*Takipten Önce %4,55 / Sonra %9,10 / Satıştan Sonra %11,38
*Vazgeçme/Haricen Tahsil (Hacizden Önce) %2,27 -(Hacizden Sonra) %4,55
*Maaş ve Ücret Ödemelerinde %4,55
*Başvuru Harcı / Yerine Getirme Harcı 54,40.TL
*Tahliye Harcı -İcra Teb.Üzerine%1,13 /İcra Kanalıyla%2,27
*İhale Damga Vergisi : Binde 5,69
*Kefalet/Temlik/Taahhütname Damga Vergisi Binde 9,48
*Yediemine Ödenen Paralardan Kesilecek Damga Vergisi Binde 9,48
*Resmi şahıslar adına şahıslara ödenecek
paralardan Kesilecek Damga Vergisi Binde 7,59
*Kira Sözleşmelerinden Alınacak Damga Vergisi Binde 1,89
*Cezaevi Yapı Harcı %2
*Vekalet Suret Harcı 7,80.TL
*Haciz, Teslim ve Satış Harcı : 127,60.TL
2019 Yolluk Miktarı : 2.775,16.TL.
Haciz, Teslim, Satış Harcından Memura Ödenen 40,16.TL
İflasın Açılması, Konkordato İsteği, Masaya Katılma : 89,60 TL
Anamenü

 

İflas İşlemlerine İlişkin Bilgi ve Örnekler

Ankara İflas Müdürümüz Necmi Can tarafından hazırlanan iflas işlemlerine ilişkin bilgi ve örneklere ulaşmak için eklentiye tıklayınız.
  • Cevap Yok
  • Dün, Saat: 22:56
  • DuraN
Ankara İflas Müdürümüz Necmi Can tarafından hazırlanan iflas işlemlerine ilişkin bilgi ve örneklere ulaşmak için eklentiye tıklayınız.

İcra Yoluyla Satılan Gayrimenkulün Tahliyesi

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu(İİK )'nun 06.06.1985 tarih ve 3222 Sayılı Kanun'un 17.maddesi ile değişik 135/II.maddesi; 
"Taşınmaz borçlu tarafından veya hacizden evvelki bir tarihte yapıldığı resmi bir belge ile belgelenmiş bir akte dayanmayarak başkaları tarafından işgal edilmekte ise onbeş gün içinde tahliyesi için borçluya veya işgal edene bir tahliye emri tebliğ edilir. Bu müddet içinde tahliye edilmezse zorla çıkarılıp taşınmaz alıcıya teslim olunur." hükmünü içermektedir.
Anılan maddede değişiklik içeren 3222 Sayılı Kanun'un Hükümet Gerekçesinde ise:
"İcra marifetiyle satılan gayrimenkullerin alıcısına teslimde güçlüklerle karşılaşılmaması ve borçlu ile gayrimenkulu işgal eden arasında muhtemel suiniyetli anlaşmaları önlemek amacıyla, 135 inci maddenin ikinci fıkrası değiştirilmekte ve 27 ve 276 ncı maddelere paralel olarak, akdin usulüne uygun bir şekilde hazırlanmış resmi bir belgeye dayanması şartı getirilmektedir." denilmektedir.
Bunlar göstermektedir ki, üçüncü kişi taşınmazda hacizden önceki tarihli bir sözleşmeye dayalı olarak bulunduğunu resmi nitelikte bir belge ile ispat etmelidir.
Burada ispat külfeti üçüncü kişiye aittir. Sözleşmenin hacizden önceki bir tarihte tapuya şerh verilmiş olması veya hacizden önceki bir tarihte noterlikçe düzenlenmiş yada onaylanmış olması hallerinde tahliye emrinin iptali gerekir.
Ne var ki, yasa hükmü karşısında adi nitelikte bir sözleşmeye dayanılamayacağı gibi, mahkemece de bu nitelikte bir belgeye dayalı olarak tahliye emrinin iptaline karar verilemez.
Zira, adi nitelikte bir sözleşme her zaman (bu arada geçmişe dönük olarak da )düzenlenebilir. İşte bu nedenledir ki, az yukarıda değinildiği üzere, kanun koyucu olası kötüniyetli anlaşmaları önlemek için anılan maddenin ikinci (m. 135/II )fıkrasını değiştirmiştir.
Öte yandan, icra mahkemesinin bu konuda verdiği karar kesin hüküm teşkil etmeyeceğinden, üçüncü kişi genel mahkemede taşınmazda hacizden önceki tarihli bir sözleşmeye dayalı olarak bulunduğuna ilişkin tesbit davası açabilir. Bu dava, İİK'nun 72. maddesi anlamında bir menfi tespit davasıdır. Genel mahkemede bu davanın açılmış olması, icra mahkemesinde görülmekte olan şikayet bakımından bekletici mesele yapılmasını gerektirmez. Zira, icra takip hukukunun kendisine özgü şekli yapısı buna olanak vermez.
  • Cevap Yok
  • Dün, Saat: 22:53
  • DuraN
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu(İİK )'nun 06.06.1985 tarih ve 3222 Sayılı Kanun'un 17.maddesi ile değişik 135/II.maddesi; 
"Taşınmaz borçlu tarafından veya hacizden evvelki bir tarihte yapıldığı resmi bir belge ile belgelenmiş bir akte dayanmayarak başkaları tarafından işgal edilmekte ise onbeş gün içinde tahliyesi için borçluya veya işgal edene bir tahliye emri tebliğ edilir. Bu müddet içinde tahliye edilmezse zorla çıkarılıp taşınmaz alıcıya teslim olunur." hükmünü içermektedir.
Anılan maddede değişiklik içeren 3222 Sayılı Kanun'un Hükümet Gerekçesinde ise:
"İcra marifetiyle satılan gayrimenkullerin alıcısına teslimde güçlüklerle karşılaşılmaması ve borçlu ile gayrimenkulu işgal eden arasında muhtemel suiniyetli anlaşmaları önlemek amacıyla, 135 inci maddenin ikinci fıkrası değiştirilmekte ve 27 ve 276 ncı maddelere paralel olarak, akdin usulüne uygun bir şekilde hazırlanmış resmi bir belgeye dayanması şartı getirilmektedir." denilmektedir.
Bunlar göstermektedir ki, üçüncü kişi taşınmazda hacizden önceki tarihli bir sözleşmeye dayalı olarak bulunduğunu resmi nitelikte bir belge ile ispat etmelidir.
Burada ispat külfeti üçüncü kişiye aittir. Sözleşmenin hacizden önceki bir tarihte tapuya şerh verilmiş olması veya hacizden önceki bir tarihte noterlikçe düzenlenmiş yada onaylanmış olması hallerinde tahliye emrinin iptali gerekir.
Ne var ki, yasa hükmü karşısında adi nitelikte bir sözleşmeye dayanılamayacağı gibi, mahkemece de bu nitelikte bir belgeye dayalı olarak tahliye emrinin iptaline karar verilemez.
Zira, adi nitelikte bir sözleşme her zaman (bu arada geçmişe dönük olarak da )düzenlenebilir. İşte bu nedenledir ki, az yukarıda değinildiği üzere, kanun koyucu olası kötüniyetli anlaşmaları önlemek için anılan maddenin ikinci (m. 135/II )fıkrasını değiştirmiştir.
Öte yandan, icra mahkemesinin bu konuda verdiği karar kesin hüküm teşkil etmeyeceğinden, üçüncü kişi genel mahkemede taşınmazda hacizden önceki tarihli bir sözleşmeye dayalı olarak bulunduğuna ilişkin tesbit davası açabilir. Bu dava, İİK'nun 72. maddesi anlamında bir menfi tespit davasıdır. Genel mahkemede bu davanın açılmış olması, icra mahkemesinde görülmekte olan şikayet bakımından bekletici mesele yapılmasını gerektirmez. Zira, icra takip hukukunun kendisine özgü şekli yapısı buna olanak vermez.

İcra Takibinin İptal Usulü

ALINTIDIR.
 İcra takibinin iptali, borçlu tarafından, icra takibinin yapıldığı icra dairesinin tâbi olduğu (bulunduğu yerdeki) icra mahkemesinden istenir.
(takibin iptali talebinin) kabulüne karar verilmesi gerekirken, borçlunun başka icra dosyalarındaki borçlarından dolayı şikâyet (takibin iptali talebi) konusu icra dosyası üzerinde hacizler bulunduğu gerekçesiyle istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir” (12.HD 13.6.2012,4207/20471).
Borçlunun âdi belgeye dayanması halinde, “icra mahkemesince yapılacak iş, bu belgenin alacaklıya gösterilmesi, alacaklının yargılamaya gelip belge altındaki imzayı kabul etmediği takdirde, imzayı reddetmiş sayılarak İİK’nun 71. maddesi gereğince istemin reddine karar verilmesinden ibarettir. Alacaklı yargılamaya gelip imzayı kabul ettiği takdirde sonucuna göre karar verilecektir” (12.HD 1.3.2004, 3035/4522). - “İİK’nun 71. maddesinde borçlunun itfa iddiasını, noterden tasdikli veya imzası ikrar edilmiş bir belgeye dayanması gerekir. Borçlu tarafça ibraz edilen adi nitelikteki ödeme belgesinin içeriği ve imzası alacaklı tarafça ikrar edilmedikçe itfaya esas alınamayacağından, alacaklı adına meşruhattı davetiye çıkarılarak, anılan madde hükmüne aykırı biçimde karar verilmesi isabetsizdir” (12.HD 18.3.2004, 3568/6299). - “Adiyen düzenlenen ibraname alacaklıya gönderilmiş ancak, alacaklı yargılamaya katılmamıştır. Mahkemece, “isticvap davetiyesine rağmen duruşmaya gelinmediği için, belge altındaki imzanın alacaklıya ait olduğu (kabul edilerek) takibin iptaline karar verildiği görülmektedir. Alacaklı gönderilen isticvap davetiyesine rağmen duruşmaya katılmadığı için (imzanın ikrar edildiğinden) ve bu maddede yazılı koşulların oluştuğundan söz edilemez. Bu durumda borçlunun İİK’nun 71/1 maddesinde belirtilen nitelikte bir belge sunamadığı için, istemin reddi yerine kabulü isabetsizdir” (12.HD 16.4.2004,6694/9546)
Takibin iptalini (ve ertelenmesini) istemek, belirli bir süre ile sınırlandırılmış değildir.
Kanun, takibin iptali (ve talikinin) “her zaman” istenebileceğini bildirmektedir (m.71,I). Fakat, gene aynı hükümde belirtildiği (ve yukarda görüldüğü) gibi, takibin iptali (ve taliki) ancak takibin kesinleşmesinden sonra istenebilir ; daha önce istenemez. Bunun azamî sınırının, paraların paylaştırılması olması gerekir. Yani, borçlu, paraların paylaştırılmasına (m.138-143) kadar icra takibinin iptalini (icra mahkemesinden) isteyebilir. Çünkü, paraların paylaştırılması ile icra takibi son bulur ; bundan sonra, borçlu ancak bir istirdat davası açabilir (m.72,VII).
İcra mahkemesi, takibin iptali talebini basit yargılama usulüne göre inceler (m. 18). İcra mahkemesinin incelemesini duruşmalı yapması (tarafları duruşmaya çağırması) gerekir.
İcra mahkemesi, borcun itfa edilmiş olup olmadığını, yanlız (m.71,I'de yazılı) iki çeşit belgeye dayanarak inceleyebilir.
Borçlu, borcunu itfa ettiğini bu belgelerden biri ile ispat edebilirse, icra mahkemesi icra takibinin iptaline, ispat edemezse, takibin iptali talebinin reddine karar verir.
Borçlunun ibraz ettiği âdi belge altındaki imza alacaklı tarafından inkâr edilirse, icra mahkemesinin imza incelemesi yapamayıp, takibin iptali talebini reddetmesi gerekir.
Borçlunun takibin iptali için icra mahkemesine başvurması icra takibini durdurmaz; takibin iptali talebini inceleyen icra mahkemesi, bu konuda vereceği karara kadar takibin durdurulması hakkında bir ihtiyatî tedbir karan veremez (m.72,III kıyasen).
  • Cevap Yok
  • Dün, Saat: 22:48
  • DuraN
ALINTIDIR.
 İcra takibinin iptali, borçlu tarafından, icra takibinin yapıldığı icra dairesinin tâbi olduğu (bulunduğu yerdeki) icra mahkemesinden istenir.
(takibin iptali talebinin) kabulüne karar verilmesi gerekirken, borçlunun başka icra dosyalarındaki borçlarından dolayı şikâyet (takibin iptali talebi) konusu icra dosyası üzerinde hacizler bulunduğu gerekçesiyle istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir” (12.HD 13.6.2012,4207/20471).
Borçlunun âdi belgeye dayanması halinde, “icra mahkemesince yapılacak iş, bu belgenin alacaklıya gösterilmesi, alacaklının yargılamaya gelip belge altındaki imzayı kabul etmediği takdirde, imzayı reddetmiş sayılarak İİK’nun 71. maddesi gereğince istemin reddine karar verilmesinden ibarettir. Alacaklı yargılamaya gelip imzayı kabul ettiği takdirde sonucuna göre karar verilecektir” (12.HD 1.3.2004, 3035/4522). - “İİK’nun 71. maddesinde borçlunun itfa iddiasını, noterden tasdikli veya imzası ikrar edilmiş bir belgeye dayanması gerekir. Borçlu tarafça ibraz edilen adi nitelikteki ödeme belgesinin içeriği ve imzası alacaklı tarafça ikrar edilmedikçe itfaya esas alınamayacağından, alacaklı adına meşruhattı davetiye çıkarılarak, anılan madde hükmüne aykırı biçimde karar verilmesi isabetsizdir” (12.HD 18.3.2004, 3568/6299). - “Adiyen düzenlenen ibraname alacaklıya gönderilmiş ancak, alacaklı yargılamaya katılmamıştır. Mahkemece, “isticvap davetiyesine rağmen duruşmaya gelinmediği için, belge altındaki imzanın alacaklıya ait olduğu (kabul edilerek) takibin iptaline karar verildiği görülmektedir. Alacaklı gönderilen isticvap davetiyesine rağmen duruşmaya katılmadığı için (imzanın ikrar edildiğinden) ve bu maddede yazılı koşulların oluştuğundan söz edilemez. Bu durumda borçlunun İİK’nun 71/1 maddesinde belirtilen nitelikte bir belge sunamadığı için, istemin reddi yerine kabulü isabetsizdir” (12.HD 16.4.2004,6694/9546)
Takibin iptalini (ve ertelenmesini) istemek, belirli bir süre ile sınırlandırılmış değildir.
Kanun, takibin iptali (ve talikinin) “her zaman” istenebileceğini bildirmektedir (m.71,I). Fakat, gene aynı hükümde belirtildiği (ve yukarda görüldüğü) gibi, takibin iptali (ve taliki) ancak takibin kesinleşmesinden sonra istenebilir ; daha önce istenemez. Bunun azamî sınırının, paraların paylaştırılması olması gerekir. Yani, borçlu, paraların paylaştırılmasına (m.138-143) kadar icra takibinin iptalini (icra mahkemesinden) isteyebilir. Çünkü, paraların paylaştırılması ile icra takibi son bulur ; bundan sonra, borçlu ancak bir istirdat davası açabilir (m.72,VII).
İcra mahkemesi, takibin iptali talebini basit yargılama usulüne göre inceler (m. 18). İcra mahkemesinin incelemesini duruşmalı yapması (tarafları duruşmaya çağırması) gerekir.
İcra mahkemesi, borcun itfa edilmiş olup olmadığını, yanlız (m.71,I'de yazılı) iki çeşit belgeye dayanarak inceleyebilir.
Borçlu, borcunu itfa ettiğini bu belgelerden biri ile ispat edebilirse, icra mahkemesi icra takibinin iptaline, ispat edemezse, takibin iptali talebinin reddine karar verir.
Borçlunun ibraz ettiği âdi belge altındaki imza alacaklı tarafından inkâr edilirse, icra mahkemesinin imza incelemesi yapamayıp, takibin iptali talebini reddetmesi gerekir.
Borçlunun takibin iptali için icra mahkemesine başvurması icra takibini durdurmaz; takibin iptali talebini inceleyen icra mahkemesi, bu konuda vereceği karara kadar takibin durdurulması hakkında bir ihtiyatî tedbir karan veremez (m.72,III kıyasen).

İcra Takibinin İptal Edilebilmesinin Şartları Nelerdir

ALINTIDIR.

