştır. Burada kesin hüküm değil, kesin delil veya unsur etkisi nedeni ile hukuki yararın bulunmadığından söz etmek gerekir. Yerel mahkeme kararının bu gerekçe ile bozulması gerektiğini düşündüğümden, çoğunluğun kesin hüküm gerekçesine katılınmamıştır.



KARŞI OY


Davacı vekili, davalı tarafça Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden müvekkili aleyhine takip başlatıldığını, ödeme emrine itiraz üzerine yapılan yargılama sonunda Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne karar verildiğini, söz konusu takipte takipten itibaren %40 faiz istendiğini, oysa ancak yasal faiz talep edilebileceğini, müvekkilinin takip borcunu ödemeye çalışsa da bu durum nedeniyle mağdur edildiğini ve borcun kapatılamadığını ileri sürerek takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi yönündeki taleplerinin kabulü ile yapılacak hesaplama sonunda fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000,00TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili davanın esastan reddi gerektiğini, bunun yanı sıra itirazın iptali davasında verilen kararın eldeki dosya yönünden kesin hüküm içermesi nedeni ile de talebin dinlenemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği, davalının davacının kefaletine yönelik sözleşme ve diğer belgeleri ibraz etmediği, dosyaya sunulan delillere göre yapılan hesaplamada icra emrinin düzenlendiği ve icra dairesinin hesap çıkardığı tarih itibari ile bakiye 2.877,66TL alacak kaldığının belli olduğu, bu tarih itibari ile bakiye borcun fazla hesaplandığı, 3.554,56TL borçlu olunmadığı; bilirkişi raporunda da belirlendiği üzere alacağa takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne; 21.02.2013 tarihi itibari ile yasal faiz oranına göre 2.877,66TL borç olduğu tespit edildiğinden; bu tarih itibari ile bakiye 3.554,56TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine; 21.02.2013 tarihinden sonra yapılan ödemelerin icra dosyasında dikkate alınarak işlem yapılmasına karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyiz itirazları üzerine Özel Daire 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerektiği, davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tespit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle karar bozulmuştur. Bozma kararına karşı Yerel Mahkeme ilk karar gerekçelerini tekrar etmek suretiyle direnme kararı vermiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki itirazın iptali davasında takip tarihinden itibaren işletilmesi talep edilen faiz oranı hakkında herhangi bir hüküm içermeksizin verilerek kesinleşmiş kararın, takipte işleyecek faizin yasal faiz olması gerektiğinden bahisle açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.
Davalı tarafından bu dosya davacısı aleyhine genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde bulunduğu, bu dava davacısı borçlu tarafından borca ve rücuan borçluluk sıfatı bulunmadığından takibe itiraz edildiği, alacaklının itirazın iptali davası açtığı, mahkemece itirazın iptali ile takibin devamına karar verdiği ve kararın kesinleştiği hususunda anlaşmazlık bulunmamaktadır.
Bu dava konusu takip talebinde ayrıca itiraz edilmeyen işleyecek olan %40 faiz oranının kesinleşen itirazın iptali davası ile bu dava açısından kesin hüküm teşkil edip etmeyeceğidir.
Borçlu borcun bir kısmına itiraz etmiş ise (İİK m. 62/4) borçlunun kabul ettiği miktar için takip durmaz. Alacaklı borçlunun kabul ettiği miktar yönünden takibe devam edilmesini, borçlunun mallarının haciz edilmesini talep edebilir.
Borçlu takip talebinde asıl alacağa işlemiş ve işleyecek faize ve faiz oranına itiraz edebilir. Sadece işlemiş faize itiraz etmiş ise asıl alacağa takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı üzerinden takibe devam edilir. Borçlu işleyecek faiz oranının takip talebinden itibaren istenen faiz oranı değil de yasal faiz oranı olması gerekçesi ile işleyecek faiz oranına itiraz etmiş ise, bu orana itiraz icra mahkemesince kaldırılmadıkça veya genel mahkemede itiraz iptal edilmedikçe takip talebinden itibaren asıl alacağa borçlunun benimsediği yasal faiz oranından faiz yürütülür. İşleyecek faize itiraz ile faiz oranına itiraz birbirinden farklı itirazlar olup işleyecek faize itirazın içinde faiz oranına da itiraz olduğun söz edilemez.
İtirazın iptali davası eda ve maddi hukuk davasıdır. Takibin devamına denilmesi ile icra takibine devam edilecektir.
Eldeki dava konusu açısından borçlunun takibe ve rucuan alacak sıfatına itiraz ettiği faiz oranına ayrıca bir itirazı bulunmamaktadır.
Mahkeme de işlemiş faiz yönünden bir gerekçe yazmadığı gibi hükümde de belirtmemiştir. Sadece işlemiş faizi hesaplamış olup, kefilin kefile rücusunda yasal faiz işleyeceği husunda doğru olarak bir belirleme yapmıştır.
Kefilin kefilden rücuda bulunması hâlinde talep edilecek alacağa yasal faiz işletilecektir.
Olayımızda borçlunun icra dairesinde ödeme emrine itirazında faiz oranına itirazı olmadığı için faiz oranı itirazı iptal davasının konusu değildir. Zaten itirazın iptali kararında faiz oranına ilişkin bir hüküm de kurulmamıştır. Öyle olunca icra takibine konu alacağa işletilecek %40 faiz oranının itirazın iptali ile kesinleşerek bu dava açısından kesin hüküm teşkil ettiğinden söz edilemez. Bu nedenle mahkeme karının onanması gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun aksi yöndeki bozma görüşüne katılamıyorum.

Boşanmadan Sonra Muvazaalı Satış,İİK.283 Md.Tapu İptaline Gerek Olmaksızın Haciz İst.

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
2017/1446 E.
2021/65 K.

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki “tapu iptal ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili ve davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:

4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılardan ...'ün İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşandıklarını, müvekkili tarafından davalı ... aleyhine katkı payı alacağına ilişkin açılan davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL'nin tahsiline karar verildiğini, boşanma kararından bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde davalı ...’ün adına kayıtlı taşınmazı çok düşük bir bedelle ve hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış gibi göstermek suretiyle tapuda devrettiğini, yapılan satış işleminin mal kaçırma amacıyla muvazaalı yapıldığını, bu nedenle davalı ...’na karşı tapu iptali ve tescil davası açıldığını, katkı payı nedeniyle taşınmazın yarı hissesinin iptali ile müvekkili adına tescilinin talep edildiğini, ancak bu davanın yazılı delil bulunmadığı gerekçesiyle reddedildiğini belirterek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tapuda kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:
5. Davalı ..., katkı payına ilişkin tapu iptali ve tescil davasının reddedildiğini ve buna ilişkin kararın kesinleştiğini, bu nedenle kesin hüküm itirazının bulunduğunu, ayrıca kötü niyetle açıldığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

6. Davalı ... vekili, İzmir 12. Aile Mahkemesinin hem müvekkili hem de diğer davalı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasını reddettiğini, bu kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, ortada kesin hüküm bulunduğu gibi, dava konusu taşınmazın müvekkili adına tapuya tescilinde muvazaa bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme Kararı:
7. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.07.2012 tarihli ve 2011/168 E., 2012/276 K. sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın 13.06.2005 tarihinde 12.000TL bedelle davalı ...’na satıldığı, davacı ile davalı ...’ün 1974 yılında evlenip, 06.06.2005 tarihinde boşandıkları, davacının evlilik birliği içerisinde edinilen tek taşınmaz olan dava konusu yer hakkında katkı payı alacağı davası açtığı ve lehine 30.960TL alacağa hükmedildiği, davalı ...’ün boşanma kararı verilmesinden hemen sonra davacının katkı payı davası açacağı düşüncesiyle taşınmazı yeğeni olan diğer davalıya satış suretiyle devrettiği, ancak satışın danışıklı olup, değerinin de düşük bulunduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile önceki malik adına tescilini talep etmekle beraber; davalı ...’ün hayatta olduğu, kısıtlı bulunmadığı, davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi yönünde aktif dava ehliyetinin olmadığı, istemin tasarrufun iptali mahiyetinde düşünülmesi durumunda dahi koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:
8. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.

9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.01.2014 tarihli ve 2013/3286 E., 2014/737 K. sayılı kararı ile; “…Dava, Borçlar Yasası’nın 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan danışık (muvazaa) iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem (muvazaalı muamele) nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü; danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi, onlara karşı işlenmiş haksız eylem niteliğindedir. Ancak, üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olmalıdır.

Diğer yandan; zarara uğradıklarını ileri süren üçüncü kişilerin, danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında tazminat davası açmış olmaları, bu davanın kabulü için tek başına yeterli olmadığından danışıklı işlemde bulunanın, üçüncü kişilere borçlu bulunduğunun gerçekleşmesi ve borcunu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir.

Somut olayda; davacı, davalılardan ...'in katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği iddiası ile eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İ.İ.K.'nun 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı ...'in İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06/06/2005 tarih ve 2005/207 E., 2005/674 K., sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği, kararın 07/07/2005 tarihinde kesinleştiği, yine davacı tarafından davalı ... aleyhine katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesi'nin 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960,00 TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve kararın 28/01/2011 tarihinde kesinleştiği, davalı ...'in üzerine kayıtlı 188 ada 1 nolu parselde kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

Şu durumda, satışın muvazaalı olduğu kanıtlanmıştır. O halde, davanın İİK 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yerinde görülmeyen yazılı gerekçeyle istemin reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir,…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.

Direnme Kararı:
10. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.10.2014 tarihli ve 2014/280 E. 2014/413 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeler yanında; hukuk davalarında mahkemenin taleple bağlı olduğu, dava dilekçesinde tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tescilinin istendiği, 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun (İİK) 283. maddesinden söz edilmediği, davacının taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması talebinin de bulunmadığı, İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde belirtilen tasarrufun iptali davalarındaki koşulların bu davada oluşmadığı, davacının tasarruftan önce kesinleşmiş bir alacağı bulunmadığı gibi yapılmış bir icra takibinin mevcut olmadığı, geçici ve kesin aciz vesikası şartlarının da bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:
11. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili ile davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi göz önüne alındığında aktif dava ehliyetinin bulunup bulunmadığı ve satışın muvazaalı olduğunu kanıtlayıp kanıtlayamadığı; Özel Dairece bozma kararında davanın İİK’nın 283/1. maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğinin belirtilmesinin taleple bağlılık ilkesine aykırılık teşkil edip etmeyeceği noktalarında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
A) Davalı ... vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede:

13. Bir nihai kararın şekli anlamda kesinliği ile, o karara karşı artık olağan kanun yollarına (temyiz, karar düzeltme) başvurulamayacağı anlaşılır. Şekli anlamda kesin hükmün amacı, bir davanın sona ermesine hizmet etmektir. Bir nihai karar şekli anlamda kesinleşince, tarafların o davada takip ettikleri amaç gerçekleşmiş olur. Fakat bu, taraflar arasındaki uyuşmazlığın değil, ancak görülmekte olan davanın sona ermesi demektir. Bundan sonra da aynı taraflar arasında aynı uyuşmazlığın yeni bir dava konusu yapılmaması için, başka bir müesseseye yani maddi anlamda kesin hüküm müessesesine ihtiyaç vardır (Kuru B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, 6.b İstanbul 2001, s.4981).

14. Bir mahkeme kararına karşı başvurulabilecek kanun yolunun hiç olmaması veya mevcut olan kanun yollarının tüketilmesi ya da süresinde kanun yollarına başvurulmaması hâllerinde şekli anlamda kesinlik gerçekleşir. İstisnai olarak olağanüstü kanun yoluna başvurarak ya da eski hâle getirme mümkün ise bu suretle şekli anlamda kesin hükmü sona erdirmek mümkündür.

15. Gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) şekli anlamda kesinliğin tanımı yapılmamış ise de, çeşitli maddelerde geçen "kesin", "kesinleşme", "kesinleşmiş" sözleriyle şekli anlamda kesin hükmün kastedildiğini söylemek mümkündür.

16. Maddi anlamda kesin hüküm HUMK'da tanımlanmamış olmakla birlikte Kanun'un 237. maddesinde;
“Kaziyei muhkeme, ancak mevzuunu teşkil eden husus hakkında muteberdir.

Kaziyei muhkeme mevcuttur denilebilmek için iki tarafın ve müddeabihin ve istinat olunan sebebin müttehit olması lazımdır.” şeklinde maddi anlamda kesin hükmün şartlarına yer verilmiştir.

17. HMK’nın 303/1. maddesinde de maddi anlamda kesin hükmün şartları;

“Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu hükümden yola çıkıldığında denebilir ki, kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı kişiler olması, ikinci koşulu müddeabihin aynılığı, üçüncü koşulu ise dava sebebinin aynı olmasıdır.

18. Kesin hükmün ikinci koşulu olan müddeabihin aynılığı, dava konusu yapılmış olan hakların aynı olmasıdır. Önceki dava ile yeni davanın müddeabihlerinin (konularının) aynı olup olmadığını anlamak için hâkimin, eski davada verilen kararın hüküm fıkrası ile yeni davada ileri sürülen talep sonucunu karşılaştırması gerekir. Eski ve yeni davanın konusu olan maddi şeyler fiziksel bakımdan aynı olsa bile bu şeyler üzerinde talep olunan haklar farklı ise müddeabihlerin aynı olduğundan bahsedilemez.

19. Kesin hükmün üçüncü koşulu dava sebebinin aynı olmasıdır. Dava sebebi, hukuki sebepten farklı olarak, davacının davasını dayandırdığı vakıalardır. Öyle ise her iki davanın da dayandığı maddi vakıalar (olaylar) aynı ise diğer iki koşulun da bulunması hâlinde kesin hükmün varlığından söz edilebilir. Nitekim aynı hususlara Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 22.03.2019 tarihli ve 2017/7 E., 2019/2 K. sayılı kararında da değinilmiştir.

20. Yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Davacı ... vekili tarafından davalı ... aleyhine İzmir 12. Aile Mahkemesinde açılan davada davacı vekili, dava konusu taşınmazın mümkün ise ½ hissesinin tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tapuda kayıt ve tesciline, bu talebin kabul edilmemesi durumunda katkı payı bedeli olan şimdilik 15.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; bu dava ile birleşen diğer davalı ... aleyhine açılan davada ise, davalı ...’ün boşanmadan sonra evlilik birliği içinde alınan evi bir hafta sonra davalı ...’e muvazaalı olarak sattığını iddia ederek dava konusu taşınmazın ½ hissesinin iptali ile müvekkili adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

21. Davacı vekili davalılar ... ve ... aleyhine açtığı eldeki davada ise; davalı ... tarafından dava konusu taşınmazın muvaazalı olarak diğer davalı ...’na tapuda devredilmesi nedeniyle müvekkilinin katkı payı alacağını almasının engellendiğini ileri sürerek, dava konusu taşınmazın diğer davalı ... adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

22. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, İzmir 12. Aile Mahkemesinde görülüp sonuçlanan birleşen dava ile, eldeki davanın tarafları aynı ise de, konuları (müddeabih) ve dava sebepleri (dayanılan vakıalar) birbirinden farklı olduğundan davalı ... vekilinin direnme kararı gerekçesine yönelik temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.

B) Davacı vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede:
23. Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

24. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK ) 18. maddesinde genel muvazaa düzenlenmiş; maddenin 1. fıkrası ile “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.” hükmü getirilmiştir.

25. Bilindiği üzere “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu onlardan gizleyerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına” muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere de muvazaalı işlemler denir (Eren, F: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2018, s. 367). Eş söyleyişle muvazaa açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâli, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan haksız eylem niteliğinde anlaşmalarıdır (7.10.1953 tarihli ve 8/7 Sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı).

26. Muvazaalı bir hukuki işlemden söz edilebilmesi için;

i)Tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek oluşturulmuş bir uygunsuzluk,

ii) Üçüncü kişileri aldatmak (muvazaa) niyeti,

iii) Taraflar arasında gizli işlemi oluşturan muvazaa sözleşmesi bulunmalıdır.

27. Kural olarak üçüncü kişiler anılan maddeye dayalı olarak, danışıklı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacaklarının bulunması ve danışıklı işlemin o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olması gerekmektedir.

28. Muvazaa davası, borçlunun yapmış olduğu işlemin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun (işlemin temelinin geçersizliğinin) tespitini amaçladığından, görünürdeki satış işlemlerine karşı açılır. Muvazaaya dayalı tasarrufun iptali davalarında ise davacının icra takibine geçmesi ya da aciz belgesi almasına gerek yoktur. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.07.2020 tarihli ve 2017/17-1507 E., 2020/525 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.

29. Yüzeysel olarak bakıldığında, iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de, bu benzerlik her iki tür davanın güttüğü amaçtan öteye gitmemektedir. Muvazaa davası, yani yapılan işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunu belirtmek için açılan dava ile tasarrufun iptali davası amaçları bakımından birbirlerine yakınsa da gerçekte nitelikleri, koşulları, doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden farklıdırlar. Tasarrufun iptali davası, borçlunun tasarruf işlemlerinden zarar gören ve elinde aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Ne var ki, tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işleminin davacı bakımından hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı hâlde, muvazaa davasında borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Başka bir ifadeyle yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür.

30. Tasarrufun iptali davası, aynî nitelikte olmayıp kişisel (şahsî) bir dava olduğu hâlde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Muvazaanın kanıtlanması hâlinde dava konusu mal, borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış hâle gelir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının da borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde, iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m. 284). İİK'nın 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılmış iptal davasının amacı, alacaklının davaya konu mal üzerinde, cebri icra yolu ile alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını almasını sağlamaktır.

31. Kural olarak iptal davasına konu edilen tasarruflar, muvazaalı akitlerden farklı olarak hukuken geçerlidir. Başka bir ifade ile muvazaalı akitlerde, görülen akit değil tarafların gerçek iradelerine uygun bulunan akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde, İİK'nın 277 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen tasarruflar özel hukuk ilişkisi açısından geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, alacaklının gerçek alacak ve ayrıntılarına yetecek miktardaki tasarrufun iptaline, bunun dışında kalan kısmı geçerliliğini koruyacağından, olduğu gibi bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu özelliği gözeterek “iptal davasının sübutu hâlinde davaya konu teşkil eden mal üzerinde icra kovuşturması yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmeksizin taşınmazın haciz ve satışının istenebileceğini” öngörmüştür (İİK. m.283). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarihli ve 2000/4-823 E., 2000/851 K.; 25.05.2011 tarihli ve 2011/4-149 E., 2011/346 K.; 02.04.2014 tarihli ve 2013/4-1016 E., 2014/436 K.; 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K.; 25.02.2020 ve 2017/1505 E., 2020/204 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

32. Yapılan tüm açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

33. Dava dilekçesinin konusu, maddi olguların anlatılış biçimi ve talep sonucu kısmından da açıkça anlaşılacağı gibi dava BK’nın 18. maddesinde tanımını bulan muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davasıdır.

34. Yerel mahkemece eldeki davada İİK’nın 283. maddesinin uygulanmasının taleple bağlılık kuralına aykırı olduğu gerekçesine de dayanılması nedeniyle HMK’nın 26. maddesinde düzenlenen taleple bağlılık kuralına da kısaca değinmek gerekmektedir. Maddeye göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde engel yoktur. Taleple bağlılık ilkesi özü itibariyle hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olduğunu ifade eder. İlkenin taşıdığı ilk anlam; tarafın talep etmediği husus hakkında mahkemenin karar veremeyeceğidir. Buna göre tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukuki sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ikinci anlam ise tarafın talebinden fazlasına mahkemece karar verilememesidir. Taleple bağlı olma, yargılama sonucunda davacının talep ettiği haktan daha azına sahip olduğunun belirlenmesi durumunda uygulanmaz (HMK m. 26). Talepten azına karar verme “çoğun içinde az da vardır” esasına dayanmaktadır. Bu kural ise davacının talep sonucu ile aynı nitelikte olan daha azına karar vermeyi ifade etmektedir. Nitekim dava açıldığında davacının talebi maddi hukukta karşılığa sahip olduğu oranda mahkemeden hukuki koruma sağlanmasıdır (Taleple bağlılık kuralı hakkında daha geniş açıklamalara Hukuk Genel Kurulunun 30.05.2018 tarihli ve 2017/23-2539 E., 2018/1149 K. sayılı kararında yer verilmiştir).

35. Eldeki davada, davacıyı alacağından yoksun bırakmak için yapıldığı iddia edilen muvazaalı satış işleminin iptali ve hiç yapılmamış sayılmasının tespiti istenmektedir. Bu davada davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmüştür. Davacının amacı tapunun iptali olmayıp, alacağına kavuşmaktır.

36. Davacı vekili, davalılardan ...’ün katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devrettiği iddiasıyla eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İİK’nın 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı ...’ün İzmir 4. Aile Mahkemesinin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği; yine davacı tarafından davalı ... aleyhine açılan katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve bu kararın 28.02.2011 tarihinde kesinleştiği, davalı ...’ün 188 ada 1 nolu parselde adına kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

37. O hâlde satışın muvazaalı olduğunun kanıtlanmış olduğu eldeki davada, mahkemece İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır.


38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Borçlar Kanunu ve İcra ve İflâs Kanunu birbirinden farklı nitelik taşıyan kanunlar olduğundan, eldeki dava BK’nın 18. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığından ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK’nın 277. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle İİK’nın 283/1-2 maddesine göre karar verilemeyeceğinden ve davacı tarafın aktif dava ehliyetinin de bulunduğu nazara alınarak direnme kararının belirtilen bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

39. Diğer taraftan dava tarihi 25.03.2011 olduğu hâlde gerekçeli karar başlığında 16.06.2014 olarak gösterilmesine ilişkin yanlışlık, mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır.

40. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

41. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1) Davalı ... vekilinin temyiz isteminin REDDİNE oy birliğiyle (III-A),
2) Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA oy çokluğuyla (III- B),
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.02.2021 tarihinde karar verildi.