 Hakkında icra takibi (ödeme emri) kesinleşen borçlu artık cebrî icradan kurtuluş çaresi kalmadığını anlayarak alacaklıya borcunu ödemiş (daha doğrusu, takip kesinleştikten sonra borç itfa edilmiş) olabilir. Bu halde, alacaklının normal olarak takibini geri alması, yani takibinden vazgeçmesi veya hiç olmazsa icra takibine devam etmemesi gerekir. Fakat alacaklı, buna rağmen, icra takibine devam etmek isterse, böyle kötü niyetli alacaklılara karşı borçluyu korumak için, icra takibinin iptali yolu kabul edilmiştir (m.71,1).
Yargıtay, takibin iptali talebini, bazen şikâyet (m. 18), bazen de itiraz olarak nitelendirmektedir. Takibin iptali (ve ertelenmesi) talebi, şikâyet (m. 16) veya itiraz (m.62) değildir. Takibin iptali (ve ertelenmesi) talebi, dava da değildir ; m.71’deki sebeplerin varlığı halinde, takibin iptali veya ertelenmesini sağlayan kendine özgü bir yoldur.
Takibin iptali (ve ertelenmesi) talebi dava olmadığından, yalnız davalar için düzenlenmiş Olan gider avansına ilişkin hükümler (HMK m.ll4/l-g, m.120), takibin iptali (ve ertelenmesi) talebi için uygulanmaz. Borçlu, icra mahkemesine verdiği takibin iptali dilekçesinin ve duruşma davetiyesinin alacaklıya tebliği giderini peşin öder; ödemezse takibin iptali talebinden vazgeçmiş sayılır (Teb.K.m.34,II, m.5 ; Teb. Yön. m.8). - Fakat, icra mahkemesinin, icra takibinin iptalini talep eden borçluya gider avansı yatırması için iki haftalık kesin süre vermesi (HMK m. 120/2) halinde, , herhangi bir yorum uyuşmazlığından zarar görmemek için, gider avansını iki haftalık kesin süre içinde yatırılması ve daha sonra (icra mahkemesi kararını temyiz ederken) icra mahkemesinin kesin süre verme kararının kanuna aykırı olduğunu belirterek bu konuyu da temyiz sebebi yapılması yerinde olacaktır.
I - Takibin iptali şartları (m.71,1)
1) Borcun ve ferilerinin itfa edilmiş olması
Borçlu, borcunu doğrudan doğruya icra dairesinin banka hesabına ödemiş (m.9,I) ise, borcundan kurtulur ve bununla yapılmakta olan icra takibi de son bulur. İcra dairesi, kendisine yapılan ödemenin doğru ve tam olup olmadığım kolayca tespit eder ve bu nedenle icra takibinin son bulduğuna da kendisi karar verir.
Fakat, borçlu borcunu icra dairesi dışında alacaklıya ödemiş ise, o zaman bu ödemenin tam ve doğru olarak yapılıp yapılmadığının anlaşılabilmesi için, ispat hukuku bakımından bir inceleme yapılması gerekir. Kanun, bu incelemeyi icra müdürüne bırakmamış, bununla icra mahkemesini görevli kılmıştır.
Şu halde, buradaki borcun itfa edilmiş olmasından maksat, icra dairesi dışındaki, yani icra dairesinin aracılığına başvurmadan yapılan itfadır. Buradaki (m.71'deki) itfa terimi, ödeme, hibe (bağışlama), ibra, her çeşit af, terkin ve takas gibi borcun son bulması sebeplerini kapsar.
Kanımca, takas da (yani, borçlunun, hakkındaki icra takibinin kesinleşmesinden sonraki dönemde alacaklıya karşı doğmuş olan bir mukabil alacağı ile borcunu takas ettiğini bildirmesi de) m.71,I anlamında itfa terimine dahildir. Yani, borçlu, hakkındaki icra takibinin kesinleşmesinden sonraki dönemde alacaklıya karşı doğmuş olan bir mukabil alacağı ile borcunu takas ettiğini bildirerek, m.71'e göre, icra mahkemesinden takibin iptalini isteyebilir. Yalnız, borçlunun takas ettiğini bildirdiği mukabil alacağını, noterden onaylı veya imzası takip alacaklısı tarafından ikrar edilmiş bir belge (senet) ile ispat etmesi gerekir (m.71,I). Borçlu, karşılık (mukabil) alacağını noterden onaylı veya imzası takip alacaklısı tarafından ikrar edilmiş bir belge ile ispat edemezse (ve takip alacaklısı böyle bir mukabil alacağı inkâr etmekte ise), icra mahkemesi, (borçlunun) takibin iptali talebini reddeder. Her ne kadar, çekişmeli bir (mukabil) alacağa dayanarak takas ileri sürülebilirse de (EBK m.l 18,11 - YBK m. 139,11), m.71,I'deki belgelerden biri ile ispat edilemeyen bir mukabil alacağa dayanarak ileri sürülen takas, m.71,I anlamında itfa sayılamaz. Borçlu, çekişmeli karşılık alacağı ile takip konusu borcunu takas ettiğini bildirerek icra mahkemesinden takibin iptalini (m.71) istedikten sonra (veya daha önce), aynı nedenle (yani, çekişmeli karşılık alacağı ile takip konusu borcunu takas ettiğini ve bu nedenle borçlu bulunmadığını bildirerek (EBK m.l 18,11; m. 122,11 - YBK m. 139,11; m. 143,1) alacaklıya karşı bir menfî tespit davası açarsa, icra mahkemesi, bu menfi tespit davasının sonuçlanmasını, takibin iptali talebi (m.71) için bekletici sorun (HMK m. 165) yapabilir; yani, menfî tespit davası sonuçlanıncaya kadar takibin iptali talebi (m.71) hakkında bir karar vermeyebilir. Fakat, böyle bir menfî tespit davası ve icra mahkemesinin bu davanın sonuçlanmasını beklemesi, kesinleşmiş olan icra takibini etkilemez (durdurmaz). Menfî tespit davasına bakan mahkeme, ihtiyatî tedbir yolu ile de (kesinleşmiş olan) icra takibinin durdurulmasına karar veremez. Mahkeme, sadece, icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesi (yani icra takibinin son safhası) için ihtiyatî tedbir karan verebilir (m.72,III). Uygulamada borçlunun, takas talebini icra dairesine yaptığına ve icra dairesinin takas talebini reddetmesi halinde ise şikâyet yoluna (m. 16) başvurduğuna rastlanmaktadır. Bu uygulamanın kanuna aykırı olduğu kanısındayım. Çünkü, takas maddî hukuka dayanan itiraz sebeplerindendir ve bu nedenle ancak ödeme emrine itiraz yolu ile ileri sürülebilir. İcra mahkemesi ise, takas itirazını, ancak ödeme emrine itirazın kaldırılması talebi (m.68-68/a) üzerine inceleme konusu yapabilir. Takas iddiası, takibin kesinleşmesinden sonra doğmuş olan bir mukabil alacağa dayanmakta ise, az önce görüldüğü gibi, ancak takibin iptali yolu (m.71,I) ile ileri sürülebilir.
Takip konusu borç (borçlu tarafından değil de) bir üçüncü kişi tarafından icra dairesi dışında alacaklıya ödenmiş olsa bile, borçlu m.71,l'e dayanarak (icra mahkemesinden) takibin iptalini isteyebilir.
İcra mahkemesinin itfa sebebine dayanarak icra takibinin iptaline karar verebilmesi için, borcun icra takibinin kesinleşmesinden sonraki dönemde itfa edilmiş olması şarttır (m.71,I).
Takip tarihinden önceki ve takip tarihi ile ödeme emrine itiraz tarihine kadarki itfa (meselâ ödeme), ancak ödeme emrine itiraz yolu ile ileri sürülebilir. Yani borçlu, takip tarihinden önce (veya ödeme emrine itiraz tarihine kadar) gerçekleşmiş olan itfa'ya dayanarak, m.7 Te göre (icra mahkemesinden) takibin iptalini isteyemez. Burada, ödeme emrine itiraz tarihi ile icra takibinin kesinleşmesi arasındaki dönem için bir boşluk yoktur. Çünkü, borçlu, ödeme emrine itiraz tarihinden sonra doğmuş olan itiraz sebeplerini (meselâ ödemeyi, takas'ı), gerek itirazın iptali davasında gerek icra mahkemesinde (itirazın kaldırılması talebinin incelendiği sırada) ileri sürebilir; bu husus, savunmayı genişletme yasağına tâbi değildir. Bu nedenle, borçlu, ödeme emrine itiraz tarihi ile icra takibinin kesinleşmesi arasındaki dönemde gerçekleşen itfa'ya dayanarak da, m.7l'e göre (icra mahkemesinden) takibin iptalini isteyemez
Borçlunun, itfa sebebiyle (icra mahkemesinden) takibin iptalini isteyebilmesi için, borcun tamamının ve ferilerinin, yani bütün faizlerin ve giderlerin (icra giderleri dahil) itfa edilmiş (meselâ ödenmiş) olması gerekir.
Borcun bir kısmının (bölümünün) itfa edilmiş olması halinde, borçlu (icra mahkemesinden) takibin kısmen iptalini isteyebilir. Bu halde, (kısmî itfanın m.71,I'e göre ispat edilmesi üzerine) icra mahkemesi, takibin kısmen iptaline karar verir3; alacaklı, kalan alacak kesimi (takibin iptal edilmeyen bölümü) için icra takibine devam edebilir.
2) Borcun itfa edildiğinin belge ile ispatı gerekir
Borçlu, icra mahkemesinde (takibin iptalini sağlayabilmek için) borcun takibin kesinleşmesinden sonraki dönemde itfa edildiğini (meselâ ödendiğini), ancak, alacaklı tarafından verilmiş olan şu belgelerden biri ile ispat edebilir (m.71,1):
a) İmzası noterlikçe onaylı bir belge : Borçlu, (takibin kesinleşmesinden sonraki dönemde) borcun itfa edildiğini (meselâ ödendiğini), alacaklı tarafından verilmiş imzası noterlikçe onaylı bir belge ile ispat edebilir (m.71,1).
b) İmzası alacaklı tarafından ikrar edilmiş âdi belge: Borçlu, (takibin kesinleşmesinden sonraki dönemde) borcun itfa edildiğini (meselâ ödendiğini)4 imzası alacaklı5 tarafından ikrar edilmiş6 bir âdi belge ile de ispat edebilir (m.71,I).
Ancak, borçlunun yaptığı kısmî ödemenin öncelikle faize mahsup edilmesi gerektiğinden (bkz: EBK m.84,I - YBK m.100,1; yuk. § 6 dipnot 28 civarı), bu mahsup işlemi yapıldıktan sonra geriye bir alacak kesimi kalırsa, kalan alacak kesimi için takibin kısmen iptaline karar verilir.
Borçlu “ödeme iddiasını alacaklının imzasını kabul ettiği 18.1.2001 tarihli ibraname ve 21.1.2001 tarihli ek protokole dayandırmaktadır. - Bu iki belgedeki imzalar alacaklı tarafından kabul edilmişse de, her iki belge dava (takip) konusu alacağın kesin ve net olarak ödendiğini göstermemektedir....bu belgelerin İİK’nun 71/1 maddesi kapsamında ödeme belgesi olarak kabul edilmesi doğru olmadığından şikayetin (takibin iptali talebinin) reddine karar verilmesi” gerekir (HGK 20.3.2002, 12/166-196: İKÎD 2004/518 s.2413-2414).
“Somut olayda borçlunun itfa itirazına dayanak yaptığı belgeler alacaklı vekili Av. K.T. tarafından imzalanmış olup adı geçen vekil duruşmaya gelerek ödeme belgelerini ve imzaları kabul etmiştir. Her ne kadar Av. K.T. 9.8.2002 tarihinde vekâlet görevinden azledilmiş ise de itfa itirazına dayanak yapılan belgeler azil tarihinden önceye ilişkin olması nedeniyle anılan belgeler alacaklıyı bağlar. Bu durumda ödeme belgeleri İİK’nun 71/1. maddesinde öngörülen imzası ikrar edilmiş belge niteliğini kazanmış olduğundan Mahkemece itirazın kabulüne (icra takibinin iptaline) karar verilmesi gerekir” (12.HD 26.4.2005, 7616/9026)
Ödeme belgesi “altındaki imza alacaklı tarafından inkâr edilmeyip boş olarak imzalı kâğıt olarak verildiği ileri sürülmüştür. Alacaklının bu iddiası, kendi hakkının varlığı açısından yargılamayı gerektirse de, (bu) ödeme belgesi İİK’nun 71. maddesinde açıklanan imzası ikrar olunmuş belge niteliği”ndedir (12.HD 27.12.2002, 26123/27867 : Oskay/ Koçak/ Deynekli/ Doğan 2.Cilt s. 1644). - “Dosyada mevcut, imzası alacaklı tarafından ikrar edilen ... tarihli ibraname başlık belgede yer alan, ‘.. borçlulardan yazılı dosya borcuna şamil olmak üzere hiçbir alacağımız kalmamıştır’ şeklindeki beyandan, alacaklının, alacağının tamamını tahsil ettiğinin kabulü gerekir.
Borçlunun âdi belgeye dayanması halinde, icra mahkemesi, alacaklıyı imza hakkında beyanda bulunmak üzere duruşmaya çağırır7. Alacaklı bu adî belge altındaki imzayı inkâr ederse, icra hâkimi, m.68,V hükmünü kıyasen uygulayamaz ve imzanın alacaklıya ait olup olmadığı hakkında bir inceleme yapamaz (veya bilirkişiye yaptıramaz) ; takibin iptali talebini reddetmekle yükümlüdür.
Fakat alacaklı, inkâr ettiği âdi belge altındaki imza hakkında inceleme yapılmasını isterse, icra mahkemesi, inkâr edilen imza hakkında bilirkişi incelemesi yaptırır.
Borçlu, borcun itfa edildiğini yukarıda incelenen (m.71,I'de yazılı) belgelerden başka bir delil (meselâ yazılı delil başlangıcı, tanık veya yemin) ile ispat edemez.
Borçlu, m.72'ye göre açacağı bir menfî tespit davasını kazanması halinde, mahkemeden alacağı ilâm ile de icra mahkemesinden takibin iptalini isteyebilir denebilirse de, m.72,V hükmü karşısında buna gerek yoktur. Çünkü, borçlunun menfî tespit davasını kazanması halinde, icra takibi derhal durur ve kararın kesinleşmesi halinde icra takibi kendiliğinden iptal edilmiş olur (m.72,V,c.l ve 2).
Fakat, takip konusu borcun itfa (veya imhal) edildiği bir mahkeme kararı ile tespit edilmişse, borçlu, böyle bir mahkeme kararına dayanarak da, (m.71'e göre) icra mahkemesinden takibin iptalini isteyebilir.
  • Cevap Yok
  • Dün, Saat: 22:46
  • DuraN
ALINTIDIR.

 Hakkında icra takibi (ödeme emri) kesinleşen borçlu artık cebrî icradan kurtuluş çaresi kalmadığını anlayarak alacaklıya borcunu ödemiş (daha doğrusu, takip kesinleştikten sonra borç itfa edilmiş) olabilir. Bu halde, alacaklının normal olarak takibini geri alması, yani takibinden vazgeçmesi veya hiç olmazsa icra takibine devam etmemesi gerekir. Fakat alacaklı, buna rağmen, icra takibine devam etmek isterse, böyle kötü niyetli alacaklılara karşı borçluyu korumak için, icra takibinin iptali yolu kabul edilmiştir (m.71,1).
Yargıtay, takibin iptali talebini, bazen şikâyet (m. 18), bazen de itiraz olarak nitelendirmektedir. Takibin iptali (ve ertelenmesi) talebi, şikâyet (m. 16) veya itiraz (m.62) değildir. Takibin iptali (ve ertelenmesi) talebi, dava da değildir ; m.71’deki sebeplerin varlığı halinde, takibin iptali veya ertelenmesini sağlayan kendine özgü bir yoldur.
Takibin iptali (ve ertelenmesi) talebi dava olmadığından, yalnız davalar için düzenlenmiş Olan gider avansına ilişkin hükümler (HMK m.ll4/l-g, m.120), takibin iptali (ve ertelenmesi) talebi için uygulanmaz. Borçlu, icra mahkemesine verdiği takibin iptali dilekçesinin ve duruşma davetiyesinin alacaklıya tebliği giderini peşin öder; ödemezse takibin iptali talebinden vazgeçmiş sayılır (Teb.K.m.34,II, m.5 ; Teb. Yön. m.8). - Fakat, icra mahkemesinin, icra takibinin iptalini talep eden borçluya gider avansı yatırması için iki haftalık kesin süre vermesi (HMK m. 120/2) halinde, , herhangi bir yorum uyuşmazlığından zarar görmemek için, gider avansını iki haftalık kesin süre içinde yatırılması ve daha sonra (icra mahkemesi kararını temyiz ederken) icra mahkemesinin kesin süre verme kararının kanuna aykırı olduğunu belirterek bu konuyu da temyiz sebebi yapılması yerinde olacaktır.
I - Takibin iptali şartları (m.71,1)
1) Borcun ve ferilerinin itfa edilmiş olması
Borçlu, borcunu doğrudan doğruya icra dairesinin banka hesabına ödemiş (m.9,I) ise, borcundan kurtulur ve bununla yapılmakta olan icra takibi de son bulur. İcra dairesi, kendisine yapılan ödemenin doğru ve tam olup olmadığım kolayca tespit eder ve bu nedenle icra takibinin son bulduğuna da kendisi karar verir.
Fakat, borçlu borcunu icra dairesi dışında alacaklıya ödemiş ise, o zaman bu ödemenin tam ve doğru olarak yapılıp yapılmadığının anlaşılabilmesi için, ispat hukuku bakımından bir inceleme yapılması gerekir. Kanun, bu incelemeyi icra müdürüne bırakmamış, bununla icra mahkemesini görevli kılmıştır.
Şu halde, buradaki borcun itfa edilmiş olmasından maksat, icra dairesi dışındaki, yani icra dairesinin aracılığına başvurmadan yapılan itfadır. Buradaki (m.71'deki) itfa terimi, ödeme, hibe (bağışlama), ibra, her çeşit af, terkin ve takas gibi borcun son bulması sebeplerini kapsar.
Kanımca, takas da (yani, borçlunun, hakkındaki icra takibinin kesinleşmesinden sonraki dönemde alacaklıya karşı doğmuş olan bir mukabil alacağı ile borcunu takas ettiğini bildirmesi de) m.71,I anlamında itfa terimine dahildir. Yani, borçlu, hakkındaki icra takibinin kesinleşmesinden sonraki dönemde alacaklıya karşı doğmuş olan bir mukabil alacağı ile borcunu takas ettiğini bildirerek, m.71'e göre, icra mahkemesinden takibin iptalini isteyebilir. Yalnız, borçlunun takas ettiğini bildirdiği mukabil alacağını, noterden onaylı veya imzası takip alacaklısı tarafından ikrar edilmiş bir belge (senet) ile ispat etmesi gerekir (m.71,I). Borçlu, karşılık (mukabil) alacağını noterden onaylı veya imzası takip alacaklısı tarafından ikrar edilmiş bir belge ile ispat edemezse (ve takip alacaklısı böyle bir mukabil alacağı inkâr etmekte ise), icra mahkemesi, (borçlunun) takibin iptali talebini reddeder. Her ne kadar, çekişmeli bir (mukabil) alacağa dayanarak takas ileri sürülebilirse de (EBK m.l 18,11 - YBK m. 139,11), m.71,I'deki belgelerden biri ile ispat edilemeyen bir mukabil alacağa dayanarak ileri sürülen takas, m.71,I anlamında itfa sayılamaz. Borçlu, çekişmeli karşılık alacağı ile takip konusu borcunu takas ettiğini bildirerek icra mahkemesinden takibin iptalini (m.71) istedikten sonra (veya daha önce), aynı nedenle (yani, çekişmeli karşılık alacağı ile takip konusu borcunu takas ettiğini ve bu nedenle borçlu bulunmadığını bildirerek (EBK m.l 18,11; m. 122,11 - YBK m. 139,11; m. 143,1) alacaklıya karşı bir menfî tespit davası açarsa, icra mahkemesi, bu menfi tespit davasının sonuçlanmasını, takibin iptali talebi (m.71) için bekletici sorun (HMK m. 165) yapabilir; yani, menfî tespit davası sonuçlanıncaya kadar takibin iptali talebi (m.71) hakkında bir karar vermeyebilir. Fakat, böyle bir menfî tespit davası ve icra mahkemesinin bu davanın sonuçlanmasını beklemesi, kesinleşmiş olan icra takibini etkilemez (durdurmaz). Menfî tespit davasına bakan mahkeme, ihtiyatî tedbir yolu ile de (kesinleşmiş olan) icra takibinin durdurulmasına karar veremez. Mahkeme, sadece, icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesi (yani icra takibinin son safhası) için ihtiyatî tedbir karan verebilir (m.72,III). Uygulamada borçlunun, takas talebini icra dairesine yaptığına ve icra dairesinin takas talebini reddetmesi halinde ise şikâyet yoluna (m. 16) başvurduğuna rastlanmaktadır. Bu uygulamanın kanuna aykırı olduğu kanısındayım. Çünkü, takas maddî hukuka dayanan itiraz sebeplerindendir ve bu nedenle ancak ödeme emrine itiraz yolu ile ileri sürülebilir. İcra mahkemesi ise, takas itirazını, ancak ödeme emrine itirazın kaldırılması talebi (m.68-68/a) üzerine inceleme konusu yapabilir. Takas iddiası, takibin kesinleşmesinden sonra doğmuş olan bir mukabil alacağa dayanmakta ise, az önce görüldüğü gibi, ancak takibin iptali yolu (m.71,I) ile ileri sürülebilir.
Takip konusu borç (borçlu tarafından değil de) bir üçüncü kişi tarafından icra dairesi dışında alacaklıya ödenmiş olsa bile, borçlu m.71,l'e dayanarak (icra mahkemesinden) takibin iptalini isteyebilir.
İcra mahkemesinin itfa sebebine dayanarak icra takibinin iptaline karar verebilmesi için, borcun icra takibinin kesinleşmesinden sonraki dönemde itfa edilmiş olması şarttır (m.71,I).
Takip tarihinden önceki ve takip tarihi ile ödeme emrine itiraz tarihine kadarki itfa (meselâ ödeme), ancak ödeme emrine itiraz yolu ile ileri sürülebilir. Yani borçlu, takip tarihinden önce (veya ödeme emrine itiraz tarihine kadar) gerçekleşmiş olan itfa'ya dayanarak, m.7 Te göre (icra mahkemesinden) takibin iptalini isteyemez. Burada, ödeme emrine itiraz tarihi ile icra takibinin kesinleşmesi arasındaki dönem için bir boşluk yoktur. Çünkü, borçlu, ödeme emrine itiraz tarihinden sonra doğmuş olan itiraz sebeplerini (meselâ ödemeyi, takas'ı), gerek itirazın iptali davasında gerek icra mahkemesinde (itirazın kaldırılması talebinin incelendiği sırada) ileri sürebilir; bu husus, savunmayı genişletme yasağına tâbi değildir. Bu nedenle, borçlu, ödeme emrine itiraz tarihi ile icra takibinin kesinleşmesi arasındaki dönemde gerçekleşen itfa'ya dayanarak da, m.7l'e göre (icra mahkemesinden) takibin iptalini isteyemez
Borçlunun, itfa sebebiyle (icra mahkemesinden) takibin iptalini isteyebilmesi için, borcun tamamının ve ferilerinin, yani bütün faizlerin ve giderlerin (icra giderleri dahil) itfa edilmiş (meselâ ödenmiş) olması gerekir.
Borcun bir kısmının (bölümünün) itfa edilmiş olması halinde, borçlu (icra mahkemesinden) takibin kısmen iptalini isteyebilir. Bu halde, (kısmî itfanın m.71,I'e göre ispat edilmesi üzerine) icra mahkemesi, takibin kısmen iptaline karar verir3; alacaklı, kalan alacak kesimi (takibin iptal edilmeyen bölümü) için icra takibine devam edebilir.
2) Borcun itfa edildiğinin belge ile ispatı gerekir
Borçlu, icra mahkemesinde (takibin iptalini sağlayabilmek için) borcun takibin kesinleşmesinden sonraki dönemde itfa edildiğini (meselâ ödendiğini), ancak, alacaklı tarafından verilmiş olan şu belgelerden biri ile ispat edebilir (m.71,1):
a) İmzası noterlikçe onaylı bir belge : Borçlu, (takibin kesinleşmesinden sonraki dönemde) borcun itfa edildiğini (meselâ ödendiğini), alacaklı tarafından verilmiş imzası noterlikçe onaylı bir belge ile ispat edebilir (m.71,1).
b) İmzası alacaklı tarafından ikrar edilmiş âdi belge: Borçlu, (takibin kesinleşmesinden sonraki dönemde) borcun itfa edildiğini (meselâ ödendiğini)4 imzası alacaklı5 tarafından ikrar edilmiş6 bir âdi belge ile de ispat edebilir (m.71,I).
Ancak, borçlunun yaptığı kısmî ödemenin öncelikle faize mahsup edilmesi gerektiğinden (bkz: EBK m.84,I - YBK m.100,1; yuk. § 6 dipnot 28 civarı), bu mahsup işlemi yapıldıktan sonra geriye bir alacak kesimi kalırsa, kalan alacak kesimi için takibin kısmen iptaline karar verilir.
Borçlu “ödeme iddiasını alacaklının imzasını kabul ettiği 18.1.2001 tarihli ibraname ve 21.1.2001 tarihli ek protokole dayandırmaktadır. - Bu iki belgedeki imzalar alacaklı tarafından kabul edilmişse de, her iki belge dava (takip) konusu alacağın kesin ve net olarak ödendiğini göstermemektedir....bu belgelerin İİK’nun 71/1 maddesi kapsamında ödeme belgesi olarak kabul edilmesi doğru olmadığından şikayetin (takibin iptali talebinin) reddine karar verilmesi” gerekir (HGK 20.3.2002, 12/166-196: İKÎD 2004/518 s.2413-2414).
“Somut olayda borçlunun itfa itirazına dayanak yaptığı belgeler alacaklı vekili Av. K.T. tarafından imzalanmış olup adı geçen vekil duruşmaya gelerek ödeme belgelerini ve imzaları kabul etmiştir. Her ne kadar Av. K.T. 9.8.2002 tarihinde vekâlet görevinden azledilmiş ise de itfa itirazına dayanak yapılan belgeler azil tarihinden önceye ilişkin olması nedeniyle anılan belgeler alacaklıyı bağlar. Bu durumda ödeme belgeleri İİK’nun 71/1. maddesinde öngörülen imzası ikrar edilmiş belge niteliğini kazanmış olduğundan Mahkemece itirazın kabulüne (icra takibinin iptaline) karar verilmesi gerekir” (12.HD 26.4.2005, 7616/9026)
Ödeme belgesi “altındaki imza alacaklı tarafından inkâr edilmeyip boş olarak imzalı kâğıt olarak verildiği ileri sürülmüştür. Alacaklının bu iddiası, kendi hakkının varlığı açısından yargılamayı gerektirse de, (bu) ödeme belgesi İİK’nun 71. maddesinde açıklanan imzası ikrar olunmuş belge niteliği”ndedir (12.HD 27.12.2002, 26123/27867 : Oskay/ Koçak/ Deynekli/ Doğan 2.Cilt s. 1644). - “Dosyada mevcut, imzası alacaklı tarafından ikrar edilen ... tarihli ibraname başlık belgede yer alan, ‘.. borçlulardan yazılı dosya borcuna şamil olmak üzere hiçbir alacağımız kalmamıştır’ şeklindeki beyandan, alacaklının, alacağının tamamını tahsil ettiğinin kabulü gerekir.
Borçlunun âdi belgeye dayanması halinde, icra mahkemesi, alacaklıyı imza hakkında beyanda bulunmak üzere duruşmaya çağırır7. Alacaklı bu adî belge altındaki imzayı inkâr ederse, icra hâkimi, m.68,V hükmünü kıyasen uygulayamaz ve imzanın alacaklıya ait olup olmadığı hakkında bir inceleme yapamaz (veya bilirkişiye yaptıramaz) ; takibin iptali talebini reddetmekle yükümlüdür.
Fakat alacaklı, inkâr ettiği âdi belge altındaki imza hakkında inceleme yapılmasını isterse, icra mahkemesi, inkâr edilen imza hakkında bilirkişi incelemesi yaptırır.
Borçlu, borcun itfa edildiğini yukarıda incelenen (m.71,I'de yazılı) belgelerden başka bir delil (meselâ yazılı delil başlangıcı, tanık veya yemin) ile ispat edemez.
Borçlu, m.72'ye göre açacağı bir menfî tespit davasını kazanması halinde, mahkemeden alacağı ilâm ile de icra mahkemesinden takibin iptalini isteyebilir denebilirse de, m.72,V hükmü karşısında buna gerek yoktur. Çünkü, borçlunun menfî tespit davasını kazanması halinde, icra takibi derhal durur ve kararın kesinleşmesi halinde icra takibi kendiliğinden iptal edilmiş olur (m.72,V,c.l ve 2).
Fakat, takip konusu borcun itfa (veya imhal) edildiği bir mahkeme kararı ile tespit edilmişse, borçlu, böyle bir mahkeme kararına dayanarak da, (m.71'e göre) icra mahkemesinden takibin iptalini isteyebilir.