KARŞI OY


Borçlunun mallarının haczedilmesinden önce borçlunun mal ve hakları üzerindeki tasarruf yetkilerinde herhangi bir kısıtlama yoktur. Borçlunun mallarının haczinden veya iflas etmeden önce alacaklılarından mal kaçırmak için yapmış olduğu bağışlamalar ve şüpheli (hileli) tasarrufların iptal ettirilebilmesi için alacaklılara tanınan davaya iptal davası denir. Bu dava İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlemiştir. İİK’nın 277 maddesinde “tasarrufların butlanı” denilmekte ise de burada borçlar hukuku (TBK m.27) anlamında bir butlan yoktur. İptal davasına konu tasarruf başlangıçta geçerlidir ve iptal davası kazanılır ise alacaklı dava konusu malı sanki borçlunun mal varlığında imiş gibi haczettirir, sattırır ve satış bedelinden alacağını alır (İİK m.283,1); geriye para artar ise bu para borçluya değil kendisine karşı iptal davası açılmış olan üçüncü kişiye verilir. Burada tasarrufun maddi hukuk anlamında iptali söz konusu olmayıp mülkiyet borçluya geri dönmez.
İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan iptal davası, dava konusu malın aynına ilişkin bir aynî dava olmayıp, şahsi bir davadır. Yani bu dava ile malın mülkiyetinin davalıdan (üçüncü kişiden) alınarak, borçluya ait olduğuna karar verilmemekte, sadece alacaklı malın bedelinden alacağını (kişisel hakkını) almak yetkisini elde etmektedir (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı 2. B. Ankara 2013 s.1397).
İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan davalarda tapu kaydının iptali ile borçlu adına tapuya tesciline karar verilemez.
İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayanılarak açılan tasarrufun iptali davalarının dinlenebilmesi için davacının davalı borçluda gerçek bir alacağının bulunması, borçlu hakkında yapılan icra takibinin kesinleşmiş olması, iptal konusu tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış bir aciz belgesinin bulunması gerekli olup bu şartların varlığı mahkemece resen değerlendirilir.
TBK’nın 19 ve 27 maddeleri çerçevesinde açılan muvazaa davası ise, iptal davasından farklıdır. Tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu gizleyerek onlardan gizlenerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere muvazaalı işlemler denilir (Oğuzman, K/Seliçi/ Ö/Oktay. S: Eşya Hukuku s.301). Başka bir deyişle muvazaa 07/10/1953 tarih ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da belirtildiği üzere “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde akitlerin (tarafların) kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri halidir”.
Muvazaalı işlemlerde işlem konusu hak veya mal borçlunun mal varlığı dışına çıkmaz. Bu nedenle muvazaalı işlemlerin iptali için İİK’nın 277 ve sonraki maddelerine göre iptal davası açılması yoluna başvurulmasına gerek yoktur. Muvazaalı işlemler istihkak davasına konu teşkil ederler.
Muvazaalı bir işlem konusu mal borçlunun elinde iken haczedilir ve üçüncü kişi İİK 97 uyarınca istihkak davası açarsa, alacaklı davaya cevap yolu ile muvazaa nedeni ile işlemin geçersiz olduğunu muvazaalı işlem konusu mal veya hakkın borçlunun mülkiyetinde olduğunu iddia ve ispat edebilir.
Şayet muvazaalı bir işlem konusu mal üçüncü kişi elinde haczedilmiş ise alacaklı üçüncü kişiye karşı istihkak davası açarak davalı üçüncü kişinin o malı muvazaalı bir tasarruf sonucunda ele geçirdiğini ve bu nedenle malın borçluya ait olduğunu iddia ve ispat edebilir. Lehine tasarruf yapılan kişinin istihkak davasını kazanmış olması, üçüncü kişi aleyhine İİK 277 ve devamı maddeleri uyarınca iptal davası açılmasına engel değildir. Fakat istihkak davası ile iptal davasının amacı aynı olup alacaklılarına zarar vermek isteyen borçlunun işlemlerine karşı alacaklıları korumak istenmektedir.
Muvazaa davası ayni bir dava olup üçüncü kişi konumunda olan alacaklılar da bu davayı açarak görünürdeki işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunun tespitini isteyebilir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına düzeltilmesine karar verir. Alacaklı bu hâlde ilamı icra dairesine sunarak dava konusu taşınmazın borçlunun borcundan dolayı haczedilmesini isteyebilir. Bu hâlde ayrıca bir iptal davası açmasına gerek kalmaz.
Tasarrufun iptali davasının kabulü hâlinde davacı davaya konu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını alma yetkisini elde eder ve dava konusu taşınmaz ise davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine mahal olmadan o tasarrufun haciz ve satışını isteyebilir. (İİK m.283/1)
BK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile muvazaa nedeni ile hüküm ve sonuç doğurmayan işlemlerin iptali istenir. Borçlu tasarruf ve idare yetkisi kendisinde kalmak üzere malı üçüncü kişiye devrediyor ise devretme iradesi olmadığı için işlem muvazaalıdır ve iptal davası açılır.
Ancak ortada bir inanç anlaşması var ise anlaşma gereğince mülkiyet geçerli şekilde karşı tarafa geçeceği için tasarrufun iptali davası açılır. Bu olayda alacaklıya zarar verme kastı vardır. Bu anlamda alacaklı borçlunun iradesini göz önüne alır. Aslında malı borçlu devretmek istemiyor mu, yoksa alacağın tahsilini önlemek için mi devretti? Alacaklının bu soruya vereceği cevaba göre ya BK 19. maddesine dayalı dava ya da İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı dava açar. Muvazaa olmadan da salt alacaklıları zarara uğratmak için devir yapılabilir.
Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel bir dava olduğu halde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına tesciline karar verir.
Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m.284).
Yukarıda belirtilen ilke ve kurallardan da anlaşılacağı üzere TBK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davası şartları ile hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden ayrı davalardır. Alacaklıların “muvazaalı” olduğunu ileri sürdükleri işlemler hakkında iptal davasının hüküm ve sonuçlarından yararlanmak istemeleri ileri sürülen vakıa ile talep sonucu arasında açık bir uyumsuzluk teşkil eder. Muvazaa sebebine dayanan dava ile iptal davasının özelliklerini bir arada barındıran adeta yeni (karma) bir dava türünün meydana getirilmesi beraberinde bir dizi sorunu da getirdiği için isabetli değildir (Erdönmez Gürsoy: Alacaklılara zarar verme kastı ile uygulanan tasarrufların iptali, İstanbul 2017 s.35 ve 36).
Borçluya üçüncü kişinin malına haciz koydurup satış isteme yetkisi ancak borçlu aleyhinde takip yapıp borçlu mal varlığından alacağını alamadığını aciz vesikası ile tevsik ettiğinde tahsil mümkün olmaktadır. Öğretide tasarrufun iptali davasını alacaklının cebri icrada bulunma yetkisinin bir tamamlayıcısı olduğu alacaklının alacağını cebri icra yolu ile tahsil edemeyeceği henüz belli olmadan iptal davası açılmasına izin verilmesi hâlinde borçlu ve üçüncü kişilerin olumsuz şekilde etkileneceği belirtilmektedir. (Yıldırım, Mesut, Kamil/ Deren Yıldırım Nevhis İcra ve iflas hukuku, İstanbul 2016 s. 569-572. Umar, Bilge Türk İcra ve İflas Hukukunda İptal davası, İstanbul 1963s.7-39) Ayrıca muvazaa sebebine dayanarak dava açan alacaklıya haciz ve satış isteme yetkisi verilmesi ve hacze iştirak durumunda İİK 101 maddesinde yazılı hacze imtiyazlı şekilde iştirak etmesi çoğu kez mümkün olmayacaktır.
Borçlunun mali durumunun iyi olduğu bir durumda (borca batık veya aciz hâlinde olmadığı) yaptığı tasarruf nedeniyle uzun yıllar sonra (15-20 yıl) üçüncü kişinin mal varlığının haczedilebileceğinin kabulü hukuk güvenliği ile bağdaşmaz (Erdönmez s.27 ve 33).
Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki alacaklıya zarar vermeye yönelik muvazaalı işlemler olarak yapılan bir niteleme ile hem BK 19’a göre geçersizliğin tespiti davası hem de İİK m. 277 dayalı tasarrufun iptali davası açılamaz. Burada maddi hukukun tanıdığı talep hakkı (muvazaa nedeniyle hükümsüzlük) ile takip hukukunun sağladığı talep hakkının (tasarruf iptali) yarışması (hakların yarışması) söz konusu değildir. Çünkü borçlu ile üçüncü kişi arasındaki hukuki fiil geçerli ise muvazaa davası açılamaz. Tersi durumda da iptal davası açılamaz. Dolayısı ile her iki davanın açılabilme konuları (koşul vakıaları) birbirinden farklıdır. Bu davalar iki ayrı hak arama yolunu düzenleyen bir birinden ayrık hükümlere dayanmaktadır (Erdönmez s.28).
Somut olayda davacı ... (Öpöz) vekili, müvekkilinin davalı ... ile 06.06.2005 tarihinde boşandıklarını, boşanmadan bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde ...’in üzerine kayıtlı evi yeğeni...’e sattığını, bununda açılan katkı payı alacağında verilen tedbir aşamasında anlaşıldığını, yapılan satışın müvekkilinin katkı payı alacağının tahsilini engellemek için muvazaalı yapıldığını, Tijen adına olan tapunun iptali ile ... adına tescilini talep etmiştir. Açılan davada muvazaanın katkı payı alacağının engellenmesi muvazaa nedeni olarak gösterilmiş ise de bu alacak nedeniyle takip başlatıldığı ve borçlu ... hakkında bir aciz vesikası alındığı iddiası bulunmamaktadır. İİK 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası açılması koşulları mevcut değildir.
Davacının dava dilekçesi içeriği ile talep sonucunda İİK 277 ve devamı maddelerine göre tasarrufun iptali davası değil BK 18 ve devamı maddelerinde düzenlenen muvazaa nedeniyle tapu iptal tescil davası açtığı anlaşılmaktadır.
Bu davayı üçüncü kişilerde danışıklı (muvazaalı) işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde açabilir ve işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler.
Somut olayda davacı üçüncü kişi konumunda olup davalılardan ...’in mal kaçırma amacı ile muvazaalı olarak taşınmazı çok düşük bir bedelle diğer davalı olan...’e satarak tapuda devrettiğini, davalı ...’den katkı payı alacağının olduğuna ilişkin mahkeme kararı olduğunu ileri sürdüğüne göre bu davayı açma hakkı bulunmaktadır.
Mahkemece işin esasının incelenmesi, davacı üçüncü kişinin muvazaa iddiasını her türlü delille ispat etmesi hâlinde davalı ... adına olan tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tapuya kayıt ve tesciline karar vermesi gerekirken, davalının aktif husumet ehliyeti bulunmadığı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Mahkeme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması görüşünde olduğumuzdan Genel Kurulun kıymetli çoğunluğunun satışın muvazaalı olduğu kanıtlandığı gerekçesi ile davanın İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haczi ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi yönündeki bozma gerekçesine katılamıyoruz.
  • Cevap Yok
  • 06-09-2021, Saat: 20:12
  • DuraN
YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
2017/1446 E.
2021/65 K.

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki “tapu iptal ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili ve davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:

4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılardan ...'ün İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşandıklarını, müvekkili tarafından davalı ... aleyhine katkı payı alacağına ilişkin açılan davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL'nin tahsiline karar verildiğini, boşanma kararından bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde davalı ...’ün adına kayıtlı taşınmazı çok düşük bir bedelle ve hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış gibi göstermek suretiyle tapuda devrettiğini, yapılan satış işleminin mal kaçırma amacıyla muvazaalı yapıldığını, bu nedenle davalı ...’na karşı tapu iptali ve tescil davası açıldığını, katkı payı nedeniyle taşınmazın yarı hissesinin iptali ile müvekkili adına tescilinin talep edildiğini, ancak bu davanın yazılı delil bulunmadığı gerekçesiyle reddedildiğini belirterek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tapuda kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:
5. Davalı ..., katkı payına ilişkin tapu iptali ve tescil davasının reddedildiğini ve buna ilişkin kararın kesinleştiğini, bu nedenle kesin hüküm itirazının bulunduğunu, ayrıca kötü niyetle açıldığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

6. Davalı ... vekili, İzmir 12. Aile Mahkemesinin hem müvekkili hem de diğer davalı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasını reddettiğini, bu kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, ortada kesin hüküm bulunduğu gibi, dava konusu taşınmazın müvekkili adına tapuya tescilinde muvazaa bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme Kararı:
7. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.07.2012 tarihli ve 2011/168 E., 2012/276 K. sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın 13.06.2005 tarihinde 12.000TL bedelle davalı ...’na satıldığı, davacı ile davalı ...’ün 1974 yılında evlenip, 06.06.2005 tarihinde boşandıkları, davacının evlilik birliği içerisinde edinilen tek taşınmaz olan dava konusu yer hakkında katkı payı alacağı davası açtığı ve lehine 30.960TL alacağa hükmedildiği, davalı ...’ün boşanma kararı verilmesinden hemen sonra davacının katkı payı davası açacağı düşüncesiyle taşınmazı yeğeni olan diğer davalıya satış suretiyle devrettiği, ancak satışın danışıklı olup, değerinin de düşük bulunduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile önceki malik adına tescilini talep etmekle beraber; davalı ...’ün hayatta olduğu, kısıtlı bulunmadığı, davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi yönünde aktif dava ehliyetinin olmadığı, istemin tasarrufun iptali mahiyetinde düşünülmesi durumunda dahi koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:
8. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.

9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.01.2014 tarihli ve 2013/3286 E., 2014/737 K. sayılı kararı ile; “…Dava, Borçlar Yasası’nın 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan danışık (muvazaa) iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem (muvazaalı muamele) nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü; danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi, onlara karşı işlenmiş haksız eylem niteliğindedir. Ancak, üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olmalıdır.

Diğer yandan; zarara uğradıklarını ileri süren üçüncü kişilerin, danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında tazminat davası açmış olmaları, bu davanın kabulü için tek başına yeterli olmadığından danışıklı işlemde bulunanın, üçüncü kişilere borçlu bulunduğunun gerçekleşmesi ve borcunu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir.

Somut olayda; davacı, davalılardan ...'in katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği iddiası ile eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İ.İ.K.'nun 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı ...'in İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06/06/2005 tarih ve 2005/207 E., 2005/674 K., sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği, kararın 07/07/2005 tarihinde kesinleştiği, yine davacı tarafından davalı ... aleyhine katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesi'nin 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960,00 TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve kararın 28/01/2011 tarihinde kesinleştiği, davalı ...'in üzerine kayıtlı 188 ada 1 nolu parselde kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

Şu durumda, satışın muvazaalı olduğu kanıtlanmıştır. O halde, davanın İİK 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yerinde görülmeyen yazılı gerekçeyle istemin reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir,…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.

Direnme Kararı:
10. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.10.2014 tarihli ve 2014/280 E. 2014/413 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeler yanında; hukuk davalarında mahkemenin taleple bağlı olduğu, dava dilekçesinde tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tescilinin istendiği, 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun (İİK) 283. maddesinden söz edilmediği, davacının taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması talebinin de bulunmadığı, İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde belirtilen tasarrufun iptali davalarındaki koşulların bu davada oluşmadığı, davacının tasarruftan önce kesinleşmiş bir alacağı bulunmadığı gibi yapılmış bir icra takibinin mevcut olmadığı, geçici ve kesin aciz vesikası şartlarının da bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:
11. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili ile davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi göz önüne alındığında aktif dava ehliyetinin bulunup bulunmadığı ve satışın muvazaalı olduğunu kanıtlayıp kanıtlayamadığı; Özel Dairece bozma kararında davanın İİK’nın 283/1. maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğinin belirtilmesinin taleple bağlılık ilkesine aykırılık teşkil edip etmeyeceği noktalarında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
A) Davalı ... vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede:

13. Bir nihai kararın şekli anlamda kesinliği ile, o karara karşı artık olağan kanun yollarına (temyiz, karar düzeltme) başvurulamayacağı anlaşılır. Şekli anlamda kesin hükmün amacı, bir davanın sona ermesine hizmet etmektir. Bir nihai karar şekli anlamda kesinleşince, tarafların o davada takip ettikleri amaç gerçekleşmiş olur. Fakat bu, taraflar arasındaki uyuşmazlığın değil, ancak görülmekte olan davanın sona ermesi demektir. Bundan sonra da aynı taraflar arasında aynı uyuşmazlığın yeni bir dava konusu yapılmaması için, başka bir müesseseye yani maddi anlamda kesin hüküm müessesesine ihtiyaç vardır (Kuru B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, 6.b İstanbul 2001, s.4981).

14. Bir mahkeme kararına karşı başvurulabilecek kanun yolunun hiç olmaması veya mevcut olan kanun yollarının tüketilmesi ya da süresinde kanun yollarına başvurulmaması hâllerinde şekli anlamda kesinlik gerçekleşir. İstisnai olarak olağanüstü kanun yoluna başvurarak ya da eski hâle getirme mümkün ise bu suretle şekli anlamda kesin hükmü sona erdirmek mümkündür.

15. Gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) şekli anlamda kesinliğin tanımı yapılmamış ise de, çeşitli maddelerde geçen "kesin", "kesinleşme", "kesinleşmiş" sözleriyle şekli anlamda kesin hükmün kastedildiğini söylemek mümkündür.

16. Maddi anlamda kesin hüküm HUMK'da tanımlanmamış olmakla birlikte Kanun'un 237. maddesinde;
“Kaziyei muhkeme, ancak mevzuunu teşkil eden husus hakkında muteberdir.

Kaziyei muhkeme mevcuttur denilebilmek için iki tarafın ve müddeabihin ve istinat olunan sebebin müttehit olması lazımdır.” şeklinde maddi anlamda kesin hükmün şartlarına yer verilmiştir.

17. HMK’nın 303/1. maddesinde de maddi anlamda kesin hükmün şartları;

“Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu hükümden yola çıkıldığında denebilir ki, kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı kişiler olması, ikinci koşulu müddeabihin aynılığı, üçüncü koşulu ise dava sebebinin aynı olmasıdır.

18. Kesin hükmün ikinci koşulu olan müddeabihin aynılığı, dava konusu yapılmış olan hakların aynı olmasıdır. Önceki dava ile yeni davanın müddeabihlerinin (konularının) aynı olup olmadığını anlamak için hâkimin, eski davada verilen kararın hüküm fıkrası ile yeni davada ileri sürülen talep sonucunu karşılaştırması gerekir. Eski ve yeni davanın konusu olan maddi şeyler fiziksel bakımdan aynı olsa bile bu şeyler üzerinde talep olunan haklar farklı ise müddeabihlerin aynı olduğundan bahsedilemez.

19. Kesin hükmün üçüncü koşulu dava sebebinin aynı olmasıdır. Dava sebebi, hukuki sebepten farklı olarak, davacının davasını dayandırdığı vakıalardır. Öyle ise her iki davanın da dayandığı maddi vakıalar (olaylar) aynı ise diğer iki koşulun da bulunması hâlinde kesin hükmün varlığından söz edilebilir. Nitekim aynı hususlara Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 22.03.2019 tarihli ve 2017/7 E., 2019/2 K. sayılı kararında da değinilmiştir.

20. Yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Davacı ... vekili tarafından davalı ... aleyhine İzmir 12. Aile Mahkemesinde açılan davada davacı vekili, dava konusu taşınmazın mümkün ise ½ hissesinin tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tapuda kayıt ve tesciline, bu talebin kabul edilmemesi durumunda katkı payı bedeli olan şimdilik 15.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; bu dava ile birleşen diğer davalı ... aleyhine açılan davada ise, davalı ...’ün boşanmadan sonra evlilik birliği içinde alınan evi bir hafta sonra davalı ...’e muvazaalı olarak sattığını iddia ederek dava konusu taşınmazın ½ hissesinin iptali ile müvekkili adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

21. Davacı vekili davalılar ... ve ... aleyhine açtığı eldeki davada ise; davalı ... tarafından dava konusu taşınmazın muvaazalı olarak diğer davalı ...’na tapuda devredilmesi nedeniyle müvekkilinin katkı payı alacağını almasının engellendiğini ileri sürerek, dava konusu taşınmazın diğer davalı ... adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

22. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, İzmir 12. Aile Mahkemesinde görülüp sonuçlanan birleşen dava ile, eldeki davanın tarafları aynı ise de, konuları (müddeabih) ve dava sebepleri (dayanılan vakıalar) birbirinden farklı olduğundan davalı ... vekilinin direnme kararı gerekçesine yönelik temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.

B) Davacı vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede:
23. Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

24. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK ) 18. maddesinde genel muvazaa düzenlenmiş; maddenin 1. fıkrası ile “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.” hükmü getirilmiştir.

25. Bilindiği üzere “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu onlardan gizleyerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına” muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere de muvazaalı işlemler denir (Eren, F: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2018, s. 367). Eş söyleyişle muvazaa açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâli, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan haksız eylem niteliğinde anlaşmalarıdır (7.10.1953 tarihli ve 8/7 Sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı).

26. Muvazaalı bir hukuki işlemden söz edilebilmesi için;

i)Tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek oluşturulmuş bir uygunsuzluk,

ii) Üçüncü kişileri aldatmak (muvazaa) niyeti,

iii) Taraflar arasında gizli işlemi oluşturan muvazaa sözleşmesi bulunmalıdır.

27. Kural olarak üçüncü kişiler anılan maddeye dayalı olarak, danışıklı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacaklarının bulunması ve danışıklı işlemin o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olması gerekmektedir.

28. Muvazaa davası, borçlunun yapmış olduğu işlemin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun (işlemin temelinin geçersizliğinin) tespitini amaçladığından, görünürdeki satış işlemlerine karşı açılır. Muvazaaya dayalı tasarrufun iptali davalarında ise davacının icra takibine geçmesi ya da aciz belgesi almasına gerek yoktur. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.07.2020 tarihli ve 2017/17-1507 E., 2020/525 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.

29. Yüzeysel olarak bakıldığında, iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de, bu benzerlik her iki tür davanın güttüğü amaçtan öteye gitmemektedir. Muvazaa davası, yani yapılan işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunu belirtmek için açılan dava ile tasarrufun iptali davası amaçları bakımından birbirlerine yakınsa da gerçekte nitelikleri, koşulları, doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden farklıdırlar. Tasarrufun iptali davası, borçlunun tasarruf işlemlerinden zarar gören ve elinde aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Ne var ki, tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işleminin davacı bakımından hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı hâlde, muvazaa davasında borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Başka bir ifadeyle yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür.

30. Tasarrufun iptali davası, aynî nitelikte olmayıp kişisel (şahsî) bir dava olduğu hâlde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Muvazaanın kanıtlanması hâlinde dava konusu mal, borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış hâle gelir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının da borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde, iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m. 284). İİK'nın 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılmış iptal davasının amacı, alacaklının davaya konu mal üzerinde, cebri icra yolu ile alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını almasını sağlamaktır.

31. Kural olarak iptal davasına konu edilen tasarruflar, muvazaalı akitlerden farklı olarak hukuken geçerlidir. Başka bir ifade ile muvazaalı akitlerde, görülen akit değil tarafların gerçek iradelerine uygun bulunan akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde, İİK'nın 277 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen tasarruflar özel hukuk ilişkisi açısından geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, alacaklının gerçek alacak ve ayrıntılarına yetecek miktardaki tasarrufun iptaline, bunun dışında kalan kısmı geçerliliğini koruyacağından, olduğu gibi bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu özelliği gözeterek “iptal davasının sübutu hâlinde davaya konu teşkil eden mal üzerinde icra kovuşturması yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmeksizin taşınmazın haciz ve satışının istenebileceğini” öngörmüştür (İİK. m.283). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarihli ve 2000/4-823 E., 2000/851 K.; 25.05.2011 tarihli ve 2011/4-149 E., 2011/346 K.; 02.04.2014 tarihli ve 2013/4-1016 E., 2014/436 K.; 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K.; 25.02.2020 ve 2017/1505 E., 2020/204 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

32. Yapılan tüm açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

33. Dava dilekçesinin konusu, maddi olguların anlatılış biçimi ve talep sonucu kısmından da açıkça anlaşılacağı gibi dava BK’nın 18. maddesinde tanımını bulan muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davasıdır.

34. Yerel mahkemece eldeki davada İİK’nın 283. maddesinin uygulanmasının taleple bağlılık kuralına aykırı olduğu gerekçesine de dayanılması nedeniyle HMK’nın 26. maddesinde düzenlenen taleple bağlılık kuralına da kısaca değinmek gerekmektedir. Maddeye göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde engel yoktur. Taleple bağlılık ilkesi özü itibariyle hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olduğunu ifade eder. İlkenin taşıdığı ilk anlam; tarafın talep etmediği husus hakkında mahkemenin karar veremeyeceğidir. Buna göre tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukuki sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ikinci anlam ise tarafın talebinden fazlasına mahkemece karar verilememesidir. Taleple bağlı olma, yargılama sonucunda davacının talep ettiği haktan daha azına sahip olduğunun belirlenmesi durumunda uygulanmaz (HMK m. 26). Talepten azına karar verme “çoğun içinde az da vardır” esasına dayanmaktadır. Bu kural ise davacının talep sonucu ile aynı nitelikte olan daha azına karar vermeyi ifade etmektedir. Nitekim dava açıldığında davacının talebi maddi hukukta karşılığa sahip olduğu oranda mahkemeden hukuki koruma sağlanmasıdır (Taleple bağlılık kuralı hakkında daha geniş açıklamalara Hukuk Genel Kurulunun 30.05.2018 tarihli ve 2017/23-2539 E., 2018/1149 K. sayılı kararında yer verilmiştir).

35. Eldeki davada, davacıyı alacağından yoksun bırakmak için yapıldığı iddia edilen muvazaalı satış işleminin iptali ve hiç yapılmamış sayılmasının tespiti istenmektedir. Bu davada davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmüştür. Davacının amacı tapunun iptali olmayıp, alacağına kavuşmaktır.

36. Davacı vekili, davalılardan ...’ün katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devrettiği iddiasıyla eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İİK’nın 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı ...’ün İzmir 4. Aile Mahkemesinin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği; yine davacı tarafından davalı ... aleyhine açılan katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve bu kararın 28.02.2011 tarihinde kesinleştiği, davalı ...’ün 188 ada 1 nolu parselde adına kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

37. O hâlde satışın muvazaalı olduğunun kanıtlanmış olduğu eldeki davada, mahkemece İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır.


38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Borçlar Kanunu ve İcra ve İflâs Kanunu birbirinden farklı nitelik taşıyan kanunlar olduğundan, eldeki dava BK’nın 18. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığından ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK’nın 277. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle İİK’nın 283/1-2 maddesine göre karar verilemeyeceğinden ve davacı tarafın aktif dava ehliyetinin de bulunduğu nazara alınarak direnme kararının belirtilen bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

39. Diğer taraftan dava tarihi 25.03.2011 olduğu hâlde gerekçeli karar başlığında 16.06.2014 olarak gösterilmesine ilişkin yanlışlık, mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır.

40. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

41. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1) Davalı ... vekilinin temyiz isteminin REDDİNE oy birliğiyle (III-A),
2) Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA oy çokluğuyla (III- B),
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.02.2021 tarihinde karar verildi.



KARŞI OY


Borçlunun mallarının haczedilmesinden önce borçlunun mal ve hakları üzerindeki tasarruf yetkilerinde herhangi bir kısıtlama yoktur. Borçlunun mallarının haczinden veya iflas etmeden önce alacaklılarından mal kaçırmak için yapmış olduğu bağışlamalar ve şüpheli (hileli) tasarrufların iptal ettirilebilmesi için alacaklılara tanınan davaya iptal davası denir. Bu dava İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlemiştir. İİK’nın 277 maddesinde “tasarrufların butlanı” denilmekte ise de burada borçlar hukuku (TBK m.27) anlamında bir butlan yoktur. İptal davasına konu tasarruf başlangıçta geçerlidir ve iptal davası kazanılır ise alacaklı dava konusu malı sanki borçlunun mal varlığında imiş gibi haczettirir, sattırır ve satış bedelinden alacağını alır (İİK m.283,1); geriye para artar ise bu para borçluya değil kendisine karşı iptal davası açılmış olan üçüncü kişiye verilir. Burada tasarrufun maddi hukuk anlamında iptali söz konusu olmayıp mülkiyet borçluya geri dönmez.
İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan iptal davası, dava konusu malın aynına ilişkin bir aynî dava olmayıp, şahsi bir davadır. Yani bu dava ile malın mülkiyetinin davalıdan (üçüncü kişiden) alınarak, borçluya ait olduğuna karar verilmemekte, sadece alacaklı malın bedelinden alacağını (kişisel hakkını) almak yetkisini elde etmektedir (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı 2. B. Ankara 2013 s.1397).
İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan davalarda tapu kaydının iptali ile borçlu adına tapuya tesciline karar verilemez.
İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayanılarak açılan tasarrufun iptali davalarının dinlenebilmesi için davacının davalı borçluda gerçek bir alacağının bulunması, borçlu hakkında yapılan icra takibinin kesinleşmiş olması, iptal konusu tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış bir aciz belgesinin bulunması gerekli olup bu şartların varlığı mahkemece resen değerlendirilir.
TBK’nın 19 ve 27 maddeleri çerçevesinde açılan muvazaa davası ise, iptal davasından farklıdır. Tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu gizleyerek onlardan gizlenerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere muvazaalı işlemler denilir (Oğuzman, K/Seliçi/ Ö/Oktay. S: Eşya Hukuku s.301). Başka bir deyişle muvazaa 07/10/1953 tarih ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da belirtildiği üzere “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde akitlerin (tarafların) kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri halidir”.
Muvazaalı işlemlerde işlem konusu hak veya mal borçlunun mal varlığı dışına çıkmaz. Bu nedenle muvazaalı işlemlerin iptali için İİK’nın 277 ve sonraki maddelerine göre iptal davası açılması yoluna başvurulmasına gerek yoktur. Muvazaalı işlemler istihkak davasına konu teşkil ederler.
Muvazaalı bir işlem konusu mal borçlunun elinde iken haczedilir ve üçüncü kişi İİK 97 uyarınca istihkak davası açarsa, alacaklı davaya cevap yolu ile muvazaa nedeni ile işlemin geçersiz olduğunu muvazaalı işlem konusu mal veya hakkın borçlunun mülkiyetinde olduğunu iddia ve ispat edebilir.
Şayet muvazaalı bir işlem konusu mal üçüncü kişi elinde haczedilmiş ise alacaklı üçüncü kişiye karşı istihkak davası açarak davalı üçüncü kişinin o malı muvazaalı bir tasarruf sonucunda ele geçirdiğini ve bu nedenle malın borçluya ait olduğunu iddia ve ispat edebilir. Lehine tasarruf yapılan kişinin istihkak davasını kazanmış olması, üçüncü kişi aleyhine İİK 277 ve devamı maddeleri uyarınca iptal davası açılmasına engel değildir. Fakat istihkak davası ile iptal davasının amacı aynı olup alacaklılarına zarar vermek isteyen borçlunun işlemlerine karşı alacaklıları korumak istenmektedir.
Muvazaa davası ayni bir dava olup üçüncü kişi konumunda olan alacaklılar da bu davayı açarak görünürdeki işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunun tespitini isteyebilir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına düzeltilmesine karar verir. Alacaklı bu hâlde ilamı icra dairesine sunarak dava konusu taşınmazın borçlunun borcundan dolayı haczedilmesini isteyebilir. Bu hâlde ayrıca bir iptal davası açmasına gerek kalmaz.
Tasarrufun iptali davasının kabulü hâlinde davacı davaya konu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını alma yetkisini elde eder ve dava konusu taşınmaz ise davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine mahal olmadan o tasarrufun haciz ve satışını isteyebilir. (İİK m.283/1)
BK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile muvazaa nedeni ile hüküm ve sonuç doğurmayan işlemlerin iptali istenir. Borçlu tasarruf ve idare yetkisi kendisinde kalmak üzere malı üçüncü kişiye devrediyor ise devretme iradesi olmadığı için işlem muvazaalıdır ve iptal davası açılır.
Ancak ortada bir inanç anlaşması var ise anlaşma gereğince mülkiyet geçerli şekilde karşı tarafa geçeceği için tasarrufun iptali davası açılır. Bu olayda alacaklıya zarar verme kastı vardır. Bu anlamda alacaklı borçlunun iradesini göz önüne alır. Aslında malı borçlu devretmek istemiyor mu, yoksa alacağın tahsilini önlemek için mi devretti? Alacaklının bu soruya vereceği cevaba göre ya BK 19. maddesine dayalı dava ya da İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı dava açar. Muvazaa olmadan da salt alacaklıları zarara uğratmak için devir yapılabilir.
Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel bir dava olduğu halde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına tesciline karar verir.
Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m.284).
Yukarıda belirtilen ilke ve kurallardan da anlaşılacağı üzere TBK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davası şartları ile hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden ayrı davalardır. Alacaklıların “muvazaalı” olduğunu ileri sürdükleri işlemler hakkında iptal davasının hüküm ve sonuçlarından yararlanmak istemeleri ileri sürülen vakıa ile talep sonucu arasında açık bir uyumsuzluk teşkil eder. Muvazaa sebebine dayanan dava ile iptal davasının özelliklerini bir arada barındıran adeta yeni (karma) bir dava türünün meydana getirilmesi beraberinde bir dizi sorunu da getirdiği için isabetli değildir (Erdönmez Gürsoy: Alacaklılara zarar verme kastı ile uygulanan tasarrufların iptali, İstanbul 2017 s.35 ve 36).
Borçluya üçüncü kişinin malına haciz koydurup satış isteme yetkisi ancak borçlu aleyhinde takip yapıp borçlu mal varlığından alacağını alamadığını aciz vesikası ile tevsik ettiğinde tahsil mümkün olmaktadır. Öğretide tasarrufun iptali davasını alacaklının cebri icrada bulunma yetkisinin bir tamamlayıcısı olduğu alacaklının alacağını cebri icra yolu ile tahsil edemeyeceği henüz belli olmadan iptal davası açılmasına izin verilmesi hâlinde borçlu ve üçüncü kişilerin olumsuz şekilde etkileneceği belirtilmektedir. (Yıldırım, Mesut, Kamil/ Deren Yıldırım Nevhis İcra ve iflas hukuku, İstanbul 2016 s. 569-572. Umar, Bilge Türk İcra ve İflas Hukukunda İptal davası, İstanbul 1963s.7-39) Ayrıca muvazaa sebebine dayanarak dava açan alacaklıya haciz ve satış isteme yetkisi verilmesi ve hacze iştirak durumunda İİK 101 maddesinde yazılı hacze imtiyazlı şekilde iştirak etmesi çoğu kez mümkün olmayacaktır.
Borçlunun mali durumunun iyi olduğu bir durumda (borca batık veya aciz hâlinde olmadığı) yaptığı tasarruf nedeniyle uzun yıllar sonra (15-20 yıl) üçüncü kişinin mal varlığının haczedilebileceğinin kabulü hukuk güvenliği ile bağdaşmaz (Erdönmez s.27 ve 33).
Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki alacaklıya zarar vermeye yönelik muvazaalı işlemler olarak yapılan bir niteleme ile hem BK 19’a göre geçersizliğin tespiti davası hem de İİK m. 277 dayalı tasarrufun iptali davası açılamaz. Burada maddi hukukun tanıdığı talep hakkı (muvazaa nedeniyle hükümsüzlük) ile takip hukukunun sağladığı talep hakkının (tasarruf iptali) yarışması (hakların yarışması) söz konusu değildir. Çünkü borçlu ile üçüncü kişi arasındaki hukuki fiil geçerli ise muvazaa davası açılamaz. Tersi durumda da iptal davası açılamaz. Dolayısı ile her iki davanın açılabilme konuları (koşul vakıaları) birbirinden farklıdır. Bu davalar iki ayrı hak arama yolunu düzenleyen bir birinden ayrık hükümlere dayanmaktadır (Erdönmez s.28).
Somut olayda davacı ... (Öpöz) vekili, müvekkilinin davalı ... ile 06.06.2005 tarihinde boşandıklarını, boşanmadan bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde ...’in üzerine kayıtlı evi yeğeni...’e sattığını, bununda açılan katkı payı alacağında verilen tedbir aşamasında anlaşıldığını, yapılan satışın müvekkilinin katkı payı alacağının tahsilini engellemek için muvazaalı yapıldığını, Tijen adına olan tapunun iptali ile ... adına tescilini talep etmiştir. Açılan davada muvazaanın katkı payı alacağının engellenmesi muvazaa nedeni olarak gösterilmiş ise de bu alacak nedeniyle takip başlatıldığı ve borçlu ... hakkında bir aciz vesikası alındığı iddiası bulunmamaktadır. İİK 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası açılması koşulları mevcut değildir.
Davacının dava dilekçesi içeriği ile talep sonucunda İİK 277 ve devamı maddelerine göre tasarrufun iptali davası değil BK 18 ve devamı maddelerinde düzenlenen muvazaa nedeniyle tapu iptal tescil davası açtığı anlaşılmaktadır.
Bu davayı üçüncü kişilerde danışıklı (muvazaalı) işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde açabilir ve işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler.
Somut olayda davacı üçüncü kişi konumunda olup davalılardan ...’in mal kaçırma amacı ile muvazaalı olarak taşınmazı çok düşük bir bedelle diğer davalı olan...’e satarak tapuda devrettiğini, davalı ...’den katkı payı alacağının olduğuna ilişkin mahkeme kararı olduğunu ileri sürdüğüne göre bu davayı açma hakkı bulunmaktadır.
Mahkemece işin esasının incelenmesi, davacı üçüncü kişinin muvazaa iddiasını her türlü delille ispat etmesi hâlinde davalı ... adına olan tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tapuya kayıt ve tesciline karar vermesi gerekirken, davalının aktif husumet ehliyeti bulunmadığı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Mahkeme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması görüşünde olduğumuzdan Genel Kurulun kıymetli çoğunluğunun satışın muvazaalı olduğu kanıtlandığı gerekçesi ile davanın İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haczi ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi yönündeki bozma gerekçesine katılamıyoruz.

Birden Fazla Taşınmaz Satışında Satış Masraflarının Eşit Paylaştırılması Gerektiği

T.C.
GAZİANTEP
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
12. HUKUK DAİRESİ
Dosya No            : 2019/1908
Karar No              : 2020/1414 
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
İ S T İ N A F   K A R A R I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                      :GAZİANTEP 3. İCRA HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ                                  :19/03/2019
NUMARASI                        :2019/23 E, 2019/258 K.
DAVANIN KONUSU         :İhalenin Feshi
KARAR TARİHİ                   :01/10/2020

                Yukarıda tarih ve numarası yazılı ilk derece mahkemesi kararının Dairemizce istinaf yoluyla tetkikinin istenmesi üzerine, bu işle ilgili dosya mahallinden Dairemize gönderilmiş olup, dosya içerisindeki tüm bilgi ve belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü;

                Alacaklı banka tarafından borçlu şirket aleyhine Gaziantep İcra Müdürlüğü'nün 2017/122468 E. sayılı dosyasıyla ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibine başlandığı, takibin kesinleşmesi üzerine Gaziantep ili, Şahinbey ilçesi, Güneykent Mah., 4297 ada, 3 parselde kayıtlı 26 adet taşınmazın 09.01.2019 tarihinde ihalelerinin yapıldığı, borçlu vekilinin icra mahkemesine başvurarak Gaziantep ili, Şahinbey ilçesi, Güneykent Mah., 42 ada, 97 parsel,  31, 99, 113, 120, 124, 140 ve 177 nolu bağımsız bölümlerde kayıtlı taşınmazların yapılan ihalelerinin usule aykırı olduğunu, müvekkiline satış ilanının tebliğ edilmediğini, satış ilanının yapıldığı gazete tirajının 50.000'nin altında olduğunu, belediye bünyesinde ilan yapılmadığını, elektronik ortamda yapılan ilanın yetersiz olduğunu, satılan yerinin mesken olmasına rağmen imar durumunun ticaret yapı adası olarak belirtildiğini, bu durumun ihaleye katılımı azalttığını belirterek ihalelerin feshini talep ettiği, ilk derece mahkemesince istemin reddine ve borçlunun ihale bedellerinin % 10'u oranında para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, borçlu tarafından ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması talebiyle istinaf yoluna başvurulduğu anlaşılmaktadır.

                Delillerin değerlendirmesi ve gerekçe: HMK’nın 355/1. maddesinin birinci cümlesine göre inceleme istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplere ilişkin olarak yapılmış HMK’nun 355. maddesinin ikinci cümlesine göre de kamu düzenine aykırılık yönünden tüm dosya kapsamı değerlendirilmiştir.

                Şikayetçi vekili, dilekçesinde müvekkiline ait Gaziantep İli, Şahinbey İlçesi, Güneykent Mahallesi, 42 ada, 97 parsel sayılı taşınmazda bulunan 31,113,120,124,140,177 ve 99 nolu bağımsız bölümlerin Gaziantep  İcra Md. 2017/122468 Esas sayılı dosyasından 09/01/2019 tarihinde satışa çıkarıldığını satış ilanının taraflara usulüne uygun olarak tebliğ edilmediğini ileri sürmektedir. İlk derece mahkemesince şikayetçinin iddiası şikayetçi şirkete yapılan tebligatın usulsüzlüğü iddiası olarak kabul edilmiş ve borçlu şirkete yapılan satış ilanı tebligatının Tebligat Kanunun 35. maddesine uygun olarak yapıldığı kabul edilmiştir. Şikayetçi vekili tarafından Tebligat Kanununun 35. maddesine göre tebligat çıkartılmadan önce iade dönen tebligatın usulünce iade edilmediği iddia edilerek istinaf talebinde bulunulmuştur.

                “Satış ilanı tebligatının usulsüzlüğü nedeniyle ihalenin feshini isteme hakkı, sadece kendisine usulüne uygun tebligat yapılmayan ilgilisine aittir. İhalenin feshini isteyen şikayetçi borçlu Ekrem … Ltd. Şti.'nin, kendisi dışındaki diğer ilgililere satış ilanının tebliğ edilmediği hususunu, ihalenin feshi sebebi olarak ileri sürmesi mümkün olmadığı gibi, kendisine ya da vekiline yapılan tebligatın usulsüz olduğunu da, ayrıca ve açıkça ileri sürmediği sürece, bu husus kamu düzeninden olmadığından mahkemece resen fesih nedeni olarak incelenemez.” (Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 10/10/2019 tarih, 2019/10594 Esas ve  2019/14552 Karar sayılı içtihadı)

                Şikayetçi borçlu şirket vekilince şikayet dilekçesinde müvekkiline yapılan satış ilanının usulsüzlüğü ayrıca ve açıkça ileri sürülmemiştir. İlk derece mahkemesince iddia geniş yorumlanarak, borçlu şirkete çıkartılan tebligatın usulüne uygun olduğuna karar verilmiş ise de gerekçe de fazladan yazılan tebligatın usulüne uygun olduğuna dair ibareye göre resen fesih nedeni olarak incelenemeyeceği gibi borçlu şirkete çıkartılıp iade olunan tebligatın iadesinin usulsüz olduğu iddiası da HMK’nun 357/1. maddesinde bölge adliye mahkemesince resen gözönünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmaların dinlenemeyeceği düzenlemesine göre dinlenemeyecektir.

                Satış ilanının ilçe belediyesinde ilan edilmemesinin ilçe sakinlerinin taşınmaz satışlarından haberdar olmayacağı ve ilçe belediyesine tellallık yapılıp yapılmayacağı yetkilerinin sorulmadığı ileri sürülmektedir.

                İcra dairesince düzenlenen 23/10/2018 tarihli satış kararında satışa çıkarılacak mal ilanının e-satış portalı, ilan panosu, belediye ilan vasıtaları ile yurt çapında yayınlanan bir gazetede yayınlattırma suretiyle yapılmasına karar verilmiştir.

                Şahinbey Belediye Başkanlığı Yazı İşleri Müdürlüğünün 05/11/2018 tarihli yazısı ile belediye ilan panosunda ilanın 02/11/2018 tarihinden itibaren ilan edilmeye başlandığı bildirildiğinden istinaf gerekçesi yerinde görülmemiştir.

                İlçe belediyesine tellallık yapma yetkilerinin olup olmadığının sorulmadığı iddia edilmekte ise de bu iddia dava dilekçesinde ileri sürülmemiş, istinaf dilekçesinde dile getirilmiştir. HMK’nun 357/1. maddesinde bölge adliye mahkemesince resen gözönünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmaların dinlenemeyeceği düzenlemesine göre şikayetçi vekilinin sonradan ileri sürdüğü kamu düzeni ile ilgisi bulunmayan iddiası dinlenemeyecektir.

                İlk derece mahkemesince satış ilanını yayınlandığı gazete tirajı sorulmuş verilen cevapta Ekim/2018 ayında günlük fiili net satış ortalamasının 52130 olduğu yönünde bilgi verilmiş olup satış ilanının yurt çapında gazete ile yapılan ilanında ihalenin feshini gerektirecek neden bulunmamaktadır.

                İhalenin feshi talebi halinde mahkemece, re'sen incelenmesi gereken diğer hususlar da değerlendirildiğinde;

                Somut olayda, ihale konusu  Gaziantep İli, Şahinbey İlçesi, Güneykent Mahallesi, 4297 Ada, 3 parsel, 38/13220 arsa paylı, A Blok, 31, 113, 120, 124, 140,177 ve aynı yer B Blok 99 numaralı bağımsız bölümlerin satışı yapılmıştır. Satışı yapılan taşınmazların, dosyada satışı yapılan diğer taşınmazlarla birlikte yapılan satış masrafları eşit olarak dağıtıldığında, satış ve paylaştırma giderleri ile muhammen bedellerinin % 50’sini karşıladığı, taşınmazların kıymet takdirlerinin yapıldığı, kıymet takdirlerine itiraz üzerine Gaziantep 1. İcra Hukuk Mahkemesinin 2017/983 E. sayılı dosyasında 06/02/2018 tarihinde yapılan keşif tarihi ve ihalenin yapıldığı 09/01/2019 tarih itibariyle yasal 2 yıllık sürenin dolmadığı, elektronik ortamda satış ilanlarının yapıldığı, ihaleye elektronik ortamda teklif verilmediğinin tutanaklarda belirtildiği, satış dosyası kapsamındaki tapu kayıtlarına göre başka rüçhanlı alacağın bulunmadığı, satış kararına göre satış ilanının Gaziantep ve Şahinbey Belediye Başkanlıkları, belediye ilan panosunda, İcra Dairesinin bulunduğu binadaki ilan tahtasında 25/10/2018 tarihinde ve Türkiye genelinde yayınlanan gazetede 27/10/2018 tarihinde ilan edildiği, satışların birinci artırmada 09/01/2018 tarihinde yapıldığı ve davanın reddine karar verildiğinden davacı aleyhine ihale bedelinin % 10’u oranında para cezasına hükmedildiği görülmekle, re’sen gözetilecek kamu düzenine ilişkin ihalenin feshi nedeni bulunmamaktadır.

                Yukarıda belirtilen nedenlerle, ilk derece mahkemesinin ihalenin feshi talebinin reddine ve işin esasına girildiğinden İİK'nun 134/2. maddesi uyarınca borçlunun ihale bedellerinin yüzde onu oranında para cezasına mahkumiyetine hükmedilmesine ilişkin kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun olup, HMK'nun 353/1(b)-1. maddesi uyarınca duruşma yapılmadan dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde istinaf başvurusunun esastan reddine,

                Kararın taraflara tebliğinden itibaren 2 haftalık süre içerisinde Yargıtay temyiz yasa yolu açık olmak üzere karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm tesis edilmiştir.

HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

 1-Dosya kapsamı, delil durumu ve takip dosyası içeriğine göre GAZİANTEP 3. İCRA HUKUK MAHKEMESİ'nin 2019/23 E, 2019/258 K. sayılı kararında vakıa ve hukuki değerlendirmesi usul ve esas yönünden hukuka uygun olup, HMK'nun 353/1(b)-1. maddesi uyarınca duruşma yapılmadan dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde istinaf başvurusunun esastan REDDİNE,

                2-Peşin alınan istinaf karar harcının mahsubu ile bakiye 10,00 TL harcın istinafa başvurandan tahsili ile hazineye irat kaydına,

                Dair; dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda tarafların yokluğunda, kararın tebliğ tarihinden itibaren 2 haftalık süre içerisinde Yargıtay temyiz yasa yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.01/10/2020
T.C.
GAZİANTEP
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
12. HUKUK DAİRESİ
Dosya No            : 2019/1908
Karar No              : 2020/1414 
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
İ S T İ N A F   K A R A R I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                      :GAZİANTEP 3. İCRA HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ                                  :19/03/2019
NUMARASI                        :2019/23 E, 2019/258 K.
DAVANIN KONUSU         :İhalenin Feshi
KARAR TARİHİ                   :01/10/2020

                Yukarıda tarih ve numarası yazılı ilk derece mahkemesi kararının Dairemizce istinaf yoluyla tetkikinin istenmesi üzerine, bu işle ilgili dosya mahallinden Dairemize gönderilmiş olup, dosya içerisindeki tüm bilgi ve belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü;

                Alacaklı banka tarafından borçlu şirket aleyhine Gaziantep İcra Müdürlüğü'nün 2017/122468 E. sayılı dosyasıyla ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibine başlandığı, takibin kesinleşmesi üzerine Gaziantep ili, Şahinbey ilçesi, Güneykent Mah., 4297 ada, 3 parselde kayıtlı 26 adet taşınmazın 09.01.2019 tarihinde ihalelerinin yapıldığı, borçlu vekilinin icra mahkemesine başvurarak Gaziantep ili, Şahinbey ilçesi, Güneykent Mah., 42 ada, 97 parsel,  31, 99, 113, 120, 124, 140 ve 177 nolu bağımsız bölümlerde kayıtlı taşınmazların yapılan ihalelerinin usule aykırı olduğunu, müvekkiline satış ilanının tebliğ edilmediğini, satış ilanının yapıldığı gazete tirajının 50.000'nin altında olduğunu, belediye bünyesinde ilan yapılmadığını, elektronik ortamda yapılan ilanın yetersiz olduğunu, satılan yerinin mesken olmasına rağmen imar durumunun ticaret yapı adası olarak belirtildiğini, bu durumun ihaleye katılımı azalttığını belirterek ihalelerin feshini talep ettiği, ilk derece mahkemesince istemin reddine ve borçlunun ihale bedellerinin % 10'u oranında para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, borçlu tarafından ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması talebiyle istinaf yoluna başvurulduğu anlaşılmaktadır.

                Delillerin değerlendirmesi ve gerekçe: HMK’nın 355/1. maddesinin birinci cümlesine göre inceleme istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplere ilişkin olarak yapılmış HMK’nun 355. maddesinin ikinci cümlesine göre de kamu düzenine aykırılık yönünden tüm dosya kapsamı değerlendirilmiştir.

                Şikayetçi vekili, dilekçesinde müvekkiline ait Gaziantep İli, Şahinbey İlçesi, Güneykent Mahallesi, 42 ada, 97 parsel sayılı taşınmazda bulunan 31,113,120,124,140,177 ve 99 nolu bağımsız bölümlerin Gaziantep  İcra Md. 2017/122468 Esas sayılı dosyasından 09/01/2019 tarihinde satışa çıkarıldığını satış ilanının taraflara usulüne uygun olarak tebliğ edilmediğini ileri sürmektedir. İlk derece mahkemesince şikayetçinin iddiası şikayetçi şirkete yapılan tebligatın usulsüzlüğü iddiası olarak kabul edilmiş ve borçlu şirkete yapılan satış ilanı tebligatının Tebligat Kanunun 35. maddesine uygun olarak yapıldığı kabul edilmiştir. Şikayetçi vekili tarafından Tebligat Kanununun 35. maddesine göre tebligat çıkartılmadan önce iade dönen tebligatın usulünce iade edilmediği iddia edilerek istinaf talebinde bulunulmuştur.

                “Satış ilanı tebligatının usulsüzlüğü nedeniyle ihalenin feshini isteme hakkı, sadece kendisine usulüne uygun tebligat yapılmayan ilgilisine aittir. İhalenin feshini isteyen şikayetçi borçlu Ekrem … Ltd. Şti.'nin, kendisi dışındaki diğer ilgililere satış ilanının tebliğ edilmediği hususunu, ihalenin feshi sebebi olarak ileri sürmesi mümkün olmadığı gibi, kendisine ya da vekiline yapılan tebligatın usulsüz olduğunu da, ayrıca ve açıkça ileri sürmediği sürece, bu husus kamu düzeninden olmadığından mahkemece resen fesih nedeni olarak incelenemez.” (Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 10/10/2019 tarih, 2019/10594 Esas ve  2019/14552 Karar sayılı içtihadı)

                Şikayetçi borçlu şirket vekilince şikayet dilekçesinde müvekkiline yapılan satış ilanının usulsüzlüğü ayrıca ve açıkça ileri sürülmemiştir. İlk derece mahkemesince iddia geniş yorumlanarak, borçlu şirkete çıkartılan tebligatın usulüne uygun olduğuna karar verilmiş ise de gerekçe de fazladan yazılan tebligatın usulüne uygun olduğuna dair ibareye göre resen fesih nedeni olarak incelenemeyeceği gibi borçlu şirkete çıkartılıp iade olunan tebligatın iadesinin usulsüz olduğu iddiası da HMK’nun 357/1. maddesinde bölge adliye mahkemesince resen gözönünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmaların dinlenemeyeceği düzenlemesine göre dinlenemeyecektir.

                Satış ilanının ilçe belediyesinde ilan edilmemesinin ilçe sakinlerinin taşınmaz satışlarından haberdar olmayacağı ve ilçe belediyesine tellallık yapılıp yapılmayacağı yetkilerinin sorulmadığı ileri sürülmektedir.

                İcra dairesince düzenlenen 23/10/2018 tarihli satış kararında satışa çıkarılacak mal ilanının e-satış portalı, ilan panosu, belediye ilan vasıtaları ile yurt çapında yayınlanan bir gazetede yayınlattırma suretiyle yapılmasına karar verilmiştir.

                Şahinbey Belediye Başkanlığı Yazı İşleri Müdürlüğünün 05/11/2018 tarihli yazısı ile belediye ilan panosunda ilanın 02/11/2018 tarihinden itibaren ilan edilmeye başlandığı bildirildiğinden istinaf gerekçesi yerinde görülmemiştir.

                İlçe belediyesine tellallık yapma yetkilerinin olup olmadığının sorulmadığı iddia edilmekte ise de bu iddia dava dilekçesinde ileri sürülmemiş, istinaf dilekçesinde dile getirilmiştir. HMK’nun 357/1. maddesinde bölge adliye mahkemesince resen gözönünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmaların dinlenemeyeceği düzenlemesine göre şikayetçi vekilinin sonradan ileri sürdüğü kamu düzeni ile ilgisi bulunmayan iddiası dinlenemeyecektir.

                İlk derece mahkemesince satış ilanını yayınlandığı gazete tirajı sorulmuş verilen cevapta Ekim/2018 ayında günlük fiili net satış ortalamasının 52130 olduğu yönünde bilgi verilmiş olup satış ilanının yurt çapında gazete ile yapılan ilanında ihalenin feshini gerektirecek neden bulunmamaktadır.

                İhalenin feshi talebi halinde mahkemece, re'sen incelenmesi gereken diğer hususlar da değerlendirildiğinde;

                Somut olayda, ihale konusu  Gaziantep İli, Şahinbey İlçesi, Güneykent Mahallesi, 4297 Ada, 3 parsel, 38/13220 arsa paylı, A Blok, 31, 113, 120, 124, 140,177 ve aynı yer B Blok 99 numaralı bağımsız bölümlerin satışı yapılmıştır. Satışı yapılan taşınmazların, dosyada satışı yapılan diğer taşınmazlarla birlikte yapılan satış masrafları eşit olarak dağıtıldığında, satış ve paylaştırma giderleri ile muhammen bedellerinin % 50’sini karşıladığı, taşınmazların kıymet takdirlerinin yapıldığı, kıymet takdirlerine itiraz üzerine Gaziantep 1. İcra Hukuk Mahkemesinin 2017/983 E. sayılı dosyasında 06/02/2018 tarihinde yapılan keşif tarihi ve ihalenin yapıldığı 09/01/2019 tarih itibariyle yasal 2 yıllık sürenin dolmadığı, elektronik ortamda satış ilanlarının yapıldığı, ihaleye elektronik ortamda teklif verilmediğinin tutanaklarda belirtildiği, satış dosyası kapsamındaki tapu kayıtlarına göre başka rüçhanlı alacağın bulunmadığı, satış kararına göre satış ilanının Gaziantep ve Şahinbey Belediye Başkanlıkları, belediye ilan panosunda, İcra Dairesinin bulunduğu binadaki ilan tahtasında 25/10/2018 tarihinde ve Türkiye genelinde yayınlanan gazetede 27/10/2018 tarihinde ilan edildiği, satışların birinci artırmada 09/01/2018 tarihinde yapıldığı ve davanın reddine karar verildiğinden davacı aleyhine ihale bedelinin % 10’u oranında para cezasına hükmedildiği görülmekle, re’sen gözetilecek kamu düzenine ilişkin ihalenin feshi nedeni bulunmamaktadır.

                Yukarıda belirtilen nedenlerle, ilk derece mahkemesinin ihalenin feshi talebinin reddine ve işin esasına girildiğinden İİK'nun 134/2. maddesi uyarınca borçlunun ihale bedellerinin yüzde onu oranında para cezasına mahkumiyetine hükmedilmesine ilişkin kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun olup, HMK'nun 353/1(b)-1. maddesi uyarınca duruşma yapılmadan dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde istinaf başvurusunun esastan reddine,

                Kararın taraflara tebliğinden itibaren 2 haftalık süre içerisinde Yargıtay temyiz yasa yolu açık olmak üzere karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm tesis edilmiştir.

HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

 1-Dosya kapsamı, delil durumu ve takip dosyası içeriğine göre GAZİANTEP 3. İCRA HUKUK MAHKEMESİ'nin 2019/23 E, 2019/258 K. sayılı kararında vakıa ve hukuki değerlendirmesi usul ve esas yönünden hukuka uygun olup, HMK'nun 353/1(b)-1. maddesi uyarınca duruşma yapılmadan dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde istinaf başvurusunun esastan REDDİNE,

                2-Peşin alınan istinaf karar harcının mahsubu ile bakiye 10,00 TL harcın istinafa başvurandan tahsili ile hazineye irat kaydına,

                Dair; dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda tarafların yokluğunda, kararın tebliğ tarihinden itibaren 2 haftalık süre içerisinde Yargıtay temyiz yasa yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.01/10/2020

Birden Fazla Taşınmaz Satışında Satış Masraflarının Eşit Paylaştırılması Gerektiği

<align option="center" style="text-align: center;"><b>T.C.</b><br />
<b>YARGITAY</b><br />
<b>12. Hukuk Dairesi</b><br />
<br />
<b>T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A</b><br />
<b>Y A R G I T A Y   İ L A M I</b></align>

<p><br />
ESAS NO              : 2017/2190<br />
KARAR NO          : 2017/13130     <br />
<br />
İNCELENEN KARARIN<br />
MAHKEMESİ      : Trabzon İcra Hukuk Mahkemesi<br />
TARİHİ                  : 10/05/2016<br />
NUMARASI        : 2016/148-2016/312<br />
<br />
               Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının bozulmasını mutazammın 22/12/2016 tarih, 2016/21195 Esas - 2016/25883 Karar sayılı Daire ilamının müddeti içinde tashihen tetkikinin alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :<br />
<br />
                Borçlunun sair şikayetlerinin yanı sıra dört adet taşınmazın ihale bedellerinin İİK’nun 129/1. maddesindeki şartları karşılamadığını ileri sürerek taşınmazların ihalesinin feshi istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece şikayetin esastan reddine karar verildiği görülmektedir.<br />
<br />
                Somut olayda, alacaklı tarafından borçlu hakkında yapılan icra takibinde, aynı ilanla 662 ada 3 parsel ile 1072 ada 125 parselde kayıtlı 3, 13 ve 23 nolu bağımsız bölümlerin satışa çıkarıldığı, 1.900.000 TL muhammen bedelli 662 ada 3 parsel sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 597.000 TL'ye ihale edildiği, 310.000 TL muhammen bedelli 3 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 157.000 TL'ye ihale edildiği, 230.000 TL muhammen bedelli 13 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 117.000 TL'ye ihale edildiği, 125.000 TL muhammen bedelli 23 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 64.500 TL'ye ihale edildiği, sözü edilen taşınmazlar için 5.392 TL gazete ilanı, 1.044,70 TL kıymet takdiri ve 81 TL tebligat gideri olmak üzere toplam 6.517 TL satış masrafı yapıldığı, satış masrafları taşınmazlar için eşit bölündüğünde ihale bedellerinin, taşınmazların tahmini değerinin %50'sine, satış masraflarının eklenmesiyle oluşan miktarı karşıladığı anlaşılmış olup, mahkeme kararının onanması gerekirken, Dairemizce bozulduğu anlaşılmakla, alacaklının karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir.<br />
<br />
                SONUÇ  : Alacaklının karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 22.12.2016 tarih ve 2016/21195 E.-2016/25883 K. sayılı bozma ilamının kaldırılmasına, mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366. ve HUMK'nun 438. maddeleri uyarınca (ONANMASINA), 26/10/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.<br />
<br />
 </p>
<align option="center" style="text-align: center;"><b>T.C.</b><br />
<b>YARGITAY</b><br />
<b>12. Hukuk Dairesi</b><br />
<br />
<b>T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A</b><br />
<b>Y A R G I T A Y   İ L A M I</b></align>

<p><br />
ESAS NO              : 2017/2190<br />
KARAR NO          : 2017/13130     <br />
<br />
İNCELENEN KARARIN<br />
MAHKEMESİ      : Trabzon İcra Hukuk Mahkemesi<br />
TARİHİ                  : 10/05/2016<br />
NUMARASI        : 2016/148-2016/312<br />
<br />
               Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının bozulmasını mutazammın 22/12/2016 tarih, 2016/21195 Esas - 2016/25883 Karar sayılı Daire ilamının müddeti içinde tashihen tetkikinin alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :<br />
<br />
                Borçlunun sair şikayetlerinin yanı sıra dört adet taşınmazın ihale bedellerinin İİK’nun 129/1. maddesindeki şartları karşılamadığını ileri sürerek taşınmazların ihalesinin feshi istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece şikayetin esastan reddine karar verildiği görülmektedir.<br />
<br />
                Somut olayda, alacaklı tarafından borçlu hakkında yapılan icra takibinde, aynı ilanla 662 ada 3 parsel ile 1072 ada 125 parselde kayıtlı 3, 13 ve 23 nolu bağımsız bölümlerin satışa çıkarıldığı, 1.900.000 TL muhammen bedelli 662 ada 3 parsel sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 597.000 TL'ye ihale edildiği, 310.000 TL muhammen bedelli 3 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 157.000 TL'ye ihale edildiği, 230.000 TL muhammen bedelli 13 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 117.000 TL'ye ihale edildiği, 125.000 TL muhammen bedelli 23 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 64.500 TL'ye ihale edildiği, sözü edilen taşınmazlar için 5.392 TL gazete ilanı, 1.044,70 TL kıymet takdiri ve 81 TL tebligat gideri olmak üzere toplam 6.517 TL satış masrafı yapıldığı, satış masrafları taşınmazlar için eşit bölündüğünde ihale bedellerinin, taşınmazların tahmini değerinin %50'sine, satış masraflarının eklenmesiyle oluşan miktarı karşıladığı anlaşılmış olup, mahkeme kararının onanması gerekirken, Dairemizce bozulduğu anlaşılmakla, alacaklının karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir.<br />
<br />
                SONUÇ  : Alacaklının karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 22.12.2016 tarih ve 2016/21195 E.-2016/25883 K. sayılı bozma ilamının kaldırılmasına, mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366. ve HUMK'nun 438. maddeleri uyarınca (ONANMASINA), 26/10/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.<br />
<br />
 </p>

İşkur Alacaklarının İmtiyazlı Alacak Olduğu

T.C.
   İSTANBUL 
   BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
17. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO : 2020/1805 EsasKARAR NO : 2020/1757
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
İ S T İ N A F   K A R A R I
 İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : İSTANBUL 19. İCRA HUKUK MAHKEMESİTARİHİ : 05/10/2017NUMARASI : 2016/908 Esas, 2017/1020 KararDAVACI : TÜRKİYE İŞ KURUMU GENEL MÜDÜRLÜĞÜ/ANKARA DAVA : Sıra Cetvelindeki Sıraya İtirazKARAR TARİHİ : 24/09/2020KARARIN YAZILDIĞI T : 25/09/20206100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 353. maddesi uyarınca dosya incelendi.GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:İDDİA:
Davacı vekili, 30.05.2016 tarihli dava dilekçesinde, borçlu .......‘ye ait olan İstanbul/ Şişli İlçesinde bulunan 31 parseldeki gayrimenkulün İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2015/5425 Esas sayılı dosyasında ihale sonucu satıldığını, ilk haczi koyan İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında sıra cetveli yapıldığını ve derece kararı alındığını ,karar gereğince satış bedeli olan 777.670,12 TL ‘nin ilk sıradaki İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasının olması ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczininde kamu alacağı olması nedeniyle ilk hacze iştirak etmesine ve ilk hacizle birlikte garameten paylaştırılmasına, kalan bakiye olursa 2. sıradaki dosya olan 2013/9974 Esas sayılı dosyaya ödenmesine karar verildiğini, 4904 Sayılı Türkiye İş Kurumu Kanunun 1. Maddesinin 4. fıkrasına göre kurum mallarının, alacaklarının, banka hesaplarının devlet malı hükmünde olup haczedilemeyeceğini , alacaklarının da Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı olduğunu, kurum malları hakkında İİK ‘nın iflasa İlişkin hükümleri uygulanmayacağı kısa adının “İŞKUR” olduğunu ,kurum alacağının devlet alacağı derecesinde imtiyazlı alacak olduğunu, sıra cetveli ve derece kararında bu hususa değinilmemesi ve satış bedeli üzerinden kuruma ödeme yapılmamasının hatalı olduğunu iddia ederek, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen sıra cetveli ve derece kararının iptaline ,müvekkili kurum alacağının öncelikli ve imtiyazlı olarak ihale bedelinden 1. sıradaki alacaklar olarak öncelikle Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün 2014/8182 Esas, 2014/8183 Esas, 2014/8267 Esas, 2014/8179 Esas ,2014/8181 Esas sayılı dosyalarına ödeme yapılmasına, mahkeme aksi kanaatte ise ihale bedelinden Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün dosyalarındaki kurum alacaklarının 1. sıradaki alacakla birlikte garameten paylaştırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
 
CEVAP:
Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili, davanın haksız ve mesnetsiz olduğunu, Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün dosyalarında işlem gören işyeri işvereni........ ‘nün kuruma olan borçlarının tahsili amacıyla 6183 sayılı kanun gereği İcra takibine geçildiğini, borçluya ait gayrimenkule haciz konulduğunu, İstanbul 36 İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 17.05.2016 tarihli sıra cetvelinde müvekkili müdürlüğün haczinin kamu alacağı olması nedeniyle ilk hacze iştirak edeceğinden garameten paylaştırılmasına karar verildiğini, 6183 sayılı Kanunun 21. maddesinde , üçüncü şahıslar tarafından haczedilen malların paraya çevrilmeden evvel o mal üzerinde amme alacağı için haciz konulursa bu alacağında hacze iştirak edeceğini ve aralarında satış bedelinin garameten taksim olunacağının belirtildiğini, Kanunun bu açık düzenlemesi karşısında sıra cetvelinin yasaya uygun olarak düzenlendiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
 
Davalı Kastamonu ........A.Ş vekili, amme alacaklarının 3. şahıs alacakları karşısında önceliğinin bulunmadığını, sadece gayrimenkulün aynından doğan gümrük resmî ,bina ve arazi vergisi gibi alacakların tahsilinde öncelik hakkının bulunduğunu, bunun haricindeki önce konulan 3 şahıs alacaklarına kamu haczinin ancak iştirak edebileceğinin açıkça hüküm altına alındığını, bu nedenle davacı idarenin alacağının 1. sırada olduğuna dair talebin açık kamu hükmüne aykırı olması nedeniyle reddine, garameten taksim yönündeki talebinin ise haklı olduğunu ve davacı idare ile müvekkili alacaklı şirket arasında uyuşmazlık bulunmadığını bu talep hakkında kabul kararı verilmesini belirtmiştir.
 
İLK DERECE MAHKEME KARARI:
 
Mahkemece, bilirkişinin 20.07.2017 tarihli raporunda şikayet edilen sıra cetvelinde satış bedelinin hangi dosyaya ne miktar ayrıldığının belirsizliği, davacı kurum alacağının Devlet alacağı mertebesinde ve diğer kamu alacağı ile birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddeye göre ilk hacze garameten iştirak edilmemesi sebebi ile iptali gerektiğinin tespitini yaptığı, denetime ve hüküm kurmaya elverişli bilirkişi raporu gereğince şikayetin kabulüne, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen 17.05.2016 tarihli sıra cetvelinin iptaline karar verilmiştir.
 
İSTİNAF NEDENLERİ:
 
Karar, yasal süre içerisinde davalı Sosyal Güvenlik Kurumu  Başkanlığı vekili tarafından istinaf edilmiştir.
İstinaf nedenleri olarak, savunmalarını  tekrar ederek, kanunun açık düzenlemelerine göre sıra cetvelinin yasaya uygun düzenlendiğini  davanın reddi gerekmesine rağmen şikayetin kabulünün usul ve yasaya aykırılık taşıdığını iddia ederek, kararın kaldırılmasını istemiştir.
 
DELİLLERİN TARTIŞILMASI VE GEREKÇE;
 
Dava, İİK 142. madde gereğince açılan sıra cetveline itiraz davasıdır.
İİK 142. maddede, cetvel suretinin tebliğinden yedi gün içinde her alacaklının takibin icra edildiği mahal mahkemesinde alakadarlar aleyhine dava etmek suretiyle cetvel mündericatına itiraz edebileceği, itirazın alacağın esas ve miktarına taalluk etmeyip yalnız sıraya dairse şikayet yoluyla icra mahkemesine arzolunacağı düzenlenmiştir. Yasada belirtildiği gibi sıra cetveline itiraz davası açma süresi yedi gündür. Bu süre, sıra cetvelinin itiraz eden alacaklıya tebliğinden itibaren başlar. Yasada belirtilen süre, hak düşürücü süre olup, taraflarca ileri sürülmese bile, mahkemece kendiliğinden İncelenmesi, süresinde açılmayan davanın esasa girilmeden reddedilmesi gerekir. Somut olay bu anlamda değerlendirildiğinde, itiraz konusu İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen 17.05.2016 tarihli sıra cetveli davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekiline 23 Mayıs 2016 tarihinde tebliğ edildiği,   davanın ise 30.05.2016  tarihinde hak düşürücü süre içerisinde açıldığı anlaşılmakla işin  esasının İncelenmesi gerekmiştir.
 