İcra Müdürü Usulsüz Tebligatı İnceleyebilir mi?

(ALINTIDIR)
İCRA MÜDÜRÜ HANGİ HALLERDE USULSÜZ TEBLİGATI  İNCELEYEBİLİR?
İcra İflas Uygulayıcılarının uygulamada karşılaştığı en büyük sorunlardan bir tanesi tebligat sorunsalıdır.İcra İflas Hukukunda ve cebri icra işlemlerinde tebligatı ilgilendiren en önemli maddelere bakıldığı vakit ;İcra İflas kanunu'nun 21-57.maddelerinde konuya ilişkin bilgilerin bulunduğu gözlemlenmektedir.Tebligat cebri icra hukuku işlemlerinin kalbi olup/hayat kaynağıdır.Tebligatın asıl amacı öncelikle belgelendirme-bilgilendirme işlemi yapmaktıdır.Yasada tebligat ;çıkarmaya yetkili makam ve mercilerinin aldığı kararları veya ilgilerinin ileride haklarını etkileyecek olan veya ileride oluşabilecek haklarını etkileyecek hukuksal durumdan haberdar edilmesidir.
Ülkemizde tebligat hukukunun kaynakları açısında kısaca bilgilendirme yapacak olursak:
7201 sayılı tebligat Kanunu,Tebligat yönetmeliğinin uygulanması hakkında yönetmelik,Elektronik tebligat yönetmeliği bu konuda temel olarak inceleyeceğimiz kurallarının ana şemasını ve hatlarının kaynaklarını göstermektedir.
İncelememize başlamadan önce kaleme alacağımız konu hakkında bir bilgilendirme yapmakta da fayda vardır.
1)İcra Müdürü veya Yardımcısı tarafından yeni açılan bir takipte borçlunun herhangi bir itirazı olmadan tebligatı icra müdürü re'sen usulsüz sayabilir mi?
2)İcra Müdür ve yardımcısı borçlu hakkında takip kesinleştikten sonra tebligatın usulsüz sayılmasına ilişkin bir karar alabilir mi?
3)Yargıtay 4.HD.si usulsüz tebligat yapılması halinde icra müdür ve yardımcılarını tazminata mahkum etmesi hali ile Yargıtay 12.HD.nin usulsüz tebligatı icra müdürünün gözetme yetkisi olmadığını kararlarında belirtmesi halinde icra müdürleri hangi daireye göre karar verecekler.
4)Kamu görevlilerine karşı açılan tazminat davalarında Yargıtay 4.HD. Neden yetkili hale getirildi,akabinde icra müdürlerine karşı İ.İ.K 5.Madde kapsamında ve BK.41 Kapsamında açılacak davalarda neden tazminata hükmediliyor.
5)PTT görevlisi tarafından yapılan tebligatı ,icra müdürü usulsüz sayabilme yetkisine sahip midir?
6)Tüm koşullar ışığında icra müdürü takip kesinleştikten sonra tebligatı usulsüz sayabilme yetkisine haiz midir ?Ya da kendinden önceki bir icra müdür ve yardımcısının verdiği karardan dönebilme yetkisine haiz midir?
Tüm bu açıklamalar ışığında öncelikle tebligat sürecine dahil olan ve etki eden kurumlar şunlardır;
Bakanlıklar düzeyinde
x)Ulaştırma x)Adalet x)İçişleri x)Maliye x)Dışişleri x)Milli Savunma Bakanlıkları vb. Gibi
Bunların yanı sıra tebligat yapmaya muktedir olan veya aracılık eden kurumları ise kısaca şöyle sıralayabiliriz.
PTT-Mahkeme-Yurt dışı temsiclikler(Konsolosluklar),Bizzat,(memur eliyle),muhtar-zabıta-polis-jandarma(kolluk kuvvetleri aracılıyla) ,icra müdürleri yapılmaktadır.
Tebligatın usulsüz olarak yapılmasına ortam hazırlayan veya usulsüz tebligat yapılmasını tetikleyen faktörler nelerdir?
1)PTT Memurlarına verilen eğitimin yetersiz olması veya tebligat kültürünün oluşturulamaması,
2)Tebligatın önemi ve anlamı hususunda bilinç ve farkındalık eksikliği ;
3)İlkögretim dahil üniversiteye kadar ki eğitim sürecinde Hukuk Fakülteleri ve Adalet Yüksekokulları dışında eğitim sistemi konuLARI ve müfredatında yer almaması,
4)Tebligatı sevmeyen bir toplum olmamız,korku ve endişe ile tebligata bu bakış açısıyla bakılması,
5)Sistematik eksikliği;okur yazar oranın ülkemizde yeterli seviye de olmaması,tüzük,yönetmelik ,kanun bağlamında oluşan sorunlar.
6)PTT'nin daha fazla kazanç elde etme hırsı;
7)Şehirlere ait (şehirbilgi sistemi )havuzunun oluşturulamaması ve kurumlar arası iletişim ve koordinasyon eksikliği;
8)İcra Müdürünün tebligatta yetkisiz bırakılması;
9)Mahkemelerin tebligat konusunda özensiz davranması ve gerekli önemi henüz vermemesi;
10)Tebligatın bildirim amacının öneminin henüz anlaşılamaması gibi sayabilir ve bunları çoğaltabiliriz.Örneğin avukatlarının yetkisiz oluşuda ayrı bir sorun halinde kümülatif olarak ortadadır.Tebligat bir devletin iskelet, yargının ise omurga sistemidir. 
2709 Sayılı 1982 Anayasası'nın Hak Arama Hürriyeti başlıklı 36 ncı maddesinde ''Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmayla adil yargılanma HAKKINA SAHİPTİR.'' denilmiştir.
Tebligatın ANLAMI BİLDİRİMDİR. Tebligatın yazılı bildirim ve belgelendirme olmak üzere iki ana UNSURU VARDIR. Tebligat savunma hakkıyla sıkı SIKIYA BAĞLIDIR. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu'nun 30.12.2009 tarihli 2009/12-563 E.-2009/600 K. sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere icra takibinin sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi, itirazların yapılabilmesi ve takibin süratle sonuçlandırılabilmesi, ancak, tarafların icra takibinden usulünce haberdar edilmesiyle MÜMKÜNDÜR. Zira, takip borçlusunun hangi icra dairesinde aleyhine takip bulunduğunu, hakkındaki taleplerin nelerden ibaret olduğunu bilmesi ve varsa itirazlarını zamanında ve doğru merciiye yöneltebilmesi usulüne uygun olarak yapılacak tebligatla sağlanabilir.
Örneğin
Tebligat Kanunu'nun 21/2 nci maddesi aynı zamanda özünde cezalandırmayı da amaçlayan bir DÜZENLEME İÇERDİĞİ MUHAKKAKTIR. Yasa koyucu 5490 Sayılı Kanuna göre doğru adresini zamanında nüfus müdürlüğüne bildirmeyen vatandaşı cezalandırmak AMACINI GÜTTÜĞÜNÜ ANLAMAK ZOR OLMASA GEREKTİR.. Tebligat yasasının dar yorumlanması geçerli bir mazereti nedeniyle yeni adresini zamanında nüfus müdürlüğüne bildiremeyen veya önemli bir mazereti nedeniyle (yatarak hastahanede tedavi gören hasta gibi) bir kaç aylığına adresinden ayrılmak zorunda kalan vatandaşın cezalandırılmasına neden olur. Yasanın yorumunda yardımcı kaynak olan madde gerekçelerini dikkate ALMAKTA FAYDA FAYDA VARDIR. 
6099 Sayılı Kanunun genel gerekçesinde ''... Uygulamada yaşanan sorunları önlemek üzere tasarıda yer verilen en önemli değişiklik, 25/04/2006 tarihli ve 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu'nda kabul edilen adres kayıt sisteminin Tebligat Kanunu'na İNTİBAKININ SAĞLANMASIDIR. Hatta bu yolla, bazen on-onbeş tebligatla dahi sonuç elde edilemeyen durumlarda (ilanen tebligatın gerektirdiği istisnai haller hariç), en fazla iki veya üç tebligatla SORUN ÇÖZÜLECEKTİR.'' Şeklinde sonuca ulaşmayı hedef seçmiçtir.
Tebligatın usulsüz bir şekilde yapılmaması ve denetlenmemesi şeklindeki düşünce ve davranış Anayasanın 36 ncı maddesine aykırı olur ve muhatabın savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelir. Örneğin Tebligat Kanunu'nun 21/2 nci maddesi aynı zamanda özünde cezalandırmayı da amaçlayan bir DÜZENLEME İÇERMEKTEDİR. Yasa koyucu 5490 Sayılı Kanuna göre doğru adresini zamanında nüfus müdürlüğüne bildirmeyen vatandaşı cezalandırmak AMACINI taşımaktadır. Tebligat yasasının dar yorumlanması geçerli bir mazereti nedeniyle yeni adresini zamanında nüfus müdürlüğüne bildiremeyen veya önemli bir mazereti nedeniyle (yatarak hastahanede tedavi gören hasta gibi) bir kaç aylığına adresinden ayrılmak zorunda kalan vatandaşın cezalandırılmasına neden olur. Yasanın yorumunda yardımcı kaynak olan madde gerekçelerini dikkate almakta fayda vardır. Tebligat Kanunu'nda değişiklik yapılan madde gerekçelerinden açıkça anlaşılacağı üzere iki veya üç tebligatla sorun ÇÖZÜME KAVUŞTURULMAK  İSTENMİŞTİR. 
Hem yasa metninde, hem yasanın uygulanmasını gösteren yönetmelikte ve hem de madde gerekçesinde muhatabın sadece adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresinin bilinen adres olarak bildirilmesi halinde doğrudan doğruya T.K 21/2'ye göre tebligat yapılacağı açıklamasına yer verilmemiş, bilakis bildirilen adrese tebligat yapılamaması halinde 21/2'ye göre tebligat yapılacağı ÖNEMLE DİKTE EDİLMİŞTİR. Tebligat Kanunu'nun 21/1 inci maddesinde ve Tebligat Yönetmeliği'nin 30. maddesinde muhatap lehine olan araştırmaların yapılarak tebligatın kendisine ulaşması ve bilgilendirme işleminin yerine GETİRİLMESİ SAİKİYLE HAREKET EDİLMİŞ OLDUĞU SONUCU VARSAYIMA DAYANMIŞTIR.
Usule aykırı tebliğin hükmü ise 7201 Sayılı Tebligat Kanunu'nun 32 nci maddesinde ve Tebligat Yönetmeliği'nin 53 üncü maddesinde düzenlenmiş; tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatap tebliğe muttali olmuş ise geçerli sayılıp, muhatabın beyan ettiği tarihin tebliğ tarihi olarak kabul EDİLECEĞİ AÇIKLANMIŞTIR.
6099 Sayılı Yasanın genel gerekçesinde, değişikliklerle, özellikle adil yargılamadaki makul süre unsurunun gerçekleşmesine önemli katkı sağlanacağı ve tebligatın güvenli bir adrese yapılmasının AMAÇLANDIĞI GÖZLENMİŞTİR. 
6099 Sayılı Yasanın genel gerekçesi ve madde gerekçeleriyle 7201 Sayılı Yasanın 10., 21. ve 35 inci maddelerinde yapılan değişiklikler birlikte değerlendirildiğinde, düzenlemenin amacının 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunuyla oluşturulan adrese dayalı kayıt sisteminden yararlanarak, tebligatların daha sağlıklı bir şekilde ve daha kısa bir sürede yapılması ve bunun sonucu olarak da yargılamaların gereksiz sürüncemede kalmasının önlenmesi OLDUĞU TARTIŞMASIZDIR.
Bilindiği üzere Anayasa’da kuvvetler ayrılığı sistemi kabul edilmiş olup, 7 nci maddede yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait OLDUĞU AÇIKLANMIŞTIR. Yargı organları ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce yapılan yasal düzenlemelere uygun davranmak ve yasa hükümlerini aynen UYGULAMAKLA MÜKELLEFTİR.
. Bir diğer deyişle 7201 sayılı Yasanın 10. ve 21/2 nci maddelerinin yasa koyucunun iradesi doğrultusunda uygulanması halinde hak kayıplarının olabileceği endişesiyle yasa hükümleri göz ardı edilmesi düşünülemez.
a)İcra Müdür ve Yardımcıları Tebligatı resen inceleyebilir mi?
 İcra dairelerinde görev yapan icra müdür ve yardımcıları takip dosyasındaki tebligatın yoklukla geçersiz olduğunu görürse veya yapılan tebligat işlemini, yokluğa yakın bir şekilde (eksiklik,hata)-sakatlık vb.bir sebeble 7201 sayılı Tebligat Kanunundaki usullere ağır aykırılık içerdiğini anladığı an tebligatı resen incelemek zorunda olduğu kanaatindeyiz.
b) Yargıtay 12. HD.'nin süregelen içtihatları dikkatle incelendiğinde öteden beri tebligatın usulsüzlüğünün icra müdür veya yardımcısı tarafından inceleyemeyeği hususunda defaten içtihatlar vermiştir.Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin tebligat ile ilgili oluşturduğu bu görüşü ;İcra İflas Kanunu sistematiğine ve 7201 sayılı Tebligat Kanunun genel hükümlerine aykırılık oluşturduğu kanaatindeyiz.
Kanunlarının emredici hükümlerini uygulayan icra müdür ve yardımcılarını da elinin kolunun bağlı olduğu, bunun gerekliliği olarak tebligatı ÇIKARAN MERCİ Olan icra dairesinin usulsüz tebligatı resen incelemesi gerektiği kuralına usul ve sistematik açıdan ters ve aykırıdır.
c)Yargıtay 4. Hukuk Dairesi icra müdür ve yardımcılarının usulsüz tebligata rağmen ,müteakip işlemleri yapan icra memurlarının usulsüz tebligat incelemesi yapmadığı gerekçesiyle süreklilik arz eden kararlarında icra müdür ve yardımcıları hakkında tazminata hükmetmiştir.Çoğu kararı da onamıştır.
Adalet bakanlığı aleyhine tazminata hükmedip,İİK.5.Madde kapsamında icra müdürünü kusurlu bulan kararlara imza atmıştır.
Adalet Bakanlığı ise rücû yoluna giderek sorumlu icra müdür ve yardımcılarından tahsili yoluna gitmektedir.
İcra iflas hukuku bakımından, icra dairesinin görevi hakkı hak sahibine bir an önce teslim etmek ise , tebligat usulsüzlüğünün ancak taraflarca ileri sürülebileceği iddiası de ,Tebligat Kanunun bağlayıcılığının gerekliliği olan resen gözetmeye her ne kadar Yargıtay 12.HD.İcra Müdür ve yardımcısı resen inceleyemez dese de bu görüşün hem kanuni dayanağı,hem de tebligat hukuku açısından kabül edilemez bir görüş olduğu düşünülebilir.Ayrıca icra müdür ve yardımcılarını sürekli mahkum etme ve cezalandırma amacı güden resen gözetme ilkesinin bir an önce icra iflas kanuna eklenmesi kanaatindeyiz.
Usulsüz tebligat işleminde sorumlu tutulacak görevli, asli görevi olarak tebligat yasasını uygulayan PTT de görevli memurlar mı,yoksa icra müdür ve yardımcıları mıdır.Posta memurunun yaptığı usulsüz tebligatı icra memurları denetleyemecekse neden Yargıtay 4.H.D icra memurlarına sürekli tazminata mahkum etmektedir.
Posta memurunu denetleyecek idare amirlerinin neden sorumluluğu yoluna gidilmemektedir.İcra memuru usulsüz yapılan tebligatı iptal edemiyorsa bu yetkisi yoksa(Yargıtay 12.HD.) göre neden Yargıtay 4.Hukuk Dairesi kusur ve zarar-illiyet bağı ilişkisi kurarak cezalandırma yoluna gitmektedir.İcra Müdürlüğünce, dava ya da takibin muhataplarına yapılan tebligatların doğru ve güvenli bir şekilde adrese teslimi ve bu kapsamdaki işlerin denetlenmesi PTT Genel Müdürlüğü'nün kamu hizmeti kapsamındaki görevleri arasındadır. Özellikle adli makamlarca yapılan tebligatlarla ilgili 7201 Sayılı Tebligat Kanunu'nun 1. ve geçici 1. maddeleri ile 5584 Sayılı Posta Kanunu'nun (1- 2. )maddeleri dikkate alındığında; burada ptt idaresinin hizmet kusuru da olduğu ortadadır.Burada görevi hiç yapmayarak veye görevinin gereğini yerine getirmeyerek sorumlu hale geldiği de ortadadır.Çünkü PTT NİN YAPTIĞI FAALİYETTE KAMUSAL FAALİYET OLUP,PTT İDARESİ DE HUKUK DÜZENİ İÇİNDE KAMUSAL FALLİYET YÜRÜTTÜĞÜ ; TEBLİGAT FAALİYETİNİ YAPAN TEK YETKİLİ KURULUŞ OLMASI NEDENİYLE KAMUSAL FAALİYETTE KUSURDA İSE PTT İDARESİNE KARŞI YAPTIRIM UYGULANMALIDIR.
Usulsüz yapılan tebligat nedeniyle ,Yargıtay 4.HD E: 2002/8860, K: 2003/344 sayı ve 6.01.2003 tarihli kararı) İle kısaca İcra Müdürü tebligatın Tebligat Yasası hükümlerine uygun olarak tebliğ edilip edilmediğini denetlemekle yükümlüdür''.diyerek icra memuruna neden tazminata mahkum etmektedir.
İİK'nun 16. maddesinde usulsüz tebligata karşı 7gün içerisinde şikayet yoluna gidilmesi taraflarca ileri sürülür ise de usulsüz tebligatı icra müdürünün resen inceleyemez şeklindeki istisnasına , dayanak olamaz. Tebligatı yapan kişi posta memuru olup tebligatı bizzat yapma işlemi icra memuru işlemi olarak adledilemez.
Posta memuru tarafından yapılan bir Tebligatı geçerli saymak veya saymamak icra memuru işlemi olabilir ki işte o zaman usulsüz tebligatın düzeltilebilmesi ancak İİK 16. Madde gereğince şikayet yolu ile istenebilir hale gelsin....
Usulsüz tebligat takip dosyası içine girdikten sonra icra müdür ve yardımcıları, kesinleşme sonrası yapılabilecek işlemleri yapmaya başladığında bu işlemler aynı zamanda, tebligatın usulüne uygun olduğu yönünde icra dairesinin zımni kabül işlem tesisi niteliğine bürünür. İcra müdürlüğü bu şekilde tebligatı zımnen geçerli sayması