Dosya kapsamından, sıra cetvelinin düzenlendiği İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı icra dosyasında, davalılardan Kastamonu .......A.Ş tarafından borçlu ............. aleyhine, 03.09.2013 tarihinde avans iade alacağının tahsili amacı ile ilamsız icra takibi başlatıldığı, alacaklı vekilinin başvurusu üzerine, İstanbul 15. İcra Müdürlüğünün 2014/7 D.İş Esas, 2014/7 Karar ve 02.04.2014 tarihli ek kararı ile, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı takip dosyasında iştirak halinde mülkiyete konu hacizli taşınmazlar üzerinde borçlu ......... düşecek olan paydan alacağın tahsilini sağlamak üzere alacaklı vekiline İİK 121. madde uyarınca intikal yapabilme yetkisinin verildiği, İstanbul İli, Şişli İlçesi 827 ada 31 nolu parsel, bağımsız mesken vasfındaki 4 nolu taşınmazın ........ adına kayıtlı iken, 18.04.2014 tarihinde borçlu ........... vd kişiler adına hükmen intikal edildiği, tapu kaydı üzerine ,alacaklı Kastamonu ......... adına İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 15.01.2014 tarihinde haciz şerhi kaydedildiği, aynı taşınmaz tapu kaydına, SGK Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün kamu haczinin 19.06.2014 tarihinde işlendiği, davacı Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü’nün Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün değişik esas ve çok sayıdaki İcra takip dosyaları nedeniyle, taşınmaz tapu kaydına, 03.11.2014 tarihinden, 26.10.2015 tarih aralığına kadar birçok kez hacizler konulduğu, taşınmazın İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2015/5425 Esas sayılı dosyasında 15.03.2016 tarihinde ihale ile  satışının gerçekleştirildiği, ihalenin kesinleştiği, İİK 100. maddesi gereğince, ilgili tapu kaydı üzerindeki İcra takip dosya alacaklıları ve alacak  bilgileri İcra müdürlükleri  tarafından sıra cetveli düzenleyecek dosyaya bildirildiği, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü 10.05.2016 tarihli İcra dosyasına bildirdikleri yazı cevabında, işyeri işvereni ......... ‘nün kuruma olan borçlarının tahsili amacı ile 6183 sayılı kanun gereği muhtelif sayılı dosyalar için İcra takibine geçildiğini, borçluya ait 31 nolu Gayrimenkule haciz konulduğunu, gayrimenkul üzerine konulan hacizlerinin devam ettiğini, 15.03.2016 tarihi itibariyle 349.450,00 TL borcunun bulunduğunu, alacağın amme alacağı olduğu için 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince garameye dahil edilmesini istediği, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 17.05.2016 tarihli sıra cetveli ve derece kararı düzenlendiği, satışın yapıldığı, ihalenin kesinleştiği, ihale bedeli miktardan gerekli harçlar alınarak kalan miktar 777.670,12 TL ‘nin müdürlük hesabına gönderildiği, ilk haciz sırasının müdürlükleri olduğu bildirildiğinden sıra cetvelinin dosyada yapılmasına karar verildiği, bu sıralamaya göre satış bedelinden 777.670,12 TL ‘nin ilk sıradaki İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyası ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczininde kamu alacağı olması nedeniyle müdürlük dosyasındaki ilk hacze iştirak edeceği bu nedenle garameten paylaştırılmasına,  kalan bakiye var ise müdürlük dosyası ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczinin kapandığı takdirde ikinci sıradaki Eskişehir 6. İcra Müdürlüğünün 2013/ 9974 esas sayılı dosyasına ödenmesine, şayet kalan bakiye olursa sair sıra cetveli alacaklılarına sırası İle ödenmesine karar verildiği, 13 sıradan oluşan sıra ve derece kararı düzenlendiği, İlk sırada davalı alacaklı Kastamonu .......A.Ş, SGK Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün 3. sırada, davacı Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü İcra takip dosya alacaklarının ise, 6,7,8,9,11. sıralarda yer aldığı, davacının yasal süre içerisinde sıra cetvelinin iptali için iş bu şikayet konusu davayı açtığı anlaşılmıştır.
 
Taraflar arasında, takip dosyaları, haciz tarihleri konusunda herhangi bir uyuşmazlık yoktur.
 
Uyuşmazlık, davacı Türkiye İş Kurumu Müdürlüğü ile  diğer kamu kurumu olan Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı ‘nın kamu alacaklarının sıra ve derece kararında nasıl yer alması gerektiğidir.
 
20.07.2017 tarihli bilirkişi raporunda, 4904 sayılı Türkiye İş Kurumu Kanunun 1/4 maddesi uyarınca, davacı alacaklı Türkiye İş Kurumu alacağının Devlet alacağı derecesinde 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi cümlesinde ilk İstanbul 36 .İcra Müdürlüğünün 2013/21360 Esas sayılı Kastamonu .........A.Ş ‘nin 653.883,27 TL alacağına garameten iştirak edecek takip ve alacakları ile Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün takip dosyası ve alacağı toplamının 777.670,12 TL satış bedeline bölüşümü ile ortak çarpanın garame iştirak eden her bir dosya alacağı ile çarpımı sonucu 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi ilk haczin üçüncü kişiden sonra birden çok kamu alacaklısı tarafından konulması halinde haciz sahibi bütün kamu alacaklarının ilk hacze iştirakının kabülünün gerekeceği belirtilerek her bir takip dosya alacağı ve isabet eden miktar hesaplanarak, davacı kurum alacağının Devlet alacağı mertebesinde ve diğer kamu alacağı İle birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince ilk hacze garameten iştirak edilmemesi sebebi ile iptali gerektiği belirtilmiştir.
 
Mahkemece rapor sonucuna göre şikayetin kabulüne ve sıra cetvelinin iptaline karar verilmiştir.
 
6183 sayılı “ Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanunun 21. madde başlığı “ Amme alacaklarının rüçhan hakkı “ dır. 21/1. fıkrada “ Üçüncü şahıslar tarafından haczedilen mallar paraya çevrilmeden evvel o mal üzerine amme alacağı içinde haciz konulursa bu alacak da hacze iştirak eder ve aralarında satış bedeli garameten taksim olunur ...” düzenlemesine yer verilmiştir. 6183 sayılı yasanın 21. maddesine göre imtiyazlı alacaklar için bir ayrım yapılmadığından amme alacağı diğer şartların bulunması halinde öncelik şartı aranmadan ilk hacze katılması gerekir. Öte yandan somut olayda olduğu üzere, 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi ilk haczin 3. kişiler tarafından uygulanması hallerine münhasır olup, 3. kişiden sonra birden çok kamu alacaklısı tarafından haciz konulması halinde, haciz sahibinin bütün kamu alacaklılarının ilk hacze iştirakını kabülü gerekecektir.
 
4904 sayılı kanun “ Türkiye İş Kurumu ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun ‘“ dur. 1/4. fıkrasında, kurumun malları, alacakları, banka hesapları 9.6.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu ile 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu bakımından Devlet malı hükmünde olduğu haczedilemeyeceği, alacakların da Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı olduğu, kurum malları hakkında İcra ve İflas Kanunun iflasa İlişkin hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir. Yasal düzenleme kapsamında davacı kurum alacağı Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı bir alacaktır.
 
Bu durumda, mahkemenin bilirkişi raporuna göre davacı alacağının diğer kamu alacağı ile birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince ilk hacze garameten iştirak etmesi gerektiği sebebiyle şikayetin kabulü ve sıra cetvelinin iptali kararında bir isabetsizlik görülmediğinden, davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin istinaf başvurusunun reddine dair karar verilmesi gerekmekle aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere,
1- İstanbul 19. İcra Hukuk Mahkemesinin 2016/908 Esas, 2017/ 1020 Karar ve 05.10.2017 tarihli kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğundan davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 353/1-/ b- 1. bendi gereğince esastan REDDİNE,
2- Davalı harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına,
3- Davalının yapmış olduğu istinaf yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına,
4- İstinaf incelemesi sırasında duruşma açılmadığından vekalet ücreti hakkında karar verilmesine yer olmadığına,
Dosya üzerinde yapılan inceleme neticesinde, İcra ve İflas Kanunun 364. maddesi gereğince kararın tebliğ tarihinden itibaren 10 gün içinde Yargıtay nezdinde temyiz kanun yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.24/09/2020
T.C.
   İSTANBUL 
   BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
17. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO : 2020/1805 EsasKARAR NO : 2020/1757
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
İ S T İ N A F   K A R A R I
 İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : İSTANBUL 19. İCRA HUKUK MAHKEMESİTARİHİ : 05/10/2017NUMARASI : 2016/908 Esas, 2017/1020 KararDAVACI : TÜRKİYE İŞ KURUMU GENEL MÜDÜRLÜĞÜ/ANKARA DAVA : Sıra Cetvelindeki Sıraya İtirazKARAR TARİHİ : 24/09/2020KARARIN YAZILDIĞI T : 25/09/20206100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 353. maddesi uyarınca dosya incelendi.GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:İDDİA:
Davacı vekili, 30.05.2016 tarihli dava dilekçesinde, borçlu .......‘ye ait olan İstanbul/ Şişli İlçesinde bulunan 31 parseldeki gayrimenkulün İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2015/5425 Esas sayılı dosyasında ihale sonucu satıldığını, ilk haczi koyan İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında sıra cetveli yapıldığını ve derece kararı alındığını ,karar gereğince satış bedeli olan 777.670,12 TL ‘nin ilk sıradaki İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasının olması ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczininde kamu alacağı olması nedeniyle ilk hacze iştirak etmesine ve ilk hacizle birlikte garameten paylaştırılmasına, kalan bakiye olursa 2. sıradaki dosya olan 2013/9974 Esas sayılı dosyaya ödenmesine karar verildiğini, 4904 Sayılı Türkiye İş Kurumu Kanunun 1. Maddesinin 4. fıkrasına göre kurum mallarının, alacaklarının, banka hesaplarının devlet malı hükmünde olup haczedilemeyeceğini , alacaklarının da Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı olduğunu, kurum malları hakkında İİK ‘nın iflasa İlişkin hükümleri uygulanmayacağı kısa adının “İŞKUR” olduğunu ,kurum alacağının devlet alacağı derecesinde imtiyazlı alacak olduğunu, sıra cetveli ve derece kararında bu hususa değinilmemesi ve satış bedeli üzerinden kuruma ödeme yapılmamasının hatalı olduğunu iddia ederek, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen sıra cetveli ve derece kararının iptaline ,müvekkili kurum alacağının öncelikli ve imtiyazlı olarak ihale bedelinden 1. sıradaki alacaklar olarak öncelikle Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün 2014/8182 Esas, 2014/8183 Esas, 2014/8267 Esas, 2014/8179 Esas ,2014/8181 Esas sayılı dosyalarına ödeme yapılmasına, mahkeme aksi kanaatte ise ihale bedelinden Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün dosyalarındaki kurum alacaklarının 1. sıradaki alacakla birlikte garameten paylaştırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
 
CEVAP:
Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili, davanın haksız ve mesnetsiz olduğunu, Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün dosyalarında işlem gören işyeri işvereni........ ‘nün kuruma olan borçlarının tahsili amacıyla 6183 sayılı kanun gereği İcra takibine geçildiğini, borçluya ait gayrimenkule haciz konulduğunu, İstanbul 36 İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 17.05.2016 tarihli sıra cetvelinde müvekkili müdürlüğün haczinin kamu alacağı olması nedeniyle ilk hacze iştirak edeceğinden garameten paylaştırılmasına karar verildiğini, 6183 sayılı Kanunun 21. maddesinde , üçüncü şahıslar tarafından haczedilen malların paraya çevrilmeden evvel o mal üzerinde amme alacağı için haciz konulursa bu alacağında hacze iştirak edeceğini ve aralarında satış bedelinin garameten taksim olunacağının belirtildiğini, Kanunun bu açık düzenlemesi karşısında sıra cetvelinin yasaya uygun olarak düzenlendiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
 
Davalı Kastamonu ........A.Ş vekili, amme alacaklarının 3. şahıs alacakları karşısında önceliğinin bulunmadığını, sadece gayrimenkulün aynından doğan gümrük resmî ,bina ve arazi vergisi gibi alacakların tahsilinde öncelik hakkının bulunduğunu, bunun haricindeki önce konulan 3 şahıs alacaklarına kamu haczinin ancak iştirak edebileceğinin açıkça hüküm altına alındığını, bu nedenle davacı idarenin alacağının 1. sırada olduğuna dair talebin açık kamu hükmüne aykırı olması nedeniyle reddine, garameten taksim yönündeki talebinin ise haklı olduğunu ve davacı idare ile müvekkili alacaklı şirket arasında uyuşmazlık bulunmadığını bu talep hakkında kabul kararı verilmesini belirtmiştir.
 
İLK DERECE MAHKEME KARARI:
 
Mahkemece, bilirkişinin 20.07.2017 tarihli raporunda şikayet edilen sıra cetvelinde satış bedelinin hangi dosyaya ne miktar ayrıldığının belirsizliği, davacı kurum alacağının Devlet alacağı mertebesinde ve diğer kamu alacağı ile birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddeye göre ilk hacze garameten iştirak edilmemesi sebebi ile iptali gerektiğinin tespitini yaptığı, denetime ve hüküm kurmaya elverişli bilirkişi raporu gereğince şikayetin kabulüne, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen 17.05.2016 tarihli sıra cetvelinin iptaline karar verilmiştir.
 
İSTİNAF NEDENLERİ:
 
Karar, yasal süre içerisinde davalı Sosyal Güvenlik Kurumu  Başkanlığı vekili tarafından istinaf edilmiştir.
İstinaf nedenleri olarak, savunmalarını  tekrar ederek, kanunun açık düzenlemelerine göre sıra cetvelinin yasaya uygun düzenlendiğini  davanın reddi gerekmesine rağmen şikayetin kabulünün usul ve yasaya aykırılık taşıdığını iddia ederek, kararın kaldırılmasını istemiştir.
 
DELİLLERİN TARTIŞILMASI VE GEREKÇE;
 
Dava, İİK 142. madde gereğince açılan sıra cetveline itiraz davasıdır.
İİK 142. maddede, cetvel suretinin tebliğinden yedi gün içinde her alacaklının takibin icra edildiği mahal mahkemesinde alakadarlar aleyhine dava etmek suretiyle cetvel mündericatına itiraz edebileceği, itirazın alacağın esas ve miktarına taalluk etmeyip yalnız sıraya dairse şikayet yoluyla icra mahkemesine arzolunacağı düzenlenmiştir. Yasada belirtildiği gibi sıra cetveline itiraz davası açma süresi yedi gündür. Bu süre, sıra cetvelinin itiraz eden alacaklıya tebliğinden itibaren başlar. Yasada belirtilen süre, hak düşürücü süre olup, taraflarca ileri sürülmese bile, mahkemece kendiliğinden İncelenmesi, süresinde açılmayan davanın esasa girilmeden reddedilmesi gerekir. Somut olay bu anlamda değerlendirildiğinde, itiraz konusu İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen 17.05.2016 tarihli sıra cetveli davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekiline 23 Mayıs 2016 tarihinde tebliğ edildiği,   davanın ise 30.05.2016  tarihinde hak düşürücü süre içerisinde açıldığı anlaşılmakla işin  esasının İncelenmesi gerekmiştir.
 
Dosya kapsamından, sıra cetvelinin düzenlendiği İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı icra dosyasında, davalılardan Kastamonu .......A.Ş tarafından borçlu ............. aleyhine, 03.09.2013 tarihinde avans iade alacağının tahsili amacı ile ilamsız icra takibi başlatıldığı, alacaklı vekilinin başvurusu üzerine, İstanbul 15. İcra Müdürlüğünün 2014/7 D.İş Esas, 2014/7 Karar ve 02.04.2014 tarihli ek kararı ile, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı takip dosyasında iştirak halinde mülkiyete konu hacizli taşınmazlar üzerinde borçlu ......... düşecek olan paydan alacağın tahsilini sağlamak üzere alacaklı vekiline İİK 121. madde uyarınca intikal yapabilme yetkisinin verildiği, İstanbul İli, Şişli İlçesi 827 ada 31 nolu parsel, bağımsız mesken vasfındaki 4 nolu taşınmazın ........ adına kayıtlı iken, 18.04.2014 tarihinde borçlu ........... vd kişiler adına hükmen intikal edildiği, tapu kaydı üzerine ,alacaklı Kastamonu ......... adına İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 15.01.2014 tarihinde haciz şerhi kaydedildiği, aynı taşınmaz tapu kaydına, SGK Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün kamu haczinin 19.06.2014 tarihinde işlendiği, davacı Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü’nün Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün değişik esas ve çok sayıdaki İcra takip dosyaları nedeniyle, taşınmaz tapu kaydına, 03.11.2014 tarihinden, 26.10.2015 tarih aralığına kadar birçok kez hacizler konulduğu, taşınmazın İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2015/5425 Esas sayılı dosyasında 15.03.2016 tarihinde ihale ile  satışının gerçekleştirildiği, ihalenin kesinleştiği, İİK 100. maddesi gereğince, ilgili tapu kaydı üzerindeki İcra takip dosya alacaklıları ve alacak  bilgileri İcra müdürlükleri  tarafından sıra cetveli düzenleyecek dosyaya bildirildiği, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü 10.05.2016 tarihli İcra dosyasına bildirdikleri yazı cevabında, işyeri işvereni ......... ‘nün kuruma olan borçlarının tahsili amacı ile 6183 sayılı kanun gereği muhtelif sayılı dosyalar için İcra takibine geçildiğini, borçluya ait 31 nolu Gayrimenkule haciz konulduğunu, gayrimenkul üzerine konulan hacizlerinin devam ettiğini, 15.03.2016 tarihi itibariyle 349.450,00 TL borcunun bulunduğunu, alacağın amme alacağı olduğu için 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince garameye dahil edilmesini istediği, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 17.05.2016 tarihli sıra cetveli ve derece kararı düzenlendiği, satışın yapıldığı, ihalenin kesinleştiği, ihale bedeli miktardan gerekli harçlar alınarak kalan miktar 777.670,12 TL ‘nin müdürlük hesabına gönderildiği, ilk haciz sırasının müdürlükleri olduğu bildirildiğinden sıra cetvelinin dosyada yapılmasına karar verildiği, bu sıralamaya göre satış bedelinden 777.670,12 TL ‘nin ilk sıradaki İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyası ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczininde kamu alacağı olması nedeniyle müdürlük dosyasındaki ilk hacze iştirak edeceği bu nedenle garameten paylaştırılmasına,  kalan bakiye var ise müdürlük dosyası ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczinin kapandığı takdirde ikinci sıradaki Eskişehir 6. İcra Müdürlüğünün 2013/ 9974 esas sayılı dosyasına ödenmesine, şayet kalan bakiye olursa sair sıra cetveli alacaklılarına sırası İle ödenmesine karar verildiği, 13 sıradan oluşan sıra ve derece kararı düzenlendiği, İlk sırada davalı alacaklı Kastamonu .......A.Ş, SGK Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün 3. sırada, davacı Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü İcra takip dosya alacaklarının ise, 6,7,8,9,11. sıralarda yer aldığı, davacının yasal süre içerisinde sıra cetvelinin iptali için iş bu şikayet konusu davayı açtığı anlaşılmıştır.
 
Taraflar arasında, takip dosyaları, haciz tarihleri konusunda herhangi bir uyuşmazlık yoktur.
 
Uyuşmazlık, davacı Türkiye İş Kurumu Müdürlüğü ile  diğer kamu kurumu olan Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı ‘nın kamu alacaklarının sıra ve derece kararında nasıl yer alması gerektiğidir.
 
20.07.2017 tarihli bilirkişi raporunda, 4904 sayılı Türkiye İş Kurumu Kanunun 1/4 maddesi uyarınca, davacı alacaklı Türkiye İş Kurumu alacağının Devlet alacağı derecesinde 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi cümlesinde ilk İstanbul 36 .İcra Müdürlüğünün 2013/21360 Esas sayılı Kastamonu .........A.Ş ‘nin 653.883,27 TL alacağına garameten iştirak edecek takip ve alacakları ile Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün takip dosyası ve alacağı toplamının 777.670,12 TL satış bedeline bölüşümü ile ortak çarpanın garame iştirak eden her bir dosya alacağı ile çarpımı sonucu 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi ilk haczin üçüncü kişiden sonra birden çok kamu alacaklısı tarafından konulması halinde haciz sahibi bütün kamu alacaklarının ilk hacze iştirakının kabülünün gerekeceği belirtilerek her bir takip dosya alacağı ve isabet eden miktar hesaplanarak, davacı kurum alacağının Devlet alacağı mertebesinde ve diğer kamu alacağı İle birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince ilk hacze garameten iştirak edilmemesi sebebi ile iptali gerektiği belirtilmiştir.
 
Mahkemece rapor sonucuna göre şikayetin kabulüne ve sıra cetvelinin iptaline karar verilmiştir.
 
6183 sayılı “ Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanunun 21. madde başlığı “ Amme alacaklarının rüçhan hakkı “ dır. 21/1. fıkrada “ Üçüncü şahıslar tarafından haczedilen mallar paraya çevrilmeden evvel o mal üzerine amme alacağı içinde haciz konulursa bu alacak da hacze iştirak eder ve aralarında satış bedeli garameten taksim olunur ...” düzenlemesine yer verilmiştir. 6183 sayılı yasanın 21. maddesine göre imtiyazlı alacaklar için bir ayrım yapılmadığından amme alacağı diğer şartların bulunması halinde öncelik şartı aranmadan ilk hacze katılması gerekir. Öte yandan somut olayda olduğu üzere, 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi ilk haczin 3. kişiler tarafından uygulanması hallerine münhasır olup, 3. kişiden sonra birden çok kamu alacaklısı tarafından haciz konulması halinde, haciz sahibinin bütün kamu alacaklılarının ilk hacze iştirakını kabülü gerekecektir.
 
4904 sayılı kanun “ Türkiye İş Kurumu ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun ‘“ dur. 1/4. fıkrasında, kurumun malları, alacakları, banka hesapları 9.6.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu ile 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu bakımından Devlet malı hükmünde olduğu haczedilemeyeceği, alacakların da Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı olduğu, kurum malları hakkında İcra ve İflas Kanunun iflasa İlişkin hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir. Yasal düzenleme kapsamında davacı kurum alacağı Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı bir alacaktır.
 