veya usulsüzlük başvurusu üzerine açıkça verdiği "tebligat usulüne uygundur şeklindeki kararından sonra artık takip kesinleşmiş olur ve haciz ,muhafaza,satış,kıymet takdiri ve takibin kesinleşmesinden sonraki safhalara geçilir.
İcra müdür ve yardımcılarının verdikleri kararlardan sonra " icra müdürlüklerinin verdikleri kararlardan kendiliklerinden dönerek yeni bir karar vermelerinin mümkün olmaması" doktrinsel ve norm haline dönüşen temel kuralı karşımıza çıkarır . Bu durumda artık icra müdürlüğünün tebligata yönelik bir işlemi-kararı bulunmakla birlikte bu aşamadan sonra  ancak şikayet yoluyla tebligatın usulsüzlüğü giderilebilir hale gelmektedir.
Hukuk literatürünün değişmez kuralı herkes yaptığı iş, eylem, verdiği karardan bizzat kendisinin sorumlu tutulmasıdır. Ceza hukukunun da temelinde suçu işleyen faiilin cezalandırmak amaçtır,yoksa suçu işlemeyeni cezalandırmak diye bir müeessesi yoktur.
Usulsüz tebligatın resen dikkate alınması görüşünün dayanak noktası gerek Tebligat Kanunun bağlayıcılığı, gerekse tebligatı bizzat yapma işlemi icra müdür ve yardımcısı işlemi olmayıp posta memurunun işlemi olmasından kaynaklandığı gibi, bu hususta bir başka dayanak AYM'nin son yıllarda verdiği emsal niteliğindeki kararlarıdır.
Anayasa Mahkemesinin 2013/5949 esas sayılı bireysel başvuru üzerine verdiiği kararında usulsüz tebligatın,  mahkemeye erişim hakkı, adil yargılanma hakkı ve hak arama hürriyetine aykırılık teşkil edeceğini vurgulanmıştır. Gerek bu ilkeler gerek tebligat kanununun bağlayıcılığı, gerekse aksi yöndeki düşüncenin kanuni dayanağının bulunmaması nedeniyle yorumla usulsüz tebligatı dikkate alma yasağı getirilmesi, anayasal hakların ihlali sonucunu doğuracak; Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin kararlarında olduğu gibi devletin ve icra müdürünün yasal sorumluluğunu doğuracaktır. 
Tebligatın, mahkemeye erişim hakkıyla sıkı sıkıya bağlı olması cihetiyle AİHM kararlarına bakıldığında da , AİHM'in, mahkemeye etkili erişim hakkını, "hukukun üstünlüğü" ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul edildiği görücektir. Bunun yanısıra mahkemeye etkili erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlâl edildiğine karar verilmektedir (Geffre/Fransa, B. No: 51307/99, 23/1/2003, § 34).
Mahkemeye erişim hakkı, sınırlandırılabilen bir hak ise de, getirilecek sınırlandırmaların, hakkın özünü zedeleyecek şekilde kısıtlamaması, meşru bir amaç izlemesi, açık ve ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük
oluşturmaması gerekir (B. No: 2013/1613, 2/10/2013, § 38).(Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz.Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34 ve Rodríguez Valín/İspanya, B. No: 47792/99, 11/10/2001, § 22). Usulsüz tebligatın icra memurunca dikkate alınamaması şeklindeki yorumla getirilen sınırlama yasada açıkça düzenlenmediği gibi ölçülü de olmadığı, borçlunun menkul-gayrimenkullerini satıldığını yıllar sonra öğrenmesine neden olabilecek şekilde tamamen usulsüz tebligatların işlem görmesine katlanma şeklinde borçluya ağır bir külfet yüklediği görülecektir.
Usulsüz tebligatın icra müdür ve yardımcıları tarafından re'sen dikkate alınamaması, borçlunun mahkemeye uluşmaması, süresinde adil yargılanamamasını ve hak arama hürriyetini süresinde, etkin kullanamamasını doğuracaktır. 
Usulsüz tebligatın icra memurunca re'sen dikkate alınamaması, devlete olan güveni de vatandaş gözünde bitirmektedir.
(E.2013/64, K.2013/142, K.T. 28/11/2013).Usulsüz tebligatın icra memurunca resen dikkate alınamaması, bu hususta 4. Hukuk Dairesi ve 12. Hukuk Dairesi arasında ihtilafın yıllardır devam etmesi yorumla getirilen fiili düzenlemenin açık, net anlaşılır olmadığını gözler önüne sermektedir.
AİHM, Sözleşme sisteminin, bazı durumlarda, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme'nin 6. maddesiyle güvence altına alınan haklardan etkili olarak yararlanılmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almasını gerektirdiğini (Vaudelle/Fransa, B. No: 35683/97, 3/1/2001 §52), bunun her şeyden önce hakkında dava açılan kişinin durumdan haberdar edilmesini gerektirdiğini ifade etmektedir (Dilipak ve Karakaya/Türkiye, B. No:7942/05 ve 24838/05, 4/3/2014 §77). Usulsüz tebligatın icra memurunca re'sen dikkate alınamaması, Tebligat Kanuna rağmen hakkında açılan icra takibinden haberdar edilmemesini sonucunu doğurmaktadır. 
Kanaatimizce alacaklı ile borçlu arasında menfaat dengesinde tebligatlar açısından denge şu yöntemler izlenerek sağlanmalıdır ;
a)Tebligatın yoklukla geçersiz olduğu hallerde, tebligatta posta memurunun isminin olmaması, imzasının yer almaması ve ptt mührünün olmaması gibi durumların yanında, yapılan tebligat işlemi, yokluğa yakın bir şekilde Tebligat Kanunundaki usule ağır aykırılık içeriyor ve borçlunun tebligatı ögrenmesi şansa,kadere,tesadüfe bırakılıyorsa icra müdür ve yardımcısı tarafından resen dikkate alınabilmelidir. 
Yokluk veya ağır usulsüzlük dışındaki tebligatın usule  aykırılıklar ise ancak tarafça ileri sürülmesi halinde TK 32. ve İİK 18. Madde gereğince şikayet yoluyla ileri sürülmesi halinde degerlendirlmelidir.
Ağır usulsüzlük halinin, en pratik tanımı ise; yapılan tebligatı muhatabın öğrenebilmesi şansa,tesadüfe kalmış ise, bu durum ağır usulsüzlük hali olarak görülmelidir.  
  Tüm bu bilgiler ışığında usulsüz tebligatta icra takip dosyasında çıkarılan tebligat ilişkin prosedür şu şekilde hukuka uygun olmaktadır: 
1)Yokluk ve Tebligat Kanunundaki usule ağır aykırılık hallerinde usulsüz tebligatı, icra müdürü resen gözetmelidir.İcra Müdürü tebligatın Tebligat Kanunu (Tüzük-nizamnamesi) hükümlerine uygun olarak tebliğ edilip edilmediğini denetlemekle yüküm¬lüdür.
2)Usulsüz tebligata rağmen bir sonraki aşamadaki takip kesinleştikten sonra icra prosedürüne icra müdürlüğüce geçilip işlem yapılmış ise bu işlemle icra müdürlüğü tebligatın geçerli olduğu yönünde zımni işlem yapmış olup  " icra müdürlüklerinin verdikleri kararlardan kendiliklerinden dönerek yeni bir karar vermelerinin mümkün olmaması" kuralı devreye girer. İİK’ nun 5. maddesine göre so¬rumluluğun kapsamı belirlenerek hüküm kurulurken Yargıtay 4.Hukuk Dairesininde artık icra memuru üzerine KUSUR İNCELEMESİ YAPTIĞINI BİLMEKTE FAYDA VARDIR.YANİ TAZMİNATA HÜKMEDERKEN SON KARARLARINDA KUSUR-İLLİYET-NEDENSELLİK-ZARAR İLKELERİNİ DE GÖZ ÖNÜNE ALDIĞINI GÖSTERMİŞTİR.
3)TEBLİĞ EDİLMİŞ TEBLİĞ MAZBATASINA DAYANARAK İŞLEM 
YAPACAK İCRA MÜDÜR VE YARDIMCILARI ,PTT MEMURU TARAFINDAN YAPILAN USULSÜZ TEBLİGAT AÇISINDAN SORUMLU TUTULMASI HUKUK DIŞIDIR.Kontol edemediğim ve re'sen inceleyemediğim bir tebligattan ,milyon dolarlık satış dosyalarında ihalenin usulsüz tebliğ nedeni ile feshine karar verildiğinde ,usulsüz tebligat nedeniyle icra müdürünün sorumlu tutulması bir nevi akıl tutulmasıdır.
4)-- İcra Hukuk Mahkemeleri’nin kararlarını inceleme yetkisine sahip olan Yargıtay 12. Hukuk Dairesi “İcra Müdürü, Tebligatın Usulsüzlüğüne kendiliğinde karar veremez” şeklindeki kararları sürekli olarak vermektedir.Ama artık bir farkı vardır Yargıtay 4.Hukuk Dairesi son verdiği kararlarda usulsüz tebligatta kusur incelemesi ve kusur dağılımı yapmıştır.Bu ne demektir kusura göre tazminata artık hükmedeceğini belli etmiş ve kararlar vermiştir.2011-2014 yılları arasında icra müdürllüklerinin usulsüz tebligatı resen inceleyip inceleyemeceği muamması yaşanırken icra müdürlerine maddi ve manevi tazminat istemli yaklaşık 34 tane sadece usulsüz tebligatla ilgili dava açıldığı görülecektir.
5)Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin kusur incelemesi yaptığı o kararından kesitlere bakalım:
T. C. Y A R G I T A Y 4. HUKUK DAİRESİ 
ESAS : 2013/8842 KARAR : 2014/5067 TARİH : 26.03.2014 
Dosya içeriğinden; davalı PTT Genel Müdürlüğü’ne yöneltilen davanın, davacıya icra müdürlüğünce çıkarılan tebligatın, davalı idare çalışanı tarafından tebliği sırasında gerekli özenin gösterilmeyerek usulsüz olarak yapılması sonucu davacının zarara uğraması hukuksal nedenine dayandırdığı görülmektedir. Adli makamlarca, dava ya da takibin muhataplarına yapılan tebligatların doğru ve güvenli bir şekilde adrese teslimi ve bu kapsamdaki işlerin denetlenmesi PTT Genel Müdürlüğü'nün kamu hizmeti kapsamındaki GÖREVLERİ ARASINDA ADLEDİLMEKTEDİR. Özellikle adli makamlarca yapılan tebligatlarla ilgili 7201 Sayılı Tebligat Kanunu'nun 1. ve geçici 1 inci maddeleriyle 5584 Sayılı Posta Kanunu'nun 1. ve 2 nci maddeleri dikkate alındığında; davalı idarenin adli tebligatlarla ilgili faaliyetleri tekel şeklinde yürütülen kamusal bir faaliyet olduğundan, bu görevin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesi hizmet kusuru nitelindedir. İdare’nin işlemi ya da eylemi nedeniyle doğan zararlardan dolayı; İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 2/1-b maddesi gereğince İdare’ye karşı, idari yargı yerinde tam yargı davası açılmalıdır .
İcra müdürünün muhatap adına tebligat yapılan kişilerin gerçekte var olup olmadıklarını ve kimlik bilgilerini kontrol etme yükümlülüğü bulunmadığından davacı zararından davalı Adalet Bakanlığı'nın sorumlu tutularak davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmediğinden(kusur incelemesi yaptığı yer kararın tam bu noktasıdır) kararın bu nedenle de bozulması gerekir.Davalı Adalet Bakanlığı aleyhine icra müdürünün usulsüz tebligata rağmen icra takibini kesinleştirdiği, gerekli özeni göstermediği, icra müdürünün de kusurunun bulunduğu gerekçesiyle dava açılmıştır.
6)T. C. Y A R G I T A Y 4. HUKUK DAİRESİ
ESAS : 2001/12498 KARAR : 2002/464 TARİH : 17.01.2002 İlamıda incelendiğinde daha öteden beri kusur incelemesi yapıldığı görmekteyiz.
İcra Müdürlüğünce , dava ya da takibin muhataplarına yapılan tebligatların doğru ve güvenli bir şekilde adrese teslimi ve bu kapsamdaki işlerin denetlenmesi PTT Genel Müdürlüğü'nün kamu hizmeti kapsamındaki görevleri arasında yer aldığı bellidir.Ancak sonuçta kusur incelemesine muhatap olan ise icra müdürleri olmaktadır.
7)Y A R G I T A Y HUKUK GENEL KURULU
ESAS : 2013/6-1654-KARAR : 2015/1106 TARİH : 27.03.2015 Kararı incelendiğinde 
.......Davalı/kiracı vekili, icra takibi sonucu gönderilen ödeme emri tebliğinin usulsüz olduğunu, takipten haberdar olunca icra müdürlüğüne gecikmiş itirazda bulunduklarını, kesinleşmeyen alacaktan dolayı temerrüt oluşmayacağını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
.......durumun dava dilekçesinin tebliğ tarihine göre belirlenen şikayet süresine ilişkin davacının kazanılmış hakkının ihlali sonucunu doğurup doğurmadığı burada çok ama çok önem taşımaktadır.
Mahkkemece her ne kadar ödeme emri usulune uygundur diyorsa da özel daire bozmuştur.Daha sonra mahkemenin karara direnmesi sonrası da sonucu yine değiştirmemiştir.
8)Anayasa Mahkemesi tarafından verilen Erişim Hakkkının Engellenmesi-ERİŞİM HAKKI-SAVUNMA HAKKININ KISITLANMASI-HAK ARAMA HÜRRİYETİ KONULU BİREYSEL BAŞVURU KARARI İSE KONUMUZA KATKI SAĞLAYACAKTIR.
Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı
Başvuru Numarası: 2013/5949
Karar Tarihi: 12/3/2015-R.G. Tarih- Sayı: 16/5/2015-29357
1.         Başvurucu, ilanen tebliğin yapıldığı tarihte Adana ilinde ikamet ettiğini, nüfus kayıtları sorgulansa idi adresine ulaşılabileceğini, diğer taraftan 1999 yılından beri aynı şirkette çalıştığını, çalıştığı yerden sorgulama yapılsa idi yine adresine ulaşılabileceğini belirterek vergi ziyaı cezalı ihbarnamenin usulüne uygun tebliğ edilmeksizin düzenlenen ödeme emrine konu alacağın kaldırılması istemiyle yürütmeyi durdurma talepli olarak Ankara 2. Vergi Mahkemesinde dava açmıştır.
2)a. Silahların Eşitliği ve Çelişmeli Yargılama İlkesinin İhlali İddiası
1.         Başvurucu, ödeme emrinin iptali istemiyle açtığı davada savunmaya cevap dilekçesinin davalı idareye tebliğ edilmemesi sonucu dava dosyasının tekemmül etmeksizin karar verilmiş olmasından şikâyet etmektedir.  
2.         Adalet Bakanlığı görüşünde, başvurunun bu kısmının silahların eşitliği çerçevesinde incelenmesi gerektiği, başvurucunun davalı idarenin savunmasına karşı sunduğu savunmaya cevap (2. dilekçe) dilekçesinin davalı idareye tebliğe çıkarılmadığı, 2. dilekçenin davalı idareye tebliğe çıkarılması durumunda idarenin vereceği 2. savunmaya başvurucunun cevap veremeyeceği, ancak davalı idarenin ikinci savunmasında başvurucunun cevaplandırmasını gerektiren hususların davanın görülmesi sırasında anlaşılması halinde davacıya cevap vermesi için derece mahkemesince bir süre verilebileceği hususlarının dikkate sunulması gerektiği ifade edilmiştir. 
3)....1.         Delillerin ibrazı ve değerlendirilmesi adil yargılanma hakkının unsurlarından biri olarak kabul edilen silahların eşitliği ilkesi kapsamında kabul edilmekte olup, bu hak adil yargılanma hakkının somut görünümlerinden biridir. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili hükmü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle, Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesi gibi ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir (B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 4)  1.         Taraflar arasında hakkaniyete uygun bir dengenin sağlanmasını amaçlayan silahların eşitliği ilkesi,  mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler bakımından taraflar arasında eşitliğin sağlanması ve bu dengenin yargılamanın her aşamasında korunmasını ifade etmekte olup, bu usuli güvence gereğince, uyuşmazlığın her iki tarafına da savunmasının temel dayanağı olan delilleri sunma imkânı tanınmalıdır (B.No. 2013/2116, 23/1/2014, § 18; Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. De Haes ve Gijsels/Belçika, B. No. 19983/92, 24/02/1997, § 53).
Adil yargılanma hakkının unsurlarından olan çelişmeli yargılama ilkesi ise taraflara dava malzemesi hakkında bilgi sahibi olma ve yorum yapma hakkının tanınmasını ve bu nedenle tarafların yargılamanın bütününe aktif olarak katılmasını gerektirmektedir. Bu anlamda, mahkemece tarafların dinlenilmemesi, delillere karşı çıkma imkanı verilmemesi, yargılama faaliyetinin hakkaniyete aykırı hale gelmesine neden olabilecektir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Ruiz-Mateos/İspanya, B. No.12952/87, 23/06/1993, § 63). Çelişmeli yargılama ilkesi, silahların eşitliği ilkesi ile yakından ilişkili olup, bu iki ilke birbirini tamamlar niteliktedir. Zira çelişmeli yargılama ilkesinin ihlal edilmesi durumunda, davasını savunabilmesi açısından taraflar arasındaki denge bozulacaktır. Çelişmeli yargılamanın medeni haklara ilişkin davalarda da kabul ediliyor olması, medeni bir hakka ilişkin yargılamada tarafların duruşmada hazır bulunması da dahil olmak üzere, yargılamanın bütününe aktif olarak katılmalarını gerektirir (B. No. 2013/1780, 20/3/2014, § 25). 
Mahkemeye Erişim Hakkının İhlali İddiası
. Başvurucu, mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini iddia etmiş olup,  açıkça dayanaktan yoksun olmayan ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmayan başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
         Başvurucu, vergi ziyaı cezalı ihbarnamenin yeterli araştırma yapılmadan ilanen tebliğinin yapıldığını ve bu nedenle yapılan ilanen tebligatın usulsüz olduğunu belirterek mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
ilalanen yapılan tebligatın usulsüz olduğunu belirterek mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
Adalet Bakanlığı görüşünde, başvurucunun son adresinin tespit edilebilmesi maksadıyla adres araştırması yapılması halinde, uyuşmazlık konusu ödeme emri içeriği alacağa ilişkin ihbarnameden haberdar olabileceği ve vergi mahkemelerince ödeme emrine nazaran daha ayrıntılı inceleme yapılan vergi/ceza ihbarnamesini mahkeme önüne taşıyarak yargılama yapılmasını isteyebileceği hususlarının göz önünde bulundurulması gerektiği ifade edilmiştir.
Anayasa'nın "Hak arama hürriyeti" kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."
Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" kenar başlıklı 40. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:
"Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.
Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.
Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır."
Sözleşme'nin "Adil yargılanma hakkı" kenar başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir."
Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilmeve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Anılan maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde, Anayasa'nın 40. maddesi uyarınca diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir (E.2013/64, K.2013/142, K.T. 28/11/2013).Bu bağlamda Anayasa'nın, devletin işlemlerinde ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmesi gerektiğini ifade eden 40. maddesinin de, adil yargılanma hakkının kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır.Bunun yanında Anayasa'da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Sözleşme'nin 'Adil yargılanma hakkı' kenar başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 22).
Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir. (B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52). AİHM, mahkemeye etkili erişim hakkını "hukukun üstünlüğü" ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlâl edildiğine karar verilmektedir (Geffre/Fransa, B. No: 51307/99, 23/1/2003, § 34).
.....
Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk  devletinin önkoşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini,devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (E.2013/64, K.2013/142, K.T. 28/11/2013).
Mahkemeye erişim hakkı, kural olarak mutlak bir hak olmayıp, sınırlandırılabilen bir haktır. Bununla birlikte getirilecek sınırlandırmaların, hakkın özünü zedeleyecek şekilde kısıtlamaması, meşru bir amaç izlemesi, açık ve ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük oluşturmaması gerekir (B. No: 2013/1613, 2/10/2013, § 38). Devletler bir davanın açılabilirliğine ilişkin olarak takdir hakları gereği bazı sınırlamalar getirebilir ve bu davalar niteliği gereği düzenleyici işlemlere konu olabilir. Bununla birlikte, bu sınırlamalar dava açmak isteyen bir kişinin mahkemeye erişim hakkının özüne zarar verecek seviyeye ulaşmamalıdır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz.Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34 ve Rodríguez Valín/İspanya, B. No: 47792/99, 11/10/2001, § 22).