Bu durumda, mahkemenin bilirkişi raporuna göre davacı alacağının diğer kamu alacağı ile birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince ilk hacze garameten iştirak etmesi gerektiği sebebiyle şikayetin kabulü ve sıra cetvelinin iptali kararında bir isabetsizlik görülmediğinden, davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin istinaf başvurusunun reddine dair karar verilmesi gerekmekle aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere,
1- İstanbul 19. İcra Hukuk Mahkemesinin 2016/908 Esas, 2017/ 1020 Karar ve 05.10.2017 tarihli kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğundan davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 353/1-/ b- 1. bendi gereğince esastan REDDİNE,
2- Davalı harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına,
3- Davalının yapmış olduğu istinaf yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına,
4- İstinaf incelemesi sırasında duruşma açılmadığından vekalet ücreti hakkında karar verilmesine yer olmadığına,
Dosya üzerinde yapılan inceleme neticesinde, İcra ve İflas Kanunun 364. maddesi gereğince kararın tebliğ tarihinden itibaren 10 gün içinde Yargıtay nezdinde temyiz kanun yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.24/09/2020

İhalenin Feshinde Usulsüz Tebliğ İddiasında Bulunulmaması

T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
   Y A R G I T A Y   İ L A M I
 
ESAS NO : 2021/5304 
KARAR NO : 2021/6548
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ               : Konya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi
TARİHİ                      : 23/12/2020
NUMARASI                 : 2020/1482-2020/1525
 
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki ihale alıcısı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi  tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :  
 
Şikayetçilerin ortaklığın giderilmesi ilamına dayalı olarak yapılan ihalenin feshi istemiyle sulh hukuk mahkemesine başvurdukları, İlk Derece Mahkemesi’nce, satış ilanının şikayetçilere usulüne uygun tebliğ edildiği ve buna göre şikayetin sürede olmadığından reddine ve para cezasına yer olmadığına karar verildiği, kararın şikayetçiler tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi’nce; bir kısım şikayetçi yönünden istinaf başvurusunun esastan reddine, şikayetçiler ........ yönünden ise adı geçenlere yapılan ilan tebliğ işlemlerinin usulsüz olduğu gerekçesiyle istinaf başvurularının kabulü ile mahkeme kararının kaldırılmasına, yerine şikayetin kabulüne ve ihalenin feshine hükmedildiği, kararın ihale alıcısı tarafından temyiz edildiği görülmüştür.
 
Satış ilanı tebligatının usulsüzlüğü nedeniyle ihalenin feshini isteme hakkı, sadece kendisine usulüne uygun tebligat yapılmayan ilgilisine ait olup, ihalenin feshini isteyen davacının, kendisine ya da vekiline yapılan tebligatın usulsüz olduğunu da, ayrıca ve açıkça ileri sürmediği sürece, bu husus kamu düzeninden olmadığından, mahkemece resen fesih nedeni olarak incelenemez.
 
Somut olayda; 03.10.2017 tarihli şikayet dilekçesinin incelenmesinde şikayetçiler tarafından kendilerine yapılan satış ilanı tebligatının usulsüz tebliğ edildiğinin açıkça fesih nedeni olarak ileri sürülmediği, sadece taşınmaz satış ilanının tebliğine ilişkin hukuki düzenlemelere uyulmadığının  ileri sürüldüğü anlaşılmaktadır. Bu durumda,  Bölge Adliye Mahkemesi'nce, istinaf dilekçesinde de açıkça şikayetçilere yapılan satış ilanı tebliğlerinin usulsüz olduğuna dair istinaf sebebi ileri sürülmemesine rağmen, yanılgılı değerlendirme ile şikayetçiler ....... yapılan satış ilanı tebligatlarının  usulsüz olduğu gerekçe gösterilerek ihalenin feshi yönünde hüküm tesisi doğru bulunmamıştır.
 
Kaldı ki; şikayetçiler ..... kendilerine yapılan satış ilanı tebliğ usulsüzlüğü iddiasını açıkça ileri sürdüğü ve tebliğ işlemlerinin de usulsüz olduğu varsayılsa bile; ihale tarihi olan 11.4.2017’den sonra, ..... tarafından 13.4.2017 tarihinde satış dosyasının fotokopisinin alındığı, yine ....... 04.8.2017 ve ....... 11.8.2017 tarihinde satış memurluğunca düzenlenen tevzi cetveli ödeme tablosunun tebliğ edildiği, bu tebligatlara ilişkin bir usulsüzlük iddiasının da bulunmadığı, bu suretle ....... en erken 13.4.2017, ....... de 11.8.2017 tarihi itibariyle ihalenin yapıldığına muttali olduklarının kabulü gerektiğinden 03.10.2017 tarihinde açılan ihalenin feshi davasının, İİK’nun 134/2 ve 134/7. maddeleri gereğince öğrenme tarihinden itibaren  yasal yedi günlük süreden sonra açıldığı sabittir.
 
O halde  Bölge Adliye Mahkemesi’nce tüm şikayetçiler yönünden istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, kendiliğinden bir kısım şikayetçiye yapılan satış ilanı tebligatı incelenerek re’sen araştırma yapılmak suretiyle ....... yönünden  ihalenin feshine karar verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir. 
 
SONUÇ :İhale alıcısının temyiz isteminin kabulü ile, Konya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi'nin 23.12.2020 tarih ve 2020/1482 E. - 2020/1525 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 373/2. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderilmesine, 16/06/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
   Y A R G I T A Y   İ L A M I
 
ESAS NO : 2021/5304 
KARAR NO : 2021/6548
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ               : Konya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi
TARİHİ                      : 23/12/2020
NUMARASI                 : 2020/1482-2020/1525
 
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki ihale alıcısı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi  tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :  
 
Şikayetçilerin ortaklığın giderilmesi ilamına dayalı olarak yapılan ihalenin feshi istemiyle sulh hukuk mahkemesine başvurdukları, İlk Derece Mahkemesi’nce, satış ilanının şikayetçilere usulüne uygun tebliğ edildiği ve buna göre şikayetin sürede olmadığından reddine ve para cezasına yer olmadığına karar verildiği, kararın şikayetçiler tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi’nce; bir kısım şikayetçi yönünden istinaf başvurusunun esastan reddine, şikayetçiler ........ yönünden ise adı geçenlere yapılan ilan tebliğ işlemlerinin usulsüz olduğu gerekçesiyle istinaf başvurularının kabulü ile mahkeme kararının kaldırılmasına, yerine şikayetin kabulüne ve ihalenin feshine hükmedildiği, kararın ihale alıcısı tarafından temyiz edildiği görülmüştür.
 
Satış ilanı tebligatının usulsüzlüğü nedeniyle ihalenin feshini isteme hakkı, sadece kendisine usulüne uygun tebligat yapılmayan ilgilisine ait olup, ihalenin feshini isteyen davacının, kendisine ya da vekiline yapılan tebligatın usulsüz olduğunu da, ayrıca ve açıkça ileri sürmediği sürece, bu husus kamu düzeninden olmadığından, mahkemece resen fesih nedeni olarak incelenemez.
 
Somut olayda; 03.10.2017 tarihli şikayet dilekçesinin incelenmesinde şikayetçiler tarafından kendilerine yapılan satış ilanı tebligatının usulsüz tebliğ edildiğinin açıkça fesih nedeni olarak ileri sürülmediği, sadece taşınmaz satış ilanının tebliğine ilişkin hukuki düzenlemelere uyulmadığının  ileri sürüldüğü anlaşılmaktadır. Bu durumda,  Bölge Adliye Mahkemesi'nce, istinaf dilekçesinde de açıkça şikayetçilere yapılan satış ilanı tebliğlerinin usulsüz olduğuna dair istinaf sebebi ileri sürülmemesine rağmen, yanılgılı değerlendirme ile şikayetçiler ....... yapılan satış ilanı tebligatlarının  usulsüz olduğu gerekçe gösterilerek ihalenin feshi yönünde hüküm tesisi doğru bulunmamıştır.
 
Kaldı ki; şikayetçiler ..... kendilerine yapılan satış ilanı tebliğ usulsüzlüğü iddiasını açıkça ileri sürdüğü ve tebliğ işlemlerinin de usulsüz olduğu varsayılsa bile; ihale tarihi olan 11.4.2017’den sonra, ..... tarafından 13.4.2017 tarihinde satış dosyasının fotokopisinin alındığı, yine ....... 04.8.2017 ve ....... 11.8.2017 tarihinde satış memurluğunca düzenlenen tevzi cetveli ödeme tablosunun tebliğ edildiği, bu tebligatlara ilişkin bir usulsüzlük iddiasının da bulunmadığı, bu suretle ....... en erken 13.4.2017, ....... de 11.8.2017 tarihi itibariyle ihalenin yapıldığına muttali olduklarının kabulü gerektiğinden 03.10.2017 tarihinde açılan ihalenin feshi davasının, İİK’nun 134/2 ve 134/7. maddeleri gereğince öğrenme tarihinden itibaren  yasal yedi günlük süreden sonra açıldığı sabittir.
 
O halde  Bölge Adliye Mahkemesi’nce tüm şikayetçiler yönünden istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, kendiliğinden bir kısım şikayetçiye yapılan satış ilanı tebligatı incelenerek re’sen araştırma yapılmak suretiyle ....... yönünden  ihalenin feshine karar verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir. 
 
SONUÇ :İhale alıcısının temyiz isteminin kabulü ile, Konya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi'nin 23.12.2020 tarih ve 2020/1482 E. - 2020/1525 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 373/2. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderilmesine, 16/06/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İcra Takibinin Derdest Olması - Derdestlik İtirazı

Borçlunun, aleyhinde başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız takibin dayanağı faturalara dayalı olarak daha önce icra takibi yürütüldüğünü ve halen derdest olduğunu ileri sürerek icra mahkemesinden mükerrer takibin iptalini talep etmiş olup, mükerrerlik iddiası borca itiraz niteliğinde olduğundan, bu itirazın genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde İİK.nun 62/1.maddesi uyarınca, ödeme emrinin tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde icra müdürlüğüne yapılması gerektiği- İcra müdürlüğü yerine icra mahkemesine yapılan itiraz fuzuli olup bir hukuki sonuç doğurmayacağı-
 

Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı tarafından borçlu aleyhine ilamsız icra takibi başlatıldığı, borçlunun icra mahkemesine başvurusunda; takibin mükerrer olduğunu, aynı alacağa ilişkin olarak alacaklının daha önce ilamsız takip yaptığını ve itirazları üzerine takibin durduğunu, alacaklının söz konusu ilamsız takip dosyasından icra takibine devam etmesi gerektiğini ileri sürerek takibin iptalini talep ettiği, ilk derece mahkemesince itirazın reddine karar verildiği, borçlunun istinaf yoluna başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile mahkeme kararının kaldırılmasına, şikayetin kabulü ile takibin iptaline karar verildiği, kararın alacaklı tarafından temyiz edildiği anlaşılmaktadır.

Mükerrerlik iddiası borca itiraz niteliğinde olup, bu itirazın genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde İİK.nun 62/1.maddesi uyarınca, ödeme emrinin tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde icra müdürlüğüne yapılması gerekir. İcra müdürlüğü yerine icra mahkemesine yapılan itiraz fuzuli olup bir hukuki sonuç doğurmaz.

Somut olayda borçlu, aleyhinde başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız takibin dayanağı faturalara dayalı olarak daha önce ... 8.İcra Müdürlüğü'nün 2016/10978 Esas ile icra takibi yürütüldüğünü ve halen derdest olduğunu ileri sürerek icra mahkemesinden mükerrer takibin iptalini talep etmiştir.

Buna göre yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca bölge adliye mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddi gerekirken, borçlunun istinaf başvurusunun ve şikayetin kabulü ile takibin iptali yönünde hüküm tesisi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile ... Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi'nin 10.03.2020 tarih ve 2019/1977 E. - 2020/629 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 373/2. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 01/02/2021 gününde oy birliğiyle karar verildi.

12. HD. 01.02.2021 T. E: 2020/5295, K: 845
  • Cevap Yok
  • 22-08-2021, Saat: 14:40
  • DuraN
Borçlunun, aleyhinde başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız takibin dayanağı faturalara dayalı olarak daha önce icra takibi yürütüldüğünü ve halen derdest olduğunu ileri sürerek icra mahkemesinden mükerrer takibin iptalini talep etmiş olup, mükerrerlik iddiası borca itiraz niteliğinde olduğundan, bu itirazın genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde İİK.nun 62/1.maddesi uyarınca, ödeme emrinin tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde icra müdürlüğüne yapılması gerektiği- İcra müdürlüğü yerine icra mahkemesine yapılan itiraz fuzuli olup bir hukuki sonuç doğurmayacağı-
 

Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı tarafından borçlu aleyhine ilamsız icra takibi başlatıldığı, borçlunun icra mahkemesine başvurusunda; takibin mükerrer olduğunu, aynı alacağa ilişkin olarak alacaklının daha önce ilamsız takip yaptığını ve itirazları üzerine takibin durduğunu, alacaklının söz konusu ilamsız takip dosyasından icra takibine devam etmesi gerektiğini ileri sürerek takibin iptalini talep ettiği, ilk derece mahkemesince itirazın reddine karar verildiği, borçlunun istinaf yoluna başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile mahkeme kararının kaldırılmasına, şikayetin kabulü ile takibin iptaline karar verildiği, kararın alacaklı tarafından temyiz edildiği anlaşılmaktadır.

Mükerrerlik iddiası borca itiraz niteliğinde olup, bu itirazın genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde İİK.nun 62/1.maddesi uyarınca, ödeme emrinin tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde icra müdürlüğüne yapılması gerekir. İcra müdürlüğü yerine icra mahkemesine yapılan itiraz fuzuli olup bir hukuki sonuç doğurmaz.

Somut olayda borçlu, aleyhinde başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız takibin dayanağı faturalara dayalı olarak daha önce ... 8.İcra Müdürlüğü'nün 2016/10978 Esas ile icra takibi yürütüldüğünü ve halen derdest olduğunu ileri sürerek icra mahkemesinden mükerrer takibin iptalini talep etmiştir.

Buna göre yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca bölge adliye mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddi gerekirken, borçlunun istinaf başvurusunun ve şikayetin kabulü ile takibin iptali yönünde hüküm tesisi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile ... Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi'nin 10.03.2020 tarih ve 2019/1977 E. - 2020/629 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 373/2. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 01/02/2021 gününde oy birliğiyle karar verildi.

12. HD. 01.02.2021 T. E: 2020/5295, K: 845

Pandemi- Duran sürelerin kıymet takdirine etkisi- İhalenin feshi-

Pandemi- Duran sürelerin kıymet takdirine etkisi- İhalenin feshi-
 
İhaleye konu taşınmazların kıymet takdiri işleminin, icra müdürlüğünce 29/06/2018 tarihinde yaptırıldığı, ihalenin ise iki yıldan fazla süre geçtikten sonra 26.08.2020 tarihinde gerçekleştirildiği anlaşılmış olup, İİK'nun 128/a-2. maddesinde öngörülen sürenin son günü olan 29.06.2020 tarihi, 7226 sayılı Kanunla belirlenen durma süreleri içinde olmadığından uzatılmasının da söz konusu olmayacağı-
 

Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı ve borçlular tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

1) Borçluların temyiz isteminin incelenmesinde;

2.3.2005 tarihli ve 5311 sayılı Kanunun 25. maddesi ile değişik 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 364/1. maddesine göre Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesince verilen ve miktar ve değeri Onbin Türk Lirası’nı geçen nihai kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabilir. Bu hükümde öngörülen kesinlik sınırı, 24.11.2016 tarih ve 6763 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile 02.12.2016 tarihinden itibaren kırk bin Türk Lirası’na, 20.02.2019 tarih ve 7165 sayılı Kanun’un 1. ve 2. maddesi ile 28/02/2019 tarihinden itibaren elli sekiz bin sekiz yüz Türk Lirası’na, 01/01/2020 tarihinden itibaren de yetmiş iki bin yetmiş Türk Lirası'na, 01/01/2021 tarihinden itibaren de yetmiş sekiz bin altı yüz otuz Türk Lirası'na çıkarılmıştır.

Somut olayda, Bölge Adliye Mahkemesinin karar tarihine göre uyuşmazlık konusu değerin, yukarıda belirtilen kesinlik sınırını geçmediği anlaşıldığından, anılan Bölge Adliye Mahkemesi kararının temyiz kabiliyeti yoktur.

5311 sayılı Kanunla değişik İİK.nin 364/1-2. maddeleri ve 6100 sayılı HMK'nin 366. maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken aynı Kanunun 352. maddesi uyarınca temyiz başvuru talebinin REDDİNE,

2) Alacaklının temyiz itirazlarına gelince;

Şikayetçi borçluların altı adet taşınmaz ihalesinin feshi istemiyle icra mahkemesine başvurduğu, İlk Derece Mahkemesince; borçlulardan ...'e tebliğ edilen satış ilanı tebliğ işleminin usulsüz olduğu gerekçesi ile her iki borçlu yönünden ihalenin feshine karar verildiği, taraflarca istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince; borçlu ...'e satış ilanının usulsüz olarak tebliğ edilmiş olmasının yanı sıra süresinde satış talep edilmediği ve 391 ada 13 parselin ihale bedelinin taşınmazın tahmini değerinin yüzde ellisine satış masraflarının eklenmesiyle oluşan miktarı karşılamadığı gerekçeleri ile borçluların ve alacaklının istinaf başvurusunun esastan reddine, ihale alıcısının istinaf başvurusunun ise süre yönünden reddine karar verildiği, bu kararın alacaklı ve borçlular tarafından temyiz edildiği anlaşılmaktadır

İİK'nun 128/a-2. maddesinde; "Kesinleşen kıymet takdirinin yapıldığı tarihten itibaren iki yıl geçmedikçe yeniden kıymet takdiri istenemez" hükmüne yer verilmiştir. Hukuk Genel Kurulu'nun 26.02.1992 tarih ve 1992/4-70 E. - 1992/130 K. sayılı kararında da vurgulandığı üzere, İİK'nun 128. maddesinde öngörülen iki yıllık sürenin başlangıcı, sonradan kesinleşmesi koşulu ile kıymet takdirinin fiilen yapıldığı keşif tarihidir.

Diğer taraftan, 7226 sayılı Kanunun Geçici 1. maddesi uyarınca 13/03/2020 tarihinden itibaren 30/04/2020 tarihinde kadar sürelerin işlemesinin durduğu, 30/04/2020 tarih ve 31114 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 2480 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla durma süresinin 15/06/2020 tarihine kadar uzatıldığı, 7226 sayılı Kanunun Geçici 1. maddesi ile bu sürelerin, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden itibaren işlemeye başlayacağı, durma süresinin başladığı tarih itibarıyla, bitimine on beş gün ve daha az kalmış olan sürelerin, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzamış sayılacağı, bu nedenle 15/06/2020 tarihine kadar duran sürelerin bu tarihten itibaren yeniden işlemeye başladığı, uzamış sürenin son gününün ise 30/06/2020 tarihi olduğu anlaşılmıştır.

Somut olayda, ihaleye konu taşınmazların kıymet takdiri işleminin, icra müdürlüğünce 29/06/2018 tarihinde yaptırıldığı, ihalenin ise iki yıldan fazla süre geçtikten sonra 26.08.2020 tarihinde gerçekleştirildiği anlaşılmış olup, İİK'nun 128/a-2. maddesinde öngörülen sürenin son günü olan 29.06.2020 tarihi, 7226 sayılı Kanunla belirlenen durma süreleri içinde olmadığından uzatılması da söz konusu olmayacaktır.

O halde, borçluların şikayet dilekçesinde, kendilerine yapılan satış ilanı tebliğ işleminin usulsüz olduğu iddiasına dayalı açık bir fesih isteminin bulunmaması ve İİK'nun 150/e maddesi uyarınca icra emrinin borçlulara 12.06.2018 tarihinde tebliğ edilmesinden sonra alacaklının 26.10.2018 tarihinde satış avansını yatırması ve 24.05.2019 tarihinde de satış talep etmiş olması nedeniyle anılan bu iki hususun fesih nedeni yapılması doğru değil ise de; 391 ada 13 parselin ihale bedelinin, taşınmazın tahmini değerinin yüzde ellisine satış masraflarının eklenmesiyle oluşan miktarı karşılamadığının anlaşılması ve tüm taşınmazlar yönünden kesinleşen kıymet takdirinin yapıldığı 29/06/2018 tarihinden itibaren iki yıldan fazla süre geçtikten sonra ihalenin gerçekleştirilmesi hususunun da re'sen gözetilmesi gerektiğinden, Bölge Adliye Mahkemesince ihalenin feshine karar verilmiş olması sonucu itibariyle doğru olup kararın onanması gerekmiştir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının reddi ile sonucu doğru Bölge Adliye Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 370. maddesi uyarınca ONANMASINA, alınması gereken 59,30 TL temyiz harcından, evvelce alınan harç varsa mahsubu ile eksik harcın temyiz edenden tahsiline, 17/05/2021 gününde oy birliğiyle karar verildi.
12. HD. 17.05.2021 T. 3183/4769
Pandemi- Duran sürelerin kıymet takdirine etkisi- İhalenin feshi-
 
İhaleye konu taşınmazların kıymet takdiri işleminin, icra müdürlüğünce 29/06/2018 tarihinde yaptırıldığı, ihalenin ise iki yıldan fazla süre geçtikten sonra 26.08.2020 tarihinde gerçekleştirildiği anlaşılmış olup, İİK'nun 128/a-2. maddesinde öngörülen sürenin son günü olan 29.06.2020 tarihi, 7226 sayılı Kanunla belirlenen durma süreleri içinde olmadığından uzatılmasının da söz konusu olmayacağı-
 

Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı ve borçlular tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

1) Borçluların temyiz isteminin incelenmesinde;

2.3.2005 tarihli ve 5311 sayılı Kanunun 25. maddesi ile değişik 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 364/1. maddesine göre Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesince verilen ve miktar ve değeri Onbin Türk Lirası’nı geçen nihai kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabilir. Bu hükümde öngörülen kesinlik sınırı, 24.11.2016 tarih ve 6763 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile 02.12.2016 tarihinden itibaren kırk bin Türk Lirası’na, 20.02.2019 tarih ve 7165 sayılı Kanun’un 1. ve 2. maddesi ile 28/02/2019 tarihinden itibaren elli sekiz bin sekiz yüz Türk Lirası’na, 01/01/2020 tarihinden itibaren de yetmiş iki bin yetmiş Türk Lirası'na, 01/01/2021 tarihinden itibaren de yetmiş sekiz bin altı yüz otuz Türk Lirası'na çıkarılmıştır.

Somut olayda, Bölge Adliye Mahkemesinin karar tarihine göre uyuşmazlık konusu değerin, yukarıda belirtilen kesinlik sınırını geçmediği anlaşıldığından, anılan Bölge Adliye Mahkemesi kararının temyiz kabiliyeti yoktur.