AİHM, Sözleşme sisteminin, bazı durumlarda, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme'nin 6. maddesiyle güvence altına alınan haklardan etkili olarak yararlanılmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almasını gerektirdiğini (Vaudelle/Fransa, B. No: 35683/97, 3/1/2001 §52), bunun her şeyden önce hakkında dava açılan kişinin durumdan haberdar edilmesini gerektirdiğini ifade etmektedir (Dilipak ve Karakaya/Türkiye, B. No:7942/05 ve 24838/05, 4/3/2014 §77).
ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU İHLALİNDE HÜKÜM KISMINDA İSE MAHKEMEYE ERİŞİM HAKKININ İHLALİ OLARAK DEĞERLENDİRME YAPMIŞTIR.
Tüm yukarıdaki bilgiler ışığında gerek 7201 sayılı Tebligat Kanunu ,gerekçe İcra İflas Hukuku Bağlamında icra müdürüne re’sen inceleme yetkisi tanınmalıdır.Bunun yanı sıra yokluk,geçersizlik,agır usulsüzlük,ağır hata,mührün olmaması,memurun imzasının eksik olduğu hallerde ,hatta borçluya yapılması gereken tebligatı dahi alacaklı vekili tebliğ alıyorsa gelinen nokta içler acısıdır.Hem Anayasa Mahkemesinin Erişim Hakkının engelenmesi konulu kararı,Hemde adil yargılanma hakkı,hukuki dinlenilme hakkı,hukuki güvenlik ilkesine uygunluk açısından Yargıtay Kanunu 45/2 maddesi gereğince Yargıtay 4.HD. İLE Yargıtay 12. HD arasındaki görüş aykırılığın giderilmesi acil bir ihtiyaç ve kanayan yaraya bir merhem olacaktır.
Anayasa’nın
a) "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" kenar başlıklı 40. maddesinin dördüncü fıkrası:
"Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.
b)Adil Yargılanma Hakkı
c)Anayasa mahkemesinin belirttiği gibi borçlu alacaklı dengesinde silahların eşitliğinin sağlanmanması
d)Hakkın özünü koruma güdüsü,hukuki güvenlik ilkesi gereği
e) AİHM, Sözleşme sisteminin, bazı durumlarda, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme'nin 6. maddesiyle güvence altına alınan haklardan etkili olarak yararlanılmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alması kapsamında
f) Anayasa'nın "Hak arama hürriyeti" kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."Yukarıdaki belirtildiği üzere Hak arama hürriyetine engel olunmaması adına acil bir çözüm gereklidir. Aksi halde hem adalet bakanlığı hem de icra müdürleri ve nihayetinde borçlu ve alacaklılarda bu durumdan zarar görür.
Sorunun analitik çözümü İcra İflas Kanuna bir hüküm koymak ise eğer icra memuru usulsüz tebligatı re’sen inceler ya da inceleyemez yönünde bir hüküm konulması isabetli olur.Eger bu da yapılamıyorsa Yargıtay Kanunu 45/2 bağlamında Yargıtay 12 HD.ile Yargıtay 4.H.D  arasındaki görüş ayrılığının sonlanmasıdır.
Bir kartalın kırık kanadını onaran, onun pençesinden sorumludur. 
                                                                                       VİKTOR HUGO
Yazımızda bize yol gösteren ve destek olan ve desteğini esirgemeyen İstanbul İcra Hukuk Mahkemesi Sayın Hakimimiz TANER ERDOĞAN’A TEŞEKKÜRLERİ BİR BORÇ BİLİRİM.
NOT:Bir sonraki yazımızda Hukuk Genel Kurulunun son kararında öngörülen hususları da içeren en fazla 3 tebligatta mernis adresine tebligat yapılması kararının incelemesi olacaktır.18/10/2015                    
  • Cevap Yok
  • Dün, Saat: 22:36
  • DuraN
(ALINTIDIR)
İCRA MÜDÜRÜ HANGİ HALLERDE USULSÜZ TEBLİGATI  İNCELEYEBİLİR?
İcra İflas Uygulayıcılarının uygulamada karşılaştığı en büyük sorunlardan bir tanesi tebligat sorunsalıdır.İcra İflas Hukukunda ve cebri icra işlemlerinde tebligatı ilgilendiren en önemli maddelere bakıldığı vakit ;İcra İflas kanunu'nun 21-57.maddelerinde konuya ilişkin bilgilerin bulunduğu gözlemlenmektedir.Tebligat cebri icra hukuku işlemlerinin kalbi olup/hayat kaynağıdır.Tebligatın asıl amacı öncelikle belgelendirme-bilgilendirme işlemi yapmaktıdır.Yasada tebligat ;çıkarmaya yetkili makam ve mercilerinin aldığı kararları veya ilgilerinin ileride haklarını etkileyecek olan veya ileride oluşabilecek haklarını etkileyecek hukuksal durumdan haberdar edilmesidir.
Ülkemizde tebligat hukukunun kaynakları açısında kısaca bilgilendirme yapacak olursak:
7201 sayılı tebligat Kanunu,Tebligat yönetmeliğinin uygulanması hakkında yönetmelik,Elektronik tebligat yönetmeliği bu konuda temel olarak inceleyeceğimiz kurallarının ana şemasını ve hatlarının kaynaklarını göstermektedir.
İncelememize başlamadan önce kaleme alacağımız konu hakkında bir bilgilendirme yapmakta da fayda vardır.
1)İcra Müdürü veya Yardımcısı tarafından yeni açılan bir takipte borçlunun herhangi bir itirazı olmadan tebligatı icra müdürü re'sen usulsüz sayabilir mi?
2)İcra Müdür ve yardımcısı borçlu hakkında takip kesinleştikten sonra tebligatın usulsüz sayılmasına ilişkin bir karar alabilir mi?
3)Yargıtay 4.HD.si usulsüz tebligat yapılması halinde icra müdür ve yardımcılarını tazminata mahkum etmesi hali ile Yargıtay 12.HD.nin usulsüz tebligatı icra müdürünün gözetme yetkisi olmadığını kararlarında belirtmesi halinde icra müdürleri hangi daireye göre karar verecekler.
4)Kamu görevlilerine karşı açılan tazminat davalarında Yargıtay 4.HD. Neden yetkili hale getirildi,akabinde icra müdürlerine karşı İ.İ.K 5.Madde kapsamında ve BK.41 Kapsamında açılacak davalarda neden tazminata hükmediliyor.
5)PTT görevlisi tarafından yapılan tebligatı ,icra müdürü usulsüz sayabilme yetkisine sahip midir?
6)Tüm koşullar ışığında icra müdürü takip kesinleştikten sonra tebligatı usulsüz sayabilme yetkisine haiz midir ?Ya da kendinden önceki bir icra müdür ve yardımcısının verdiği karardan dönebilme yetkisine haiz midir?
Tüm bu açıklamalar ışığında öncelikle tebligat sürecine dahil olan ve etki eden kurumlar şunlardır;
Bakanlıklar düzeyinde
x)Ulaştırma x)Adalet x)İçişleri x)Maliye x)Dışişleri x)Milli Savunma Bakanlıkları vb. Gibi
Bunların yanı sıra tebligat yapmaya muktedir olan veya aracılık eden kurumları ise kısaca şöyle sıralayabiliriz.
PTT-Mahkeme-Yurt dışı temsiclikler(Konsolosluklar),Bizzat,(memur eliyle),muhtar-zabıta-polis-jandarma(kolluk kuvvetleri aracılıyla) ,icra müdürleri yapılmaktadır.
Tebligatın usulsüz olarak yapılmasına ortam hazırlayan veya usulsüz tebligat yapılmasını tetikleyen faktörler nelerdir?
1)PTT Memurlarına verilen eğitimin yetersiz olması veya tebligat kültürünün oluşturulamaması,
2)Tebligatın önemi ve anlamı hususunda bilinç ve farkındalık eksikliği ;
3)İlkögretim dahil üniversiteye kadar ki eğitim sürecinde Hukuk Fakülteleri ve Adalet Yüksekokulları dışında eğitim sistemi konuLARI ve müfredatında yer almaması,
4)Tebligatı sevmeyen bir toplum olmamız,korku ve endişe ile tebligata bu bakış açısıyla bakılması,
5)Sistematik eksikliği;okur yazar oranın ülkemizde yeterli seviye de olmaması,tüzük,yönetmelik ,kanun bağlamında oluşan sorunlar.
6)PTT'nin daha fazla kazanç elde etme hırsı;
7)Şehirlere ait (şehirbilgi sistemi )havuzunun oluşturulamaması ve kurumlar arası iletişim ve koordinasyon eksikliği;
8)İcra Müdürünün tebligatta yetkisiz bırakılması;
9)Mahkemelerin tebligat konusunda özensiz davranması ve gerekli önemi henüz vermemesi;
10)Tebligatın bildirim amacının öneminin henüz anlaşılamaması gibi sayabilir ve bunları çoğaltabiliriz.Örneğin avukatlarının yetkisiz oluşuda ayrı bir sorun halinde kümülatif olarak ortadadır.Tebligat bir devletin iskelet, yargının ise omurga sistemidir. 
2709 Sayılı 1982 Anayasası'nın Hak Arama Hürriyeti başlıklı 36 ncı maddesinde ''Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmayla adil yargılanma HAKKINA SAHİPTİR.'' denilmiştir.
Tebligatın ANLAMI BİLDİRİMDİR. Tebligatın yazılı bildirim ve belgelendirme olmak üzere iki ana UNSURU VARDIR. Tebligat savunma hakkıyla sıkı SIKIYA BAĞLIDIR. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu'nun 30.12.2009 tarihli 2009/12-563 E.-2009/600 K. sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere icra takibinin sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi, itirazların yapılabilmesi ve takibin süratle sonuçlandırılabilmesi, ancak, tarafların icra takibinden usulünce haberdar edilmesiyle MÜMKÜNDÜR. Zira, takip borçlusunun hangi icra dairesinde aleyhine takip bulunduğunu, hakkındaki taleplerin nelerden ibaret olduğunu bilmesi ve varsa itirazlarını zamanında ve doğru merciiye yöneltebilmesi usulüne uygun olarak yapılacak tebligatla sağlanabilir.
Örneğin
Tebligat Kanunu'nun 21/2 nci maddesi aynı zamanda özünde cezalandırmayı da amaçlayan bir DÜZENLEME İÇERDİĞİ MUHAKKAKTIR. Yasa koyucu 5490 Sayılı Kanuna göre doğru adresini zamanında nüfus müdürlüğüne bildirmeyen vatandaşı cezalandırmak AMACINI GÜTTÜĞÜNÜ ANLAMAK ZOR OLMASA GEREKTİR.. Tebligat yasasının dar yorumlanması geçerli bir mazereti nedeniyle yeni adresini zamanında nüfus müdürlüğüne bildiremeyen veya önemli bir mazereti nedeniyle (yatarak hastahanede tedavi gören hasta gibi) bir kaç aylığına adresinden ayrılmak zorunda kalan vatandaşın cezalandırılmasına neden olur. Yasanın yorumunda yardımcı kaynak olan madde gerekçelerini dikkate ALMAKTA FAYDA FAYDA VARDIR. 
6099 Sayılı Kanunun genel gerekçesinde ''... Uygulamada yaşanan sorunları önlemek üzere tasarıda yer verilen en önemli değişiklik, 25/04/2006 tarihli ve 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu'nda kabul edilen adres kayıt sisteminin Tebligat Kanunu'na İNTİBAKININ SAĞLANMASIDIR. Hatta bu yolla, bazen on-onbeş tebligatla dahi sonuç elde edilemeyen durumlarda (ilanen tebligatın gerektirdiği istisnai haller hariç), en fazla iki veya üç tebligatla SORUN ÇÖZÜLECEKTİR.'' Şeklinde sonuca ulaşmayı hedef seçmiçtir.
Tebligatın usulsüz bir şekilde yapılmaması ve denetlenmemesi şeklindeki düşünce ve davranış Anayasanın 36 ncı maddesine aykırı olur ve muhatabın savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelir. Örneğin Tebligat Kanunu'nun 21/2 nci maddesi aynı zamanda özünde cezalandırmayı da amaçlayan bir DÜZENLEME İÇERMEKTEDİR. Yasa koyucu 5490 Sayılı Kanuna göre doğru adresini zamanında nüfus müdürlüğüne bildirmeyen vatandaşı cezalandırmak AMACINI taşımaktadır. Tebligat yasasının dar yorumlanması geçerli bir mazereti nedeniyle yeni adresini zamanında nüfus müdürlüğüne bildiremeyen veya önemli bir mazereti nedeniyle (yatarak hastahanede tedavi gören hasta gibi) bir kaç aylığına adresinden ayrılmak zorunda kalan vatandaşın cezalandırılmasına neden olur. Yasanın yorumunda yardımcı kaynak olan madde gerekçelerini dikkate almakta fayda vardır. Tebligat Kanunu'nda değişiklik yapılan madde gerekçelerinden açıkça anlaşılacağı üzere iki veya üç tebligatla sorun ÇÖZÜME KAVUŞTURULMAK  İSTENMİŞTİR. 
Hem yasa metninde, hem yasanın uygulanmasını gösteren yönetmelikte ve hem de madde gerekçesinde muhatabın sadece adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresinin bilinen adres olarak bildirilmesi halinde doğrudan doğruya T.K 21/2'ye göre tebligat yapılacağı açıklamasına yer verilmemiş, bilakis bildirilen adrese tebligat yapılamaması halinde 21/2'ye göre tebligat yapılacağı ÖNEMLE DİKTE EDİLMİŞTİR. Tebligat Kanunu'nun 21/1 inci maddesinde ve Tebligat Yönetmeliği'nin 30. maddesinde muhatap lehine olan araştırmaların yapılarak tebligatın kendisine ulaşması ve bilgilendirme işleminin yerine GETİRİLMESİ SAİKİYLE HAREKET EDİLMİŞ OLDUĞU SONUCU VARSAYIMA DAYANMIŞTIR.
Usule aykırı tebliğin hükmü ise 7201 Sayılı Tebligat Kanunu'nun 32 nci maddesinde ve Tebligat Yönetmeliği'nin 53 üncü maddesinde düzenlenmiş; tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatap tebliğe muttali olmuş ise geçerli sayılıp, muhatabın beyan ettiği tarihin tebliğ tarihi olarak kabul EDİLECEĞİ AÇIKLANMIŞTIR.
6099 Sayılı Yasanın genel gerekçesinde, değişikliklerle, özellikle adil yargılamadaki makul süre unsurunun gerçekleşmesine önemli katkı sağlanacağı ve tebligatın güvenli bir adrese yapılmasının AMAÇLANDIĞI GÖZLENMİŞTİR. 
6099 Sayılı Yasanın genel gerekçesi ve madde gerekçeleriyle 7201 Sayılı Yasanın 10., 21. ve 35 inci maddelerinde yapılan değişiklikler birlikte değerlendirildiğinde, düzenlemenin amacının 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunuyla oluşturulan adrese dayalı kayıt sisteminden yararlanarak, tebligatların daha sağlıklı bir şekilde ve daha kısa bir sürede yapılması ve bunun sonucu olarak da yargılamaların gereksiz sürüncemede kalmasının önlenmesi OLDUĞU TARTIŞMASIZDIR.
Bilindiği üzere Anayasa’da kuvvetler ayrılığı sistemi kabul edilmiş olup, 7 nci maddede yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait OLDUĞU AÇIKLANMIŞTIR. Yargı organları ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce yapılan yasal düzenlemelere uygun davranmak ve yasa hükümlerini aynen UYGULAMAKLA MÜKELLEFTİR.
. Bir diğer deyişle 7201 sayılı Yasanın 10. ve 21/2 nci maddelerinin yasa koyucunun iradesi doğrultusunda uygulanması halinde hak kayıplarının olabileceği endişesiyle yasa hükümleri göz ardı edilmesi düşünülemez.
a)İcra Müdür ve Yardımcıları Tebligatı resen inceleyebilir mi?
 İcra dairelerinde görev yapan icra müdür ve yardımcıları takip dosyasındaki tebligatın yoklukla geçersiz olduğunu görürse veya yapılan tebligat işlemini, yokluğa yakın bir şekilde (eksiklik,hata)-sakatlık vb.bir sebeble 7201 sayılı Tebligat Kanunundaki usullere ağır aykırılık içerdiğini anladığı an tebligatı resen incelemek zorunda olduğu kanaatindeyiz.
b) Yargıtay 12. HD.'nin süregelen içtihatları dikkatle incelendiğinde öteden beri tebligatın usulsüzlüğünün icra müdür veya yardımcısı tarafından inceleyemeyeği hususunda defaten içtihatlar vermiştir.Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin tebligat ile ilgili oluşturduğu bu görüşü ;İcra İflas Kanunu sistematiğine ve 7201 sayılı Tebligat Kanunun genel hükümlerine aykırılık oluşturduğu kanaatindeyiz.
Kanunlarının emredici hükümlerini uygulayan icra müdür ve yardımcılarını da elinin kolunun bağlı olduğu, bunun gerekliliği olarak tebligatı ÇIKARAN MERCİ Olan icra dairesinin usulsüz tebligatı resen incelemesi gerektiği kuralına usul ve sistematik açıdan ters ve aykırıdır.
c)Yargıtay 4. Hukuk Dairesi icra müdür ve yardımcılarının usulsüz tebligata rağmen ,müteakip işlemleri yapan icra memurlarının usulsüz tebligat incelemesi yapmadığı gerekçesiyle süreklilik arz eden kararlarında icra müdür ve yardımcıları hakkında tazminata hükmetmiştir.Çoğu kararı da onamıştır.
Adalet bakanlığı aleyhine tazminata hükmedip,İİK.5.Madde kapsamında icra müdürünü kusurlu bulan kararlara imza atmıştır.
Adalet Bakanlığı ise rücû yoluna giderek sorumlu icra müdür ve yardımcılarından tahsili yoluna gitmektedir.
İcra iflas hukuku bakımından, icra dairesinin görevi hakkı hak sahibine bir an önce teslim etmek ise , tebligat usulsüzlüğünün ancak taraflarca ileri sürülebileceği iddiası de ,Tebligat Kanunun bağlayıcılığının gerekliliği olan resen gözetmeye her ne kadar Yargıtay 12.HD.İcra Müdür ve yardımcısı resen inceleyemez dese de bu görüşün hem kanuni dayanağı,hem de tebligat hukuku açısından kabül edilemez bir görüş olduğu düşünülebilir.Ayrıca icra müdür ve yardımcılarını sürekli mahkum etme ve cezalandırma amacı güden resen gözetme ilkesinin bir an önce icra iflas kanuna eklenmesi kanaatindeyiz.
Usulsüz tebligat işleminde sorumlu tutulacak görevli, asli görevi olarak tebligat yasasını uygulayan PTT de görevli memurlar mı,yoksa icra müdür ve yardımcıları mıdır.Posta memurunun yaptığı usulsüz tebligatı icra memurları denetleyemecekse neden Yargıtay 4.H.D icra memurlarına sürekli tazminata mahkum etmektedir.
Posta memurunu denetleyecek idare amirlerinin neden sorumluluğu yoluna gidilmemektedir.İcra memuru usulsüz yapılan tebligatı iptal edemiyorsa bu yetkisi yoksa(Yargıtay 12.HD.) göre neden Yargıtay 4.Hukuk Dairesi kusur ve zarar-illiyet bağı ilişkisi kurarak cezalandırma yoluna gitmektedir.İcra Müdürlüğünce, dava ya da takibin muhataplarına yapılan tebligatların doğru ve güvenli bir şekilde adrese teslimi ve bu kapsamdaki işlerin denetlenmesi PTT Genel Müdürlüğü'nün kamu hizmeti kapsamındaki görevleri arasındadır. Özellikle adli makamlarca yapılan tebligatlarla ilgili 7201 Sayılı Tebligat Kanunu'nun 1. ve geçici 1. maddeleri ile 5584 Sayılı Posta Kanunu'nun (1- 2. )maddeleri dikkate alındığında; burada ptt idaresinin hizmet kusuru da olduğu ortadadır.Burada görevi hiç yapmayarak veye görevinin gereğini yerine getirmeyerek sorumlu hale geldiği de ortadadır.Çünkü PTT NİN YAPTIĞI FAALİYETTE KAMUSAL FAALİYET OLUP,PTT İDARESİ DE HUKUK DÜZENİ İÇİNDE KAMUSAL FALLİYET YÜRÜTTÜĞÜ ; TEBLİGAT FAALİYETİNİ YAPAN TEK YETKİLİ KURULUŞ OLMASI NEDENİYLE KAMUSAL FAALİYETTE KUSURDA İSE PTT İDARESİNE KARŞI YAPTIRIM UYGULANMALIDIR.
Usulsüz yapılan tebligat nedeniyle ,Yargıtay 4.HD E: 2002/8860, K: 2003/344 sayı ve 6.01.2003 tarihli kararı) İle kısaca İcra Müdürü tebligatın Tebligat Yasası hükümlerine uygun olarak tebliğ edilip edilmediğini denetlemekle yükümlüdür''.diyerek icra memuruna neden tazminata mahkum etmektedir.
İİK'nun 16. maddesinde usulsüz tebligata karşı 7gün içerisinde şikayet yoluna gidilmesi taraflarca ileri sürülür ise de usulsüz tebligatı icra müdürünün resen inceleyemez şeklindeki istisnasına , dayanak olamaz. Tebligatı yapan kişi posta memuru olup tebligatı bizzat yapma işlemi icra memuru işlemi olarak adledilemez.
Posta memuru tarafından yapılan bir Tebligatı geçerli saymak veya saymamak icra memuru işlemi olabilir ki işte o zaman usulsüz tebligatın düzeltilebilmesi ancak İİK 16. Madde gereğince şikayet yolu ile istenebilir hale gelsin....
Usulsüz tebligat takip dosyası içine girdikten sonra icra müdür ve yardımcıları, kesinleşme sonrası yapılabilecek işlemleri yapmaya başladığında bu işlemler aynı zamanda, tebligatın usulüne uygun olduğu yönünde icra dairesinin zımni kabül işlem tesisi niteliğine bürünür. İcra müdürlüğü bu şekilde tebligatı zımnen geçerli sayması