5311 sayılı Kanunla değişik İİK.nin 364/1-2. maddeleri ve 6100 sayılı HMK'nin 366. maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken aynı Kanunun 352. maddesi uyarınca temyiz başvuru talebinin REDDİNE,

2) Alacaklının temyiz itirazlarına gelince;

Şikayetçi borçluların altı adet taşınmaz ihalesinin feshi istemiyle icra mahkemesine başvurduğu, İlk Derece Mahkemesince; borçlulardan ...'e tebliğ edilen satış ilanı tebliğ işleminin usulsüz olduğu gerekçesi ile her iki borçlu yönünden ihalenin feshine karar verildiği, taraflarca istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince; borçlu ...'e satış ilanının usulsüz olarak tebliğ edilmiş olmasının yanı sıra süresinde satış talep edilmediği ve 391 ada 13 parselin ihale bedelinin taşınmazın tahmini değerinin yüzde ellisine satış masraflarının eklenmesiyle oluşan miktarı karşılamadığı gerekçeleri ile borçluların ve alacaklının istinaf başvurusunun esastan reddine, ihale alıcısının istinaf başvurusunun ise süre yönünden reddine karar verildiği, bu kararın alacaklı ve borçlular tarafından temyiz edildiği anlaşılmaktadır

İİK'nun 128/a-2. maddesinde; "Kesinleşen kıymet takdirinin yapıldığı tarihten itibaren iki yıl geçmedikçe yeniden kıymet takdiri istenemez" hükmüne yer verilmiştir. Hukuk Genel Kurulu'nun 26.02.1992 tarih ve 1992/4-70 E. - 1992/130 K. sayılı kararında da vurgulandığı üzere, İİK'nun 128. maddesinde öngörülen iki yıllık sürenin başlangıcı, sonradan kesinleşmesi koşulu ile kıymet takdirinin fiilen yapıldığı keşif tarihidir.

Diğer taraftan, 7226 sayılı Kanunun Geçici 1. maddesi uyarınca 13/03/2020 tarihinden itibaren 30/04/2020 tarihinde kadar sürelerin işlemesinin durduğu, 30/04/2020 tarih ve 31114 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 2480 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla durma süresinin 15/06/2020 tarihine kadar uzatıldığı, 7226 sayılı Kanunun Geçici 1. maddesi ile bu sürelerin, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden itibaren işlemeye başlayacağı, durma süresinin başladığı tarih itibarıyla, bitimine on beş gün ve daha az kalmış olan sürelerin, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzamış sayılacağı, bu nedenle 15/06/2020 tarihine kadar duran sürelerin bu tarihten itibaren yeniden işlemeye başladığı, uzamış sürenin son gününün ise 30/06/2020 tarihi olduğu anlaşılmıştır.

Somut olayda, ihaleye konu taşınmazların kıymet takdiri işleminin, icra müdürlüğünce 29/06/2018 tarihinde yaptırıldığı, ihalenin ise iki yıldan fazla süre geçtikten sonra 26.08.2020 tarihinde gerçekleştirildiği anlaşılmış olup, İİK'nun 128/a-2. maddesinde öngörülen sürenin son günü olan 29.06.2020 tarihi, 7226 sayılı Kanunla belirlenen durma süreleri içinde olmadığından uzatılması da söz konusu olmayacaktır.

O halde, borçluların şikayet dilekçesinde, kendilerine yapılan satış ilanı tebliğ işleminin usulsüz olduğu iddiasına dayalı açık bir fesih isteminin bulunmaması ve İİK'nun 150/e maddesi uyarınca icra emrinin borçlulara 12.06.2018 tarihinde tebliğ edilmesinden sonra alacaklının 26.10.2018 tarihinde satış avansını yatırması ve 24.05.2019 tarihinde de satış talep etmiş olması nedeniyle anılan bu iki hususun fesih nedeni yapılması doğru değil ise de; 391 ada 13 parselin ihale bedelinin, taşınmazın tahmini değerinin yüzde ellisine satış masraflarının eklenmesiyle oluşan miktarı karşılamadığının anlaşılması ve tüm taşınmazlar yönünden kesinleşen kıymet takdirinin yapıldığı 29/06/2018 tarihinden itibaren iki yıldan fazla süre geçtikten sonra ihalenin gerçekleştirilmesi hususunun da re'sen gözetilmesi gerektiğinden, Bölge Adliye Mahkemesince ihalenin feshine karar verilmiş olması sonucu itibariyle doğru olup kararın onanması gerekmiştir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının reddi ile sonucu doğru Bölge Adliye Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 370. maddesi uyarınca ONANMASINA, alınması gereken 59,30 TL temyiz harcından, evvelce alınan harç varsa mahsubu ile eksik harcın temyiz edenden tahsiline, 17/05/2021 gününde oy birliğiyle karar verildi.
12. HD. 17.05.2021 T. 3183/4769

Adli Yargı da İdare Aleyhine Verilen Vekalet Ücretlerine İlişkin İcra Takibi

T.C.YARGITAY8. HUKUK DAİRESİE. 2012/12455K. 2012/13378T. 28.12.2012
* İDARE ALEYHİNE BAŞLATILAN İLAMLI TAKİP (Adli Yargı Mahkemeleri Tarafından Verilen İlamların İnfazında 2577 S.K. Md.28/2`nin Uygulama Olanağı Bulunmadığı - İdareye Başvurulmadığından Bahisle İdarenin Takibin İptali İsteminin Reddedileceği)

* TAKİBİN VE İCRA EMRİNİN İPTALİ İSTEMİ (Borçlu İdare Alacağın Tahsiline Yönelik Herhangi Başvuru Yapılmaksızın Takip Başlatılmasının Yasal Dayanağı Olmadığından Bahisle - Adli Yargı Mahkemeleri Tarafından Verilen İlamların İnfazında İdareye Başvurulması Gerekmediği)

* İDAREYE BANKA HESAP NUMARASININ BİLDİRİLMESİ GEREKMEDİĞİ (Adli Yargı Mahkemeleri Tarafından Verilen İlamların İnfazında 2577/m.28/2`nin Uygulama Olanağı Olmadığı - İdarenin Takibin ve İcra Emrinin İptaline İlişkin Şikayetinin Reddi Gerektiği)

* ADLİ YARGI MAHKEMELERİ TARAFINDAN VERİLEN İLAMLARIN İNFAZI (2577 S.K. Md.28/2`nin Uygulama Olanağı Bulunmadığı - İdare Aleyhine Takip Başlatmadan Önce Banka Hesap Numarasını İdareye Bildirme Zorunluluğu Olmadığı) 2577/m.28

ÖZET: Alacak ilamı borçlu İdare aleyhine takibe konulmuş olup, borçlu İdare alacağın tahsiline yönelik herhangi bir başvuru yapılmaksızın takip başlatılmasının yasal dayanağı olmadığından bahisle takibin ve icra emrinin iptalini talep etmiştir. 2577 sayılı Yasanın 28 inci maddesinin (2) fıkrası "... Konusu belli bir miktar paranın ödenmesini gerektiren davalarda hükmedilen miktar ile her türlü davalarda hükmedilen vekalet ücreti ve yargılama giderleri, davacının veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirim tarihinden itibaren, birinci fıkrada belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde yatırılır." hükmü adlî yargı mahkemeleri tarafından verilen ilamların infazında uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Şikayetin reddine karar verilmelidir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki davalı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daire`ye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Ankara 19. İş Mahkemesi`nin alacak ilamı borçlu aleyhine takibe konulmuş olup, borçlu vekili İcra Mahkemesi`ne başvurusunda; müvekkili İdareye 6352 sayılı Yasanın 58. maddesi ile 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 28/2. maddesindeki değişiklik kapsamında alacağın tahsiline yönelik herhangi bir başvuru yapılmaksızın takip başlatılmasının yasal dayanağı olmadığından bahisle takibin ve icra emrinin iptalini talep etmiştir. Mahkemece, adı geçen Yasa uyarınca ilam alacaklısının, ilam borçlusuna hesap numarasını bildirerek başvurması ve 30 günlük yasal sürede bu hesaba ödemelerin yapılmaması halinde takip yapılabileceği ve bunların yerine getirilmediği gerekçesiyle şikayetin kabulü ile takibin iptaline karar verilmiştir. 6352 sayılı Yasanın 58. maddesi ile değişik 2577 sayılı Yasanın 28 inci maddesinin (2) fıkrasına göre "... Konusu belli bir miktar paranın ödenmesini gerektiren davalarda hükmedilen miktar ile her türlü davalarda hükmedilen vekalet ücreti ve yargılama giderleri, davacının veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirim tarihinden itibaren, birinci fıkrada belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde yatırılır. Birinci fıkrada belirtilen süreler içinde ödeme yapılmaması halinde, genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur...". Ancak 2577 sayılı Yasanın 1. maddesi uyarınca; "… Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemeleri`nin görevine giren uyuşmazlıkların çözümü, bu Kanunda gösterilen usullere tabi..." olup, Yasanın 28/2. maddesindeki anılan değişikliğin adlî yargı mahkemeleri tarafından verilen ilamların infazında uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Bu husus gözetilerek şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçelerle şikayetin kabulü ile takibin iptaline hükmolunması isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.nun 366 ve 6100 sayılı HMK.nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK.nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK.nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve İİK.nun 366/3. maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 28.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.YARGITAY8. HUKUK DAİRESİE. 2012/12455K. 2012/13378T. 28.12.2012
* İDARE ALEYHİNE BAŞLATILAN İLAMLI TAKİP (Adli Yargı Mahkemeleri Tarafından Verilen İlamların İnfazında 2577 S.K. Md.28/2`nin Uygulama Olanağı Bulunmadığı - İdareye Başvurulmadığından Bahisle İdarenin Takibin İptali İsteminin Reddedileceği)

* TAKİBİN VE İCRA EMRİNİN İPTALİ İSTEMİ (Borçlu İdare Alacağın Tahsiline Yönelik Herhangi Başvuru Yapılmaksızın Takip Başlatılmasının Yasal Dayanağı Olmadığından Bahisle - Adli Yargı Mahkemeleri Tarafından Verilen İlamların İnfazında İdareye Başvurulması Gerekmediği)

* İDAREYE BANKA HESAP NUMARASININ BİLDİRİLMESİ GEREKMEDİĞİ (Adli Yargı Mahkemeleri Tarafından Verilen İlamların İnfazında 2577/m.28/2`nin Uygulama Olanağı Olmadığı - İdarenin Takibin ve İcra Emrinin İptaline İlişkin Şikayetinin Reddi Gerektiği)

* ADLİ YARGI MAHKEMELERİ TARAFINDAN VERİLEN İLAMLARIN İNFAZI (2577 S.K. Md.28/2`nin Uygulama Olanağı Bulunmadığı - İdare Aleyhine Takip Başlatmadan Önce Banka Hesap Numarasını İdareye Bildirme Zorunluluğu Olmadığı) 2577/m.28

ÖZET: Alacak ilamı borçlu İdare aleyhine takibe konulmuş olup, borçlu İdare alacağın tahsiline yönelik herhangi bir başvuru yapılmaksızın takip başlatılmasının yasal dayanağı olmadığından bahisle takibin ve icra emrinin iptalini talep etmiştir. 2577 sayılı Yasanın 28 inci maddesinin (2) fıkrası "... Konusu belli bir miktar paranın ödenmesini gerektiren davalarda hükmedilen miktar ile her türlü davalarda hükmedilen vekalet ücreti ve yargılama giderleri, davacının veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirim tarihinden itibaren, birinci fıkrada belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde yatırılır." hükmü adlî yargı mahkemeleri tarafından verilen ilamların infazında uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Şikayetin reddine karar verilmelidir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki davalı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daire`ye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Ankara 19. İş Mahkemesi`nin alacak ilamı borçlu aleyhine takibe konulmuş olup, borçlu vekili İcra Mahkemesi`ne başvurusunda; müvekkili İdareye 6352 sayılı Yasanın 58. maddesi ile 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 28/2. maddesindeki değişiklik kapsamında alacağın tahsiline yönelik herhangi bir başvuru yapılmaksızın takip başlatılmasının yasal dayanağı olmadığından bahisle takibin ve icra emrinin iptalini talep etmiştir. Mahkemece, adı geçen Yasa uyarınca ilam alacaklısının, ilam borçlusuna hesap numarasını bildirerek başvurması ve 30 günlük yasal sürede bu hesaba ödemelerin yapılmaması halinde takip yapılabileceği ve bunların yerine getirilmediği gerekçesiyle şikayetin kabulü ile takibin iptaline karar verilmiştir. 6352 sayılı Yasanın 58. maddesi ile değişik 2577 sayılı Yasanın 28 inci maddesinin (2) fıkrasına göre "... Konusu belli bir miktar paranın ödenmesini gerektiren davalarda hükmedilen miktar ile her türlü davalarda hükmedilen vekalet ücreti ve yargılama giderleri, davacının veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirim tarihinden itibaren, birinci fıkrada belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde yatırılır. Birinci fıkrada belirtilen süreler içinde ödeme yapılmaması halinde, genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur...". Ancak 2577 sayılı Yasanın 1. maddesi uyarınca; "… Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemeleri`nin görevine giren uyuşmazlıkların çözümü, bu Kanunda gösterilen usullere tabi..." olup, Yasanın 28/2. maddesindeki anılan değişikliğin adlî yargı mahkemeleri tarafından verilen ilamların infazında uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Bu husus gözetilerek şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçelerle şikayetin kabulü ile takibin iptaline hükmolunması isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.nun 366 ve 6100 sayılı HMK.nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK.nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK.nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve İİK.nun 366/3. maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 28.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İhalenin Feshinde Yurt İçi Adres Bildirme Zorunluluğu

T.C.
KONYA
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
  7. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO : 2021/116 KARAR NO : 2021/185 
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
İ S T İ N A F   K A R A R I
 İNCELENEN KARARINMAHKEMESİ : AKSARAY İCRA HUKUK MAHKEMESİTARİHİ : 08/07/2020NUMARASI : 2019/567  E.  2020/221 K.DAVANIN KONUSU : İhalenin FeshiKARAR TARİHİ : 01/02/2021KARAR YAZIM TARİHİ : 01/02/2021Yukarıda tarih ve numarası yazılı ilk derece mahkeme kararı aleyhine istinaf yasa yoluna başvurulmuş olmakla, Dairemizce HMK'nun 353. maddesi gereğince dosya üzerinde yapılan  inceleme sonucunda dosyadaki belgeler okundu, incelendi. GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: ŞİKAYETÇİ BORÇLU ŞİRKET TEMSİLCİSİ VE İPOTEKLİ TAŞINMAZ MALİKİ İ...DİLEKÇESİNDE :  Tarafına kıymet takdiri raporu tebliğ edilmeksizin ihale kararı alındığı ve taşınmazın satışa çıkarıldığı,  
Mernis adresinin Yunanistan olduğunu, tarafına gönderilen ilk tebligat tanınmıyor ibaresi ile iade edildiğini, daha sonra yapılan tüm bu işlemlerden tesadüfen muttali olduğunu ve yasal süre içerisinde kıymet takdirine şikayet davası açmak için İstanbul Büyükçekmece Hukuk Tevzi bürosuna başvurduğunu ve 01/07/2019 tarih saat 16:02'de dosyanın tevzi edilip harçlandırıldığını ve tarafınca harç ödendiğini, (böylelikle) Nevşehir İHM.de kıymet takdirine itiraz davası açtığını, ancak tevzi bürosunca gerekli işlemlerin yapılmaması nedeniyle mağdur olduğunu,
 
Aynı binada iki adet dairesinin olduğunu, bilirkişi tarafından sehven küçük dairenin fotoğrafları çekilip, kıymet takdirinin yapıldığını, sehven yapılan bu yanlış sebebiyle taşınmazının hem metrekaresi hem de bedelinin düşük tespit edildiğini, 
 
Satış karar ilanından 02.12.2019 tarihinde haberdar olduğunu, talimat icra dairesinden satışın düşürülmesini talep ettiğini, ancak taleplerinin reddedildiğini, daha sonra Aksaray İHM.nin 2019/551 E. sayılı dosyası ile memur işlemini şikayet ettiğini belirterek ihalenin feshini talep etmiştir.
 
DAVALI ALACAKLI/İHALE ALICISI VEKİLİ CEVABINDA:
 
Öne sürünle iddiaların yerinde olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
 
İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ: 
 
Şikayet dilekçesinde ihalenin feshi istemine dair ileri sürülen hususların yerinde olmadığı gibi re’sen incelenecek sebepler bakımından da ihalenin feshini gerektirir bir durum bulunmadığını belirterek davanın reddine, işin esası incelendiğinden davacılar aleyhine ihale bedelinin %10’u kadar para cezası ile cezalandırılmalarına karar verildiği görülmüştür.
 
ŞİKAYETÇİ BORÇLU ŞİRKET TEMSİLCİSİ VE İPOTEKLİ TAŞINMAZ MALİKİ İ. TARAFINDAN İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:
 
Dava dilekçesinde öne sürülen kıymet takdir raporu tebliğinin usulsüzlüğü, kıymet takdir raporuna yapmış olduğu şikayetin işleme alınmaması ile ihale konusu taşınmazın değerinin düşük tespit edildiğine dair iddialarını tekrar ederek ilk derece mahkeme kararının kaldırılarak davanın kabulüne karar verilmesini talep etmiştir.
 
GEREKÇE:
 
I- Şikayet, ihalenin feshi istemine ilişkindir.
 
II- Şikayet dilekçesinde öne sürülen iddialardan "Satış karar ilanından 02.12.2019 tarihinde haberdar olduğunu, talimat icra dairesinden satışın düşürülmesini talep ettiğini, ancak taleplerinin reddedildiğini, daha sonra Aksaray İHM.nin 2019/551 E. sayılı dosyası ile memur işlemini şikayet ettiğini" hususu istinafa konu edilmediğinden ve re'sen gözetilecek bir husus olmadığından HMK.nun 355. Maddesi gereği istinaf incelemesi dışında tutulmuştur.
 
III- Her ne kadar ihalenin feshi şikayeti "borçlu şirket" ve "ipotekli taşınmaz maliki" tarafından yapılmış ise de, borçlu şirket temsilcisinin aynı zamanda ipotekli taşınmaz maliki olduğu, şikayet dilekçesinin anlatılış biçiminden öne sürülen usulsüzlüklerin "ipotekli taşınmaz maliki"ne yönelik olduğu değerlendirilmekle ve Dairemiz gerekçesinin "II" numaralı bendinde yer alan açıklama da göz önüne alınarak Dairemiz istinaf incelemesini,
 
- Şikayetçi yönünden şikayet ve istinaf dilekçesinde ortak ileri sürülen hususlar bakımından,
 
- Şikayetçi şirket yönünden ise, (yukarıda da açıklandığı üzere şirket yönünden ihalenin feshine ilişkin spesifik bir iddia ileri sürülmediğinden) kamu düzenine aykırı bir durum bulunup bulunmadığı bakımından yapmıştır.
 
IV- a) Şikayet dilekçesinde, Dairemiz gerekçesinin "II" numaralı bendinde yer alan açıklama da olduğu üzere "Satış karar ilanından 02.12.2019 tarihinde haberdar olduğunu, talimat icra dairesinden satışın düşürülmesini talep ettiğini, ancak taleplerinin reddedildiğini, daha sonra Aksaray İHM.nin 2019/551 E. sayılı dosyası ile memur işlemini şikayet ettiğini" hususu istinafa konu edilmemiştir. 
 
Diğer taraftan şikayetçilerin açık bir biçimde satış ilanı tebligatlarının usulsüzlüğünden bahsetmeleri de söz konusu değildir.
 
Dolayısıyla, ihaleye yönelik satış ilanın şikayetçilere ihaleden tarihinden çok önce yapıldığının kabulü gerekir.
 
b) Şikayetçi ipotekli taşınmaz maliki İ. yönünden yapılan değerlendirmede; 
 
Şikayetçi  her ne kadar ipotekli taşınmaz maliki olarak takibin tarafı ise de; Yargıtay 12. HD.nin 2013/6736-12157 E.K. sayılı ilamı nazara alındığında, şikayetçi . Yunanistan'da ikamet ettiğini belirtmektedir. Diğer taraftan, yargılama sırasında elden aldığı tebligatlar hariç olmak üzere, şikayetçi İ.'nin (istinaf dilekçesinde belirttiği) adresine gönderilen tebligatların da bila tebliğ iade edildiği görülmüştür. 
 
Bu nedenle,  İİK'nun 134/2. Maddesi uyarınca, şikayetçi İ.'nin (yurt içinde bildirdiği) tebligata elverişli bir adres bulunmadığına göre,  (ilk derece mahkemesinde yapılan yargılama boyunca) yurt içi adres bildirme zorunluluğu usulünce yerine getirilmediğinden, ihalenin feshi isteminin dava şartı eksikliği nedeniyle reddine karar verilmesi gerekir.
 
c) Re'sen incelenecek (diğer) sebeplerden ötürü ihalenin feshini gerektirir bir durumun bulunmadığı anlaşılmıştır.
 
V- Netice olarak, yukarıda açıklanan gerekçelerle, şikayetçilerin istinaf istemi yerinde görülmemekle birlikte dava şartı kamu düzenine ilişkin olup istinafa gelenin sıfatına bakılmaksızın kendiliğinden gözetilmesi gerektiğinden, şikayetçi İ.yönünden ihalenin feshi isteminin dava şartı yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken işin esası incelenerek reddedilmesi Dairemizce yerinde görülmediğinden HMK.nun 353/1.b.2 maddesi gereği ilk derece mahkeme kararının kaldırılarak yerine aşağıdaki şekilde hüküm tesisi yoluna gidilmiştir.
 