veya usulsüzlük başvurusu üzerine açıkça verdiği "tebligat usulüne uygundur şeklindeki kararından sonra artık takip kesinleşmiş olur ve haciz ,muhafaza,satış,kıymet takdiri ve takibin kesinleşmesinden sonraki safhalara geçilir.
İcra müdür ve yardımcılarının verdikleri kararlardan sonra " icra müdürlüklerinin verdikleri kararlardan kendiliklerinden dönerek yeni bir karar vermelerinin mümkün olmaması" doktrinsel ve norm haline dönüşen temel kuralı karşımıza çıkarır . Bu durumda artık icra müdürlüğünün tebligata yönelik bir işlemi-kararı bulunmakla birlikte bu aşamadan sonra  ancak şikayet yoluyla tebligatın usulsüzlüğü giderilebilir hale gelmektedir.
Hukuk literatürünün değişmez kuralı herkes yaptığı iş, eylem, verdiği karardan bizzat kendisinin sorumlu tutulmasıdır. Ceza hukukunun da temelinde suçu işleyen faiilin cezalandırmak amaçtır,yoksa suçu işlemeyeni cezalandırmak diye bir müeessesi yoktur.
Usulsüz tebligatın resen dikkate alınması görüşünün dayanak noktası gerek Tebligat Kanunun bağlayıcılığı, gerekse tebligatı bizzat yapma işlemi icra müdür ve yardımcısı işlemi olmayıp posta memurunun işlemi olmasından kaynaklandığı gibi, bu hususta bir başka dayanak AYM'nin son yıllarda verdiği emsal niteliğindeki kararlarıdır.
Anayasa Mahkemesinin 2013/5949 esas sayılı bireysel başvuru üzerine verdiiği kararında usulsüz tebligatın,  mahkemeye erişim hakkı, adil yargılanma hakkı ve hak arama hürriyetine aykırılık teşkil edeceğini vurgulanmıştır. Gerek bu ilkeler gerek tebligat kanununun bağlayıcılığı, gerekse aksi yöndeki düşüncenin kanuni dayanağının bulunmaması nedeniyle yorumla usulsüz tebligatı dikkate alma yasağı getirilmesi, anayasal hakların ihlali sonucunu doğuracak; Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin kararlarında olduğu gibi devletin ve icra müdürünün yasal sorumluluğunu doğuracaktır. 
Tebligatın, mahkemeye erişim hakkıyla sıkı sıkıya bağlı olması cihetiyle AİHM kararlarına bakıldığında da , AİHM'in, mahkemeye etkili erişim hakkını, "hukukun üstünlüğü" ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul edildiği görücektir. Bunun yanısıra mahkemeye etkili erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlâl edildiğine karar verilmektedir (Geffre/Fransa, B. No: 51307/99, 23/1/2003, § 34).
Mahkemeye erişim hakkı, sınırlandırılabilen bir hak ise de, getirilecek sınırlandırmaların, hakkın özünü zedeleyecek şekilde kısıtlamaması, meşru bir amaç izlemesi, açık ve ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük
oluşturmaması gerekir (B. No: 2013/1613, 2/10/2013, § 38).(Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz.Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34 ve Rodríguez Valín/İspanya, B. No: 47792/99, 11/10/2001, § 22). Usulsüz tebligatın icra memurunca dikkate alınamaması şeklindeki yorumla getirilen sınırlama yasada açıkça düzenlenmediği gibi ölçülü de olmadığı, borçlunun menkul-gayrimenkullerini satıldığını yıllar sonra öğrenmesine neden olabilecek şekilde tamamen usulsüz tebligatların işlem görmesine katlanma şeklinde borçluya ağır bir külfet yüklediği görülecektir.
Usulsüz tebligatın icra müdür ve yardımcıları tarafından re'sen dikkate alınamaması, borçlunun mahkemeye uluşmaması, süresinde adil yargılanamamasını ve hak arama hürriyetini süresinde, etkin kullanamamasını doğuracaktır. 
Usulsüz tebligatın icra memurunca re'sen dikkate alınamaması, devlete olan güveni de vatandaş gözünde bitirmektedir.
(E.2013/64, K.2013/142, K.T. 28/11/2013).Usulsüz tebligatın icra memurunca resen dikkate alınamaması, bu hususta 4. Hukuk Dairesi ve 12. Hukuk Dairesi arasında ihtilafın yıllardır devam etmesi yorumla getirilen fiili düzenlemenin açık, net anlaşılır olmadığını gözler önüne sermektedir.
AİHM, Sözleşme sisteminin, bazı durumlarda, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme'nin 6. maddesiyle güvence altına alınan haklardan etkili olarak yararlanılmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almasını gerektirdiğini (Vaudelle/Fransa, B. No: 35683/97, 3/1/2001 §52), bunun her şeyden önce hakkında dava açılan kişinin durumdan haberdar edilmesini gerektirdiğini ifade etmektedir (Dilipak ve Karakaya/Türkiye, B. No:7942/05 ve 24838/05, 4/3/2014 §77). Usulsüz tebligatın icra memurunca re'sen dikkate alınamaması, Tebligat Kanuna rağmen hakkında açılan icra takibinden haberdar edilmemesini sonucunu doğurmaktadır. 
Kanaatimizce alacaklı ile borçlu arasında menfaat dengesinde tebligatlar açısından denge şu yöntemler izlenerek sağlanmalıdır ;
a)Tebligatın yoklukla geçersiz olduğu hallerde, tebligatta posta memurunun isminin olmaması, imzasının yer almaması ve ptt mührünün olmaması gibi durumların yanında, yapılan tebligat işlemi, yokluğa yakın bir şekilde Tebligat Kanunundaki usule ağır aykırılık içeriyor ve borçlunun tebligatı ögrenmesi şansa,kadere,tesadüfe bırakılıyorsa icra müdür ve yardımcısı tarafından resen dikkate alınabilmelidir. 
Yokluk veya ağır usulsüzlük dışındaki tebligatın usule  aykırılıklar ise ancak tarafça ileri sürülmesi halinde TK 32. ve İİK 18. Madde gereğince şikayet yoluyla ileri sürülmesi halinde degerlendirlmelidir.
Ağır usulsüzlük halinin, en pratik tanımı ise; yapılan tebligatı muhatabın öğrenebilmesi şansa,tesadüfe kalmış ise, bu durum ağır usulsüzlük hali olarak görülmelidir.  
  Tüm bu bilgiler ışığında usulsüz tebligatta icra takip dosyasında çıkarılan tebligat ilişkin prosedür şu şekilde hukuka uygun olmaktadır: 
1)Yokluk ve Tebligat Kanunundaki usule ağır aykırılık hallerinde usulsüz tebligatı, icra müdürü resen gözetmelidir.İcra Müdürü tebligatın Tebligat Kanunu (Tüzük-nizamnamesi) hükümlerine uygun olarak tebliğ edilip edilmediğini denetlemekle yüküm¬lüdür.
2)Usulsüz tebligata rağmen bir sonraki aşamadaki takip kesinleştikten sonra icra prosedürüne icra müdürlüğüce geçilip işlem yapılmış ise bu işlemle icra müdürlüğü tebligatın geçerli olduğu yönünde zımni işlem yapmış olup  " icra müdürlüklerinin verdikleri kararlardan kendiliklerinden dönerek yeni bir karar vermelerinin mümkün olmaması" kuralı devreye girer. İİK’ nun 5. maddesine göre so¬rumluluğun kapsamı belirlenerek hüküm kurulurken Yargıtay 4.Hukuk Dairesininde artık icra memuru üzerine KUSUR İNCELEMESİ YAPTIĞINI BİLMEKTE FAYDA VARDIR.YANİ TAZMİNATA HÜKMEDERKEN SON KARARLARINDA KUSUR-İLLİYET-NEDENSELLİK-ZARAR İLKELERİNİ DE GÖZ ÖNÜNE ALDIĞINI GÖSTERMİŞTİR.
3)TEBLİĞ EDİLMİŞ TEBLİĞ MAZBATASINA DAYANARAK İŞLEM 
YAPACAK İCRA MÜDÜR VE YARDIMCILARI ,PTT MEMURU TARAFINDAN YAPILAN USULSÜZ TEBLİGAT AÇISINDAN SORUMLU TUTULMASI HUKUK DIŞIDIR.Kontol edemediğim ve re'sen inceleyemediğim bir tebligattan ,milyon dolarlık satış dosyalarında ihalenin usulsüz tebliğ nedeni ile feshine karar verildiğinde ,usulsüz tebligat nedeniyle icra müdürünün sorumlu tutulması bir nevi akıl tutulmasıdır.
4)-- İcra Hukuk Mahkemeleri’nin kararlarını inceleme yetkisine sahip olan Yargıtay 12. Hukuk Dairesi “İcra Müdürü, Tebligatın Usulsüzlüğüne kendiliğinde karar veremez” şeklindeki kararları sürekli olarak vermektedir.Ama artık bir farkı vardır Yargıtay 4.Hukuk Dairesi son verdiği kararlarda usulsüz tebligatta kusur incelemesi ve kusur dağılımı yapmıştır.Bu ne demektir kusura göre tazminata artık hükmedeceğini belli etmiş ve kararlar vermiştir.2011-2014 yılları arasında icra müdürllüklerinin usulsüz tebligatı resen inceleyip inceleyemeceği muamması yaşanırken icra müdürlerine maddi ve manevi tazminat istemli yaklaşık 34 tane sadece usulsüz tebligatla ilgili dava açıldığı görülecektir.
5)Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin kusur incelemesi yaptığı o kararından kesitlere bakalım:
T. C. Y A R G I T A Y 4. HUKUK DAİRESİ 
ESAS : 2013/8842 KARAR : 2014/5067 TARİH : 26.03.2014 
Dosya içeriğinden; davalı PTT Genel Müdürlüğü’ne yöneltilen davanın, davacıya icra müdürlüğünce çıkarılan tebligatın, davalı idare çalışanı tarafından tebliği sırasında gerekli özenin gösterilmeyerek usulsüz olarak yapılması sonucu davacının zarara uğraması hukuksal nedenine dayandırdığı görülmektedir. Adli makamlarca, dava ya da takibin muhataplarına yapılan tebligatların doğru ve güvenli bir şekilde adrese teslimi ve bu kapsamdaki işlerin denetlenmesi PTT Genel Müdürlüğü'nün kamu hizmeti kapsamındaki GÖREVLERİ ARASINDA ADLEDİLMEKTEDİR. Özellikle adli makamlarca yapılan tebligatlarla ilgili 7201 Sayılı Tebligat Kanunu'nun 1. ve geçici 1 inci maddeleriyle 5584 Sayılı Posta Kanunu'nun 1. ve 2 nci maddeleri dikkate alındığında; davalı idarenin adli tebligatlarla ilgili faaliyetleri tekel şeklinde yürütülen kamusal bir faaliyet olduğundan, bu görevin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesi hizmet kusuru nitelindedir. İdare’nin işlemi ya da eylemi nedeniyle doğan zararlardan dolayı; İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 2/1-b maddesi gereğince İdare’ye karşı, idari yargı yerinde tam yargı davası açılmalıdır .
İcra müdürünün muhatap adına tebligat yapılan kişilerin gerçekte var olup olmadıklarını ve kimlik bilgilerini kontrol etme yükümlülüğü bulunmadığından davacı zararından davalı Adalet Bakanlığı'nın sorumlu tutularak davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmediğinden(kusur incelemesi yaptığı yer kararın tam bu noktasıdır) kararın bu nedenle de bozulması gerekir.Davalı Adalet Bakanlığı aleyhine icra müdürünün usulsüz tebligata rağmen icra takibini kesinleştirdiği, gerekli özeni göstermediği, icra müdürünün de kusurunun bulunduğu gerekçesiyle dava açılmıştır.
6)T. C. Y A R G I T A Y 4. HUKUK DAİRESİ
ESAS : 2001/12498 KARAR : 2002/464 TARİH : 17.01.2002 İlamıda incelendiğinde daha öteden beri kusur incelemesi yapıldığı görmekteyiz.
İcra Müdürlüğünce , dava ya da takibin muhataplarına yapılan tebligatların doğru ve güvenli bir şekilde adrese teslimi ve bu kapsamdaki işlerin denetlenmesi PTT Genel Müdürlüğü'nün kamu hizmeti kapsamındaki görevleri arasında yer aldığı bellidir.Ancak sonuçta kusur incelemesine muhatap olan ise icra müdürleri olmaktadır.
7)Y A R G I T A Y HUKUK GENEL KURULU
ESAS : 2013/6-1654-KARAR : 2015/1106 TARİH : 27.03.2015 Kararı incelendiğinde 
.......Davalı/kiracı vekili, icra takibi sonucu gönderilen ödeme emri tebliğinin usulsüz olduğunu, takipten haberdar olunca icra müdürlüğüne gecikmiş itirazda bulunduklarını, kesinleşmeyen alacaktan dolayı temerrüt oluşmayacağını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
.......durumun dava dilekçesinin tebliğ tarihine göre belirlenen şikayet süresine ilişkin davacının kazanılmış hakkının ihlali sonucunu doğurup doğurmadığı burada çok ama çok önem taşımaktadır.
Mahkkemece her ne kadar ödeme emri usulune uygundur diyorsa da özel daire bozmuştur.Daha sonra mahkemenin karara direnmesi sonrası da sonucu yine değiştirmemiştir.
8)Anayasa Mahkemesi tarafından verilen Erişim Hakkkının Engellenmesi-ERİŞİM HAKKI-SAVUNMA HAKKININ KISITLANMASI-HAK ARAMA HÜRRİYETİ KONULU BİREYSEL BAŞVURU KARARI İSE KONUMUZA KATKI SAĞLAYACAKTIR.
Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararı
Başvuru Numarası: 2013/5949
Karar Tarihi: 12/3/2015-R.G. Tarih- Sayı: 16/5/2015-29357
1.         Başvurucu, ilanen tebliğin yapıldığı tarihte Adana ilinde ikamet ettiğini, nüfus kayıtları sorgulansa idi adresine ulaşılabileceğini, diğer taraftan 1999 yılından beri aynı şirkette çalıştığını, çalıştığı yerden sorgulama yapılsa idi yine adresine ulaşılabileceğini belirterek vergi ziyaı cezalı ihbarnamenin usulüne uygun tebliğ edilmeksizin düzenlenen ödeme emrine konu alacağın kaldırılması istemiyle yürütmeyi durdurma talepli olarak Ankara 2. Vergi Mahkemesinde dava açmıştır.
2)a. Silahların Eşitliği ve Çelişmeli Yargılama İlkesinin İhlali İddiası
1.         Başvurucu, ödeme emrinin iptali istemiyle açtığı davada savunmaya cevap dilekçesinin davalı idareye tebliğ edilmemesi sonucu dava dosyasının tekemmül etmeksizin karar verilmiş olmasından şikâyet etmektedir.  
2.         Adalet Bakanlığı görüşünde, başvurunun bu kısmının silahların eşitliği çerçevesinde incelenmesi gerektiği, başvurucunun davalı idarenin savunmasına karşı sunduğu savunmaya cevap (2. dilekçe) dilekçesinin davalı idareye tebliğe çıkarılmadığı, 2. dilekçenin davalı idareye tebliğe çıkarılması durumunda idarenin vereceği 2. savunmaya başvurucunun cevap veremeyeceği, ancak davalı idarenin ikinci savunmasında başvurucunun cevaplandırmasını gerektiren hususların davanın görülmesi sırasında anlaşılması halinde davacıya cevap vermesi için derece mahkemesince bir süre verilebileceği hususlarının dikkate sunulması gerektiği ifade edilmiştir. 
3)....1.         Delillerin ibrazı ve değerlendirilmesi adil yargılanma hakkının unsurlarından biri olarak kabul edilen silahların eşitliği ilkesi kapsamında kabul edilmekte olup, bu hak adil yargılanma hakkının somut görünümlerinden biridir. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili hükmü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle, Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesi gibi ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir (B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 4)  1.         Taraflar arasında hakkaniyete uygun bir dengenin sağlanmasını amaçlayan silahların eşitliği ilkesi,  mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler bakımından taraflar arasında eşitliğin sağlanması ve bu dengenin yargılamanın her aşamasında korunmasını ifade etmekte olup, bu usuli güvence gereğince, uyuşmazlığın her iki tarafına da savunmasının temel dayanağı olan delilleri sunma imkânı tanınmalıdır (B.No. 2013/2116, 23/1/2014, § 18; Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. De Haes ve Gijsels/Belçika, B. No. 19983/92, 24/02/1997, § 53).
Adil yargılanma hakkının unsurlarından olan çelişmeli yargılama ilkesi ise taraflara dava malzemesi hakkında bilgi sahibi olma ve yorum yapma hakkının tanınmasını ve bu nedenle tarafların yargılamanın bütününe aktif olarak katılmasını gerektirmektedir. Bu anlamda, mahkemece tarafların dinlenilmemesi, delillere karşı çıkma imkanı verilmemesi, yargılama faaliyetinin hakkaniyete aykırı hale gelmesine neden olabilecektir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Ruiz-Mateos/İspanya, B. No.12952/87, 23/06/1993, § 63). Çelişmeli yargılama ilkesi, silahların eşitliği ilkesi ile yakından ilişkili olup, bu iki ilke birbirini tamamlar niteliktedir. Zira çelişmeli yargılama ilkesinin ihlal edilmesi durumunda, davasını savunabilmesi açısından taraflar arasındaki denge bozulacaktır. Çelişmeli yargılamanın medeni haklara ilişkin davalarda da kabul ediliyor olması, medeni bir hakka ilişkin yargılamada tarafların duruşmada hazır bulunması da dahil olmak üzere, yargılamanın bütününe aktif olarak katılmalarını gerektirir (B. No. 2013/1780, 20/3/2014, § 25). 
Mahkemeye Erişim Hakkının İhlali İddiası
. Başvurucu, mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini iddia etmiş olup,  açıkça dayanaktan yoksun olmayan ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmayan başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
         Başvurucu, vergi ziyaı cezalı ihbarnamenin yeterli araştırma yapılmadan ilanen tebliğinin yapıldığını ve bu nedenle yapılan ilanen tebligatın usulsüz olduğunu belirterek mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
ilalanen yapılan tebligatın usulsüz olduğunu belirterek mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
Adalet Bakanlığı görüşünde, başvurucunun son adresinin tespit edilebilmesi maksadıyla adres araştırması yapılması halinde, uyuşmazlık konusu ödeme emri içeriği alacağa ilişkin ihbarnameden haberdar olabileceği ve vergi mahkemelerince ödeme emrine nazaran daha ayrıntılı inceleme yapılan vergi/ceza ihbarnamesini mahkeme önüne taşıyarak yargılama yapılmasını isteyebileceği hususlarının göz önünde bulundurulması gerektiği ifade edilmiştir.
Anayasa'nın "Hak arama hürriyeti" kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."
Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" kenar başlıklı 40. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:
"Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.
Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.
Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır."
Sözleşme'nin "Adil yargılanma hakkı" kenar başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir."
Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilmeve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Anılan maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde, Anayasa'nın 40. maddesi uyarınca diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir (E.2013/64, K.2013/142, K.T. 28/11/2013).Bu bağlamda Anayasa'nın, devletin işlemlerinde ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmesi gerektiğini ifade eden 40. maddesinin de, adil yargılanma hakkının kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır.Bunun yanında Anayasa'da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Sözleşme'nin 'Adil yargılanma hakkı' kenar başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 22).
Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir. (B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52). AİHM, mahkemeye etkili erişim hakkını "hukukun üstünlüğü" ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlâl edildiğine karar verilmektedir (Geffre/Fransa, B. No: 51307/99, 23/1/2003, § 34).
.....
Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk  devletinin önkoşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini,devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (E.2013/64, K.2013/142, K.T. 28/11/2013).
Mahkemeye erişim hakkı, kural olarak mutlak bir hak olmayıp, sınırlandırılabilen bir haktır. Bununla birlikte getirilecek sınırlandırmaların, hakkın özünü zedeleyecek şekilde kısıtlamaması, meşru bir amaç izlemesi, açık ve ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük oluşturmaması gerekir (B. No: 2013/1613, 2/10/2013, § 38). Devletler bir davanın açılabilirliğine ilişkin olarak takdir hakları gereği bazı sınırlamalar getirebilir ve bu davalar niteliği gereği düzenleyici işlemlere konu olabilir. Bununla birlikte, bu sınırlamalar dava açmak isteyen bir kişinin mahkemeye erişim hakkının özüne zarar verecek seviyeye ulaşmamalıdır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz.Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34 ve Rodríguez Valín/İspanya, B. No: 47792/99, 11/10/2001, § 22).
AİHM, Sözleşme sisteminin, bazı durumlarda, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme'nin 6. maddesiyle güvence altına alınan haklardan etkili olarak yararlanılmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almasını gerektirdiğini (Vaudelle/Fransa, B. No: 35683/97, 3/1/2001 §52), bunun her şeyden önce hakkında dava açılan kişinin durumdan haberdar edilmesini gerektirdiğini ifade etmektedir (Dilipak ve Karakaya/Türkiye, B. No:7942/05 ve 24838/05, 4/3/2014 §77).
ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURU İHLALİNDE HÜKÜM KISMINDA İSE MAHKEMEYE ERİŞİM HAKKININ İHLALİ OLARAK DEĞERLENDİRME YAPMIŞTIR.
Tüm yukarıdaki bilgiler ışığında gerek 7201 sayılı Tebligat Kanunu ,gerekçe İcra İflas Hukuku Bağlamında icra müdürüne re’sen inceleme yetkisi tanınmalıdır.Bunun yanı sıra yokluk,geçersizlik,agır usulsüzlük,ağır hata,mührün olmaması,memurun imzasının eksik olduğu hallerde ,hatta borçluya yapılması gereken tebligatı dahi alacaklı vekili tebliğ alıyorsa gelinen nokta içler acısıdır.Hem Anayasa Mahkemesinin Erişim Hakkının engelenmesi konulu kararı,Hemde adil yargılanma hakkı,hukuki dinlenilme hakkı,hukuki güvenlik ilkesine uygunluk açısından Yargıtay Kanunu 45/2 maddesi gereğince Yargıtay 4.HD. İLE Yargıtay 12. HD arasındaki görüş aykırılığın giderilmesi acil bir ihtiyaç ve kanayan yaraya bir merhem olacaktır.
Anayasa’nın
a) "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" kenar başlıklı 40. maddesinin dördüncü fıkrası:
"Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.
b)Adil Yargılanma Hakkı
c)Anayasa mahkemesinin belirttiği gibi borçlu alacaklı dengesinde silahların eşitliğinin sağlanmanması
d)Hakkın özünü koruma güdüsü,hukuki güvenlik ilkesi gereği
e) AİHM, Sözleşme sisteminin, bazı durumlarda, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme'nin 6. maddesiyle güvence altına alınan haklardan etkili olarak yararlanılmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alması kapsamında
f) Anayasa'nın "Hak arama hürriyeti" kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."Yukarıdaki belirtildiği üzere Hak arama hürriyetine engel olunmaması adına acil bir çözüm gereklidir. Aksi halde hem adalet bakanlığı hem de icra müdürleri ve nihayetinde borçlu ve alacaklılarda bu durumdan zarar görür.
Sorunun analitik çözümü İcra İflas Kanuna bir hüküm koymak ise eğer icra memuru usulsüz tebligatı re’sen inceler ya da inceleyemez yönünde bir hüküm konulması isabetli olur.Eger bu da yapılamıyorsa Yargıtay Kanunu 45/2 bağlamında Yargıtay 12 HD.ile Yargıtay 4.H.D  arasındaki görüş ayrılığının sonlanmasıdır.
Bir kartalın kırık kanadını onaran, onun pençesinden sorumludur. 
                                                                                       VİKTOR HUGO
Yazımızda bize yol gösteren ve destek olan ve desteğini esirgemeyen İstanbul İcra Hukuk Mahkemesi Sayın Hakimimiz TANER ERDOĞAN’A TEŞEKKÜRLERİ BİR BORÇ BİLİRİM.
NOT:Bir sonraki yazımızda Hukuk Genel Kurulunun son kararında öngörülen hususları da içeren en fazla 3 tebligatta mernis adresine tebligat yapılması kararının incelemesi olacaktır.18/10/2015                    

İcra müdürlüğünce satış sonucu elde edilen paraların paylaştırılması

İcra müdürlüğünce satış sonucu elde edilen paraların paylaştırılması
 
Paraların paylaştırılması, icra takibinin son safhasıdır. Buraya kadarki safhalara (yani takip talebi, ödeme emri, haciz ve satış safhalarına) geçilebilmesi için alacaklının talepte bulunması gerektiği halde, paraların paylaştırılmasına (ödenmesine) başlanabilmesi için alacaklının bir talebine gerek yoktur. İcra dairesi, satış sonucunda elde edilen paraları, kendiliğinden (re'sen) alacaklılara paylaştırır .

Paraların paylaştırılmasına geçilebilmesi için, haczedilen bütün mal ve hakların satışının bitmiş olması gerekir (m. 138,1). Fakat, hacizli malların bir kısmı satıldıktan sonra, icra dairesi, eldeki parayı alacaklılara hisseleri oranında avans olarak dağıtabilir.

Avans olarak dağıtımda bulunabilmek için de, hangi alacaklıların kesin olarak dağıtıma katılabileceklerinin tespit edilmiş olması gerekir. Bu nedenle, avans olarak yapılan dağıtımlar için de, icra dairesi, (aşağıda görüleceği gibi) bir sıra cetveli hazırlayarak bu sıra cetvelini m. 141-142 gereğince ilgililerin itirazına açık bulundurup, bu sıra cetvelinin kesinleşmesinden sonra avans olarak dağıtıma geçmelidir.

Geçici (ve ihtiyatî) haciz sahibi alacaklılara avans suretiyle dağıtım yapılamaz.

Paraların paylaştırılması, aynı malların birden fazla alacaklı için haczedilmiş (hacze iştirak edilmiş) olması halinde söz konusudur. Hacizli mallar bir alacaklı için haczedilmişse, o zaman (az sonra incelenecek olan) paraların paylaştırılması değil, elde edilen paranın alacaklıya ödenmesi söz konusudur.

Bu halde, üç ihtimal ile karşılaşılır :

Satış tutarı, aynı derecede hacze iştirak etmiş olan (m. 100-101) bütün alacakları (faiz ve takip giderleriyle birlikte) ödemeye yeterse, para, bütün alacaklılar arasında paylaştırılır.

Buna karşılık, satış tutarı, aynı derecede hacze iştirak etmiş olan (m. 100- 101) bütün alacakları (faiz ve takip giderleriyle birlikte) ödemeye yetmezse, icra dairesi, önce tamamlama haczi yapar .Tamamlama haczi ile haczedilen malların satış tutarı ile daha önce haczedilmiş ve satılmış bulunan malların satış tutarı toplamı da, bütün alacakları ödemeye yetmezse, icra dairesi, alacaklıların bir sıra cetvelini yapar.

B) Paylaştırmanın yapılması

Bütün hacizli mallar satıldıktan sonra, elde edilen para (satış tutarı) aynı derecede hacze iştirak etmiş olan (m. 100-101) bütün alacakları (faiz ve takip giderleriyle birlikte) ödemeye yeterse, (az önce belirtildiği gibi) bu satış tutarı (para) alacaklılara hisselerine göre paylaştırılır (m.138,1).

Hacizli malların satış bedelinden, ilk önce (yediemin ücreti dahil) haciz, satış ve paylaştırma giderleri gibi bütün alacaklıları ilgilendiren ortak giderler alınır (m. 138, II) . Çünkü, bu ortak giderler, bütün alacaklıların ortak menfaati için yapılmış olup, bununla bütün alacaklılar ilgilidir.

Paraya çevirme giderlerinin bir kısmının alıcıya ait olacağı artırma şartnamesinde gösterileceği (m. 125,IV) için, burada satış bedelinden çıkarılması gereken paraya çevirme giderleri, alıcıya ait olmayan giderlerdir.

İÎK m. 138,11 hükmüne göre satış bedelinden ilk önce çıkarılacak (alınacak) olan haciz giderlerine, hacizli malların muhafaza, idare ve işletilmesi giderleri de dahildir.

Satış bedelinden (yukardaki şekilde) ortak giderlerin çıkarılması sonucunda kalan (artan) para, kesin ve geçici haciz sahibi alacaklılara alacakları oranında paylaştırılır (m. 138,11). Yalnız, burada sadece kesin haciz sahibi alacaklılara dağıtımda bulunulabilir.

Geçici haciz sahibi alacaklılara ayrılan hisseler, durum anlaşılıncaya kadar bankaya yatırılır (m. 138,IV ; m.9) .


VI - Paylaştırma sonucunda alacağını tamamen alamamış olan alacaklılara, borç ödemeden aciz belgesi verilir (m. 143)

D) Yukarda kısaca değinildiği gibi, az önce incelenen paylaştırma işlemleri, aynı malların birden fazla alacaklı için haczedilmiş (hacze iştirak edilmiş) olması hali içindir.

Hacizli mallar bir alacaklı için haczedilmişse, o zaman paylaştırma değil, paranın o alacaklıya ödenmesi söz konusudur. Bu halde, paylaştırma ile ilgili olarak yukarda incelenmiş olan işlemlerden bir çoğuna gerek yoktur; özellikle, bu halde sıra cetvelinin yeri yoktur. Satıştan elde edilen paradan, haciz ve satış giderleri çıktıktan sonra, o tek alacaklının alacağı, faiz ve takip giderleri ödenir . Para yetmezse, tamamlama haczi (m. 139) yapılır; gene yetmezse, o zaman alacaklıya ödenmeyen alacak kesimi için borç ödemeden aciz belgesi verilir (m. 143).

E) îcra dairesince borçludan fazla para tahsil olunarak alacaklıya verildiği veya yanlışlıkla bir tarafa para ödendiği anlaşılırsa, verilen para ayrıca bir mahkeme hükmüne gerek olmadan, o kişiden (kendisine fazla veya yanlışlıkla para ödenen kişiden), (icra dairesince) zorla geri alınır (m.361) :

“İİK 361. madde hükmü, ilamlı veya ilamsız tüm icra takiplerinde, her ne sebeple olursa olsun, borçludan fazla para tahsil edilen her durumda uygulama yeri ve alanı bulunan, özel bir hükümdür. Buna göre, icra daireleri, hesaplama sonucunda fazladan tahsil edildiği ortaya çıkan tutarları, ayrı bir mahkeme hükmüne gerek olmaksızın, borçluya geri vermekle yükümlüdürler. - Açıktır ki, burada, icra müdürüne kanun tarafından verilmiş, özel bir görev ve daha da önemlisi cebri icra gücünün kullanılması kapsamındaki bir yetki söz konusudur. İcra müdürü, dayanağı ve şekli ne olursa olsun, girişilmiş bir icra takibinde, borçludan tahsil edilen paranın, tahsili gerekenden daha fazla olduğunu hesap sonucunda belirlediği durumlarda, cebri icra gücünü kullanarak, fazla tahsilatı borçluya geri verecektir”' .

Borçlu, fazla ödediği paranın geri alınması için, icra dairesine başvurur . Bunun üzerine, icra dairesi, alacaklıya fazla ödenen paranın geri verilmesi hakkında bir muhtıra tebliğ eder . Alacaklı, bu muhtıraya rağmen, fazla aldığı

parayı icra dairesine geri vermezse, icra dairesi, fazla ödediği parayı alacaklıdan zorla geri alır (m.361). İcra müdürü, borçlunun fazla ödediği paranın geri alınması talebini reddederse, borçlu, bu ret kararma karşı, icra mahkemesinde şikayet yoluna (m. 16) başvurabilir .


F) Paranın paylaştırılmasına ilişkin hükümler, gemilerin satışı halinde de uygulanır. Şu kadar ki, 140 ıncı madde uyarınca yapılacak sıra cetveli, bayrağına ve sicile kayıtlı olup olmadığına bakılmaksızın, bütün gemiler hakkında (yeni) Türk Ticaret Kanununun 1389 ila 1397 nci maddeleri hükümlerine tabidir.
  • Cevap Yok
  • Dün, Saat: 22:31
  • DuraN
İcra müdürlüğünce satış sonucu elde edilen paraların paylaştırılması
 
Paraların paylaştırılması, icra takibinin son safhasıdır. Buraya kadarki safhalara (yani takip talebi, ödeme emri, haciz ve satış safhalarına) geçilebilmesi için alacaklının talepte bulunması gerektiği halde, paraların paylaştırılmasına (ödenmesine) başlanabilmesi için alacaklının bir talebine gerek yoktur. İcra dairesi, satış sonucunda elde edilen paraları, kendiliğinden (re'sen) alacaklılara paylaştırır .

Paraların paylaştırılmasına geçilebilmesi için, haczedilen bütün mal ve hakların satışının bitmiş olması gerekir (m. 138,1). Fakat, hacizli malların bir kısmı satıldıktan sonra, icra dairesi, eldeki parayı alacaklılara hisseleri oranında avans olarak dağıtabilir.

Avans olarak dağıtımda bulunabilmek için de, hangi alacaklıların kesin olarak dağıtıma katılabileceklerinin tespit edilmiş olması gerekir. Bu nedenle, avans olarak yapılan dağıtımlar için de, icra dairesi, (aşağıda görüleceği gibi) bir sıra cetveli hazırlayarak bu sıra cetvelini m. 141-142 gereğince ilgililerin itirazına açık bulundurup, bu sıra cetvelinin kesinleşmesinden sonra avans olarak dağıtıma geçmelidir.

Geçici (ve ihtiyatî) haciz sahibi alacaklılara avans suretiyle dağıtım yapılamaz.

Paraların paylaştırılması, aynı malların birden fazla alacaklı için haczedilmiş (hacze iştirak edilmiş) olması halinde söz konusudur. Hacizli mallar bir alacaklı için haczedilmişse, o zaman (az sonra incelenecek olan) paraların paylaştırılması değil, elde edilen paranın alacaklıya ödenmesi söz konusudur.

Bu halde, üç ihtimal ile karşılaşılır :

Satış tutarı, aynı derecede hacze iştirak etmiş olan (m. 100-101) bütün alacakları (faiz ve takip giderleriyle birlikte) ödemeye yeterse, para, bütün alacaklılar arasında paylaştırılır.

Buna karşılık, satış tutarı, aynı derecede hacze iştirak etmiş olan (m. 100- 101) bütün alacakları (faiz ve takip giderleriyle birlikte) ödemeye yetmezse, icra dairesi, önce tamamlama haczi yapar .Tamamlama haczi ile haczedilen malların satış tutarı ile daha önce haczedilmiş ve satılmış bulunan malların satış tutarı toplamı da, bütün alacakları ödemeye yetmezse, icra dairesi, alacaklıların bir sıra cetvelini yapar.

B) Paylaştırmanın yapılması

Bütün hacizli mallar satıldıktan sonra, elde edilen para (satış tutarı) aynı derecede hacze iştirak etmiş olan (m. 100-101) bütün alacakları (faiz ve takip giderleriyle birlikte) ödemeye yeterse, (az önce belirtildiği gibi) bu satış tutarı (para) alacaklılara hisselerine göre paylaştırılır (m.138,1).

Hacizli malların satış bedelinden, ilk önce (yediemin ücreti dahil) haciz, satış ve paylaştırma giderleri gibi bütün alacaklıları ilgilendiren ortak giderler alınır (m. 138, II) . Çünkü, bu ortak giderler, bütün alacaklıların ortak menfaati için yapılmış olup, bununla bütün alacaklılar ilgilidir.

Paraya çevirme giderlerinin bir kısmının alıcıya ait olacağı artırma şartnamesinde gösterileceği (m. 125,IV) için, burada satış bedelinden çıkarılması gereken paraya çevirme giderleri, alıcıya ait olmayan giderlerdir.

İÎK m. 138,11 hükmüne göre satış bedelinden ilk önce çıkarılacak (alınacak) olan haciz giderlerine, hacizli malların muhafaza, idare ve işletilmesi giderleri de dahildir.

Satış bedelinden (yukardaki şekilde) ortak giderlerin çıkarılması sonucunda kalan (artan) para, kesin ve geçici haciz sahibi alacaklılara alacakları oranında paylaştırılır (m. 138,11). Yalnız, burada sadece kesin haciz sahibi alacaklılara dağıtımda bulunulabilir.

Geçici haciz sahibi alacaklılara ayrılan hisseler, durum anlaşılıncaya kadar bankaya yatırılır (m. 138,IV ; m.9) .


VI - Paylaştırma sonucunda alacağını tamamen alamamış olan alacaklılara, borç ödemeden aciz belgesi verilir (m. 143)

D) Yukarda kısaca değinildiği gibi, az önce incelenen paylaştırma işlemleri, aynı malların birden fazla alacaklı için haczedilmiş (hacze iştirak edilmiş) olması hali içindir.

Hacizli mallar bir alacaklı için haczedilmişse, o zaman paylaştırma değil, paranın o alacaklıya ödenmesi söz konusudur. Bu halde, paylaştırma ile ilgili olarak yukarda incelenmiş olan işlemlerden bir çoğuna gerek yoktur; özellikle, bu halde sıra cetvelinin yeri yoktur. Satıştan elde edilen paradan, haciz ve satış giderleri çıktıktan sonra, o tek alacaklının alacağı, faiz ve takip giderleri ödenir . Para yetmezse, tamamlama haczi (m. 139) yapılır; gene yetmezse, o zaman alacaklıya ödenmeyen alacak kesimi için borç ödemeden aciz belgesi verilir (m. 143).

E) îcra dairesince borçludan fazla para tahsil olunarak alacaklıya verildiği veya yanlışlıkla bir tarafa para ödendiği anlaşılırsa, verilen para ayrıca bir mahkeme hükmüne gerek olmadan, o kişiden (kendisine fazla veya yanlışlıkla para ödenen kişiden), (icra dairesince) zorla geri alınır (m.361) :

“İİK 361. madde hükmü, ilamlı veya ilamsız tüm icra takiplerinde, her ne sebeple olursa olsun, borçludan fazla para tahsil edilen her durumda uygulama yeri ve alanı bulunan, özel bir hükümdür. Buna göre, icra daireleri, hesaplama sonucunda fazladan tahsil edildiği ortaya çıkan tutarları, ayrı bir mahkeme hükmüne gerek olmaksızın, borçluya geri vermekle yükümlüdürler. - Açıktır ki, burada, icra müdürüne kanun tarafından verilmiş, özel bir görev ve daha da önemlisi cebri icra gücünün kullanılması kapsamındaki bir yetki söz konusudur. İcra müdürü, dayanağı ve şekli ne olursa olsun, girişilmiş bir icra takibinde, borçludan tahsil edilen paranın, tahsili gerekenden daha fazla olduğunu hesap sonucunda belirlediği durumlarda, cebri icra gücünü kullanarak, fazla tahsilatı borçluya geri verecektir”' .

Borçlu, fazla ödediği paranın geri alınması için, icra dairesine başvurur . Bunun üzerine, icra dairesi, alacaklıya fazla ödenen paranın geri verilmesi hakkında bir muhtıra tebliğ eder . Alacaklı, bu muhtıraya rağmen, fazla aldığı

parayı icra dairesine geri vermezse, icra dairesi, fazla ödediği parayı alacaklıdan zorla geri alır (m.361). İcra müdürü, borçlunun fazla ödediği paranın geri alınması talebini reddederse, borçlu, bu ret kararma karşı, icra mahkemesinde şikayet yoluna (m. 16) başvurabilir .


F) Paranın paylaştırılmasına ilişkin hükümler, gemilerin satışı halinde de uygulanır. Şu kadar ki, 140 ıncı madde uyarınca yapılacak sıra cetveli, bayrağına ve sicile kayıtlı olup olmadığına bakılmaksızın, bütün gemiler hakkında (yeni) Türk Ticaret Kanununun 1389 ila 1397 nci maddeleri hükümlerine tabidir.