HÜKÜM: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;  
 
I- Şikayetçilerin  istinaf isteminin reddine, ilk derece mahkeme kararının gerekçesinde ve hükmünde hata edildiği anlaşıldığından, 
 
6100 sayılı HMK.nun 353/1-b-2 maddesi uyarınca, Aksaray İcra Hukuk Mahkemesi'nin 08/07/2020 tarih, 2019/567 E. 2020/221 K. sayılı kararının KALDIRILMASINA, yerine;
 
"1-Şikayetçi ipotekli taşınmaz maliki İ yönünden ihalenin feshi isteminin USULDEN REDDİNE,
 
2-Şikayetçi ipotekli taşınmaz maliki İ.nin istemi usulden reddedildiğinden aleyhine para cezası hükmolunmamasına,
 
3- Şikayetçi borçlu şirket  yönünden ihalenin feshi isteminin REDDİNE,
 
4- Şikayetçi borçlu şirketin feshi istenilen ihale bedelinin yüzde onu oranında (-17.100,00-TL) para cezasına mahkum edilmesine,
 
5- Alınması gerekli -54,40- Türk Lirası maktu karar harcının peşin alınan -44,40- TL harçtan mahsubu ile -10,00- Türk Lirası harcın şikayetçilerden tahsili ile hazineye İRAT KAYDINA,
 
6-Davalı kendisini vekille temsil ettirdiğinden 1.130,00 TL maktu vekalet ücretinin şikayetçilerden tahsili ile davalıya verilmesine, 
 
7-Şikayetçiler tarafından yapılan yargılama giderlerinin kendi üzerlerinde bırakılmasına,
 
8-Şikayetçiler tarafından mahkemeler veznesine peşin yatırılan gider avansından kalan bakiyenin karar kesinleştikten sonra HMK' nın  333. Maddesi uyarınca yatırana iadesine, " şeklinde HÜKÜM KURULMASINA,
 
II- Peşin harcın mahsubu ile bakiye 4,90 TL harcın şikayetçilerden alınarak hazineye irat kaydına,
 
III- İstinaf giderlerinin istinafa başvuranlar üzerinde bırakılmasına,
 
IV-  Kararın taraflara tebliğine,
 
Dair, dosya üzerinden yapılan inceleme sonunda, İİK'nun 364 ve HMK'nın 361. maddeleri uyarınca kararın tebliğinden itibaren 2 hafta içerisinde dairemize veya bulunduğu yer bölge adliye mahkemesi ilgili hukuk dairesine veya ilk derece mahkemesine verilecek bir dilekçe ile Yargıtay ilgili hukuk dairesi nezdinde TEMYİZ yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 01/02/2021
 
 
BAM Kararı Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 17/06/2021 Tarih ve 2021/5925 - 6629 E.K.sayılı kararı ile süresinde temyiz edilmemesi nedeniyle onaylanmıştır. 
T.C.
KONYA
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
  7. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO : 2021/116 KARAR NO : 2021/185 
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
İ S T İ N A F   K A R A R I
 İNCELENEN KARARINMAHKEMESİ : AKSARAY İCRA HUKUK MAHKEMESİTARİHİ : 08/07/2020NUMARASI : 2019/567  E.  2020/221 K.DAVANIN KONUSU : İhalenin FeshiKARAR TARİHİ : 01/02/2021KARAR YAZIM TARİHİ : 01/02/2021Yukarıda tarih ve numarası yazılı ilk derece mahkeme kararı aleyhine istinaf yasa yoluna başvurulmuş olmakla, Dairemizce HMK'nun 353. maddesi gereğince dosya üzerinde yapılan  inceleme sonucunda dosyadaki belgeler okundu, incelendi. GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: ŞİKAYETÇİ BORÇLU ŞİRKET TEMSİLCİSİ VE İPOTEKLİ TAŞINMAZ MALİKİ İ...DİLEKÇESİNDE :  Tarafına kıymet takdiri raporu tebliğ edilmeksizin ihale kararı alındığı ve taşınmazın satışa çıkarıldığı,  
Mernis adresinin Yunanistan olduğunu, tarafına gönderilen ilk tebligat tanınmıyor ibaresi ile iade edildiğini, daha sonra yapılan tüm bu işlemlerden tesadüfen muttali olduğunu ve yasal süre içerisinde kıymet takdirine şikayet davası açmak için İstanbul Büyükçekmece Hukuk Tevzi bürosuna başvurduğunu ve 01/07/2019 tarih saat 16:02'de dosyanın tevzi edilip harçlandırıldığını ve tarafınca harç ödendiğini, (böylelikle) Nevşehir İHM.de kıymet takdirine itiraz davası açtığını, ancak tevzi bürosunca gerekli işlemlerin yapılmaması nedeniyle mağdur olduğunu,
 
Aynı binada iki adet dairesinin olduğunu, bilirkişi tarafından sehven küçük dairenin fotoğrafları çekilip, kıymet takdirinin yapıldığını, sehven yapılan bu yanlış sebebiyle taşınmazının hem metrekaresi hem de bedelinin düşük tespit edildiğini, 
 
Satış karar ilanından 02.12.2019 tarihinde haberdar olduğunu, talimat icra dairesinden satışın düşürülmesini talep ettiğini, ancak taleplerinin reddedildiğini, daha sonra Aksaray İHM.nin 2019/551 E. sayılı dosyası ile memur işlemini şikayet ettiğini belirterek ihalenin feshini talep etmiştir.
 
DAVALI ALACAKLI/İHALE ALICISI VEKİLİ CEVABINDA:
 
Öne sürünle iddiaların yerinde olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
 
İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ: 
 
Şikayet dilekçesinde ihalenin feshi istemine dair ileri sürülen hususların yerinde olmadığı gibi re’sen incelenecek sebepler bakımından da ihalenin feshini gerektirir bir durum bulunmadığını belirterek davanın reddine, işin esası incelendiğinden davacılar aleyhine ihale bedelinin %10’u kadar para cezası ile cezalandırılmalarına karar verildiği görülmüştür.
 
ŞİKAYETÇİ BORÇLU ŞİRKET TEMSİLCİSİ VE İPOTEKLİ TAŞINMAZ MALİKİ İ. TARAFINDAN İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:
 
Dava dilekçesinde öne sürülen kıymet takdir raporu tebliğinin usulsüzlüğü, kıymet takdir raporuna yapmış olduğu şikayetin işleme alınmaması ile ihale konusu taşınmazın değerinin düşük tespit edildiğine dair iddialarını tekrar ederek ilk derece mahkeme kararının kaldırılarak davanın kabulüne karar verilmesini talep etmiştir.
 
GEREKÇE:
 
I- Şikayet, ihalenin feshi istemine ilişkindir.
 
II- Şikayet dilekçesinde öne sürülen iddialardan "Satış karar ilanından 02.12.2019 tarihinde haberdar olduğunu, talimat icra dairesinden satışın düşürülmesini talep ettiğini, ancak taleplerinin reddedildiğini, daha sonra Aksaray İHM.nin 2019/551 E. sayılı dosyası ile memur işlemini şikayet ettiğini" hususu istinafa konu edilmediğinden ve re'sen gözetilecek bir husus olmadığından HMK.nun 355. Maddesi gereği istinaf incelemesi dışında tutulmuştur.
 
III- Her ne kadar ihalenin feshi şikayeti "borçlu şirket" ve "ipotekli taşınmaz maliki" tarafından yapılmış ise de, borçlu şirket temsilcisinin aynı zamanda ipotekli taşınmaz maliki olduğu, şikayet dilekçesinin anlatılış biçiminden öne sürülen usulsüzlüklerin "ipotekli taşınmaz maliki"ne yönelik olduğu değerlendirilmekle ve Dairemiz gerekçesinin "II" numaralı bendinde yer alan açıklama da göz önüne alınarak Dairemiz istinaf incelemesini,
 
- Şikayetçi yönünden şikayet ve istinaf dilekçesinde ortak ileri sürülen hususlar bakımından,
 
- Şikayetçi şirket yönünden ise, (yukarıda da açıklandığı üzere şirket yönünden ihalenin feshine ilişkin spesifik bir iddia ileri sürülmediğinden) kamu düzenine aykırı bir durum bulunup bulunmadığı bakımından yapmıştır.
 
IV- a) Şikayet dilekçesinde, Dairemiz gerekçesinin "II" numaralı bendinde yer alan açıklama da olduğu üzere "Satış karar ilanından 02.12.2019 tarihinde haberdar olduğunu, talimat icra dairesinden satışın düşürülmesini talep ettiğini, ancak taleplerinin reddedildiğini, daha sonra Aksaray İHM.nin 2019/551 E. sayılı dosyası ile memur işlemini şikayet ettiğini" hususu istinafa konu edilmemiştir. 
 
Diğer taraftan şikayetçilerin açık bir biçimde satış ilanı tebligatlarının usulsüzlüğünden bahsetmeleri de söz konusu değildir.
 
Dolayısıyla, ihaleye yönelik satış ilanın şikayetçilere ihaleden tarihinden çok önce yapıldığının kabulü gerekir.
 
b) Şikayetçi ipotekli taşınmaz maliki İ. yönünden yapılan değerlendirmede; 
 
Şikayetçi  her ne kadar ipotekli taşınmaz maliki olarak takibin tarafı ise de; Yargıtay 12. HD.nin 2013/6736-12157 E.K. sayılı ilamı nazara alındığında, şikayetçi . Yunanistan'da ikamet ettiğini belirtmektedir. Diğer taraftan, yargılama sırasında elden aldığı tebligatlar hariç olmak üzere, şikayetçi İ.'nin (istinaf dilekçesinde belirttiği) adresine gönderilen tebligatların da bila tebliğ iade edildiği görülmüştür. 
 
Bu nedenle,  İİK'nun 134/2. Maddesi uyarınca, şikayetçi İ.'nin (yurt içinde bildirdiği) tebligata elverişli bir adres bulunmadığına göre,  (ilk derece mahkemesinde yapılan yargılama boyunca) yurt içi adres bildirme zorunluluğu usulünce yerine getirilmediğinden, ihalenin feshi isteminin dava şartı eksikliği nedeniyle reddine karar verilmesi gerekir.
 
c) Re'sen incelenecek (diğer) sebeplerden ötürü ihalenin feshini gerektirir bir durumun bulunmadığı anlaşılmıştır.
 
V- Netice olarak, yukarıda açıklanan gerekçelerle, şikayetçilerin istinaf istemi yerinde görülmemekle birlikte dava şartı kamu düzenine ilişkin olup istinafa gelenin sıfatına bakılmaksızın kendiliğinden gözetilmesi gerektiğinden, şikayetçi İ.yönünden ihalenin feshi isteminin dava şartı yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken işin esası incelenerek reddedilmesi Dairemizce yerinde görülmediğinden HMK.nun 353/1.b.2 maddesi gereği ilk derece mahkeme kararının kaldırılarak yerine aşağıdaki şekilde hüküm tesisi yoluna gidilmiştir.
 
HÜKÜM: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;  
 
I- Şikayetçilerin  istinaf isteminin reddine, ilk derece mahkeme kararının gerekçesinde ve hükmünde hata edildiği anlaşıldığından, 
 
6100 sayılı HMK.nun 353/1-b-2 maddesi uyarınca, Aksaray İcra Hukuk Mahkemesi'nin 08/07/2020 tarih, 2019/567 E. 2020/221 K. sayılı kararının KALDIRILMASINA, yerine;
 
"1-Şikayetçi ipotekli taşınmaz maliki İ yönünden ihalenin feshi isteminin USULDEN REDDİNE,
 
2-Şikayetçi ipotekli taşınmaz maliki İ.nin istemi usulden reddedildiğinden aleyhine para cezası hükmolunmamasına,
 
3- Şikayetçi borçlu şirket  yönünden ihalenin feshi isteminin REDDİNE,
 
4- Şikayetçi borçlu şirketin feshi istenilen ihale bedelinin yüzde onu oranında (-17.100,00-TL) para cezasına mahkum edilmesine,
 
5- Alınması gerekli -54,40- Türk Lirası maktu karar harcının peşin alınan -44,40- TL harçtan mahsubu ile -10,00- Türk Lirası harcın şikayetçilerden tahsili ile hazineye İRAT KAYDINA,
 
6-Davalı kendisini vekille temsil ettirdiğinden 1.130,00 TL maktu vekalet ücretinin şikayetçilerden tahsili ile davalıya verilmesine, 
 
7-Şikayetçiler tarafından yapılan yargılama giderlerinin kendi üzerlerinde bırakılmasına,
 
8-Şikayetçiler tarafından mahkemeler veznesine peşin yatırılan gider avansından kalan bakiyenin karar kesinleştikten sonra HMK' nın  333. Maddesi uyarınca yatırana iadesine, " şeklinde HÜKÜM KURULMASINA,
 
II- Peşin harcın mahsubu ile bakiye 4,90 TL harcın şikayetçilerden alınarak hazineye irat kaydına,
 
III- İstinaf giderlerinin istinafa başvuranlar üzerinde bırakılmasına,
 
IV-  Kararın taraflara tebliğine,
 
Dair, dosya üzerinden yapılan inceleme sonunda, İİK'nun 364 ve HMK'nın 361. maddeleri uyarınca kararın tebliğinden itibaren 2 hafta içerisinde dairemize veya bulunduğu yer bölge adliye mahkemesi ilgili hukuk dairesine veya ilk derece mahkemesine verilecek bir dilekçe ile Yargıtay ilgili hukuk dairesi nezdinde TEMYİZ yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 01/02/2021
 
 
BAM Kararı Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 17/06/2021 Tarih ve 2021/5925 - 6629 E.K.sayılı kararı ile süresinde temyiz edilmemesi nedeniyle onaylanmıştır. 

Sahtecilik iddiası- İcra mahkemesinin dar yetkili olması- Tazminat-

Alacaklı tarafından borçlu hakkında başlatılan bonoya dayalı kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile icra takibinde, takip dayanağı belgenin yazıcı aracılığı ile sahte oluşturulduğu tespit edilmiş ise de; imza itirazı dışındaki bu sahtecilik iddiasının dar yetkili icra mahkemesinde incelenmesi mümkün olmadığından borçlunun borca itirazının reddine karar verilmesi yerinde olup, takip dayanağı senedin sahte olup olmadığı ve alacağın varlığı genel mahkemede yargılamayı gerektirdiğinden ve borçlunun itirazının esasına girilmediğinden borçlunun tazminatla sorumlu tutulmasının isabetsiz olduğu-
 

Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi A. Kürtün tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı tarafından borçlu hakkında başlatılan bonoya dayalı kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile icra takibinde, örnek 10 numaralı ödeme emrinin tebliği üzerine borçlu yasal süresi içerisinde icra mahkemesine yaptığı başvuruda, kooperatif üyesi iken verilen imza beyannamesinin sonradan yazıcı ile borç metnine eklenerek sahte evrak düzenlendiğini, takibe konu bononun türetilmiş bir belge olduğunu ileri sürerek takibin iptalini talep ettiği, mahkemece davanın reddine ve taraflar arasındaki alacağın varlığı yargılama gerektirdiğinden borçlu aleyhine icra inkar tazminatı hükmedilmesine yer olmadığına karar verildiği, tarafların istinaf yoluna başvurması üzerine Bölge Adliye Mahkemesince borçlunun istinaf başvurusunun HMK’nun 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine, alacaklının istinaf talebi kabul edilerek, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın reddi ile takip konusu asıl alacağın %20'si oranında hesaplanacak olan tazminatın davacıdan alınarak davalıya verilmesine, karar verildiği, anılan karara karşı borçlu tarafından temyiz yoluna başvurulduğu anlaşılmaktadır.

Hükme esas alınan 07/12/2018 tarihli bilirkişi raporunda, takip dayanağı belgenin yazıcı aracılığı ile sahte oluşturulduğu tespit edilmiş ise de, imza itirazı dışındaki bu sahtecilik iddiasının dar yetkili icra mahkemesinde incelenmesi mümkün olmadığından borçlunun borca itirazının reddine karar verilmesi yerindedir. Ancak takip dayanağı senedin sahte olup olmadığı ve alacağın varlığı genel mahkemede yargılamayı gerektirdiğinden ve borçlunun itirazının esasına girilmediğinden borçlunun tazminatla sorumlu tutulması isabetsizdir.

O halde, bölge adliye mahkemesince, alacaklının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, borçlu aleyhine tazminata hükmedilmesi isabetsiz olup; Bölge Adliye Mahkemesi kararının bu nedenle bozulması gerekir ise de, yapılan yanlışlık yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden kararın bu yönden düzeltilerek onanması gerekmiştir.

SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesinin 17/12/2020 tarih ve 2020/1184 E.-2020/2926 K. sayılı kararının hüküm bölümünün ikinci maddesinin 2-a bendinin “...dava nedeniyle takip durdurulduğu için asıl alacağın % 20 si oranında hesaplanacak olan tazminatın davacıdan alınarak davalıya verilmesine ”cümlesinin tamamen silinerek karar metninden çıkartılmasına, kararın düzeltilmiş bu şekliyle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 370/2. maddesi uyarınca ONANMASINA, karar düzeltilerek onandığından harç alınmasına yer olmadığına, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 01/03/2021 gününde oy birliğiyle karar verildi verildi.

12. HD. 01.03.2021 T. E: 1272, K: 2248
  • Cevap Yok
  • 16-08-2021, Saat: 19:18
  • DuraN
Alacaklı tarafından borçlu hakkında başlatılan bonoya dayalı kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile icra takibinde, takip dayanağı belgenin yazıcı aracılığı ile sahte oluşturulduğu tespit edilmiş ise de; imza itirazı dışındaki bu sahtecilik iddiasının dar yetkili icra mahkemesinde incelenmesi mümkün olmadığından borçlunun borca itirazının reddine karar verilmesi yerinde olup, takip dayanağı senedin sahte olup olmadığı ve alacağın varlığı genel mahkemede yargılamayı gerektirdiğinden ve borçlunun itirazının esasına girilmediğinden borçlunun tazminatla sorumlu tutulmasının isabetsiz olduğu-
 

Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi A. Kürtün tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı tarafından borçlu hakkında başlatılan bonoya dayalı kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile icra takibinde, örnek 10 numaralı ödeme emrinin tebliği üzerine borçlu yasal süresi içerisinde icra mahkemesine yaptığı başvuruda, kooperatif üyesi iken verilen imza beyannamesinin sonradan yazıcı ile borç metnine eklenerek sahte evrak düzenlendiğini, takibe konu bononun türetilmiş bir belge olduğunu ileri sürerek takibin iptalini talep ettiği, mahkemece davanın reddine ve taraflar arasındaki alacağın varlığı yargılama gerektirdiğinden borçlu aleyhine icra inkar tazminatı hükmedilmesine yer olmadığına karar verildiği, tarafların istinaf yoluna başvurması üzerine Bölge Adliye Mahkemesince borçlunun istinaf başvurusunun HMK’nun 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine, alacaklının istinaf talebi kabul edilerek, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın reddi ile takip konusu asıl alacağın %20'si oranında hesaplanacak olan tazminatın davacıdan alınarak davalıya verilmesine, karar verildiği, anılan karara karşı borçlu tarafından temyiz yoluna başvurulduğu anlaşılmaktadır.

Hükme esas alınan 07/12/2018 tarihli bilirkişi raporunda, takip dayanağı belgenin yazıcı aracılığı ile sahte oluşturulduğu tespit edilmiş ise de, imza itirazı dışındaki bu sahtecilik iddiasının dar yetkili icra mahkemesinde incelenmesi mümkün olmadığından borçlunun borca itirazının reddine karar verilmesi yerindedir. Ancak takip dayanağı senedin sahte olup olmadığı ve alacağın varlığı genel mahkemede yargılamayı gerektirdiğinden ve borçlunun itirazının esasına girilmediğinden borçlunun tazminatla sorumlu tutulması isabetsizdir.

O halde, bölge adliye mahkemesince, alacaklının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, borçlu aleyhine tazminata hükmedilmesi isabetsiz olup; Bölge Adliye Mahkemesi kararının bu nedenle bozulması gerekir ise de, yapılan yanlışlık yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden kararın bu yönden düzeltilerek onanması gerekmiştir.

SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesinin 17/12/2020 tarih ve 2020/1184 E.-2020/2926 K. sayılı kararının hüküm bölümünün ikinci maddesinin 2-a bendinin “...dava nedeniyle takip durdurulduğu için asıl alacağın % 20 si oranında hesaplanacak olan tazminatın davacıdan alınarak davalıya verilmesine ”cümlesinin tamamen silinerek karar metninden çıkartılmasına, kararın düzeltilmiş bu şekliyle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 370/2. maddesi uyarınca ONANMASINA, karar düzeltilerek onandığından harç alınmasına yer olmadığına, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 01/03/2021 gününde oy birliğiyle karar verildi verildi.

12. HD. 01.03.2021 T. E: 1272, K: 2248

Ödeme emrinin borçlu tatilde iken tebliğ edilmesi- Gecikmiş itiraz-

Ödeme emrinin borçlu tatilde iken tebliğ edilmesi- Gecikmiş itiraz-İİK. m. 65 
"Örnek 7" ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihte, Haziran/Eylül yaz döneminde şehir dışında Hoşköy beldesinde bulunan yazlığında kalan ve bu takipten 04.02.2011 tarihinde, yazlıktan eve döndükten sonra haberdar olan borçlunun İİK. m. 65'e göre gecikmiş itirazda bulunabileceği-

12. HD. 19.12.2011 T. 11090/29529

Ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihte yaz tatilinde olan borçlunun tatilden döndükten sonra "tebligattan yeni haberdar olduğunu" belirterek "alacaklıya borcunun bulunmadığını, mazeretinin kabulüne ve takibin iptaline karar verilmesini isteyerek İİK. 65 uyarınca gecikmiş itirazda bulunabileceğini-

12. HD. 20.11.2012 T. 16341/33883

‘Gecikmiş itiraz’dan söz edilebilmesi için, tebligatın usulüne uygun olarak yapılmış olmasına rağmen borçlunun bir engel nedeniyle süresi içinde ödeme emrine itiraz edememiş olması gerektiğinden, ödeme emrinin Tebligat Kanununun 21. maddesine uygun olarak tebliğ edilmesi üzerine borçlu o sırada yaz tatilinde köyde bulunduğundan borçlunun başvurusunu gecikmiş itiraz olarak değerlendirilerek tüm delillerinin toplanıp ulaşılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekeceği–

12. HD. 22.01.2008 T. 22959/885

Borçlunun, ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihte tatilde olduğu, tatilden döndükten sonra 18/09/2008 tarihinde evrakı muhtardan aldığını, 21/09/2008 tarihinin Pazar gününe denk gelmesi nedeniylede 22/09/2008 tarihi itibariyle gecikmiş itirazlarını mahkemeye bildirdiği, mahkemece; davacının başvurusunun gecikmiş itiraz olarak kabul edilip, İİK'nun 65. maddesine göre inceleme yapılarak sonuca gidilmesi gerektiği-

12. HD. 25.11.2009 T. 15317/23839

Borçlunun, ödeme emrinin kendisine tebliğ edildiği tarihte tatilde olması nedeniyle yaptığı itirazın, gecikmiş itiraz hükmünde olduğu- 

12. HD. 28.12.2011 T. 31301/31139
  • Cevap Yok
  • 15-08-2021, Saat: 00:58
  • DuraN
Ödeme emrinin borçlu tatilde iken tebliğ edilmesi- Gecikmiş itiraz-İİK. m. 65 
"Örnek 7" ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihte, Haziran/Eylül yaz döneminde şehir dışında Hoşköy beldesinde bulunan yazlığında kalan ve bu takipten 04.02.2011 tarihinde, yazlıktan eve döndükten sonra haberdar olan borçlunun İİK. m. 65'e göre gecikmiş itirazda bulunabileceği-

12. HD. 19.12.2011 T. 11090/29529

Ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihte yaz tatilinde olan borçlunun tatilden döndükten sonra "tebligattan yeni haberdar olduğunu" belirterek "alacaklıya borcunun bulunmadığını, mazeretinin kabulüne ve takibin iptaline karar verilmesini isteyerek İİK. 65 uyarınca gecikmiş itirazda bulunabileceğini-

12. HD. 20.11.2012 T. 16341/33883

‘Gecikmiş itiraz’dan söz edilebilmesi için, tebligatın usulüne uygun olarak yapılmış olmasına rağmen borçlunun bir engel nedeniyle süresi içinde ödeme emrine itiraz edememiş olması gerektiğinden, ödeme emrinin Tebligat Kanununun 21. maddesine uygun olarak tebliğ edilmesi üzerine borçlu o sırada yaz tatilinde köyde bulunduğundan borçlunun başvurusunu gecikmiş itiraz olarak değerlendirilerek tüm delillerinin toplanıp ulaşılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekeceği–

12. HD. 22.01.2008 T. 22959/885

Borçlunun, ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihte tatilde olduğu, tatilden döndükten sonra 18/09/2008 tarihinde evrakı muhtardan aldığını, 21/09/2008 tarihinin Pazar gününe denk gelmesi nedeniylede 22/09/2008 tarihi itibariyle gecikmiş itirazlarını mahkemeye bildirdiği, mahkemece; davacının başvurusunun gecikmiş itiraz olarak kabul edilip, İİK'nun 65. maddesine göre inceleme yapılarak sonuca gidilmesi gerektiği-

12. HD. 25.11.2009 T. 15317/23839

Borçlunun, ödeme emrinin kendisine tebliğ edildiği tarihte tatilde olması nedeniyle yaptığı itirazın, gecikmiş itiraz hükmünde olduğu- 

12. HD. 28.12.2011 T. 31301/31139