Miras Ortaklığının Taraf Ehliyeti

Miras ortaklığının taraf ehliyeti yoktur.
Miras ortaklığının (MK m.640) taraf ehliyetinin bulunmayışı bazı özellikler gösterir :
1) Miras ortaklığının (terekenin) alacaklı olması halinde, durum oldukça basittir. Miras ortaklığının bir alacağından dolayı takip yapılırken, elbirliği mülkiyeti (iştirak halinde mülkiyet) kuralları gereğince, (mirası kabul etmiş olan) bütün mirasçıların birlikte takip talebinde bulunmaları gerekir .
Mirasçılardan birinin (veya birkaçının) bütün mirasçılar adına takip talebinde bulunmuş olması halinde, icra müdürü, diğer mirasçıların takibe katılmalarını sağlamak veya miras ortaklığına temsilci atanmasını (MK m.640,III) sağlamak için takip yapan mirasçıya uygun bir süre vermelidir .
Mirasçılardan biri, (miras paylaşılmadan önce) yalnız kendi hissesine düşen alacak kesimi için icra takibi yapamaz.
Miras ortaklığına bir temsilci (MK m.640,III) atanmış ise, icra takibinin bu temsilcisi tarafından yapılması gerekir .
Yukardaki açıklamalar, mirasın henüz paylaşılmamış olması hali içindir. Miras paylaşıldıktan sonra, her mirasçı paylaşımda kendine düşen alacak için icra takibi yapabilir .
Alacaklı (kendisi) icra takibi yaptıktan sonra ölürse, icra takibine alacaklının mirasçılarının hepsi veya miras ortaklığı temsilcisi tarafından devam edilebilir.
2) Miras ortaklığının (terekenin) borçlu olması: Bu konuyu, borçlunun sağlığında başlamış (yapılmış) olan icra takipleri ve yeni (borçlunun ölümünden sonra) yapılacak icra takipleri bakımından ayrı ayrı incelemek gerekir :
a) Başlamış takiplere devam edilmesi: aa) Miras ortaklığına karşı : Borçlu takip sırasında ölürse, borçlu hayatta olsa idi hangi usul uygulanacak idi ise, o usule göre takibe terekeye (miras ortaklığına) karşı (kaldığı yerden) devam edilir (m.53,II). Yalnız, borçlunun sağlığında başlamış olan takiplere terekeye karşı devam edilebilmesi için: (1) Miras ortaklığının henüz paylaşılmamış (MK m.642,676) olması ; (2) Terekenin resmî tasfiyeye (MK m.617,632-636 ; VVMTüz. m.45-53) tâbi tutulmamış olması veya (3) Mirasçılar arasında aile malları ortaklığı (MK m.373 vd) kurulmamış bulunması gerekir (İİK m.53,II). Bu üç halden biri varsa, takiplere miras ortaklığına karşı devam edilemez. Bu üç halden (olumsuz şarttan) hiç biri yoksa, borçlunun (mirasbırakanın) sağlığında ona karşı başlamış olan takiplere, miras ortaklığına karşı aynen (kaldıkları yerden) devam edilebilir (m.53,II).
Burada söz konusu olan, borçlunun (mirasbırakanın) sağlığında (ona karşı) başlamış olan takiplerin, miras ortaklığına karşı devam etmesidir. Bu takiplerin borçlu tarafında, bundan böyle miras ortaklığı vardır. Ancak, miras ortaklığının tüzel kişiliği olmadığından, takibin ya bütün mirasçılara (mecburî takip arkadaşı olarak) veya miras ortaklığı temsilcisine karşı devam ettirilmesi gerekir. Miras ortaklığına karşı devam ettirilen bu takiplerde, sadece tereke malları haczedilebilir, (takiplere m.53,III gereğince ayrıca mirasçılara karşı da devam edilmesi istenmemişse) mirasçıların malları haczedilemez.
Miras ortaklığına karşı takibe (borçlunun sağlığında) kaldığı yerden devam edilir. Borçlunun ölümünden önce takip kesinleşmiş ise, artık miras ortaklığının (bütün mirasçıların veya miras ortaklığı temsilcisinin) ödeme emrine itiraz etme yetkileri yoktur.
Buna karşılık, borçlunun öldüğü anda ödeme emrine itiraz süresi henüz geçmemişse, miras ortaklığı, itiraz süresinin bitimine kadar (kalan süre içinde) ödeme emrine itiraz edebilir. Ancak, bu itiraz süresi, m.53,I'deki üç günlük veya üç aylık süre içinde biterse, itiraz süresi, bu üç günlük veya üç aylık sürelerin bitiminden itibaren bir gün daha uzatılır (m.56).
bb) Borçlunun sağlığında ona karşı başlamış olan takiplere, mirasçılara karşı devam edilmesine gelince :
Borçluya karşı onun sağlığında başlamış olan iflâs takibine veya iflâs davasına mirasçılarına karşı devam edilemez. Bu halde, iflâs takibine veya davasına, yalnız miras ortaklığına (terekeye) karşı devam edilebilir
Buna karşılık, borçluya karşı başlamış olan (ilâmsız, ilâmlı) haciz yolu ile takiplere (ve rehinin paraya çevrilmesi yolu ile takiplere), borçlunun mirasçılarına karşı devam edilebilir (m.53,III):
Alacaklı, icra takibini mirasçıların hepsine karşı devam ettirebilir ; fakat, buna mecbur değildir. Alacaklı, icra takibini mirasçılardan yalnız birine veya birkaçına karşı da devam ettirebilir. Çünkü, mirasçıları mirasbırakanın borcundan müteselsilen sorumludurlar (MK m.641) ve alacaklı müteselsil borçluların birinden borcun tamamını isteyebilir (EBK m. 142 - YBK m. 163)
Buna karşılık, konusu paradan başka bir şey olan ilâmlı takiplerde (meselâ, taşınır veya taşınmaz teslimi gibi ; m.24 vd), alacaklı, ilâmlı takibi bütün mirasçılara (varsa miras ortaklığı temsilcisine) karşı devam ettirmek zorundadır ; bir veya bir kaç mirasçıya karşı devam ettiremez (mecburî takip arkadaşlığı). Çünkü, mirasçılar terekeye elbirliğiyle sahiptirler (MK m.640, II ; elbirliği mülkiyeti) ve elbirliği mülkiyetinde, tasarruf işlemleri için ortakların (mirasçıların) oybirliğiyle karar vermeleri gerekir (MK m.702,II).
Mirasbırakana (borçluya) karşı başlamış olan icra takiplerine, mirasçılara karşı kaldığı yerden (noktadan) devam edilir :
Mirasbırakana (borçluya) karşı (ölümünden önce) başlamış olan takiplerde, mirasbırakana ödeme emri tebliğ edilmemiş ise, ödeme emri, mirasçılara tebliğ edilir .
Mirasbırakana (borçluya) karşı (ölümünden önce) başlamış olan takiplerde, mirasbırakana sağlığında ödeme emri tebliğ edilmiş ise, mirasçılara yeni bir ödeme emri gönderilmesine (tebliğ edilmesine) gerek yoktur .
Borçlunun (mirasbırakanın) öldüğü anda ödeme emrine itiraz süresi henüz geçmemişse, mirasçılar itiraz süresinin bitimine kadar (kalan itiraz süresi içinde) ödeme emrine itiraz edebilirler. Ancak bu itiraz süresi, m.53,I'deki üç günlük ve üç aylık süre içinde biterse, bu (üç günlük ve üç aylık) sürelerin bitiminden itibaren bir gün daha uzatılır (m.56).
Borçlu ölmeden önce ödeme emrine itiraz etmiş ise, bu halde de mirasçılara yeni bir ödeme emri tebliğ edilmesine gerek yoktur; icra mahkemesindeki itirazın kaldırılması duruşmasına mirasçılara (miras ortaklığına) karşı devam edilir.
Borçlu ölmeden önce (kendisine karşı yapılan) icra takibi kesinleşmiş durumda ise, artık mirasçılara yeni bir ödeme emri tebliğ edilmesine gerek yoktur. Bu halde, mirasçılara, icra takibinin kendilerine karşı devam ettirildiği tebliğ edilir . Mirasçı, bu tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde, şahsî (kişisel) itiraz sebeplerini ileri sürebilmelidir.
Borçlunun sağlığında ona karşı başlamış olan rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takiplere (m. 145 vd) de, yukarda açıklandığı gibi, mirasçılara (miras ortaklığına) karşı devam edilebilir (m.53,111).
cc) Başlamış takiplere hem miras ortaklığına hem de mirasçılara karşı devam edilmesi: Alacaklı, mirasbırakanın sağlığında ona karşı başlamış olduğu icra takiplerine, aynı zamanda, hem miras ortaklığına (m.53,II) hem de mirasçılara (m.53,III) karşı devam edebilir.
Bu (yukarda belirtilen) halde, miras ortaklığı ile mirasçılar (borçlu tarafta) takip arkadaşı olurlar. Ancak, burada miras ortaklığı yalnız terekedeki mallar ile sorumlu olduğu halde, mirasçı (veya mirasçılar) kişisel malları ile de sorumludurlar.
Tekrar belirteyim ki, borçlunun sağlığında başlamış olan icra takiplerine gerek miras ortaklığına gerek mirasçılara karşı devam edilebilmesi için, üç günlük (m.53,1) ve üç aylık (MK m.606) erteleme sürelerinin geçmiş olması gerekir (m.53,1).
b) Borçlunun ölümünden sonra yeni takip yapılması:
aa) Miras ortaklığına karşı yeni takip yapılamaz : İİK m.53,II’deki üç olumsuz şarttan hiç biri olmasa bile (yani, miras ortaklığı paylaşılmamış, tereke resmî tasfiyeye tâbi tutulmamış ve aile malları ortaklığı kurulmamış olsa bile) miras ortaklığı aleyhine yeni icra (ve iflâs) takibi yapılamaz. Yani, yeni takipler bakımından, miras ortaklığına (hem alacaklı hem de borçlu olarak) hiç bir şekilde takip ehliyeti tanınmamıştır.
bb) Mirasçılara karşı yeni takip yapılabilir: Bu halde, tereke alacaklıları, yalnız mirası kabul etmiş olan mirasçılara karşı yeni icra (ve iflâs) takibi yapabilirler :
1- Tereke alacaklıları, (para alacağı için) yeni takipleri mirasçıların hepsine karşı yapabilirler ; fakat, buna mecbur değildirler. Tereke alacaklısı, mirasçılardan yalnız birine veya bir kaçma karşı da takip yapabilir. Çünkü, mirasçılar mirasbırakanın borçlarından müteselsilen sorumludurlar (MK m.641) ve alacaklı müteselsil borçluların birinden borcun tamamını isteyebilir (EBK m. 142 - YBK m.163) .
2- Buna karşılık, konusu paradan başka bir şey olan ilâmlı takiplerin (meselâ, taşınır veya taşınmaz teslimi, m.24 vd), bütün mirasçılara karşı (veya varsa miras ortaklığı temsilcisine) karşı birlikte yapılması zorunludur. Çünkü, mirasçılar terekeye elbirliğiyle sahiptirler (MK m.640,11 ; elbirliği mülkiyeti) ve elbirliği mülkiyetinde, tasarruf işlemleri için ortakların (mirasçıların) oybirliğiyle karar vermeleri gerekir (MK m.702,II).
cc) En yakın mirasçıların hepsinin mirası reddetmiş olmaları halinde, miras, sulh hukuk mahkemesince, iflâs hükümlerine göre tasfiye edilir (MK m.612 ; İİK m.l 80); yoksa, ikinci derece mirasçılara karşı icra takibi yapılamaz .
  • Cevap Yok
  • Dün, Saat: 22:27
  • DuraN
Miras ortaklığının taraf ehliyeti yoktur.
Miras ortaklığının (MK m.640) taraf ehliyetinin bulunmayışı bazı özellikler gösterir :
1) Miras ortaklığının (terekenin) alacaklı olması halinde, durum oldukça basittir. Miras ortaklığının bir alacağından dolayı takip yapılırken, elbirliği mülkiyeti (iştirak halinde mülkiyet) kuralları gereğince, (mirası kabul etmiş olan) bütün mirasçıların birlikte takip talebinde bulunmaları gerekir .
Mirasçılardan birinin (veya birkaçının) bütün mirasçılar adına takip talebinde bulunmuş olması halinde, icra müdürü, diğer mirasçıların takibe katılmalarını sağlamak veya miras ortaklığına temsilci atanmasını (MK m.640,III) sağlamak için takip yapan mirasçıya uygun bir süre vermelidir .
Mirasçılardan biri, (miras paylaşılmadan önce) yalnız kendi hissesine düşen alacak kesimi için icra takibi yapamaz.
Miras ortaklığına bir temsilci (MK m.640,III) atanmış ise, icra takibinin bu temsilcisi tarafından yapılması gerekir .
Yukardaki açıklamalar, mirasın henüz paylaşılmamış olması hali içindir. Miras paylaşıldıktan sonra, her mirasçı paylaşımda kendine düşen alacak için icra takibi yapabilir .
Alacaklı (kendisi) icra takibi yaptıktan sonra ölürse, icra takibine alacaklının mirasçılarının hepsi veya miras ortaklığı temsilcisi tarafından devam edilebilir.
2) Miras ortaklığının (terekenin) borçlu olması: Bu konuyu, borçlunun sağlığında başlamış (yapılmış) olan icra takipleri ve yeni (borçlunun ölümünden sonra) yapılacak icra takipleri bakımından ayrı ayrı incelemek gerekir :
a) Başlamış takiplere devam edilmesi: aa) Miras ortaklığına karşı : Borçlu takip sırasında ölürse, borçlu hayatta olsa idi hangi usul uygulanacak idi ise, o usule göre takibe terekeye (miras ortaklığına) karşı (kaldığı yerden) devam edilir (m.53,II). Yalnız, borçlunun sağlığında başlamış olan takiplere terekeye karşı devam edilebilmesi için: (1) Miras ortaklığının henüz paylaşılmamış (MK m.642,676) olması ; (2) Terekenin resmî tasfiyeye (MK m.617,632-636 ; VVMTüz. m.45-53) tâbi tutulmamış olması veya (3) Mirasçılar arasında aile malları ortaklığı (MK m.373 vd) kurulmamış bulunması gerekir (İİK m.53,II). Bu üç halden biri varsa, takiplere miras ortaklığına karşı devam edilemez. Bu üç halden (olumsuz şarttan) hiç biri yoksa, borçlunun (mirasbırakanın) sağlığında ona karşı başlamış olan takiplere, miras ortaklığına karşı aynen (kaldıkları yerden) devam edilebilir (m.53,II).
Burada söz konusu olan, borçlunun (mirasbırakanın) sağlığında (ona karşı) başlamış olan takiplerin, miras ortaklığına karşı devam etmesidir. Bu takiplerin borçlu tarafında, bundan böyle miras ortaklığı vardır. Ancak, miras ortaklığının tüzel kişiliği olmadığından, takibin ya bütün mirasçılara (mecburî takip arkadaşı olarak) veya miras ortaklığı temsilcisine karşı devam ettirilmesi gerekir. Miras ortaklığına karşı devam ettirilen bu takiplerde, sadece tereke malları haczedilebilir, (takiplere m.53,III gereğince ayrıca mirasçılara karşı da devam edilmesi istenmemişse) mirasçıların malları haczedilemez.
Miras ortaklığına karşı takibe (borçlunun sağlığında) kaldığı yerden devam edilir. Borçlunun ölümünden önce takip kesinleşmiş ise, artık miras ortaklığının (bütün mirasçıların veya miras ortaklığı temsilcisinin) ödeme emrine itiraz etme yetkileri yoktur.
Buna karşılık, borçlunun öldüğü anda ödeme emrine itiraz süresi henüz geçmemişse, miras ortaklığı, itiraz süresinin bitimine kadar (kalan süre içinde) ödeme emrine itiraz edebilir. Ancak, bu itiraz süresi, m.53,I'deki üç günlük veya üç aylık süre içinde biterse, itiraz süresi, bu üç günlük veya üç aylık sürelerin bitiminden itibaren bir gün daha uzatılır (m.56).
bb) Borçlunun sağlığında ona karşı başlamış olan takiplere, mirasçılara karşı devam edilmesine gelince :
Borçluya karşı onun sağlığında başlamış olan iflâs takibine veya iflâs davasına mirasçılarına karşı devam edilemez. Bu halde, iflâs takibine veya davasına, yalnız miras ortaklığına (terekeye) karşı devam edilebilir
Buna karşılık, borçluya karşı başlamış olan (ilâmsız, ilâmlı) haciz yolu ile takiplere (ve rehinin paraya çevrilmesi yolu ile takiplere), borçlunun mirasçılarına karşı devam edilebilir (m.53,III):
Alacaklı, icra takibini mirasçıların hepsine karşı devam ettirebilir ; fakat, buna mecbur değildir. Alacaklı, icra takibini mirasçılardan yalnız birine veya birkaçına karşı da devam ettirebilir. Çünkü, mirasçıları mirasbırakanın borcundan müteselsilen sorumludurlar (MK m.641) ve alacaklı müteselsil borçluların birinden borcun tamamını isteyebilir (EBK m. 142 - YBK m. 163)
Buna karşılık, konusu paradan başka bir şey olan ilâmlı takiplerde (meselâ, taşınır veya taşınmaz teslimi gibi ; m.24 vd), alacaklı, ilâmlı takibi bütün mirasçılara (varsa miras ortaklığı temsilcisine) karşı devam ettirmek zorundadır ; bir veya bir kaç mirasçıya karşı devam ettiremez (mecburî takip arkadaşlığı). Çünkü, mirasçılar terekeye elbirliğiyle sahiptirler (MK m.640, II ; elbirliği mülkiyeti) ve elbirliği mülkiyetinde, tasarruf işlemleri için ortakların (mirasçıların) oybirliğiyle karar vermeleri gerekir (MK m.702,II).
Mirasbırakana (borçluya) karşı başlamış olan icra takiplerine, mirasçılara karşı kaldığı yerden (noktadan) devam edilir :
Mirasbırakana (borçluya) karşı (ölümünden önce) başlamış olan takiplerde, mirasbırakana ödeme emri tebliğ edilmemiş ise, ödeme emri, mirasçılara tebliğ edilir .
Mirasbırakana (borçluya) karşı (ölümünden önce) başlamış olan takiplerde, mirasbırakana sağlığında ödeme emri tebliğ edilmiş ise, mirasçılara yeni bir ödeme emri gönderilmesine (tebliğ edilmesine) gerek yoktur .
Borçlunun (mirasbırakanın) öldüğü anda ödeme emrine itiraz süresi henüz geçmemişse, mirasçılar itiraz süresinin bitimine kadar (kalan itiraz süresi içinde) ödeme emrine itiraz edebilirler. Ancak bu itiraz süresi, m.53,I'deki üç günlük ve üç aylık süre içinde biterse, bu (üç günlük ve üç aylık) sürelerin bitiminden itibaren bir gün daha uzatılır (m.56).
Borçlu ölmeden önce ödeme emrine itiraz etmiş ise, bu halde de mirasçılara yeni bir ödeme emri tebliğ edilmesine gerek yoktur; icra mahkemesindeki itirazın kaldırılması duruşmasına mirasçılara (miras ortaklığına) karşı devam edilir.
Borçlu ölmeden önce (kendisine karşı yapılan) icra takibi kesinleşmiş durumda ise, artık mirasçılara yeni bir ödeme emri tebliğ edilmesine gerek yoktur. Bu halde, mirasçılara, icra takibinin kendilerine karşı devam ettirildiği tebliğ edilir . Mirasçı, bu tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde, şahsî (kişisel) itiraz sebeplerini ileri sürebilmelidir.
Borçlunun sağlığında ona karşı başlamış olan rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takiplere (m. 145 vd) de, yukarda açıklandığı gibi, mirasçılara (miras ortaklığına) karşı devam edilebilir (m.53,111).
cc) Başlamış takiplere hem miras ortaklığına hem de mirasçılara karşı devam edilmesi: Alacaklı, mirasbırakanın sağlığında ona karşı başlamış olduğu icra takiplerine, aynı zamanda, hem miras ortaklığına (m.53,II) hem de mirasçılara (m.53,III) karşı devam edebilir.
Bu (yukarda belirtilen) halde, miras ortaklığı ile mirasçılar (borçlu tarafta) takip arkadaşı olurlar. Ancak, burada miras ortaklığı yalnız terekedeki mallar ile sorumlu olduğu halde, mirasçı (veya mirasçılar) kişisel malları ile de sorumludurlar.
Tekrar belirteyim ki, borçlunun sağlığında başlamış olan icra takiplerine gerek miras ortaklığına gerek mirasçılara karşı devam edilebilmesi için, üç günlük (m.53,1) ve üç aylık (MK m.606) erteleme sürelerinin geçmiş olması gerekir (m.53,1).
b) Borçlunun ölümünden sonra yeni takip yapılması:
aa) Miras ortaklığına karşı yeni takip yapılamaz : İİK m.53,II’deki üç olumsuz şarttan hiç biri olmasa bile (yani, miras ortaklığı paylaşılmamış, tereke resmî tasfiyeye tâbi tutulmamış ve aile malları ortaklığı kurulmamış olsa bile) miras ortaklığı aleyhine yeni icra (ve iflâs) takibi yapılamaz. Yani, yeni takipler bakımından, miras ortaklığına (hem alacaklı hem de borçlu olarak) hiç bir şekilde takip ehliyeti tanınmamıştır.
bb) Mirasçılara karşı yeni takip yapılabilir: Bu halde, tereke alacaklıları, yalnız mirası kabul etmiş olan mirasçılara karşı yeni icra (ve iflâs) takibi yapabilirler :
1- Tereke alacaklıları, (para alacağı için) yeni takipleri mirasçıların hepsine karşı yapabilirler ; fakat, buna mecbur değildirler. Tereke alacaklısı, mirasçılardan yalnız birine veya bir kaçma karşı da takip yapabilir. Çünkü, mirasçılar mirasbırakanın borçlarından müteselsilen sorumludurlar (MK m.641) ve alacaklı müteselsil borçluların birinden borcun tamamını isteyebilir (EBK m. 142 - YBK m.163) .
2- Buna karşılık, konusu paradan başka bir şey olan ilâmlı takiplerin (meselâ, taşınır veya taşınmaz teslimi, m.24 vd), bütün mirasçılara karşı (veya varsa miras ortaklığı temsilcisine) karşı birlikte yapılması zorunludur. Çünkü, mirasçılar terekeye elbirliğiyle sahiptirler (MK m.640,11 ; elbirliği mülkiyeti) ve elbirliği mülkiyetinde, tasarruf işlemleri için ortakların (mirasçıların) oybirliğiyle karar vermeleri gerekir (MK m.702,II).
cc) En yakın mirasçıların hepsinin mirası reddetmiş olmaları halinde, miras, sulh hukuk mahkemesince, iflâs hükümlerine göre tasfiye edilir (MK m.612 ; İİK m.l 80); yoksa, ikinci derece mirasçılara karşı icra takibi yapılamaz .

İcra Hukukunda Yürütmenin Durdurulması (Tehiri İcra)

İCRA HUKUKUNDA YÜRÜTMENİN DURDURULMASI (TEHİRİ İCRA)
(İİK. mad. 36)*
 
Av.Talih UYAR
 
             Yürütmenin (icranın) durdurulması (geri bırakılması) (tehiri icra), bir hükmün yasa yollarına başvurulması sonucunda  d e ğ i ş t i r i l m e s i,  b o z u l m a s ı  o-lasılığı için kabul edilmiştir.[1]
 
            I-İlamın borçlu tarafından temyiz edilmesi kural olarak, takip konusu ilamın uygulanmasını (yerine getirilmesini = icrasını) etkilemez. Ancak;
 
            a)Taşınmazlara ve bunlara ilişkin ayni (nesnel) haklara dair hükümler (HUMK. mad. 443/IV)[2],
 
            b)Aile[3] ve kişinin (şahsın) hukukuna[4] ilişkin hükümler (HUMK. 443/IV) -nafaka hükümleri hariç (HUMK. mad. 443/III, İİK. mad. 36/IV)-,
 
            c)Hakem kararları (HUMK. mad. 536)[5],
 
            d)Yabancı mahkeme ilamları (HUMK. mad. 544),
 
            e)Sayıştay ilamları(Sayıştay K. mad. 64)[6],
 
            f)Vergi mahkemesi ilamları (2577 s. İdari Yargılama Usulü K. mad. 28/1)[7],
 
            g)Tenfiz kararları (MÖHUK. mad. 34)[8],
 
            h)“Ticaret sicili memurunun teklifi üzerine, sicilin bağlı olduğu mahkemece tescil konusunda verilen kararlar” (TK. mad. 35/IV) ile “ilgililerin ticaret siciline yapılacak tescil veya tadil yahut terkin talepleri üzerine, sicil memurluğunca verilen karara yönelik -sekiz gün içinde- yapacakları itiraz üzerine mahkemece verilecek kararlar (TK. mad. 36/III),
 
            ı)Ceza ilamlarının tazminata ve yargılama giderlerine ilişkin hüküm fıkraları (CMUK. mad. 395, As. Mah. Kur. Yar. Us. K. mad. 344),[9]
 
            i)Kira tesbitine ilişkin ilamlar (12.11.1979 T. 1/3 sayılı İçt. Bir. K.),[10]          
k e s i n l e ş m e d e n  takip konusu yapılamazlar yani bu ilamların yerine getirilmesi (icrası) istenemez.
 
            Bu belirtilen ilamların dışında ayrıca  u y g u l a m a d a;  
 
   “Olumsuz tesbit davası” sonucunda verilen ilamlarda yer           alan ‘tazminat’ ve ‘yargılama giderleri’ne ilişkin hüküm fıkralarının -tartışmalı olmakla beraber-[11]
 
 “İstihkak davası”             sonucunda verilen “davanın kabulüne” ilişkin kararda yer alan ‘tazminat’ ve ‘yargılama giderleri’ne ilişkin hüküm fıkralarının -tartışmalı olmakla beraber-[12]
 
 “Özel mülkiyet             konusu ‘kaynak’ niteliğindeki suya yapılan elatmanın (müdahalenin) önlenmesi”ne ilişkin ilamların,[13]
“nitelikleri gereği” kesinleşmeden takip konusu yapılamayacağı kabul edildiğinden, bu ilamların yerine getirilmesi (icrası) da, ancak kesinleştikten sonra mümkün olur…
 
            II-Temyizin icrayı durdurmadığı hallerde yani “yerine getirilmesi (uygulanması) kesinleşmesine bağlı olmayan” ilamların takip konusu yapılmasında, temyiz nedeniyle “yürütmenin durdurulması” (tehiri icra) için, borçlunun Yargıtaydan karar getirmesi gerekir (HUMK. mad. 443/I, İİK. mad. 36). “Yürütmenin durdurulmasına” (icranın geri bırakılmasına) Yargıtay karar vereceğinden, borçluya Yargıtay’dan bu konuda karar getirmesi için icra müdürünce[14] “uygun bir süre” verilir.[15] Borçluya icra müdürünce bu sürenin verilebilmesi için;
 
            1-Borçluya  i c r a  e m r i  gönderilmiş olmalıdır. Çünkü, ilam icraya konmamışsa, icranın geri bırakılması da gerekmez.
 
            2-Borçlu, süresi içinde   i l a m ı  t e m y i z  e t t i ğ i n i  mahkemeden alacağı ve icra dairesine vereceği bir belge ile kanıtlamalıdır. Başka bir deyişle, takip dayanağı ilamı temyiz etmemiş olan borçlu, Yargıtaydan yürütmeyi durdurma (tehiri icra) kararı[16] ve icra müdürün-den süre isteyemez.
 
            3-a)Hükmedilen “para” ya da “eşya” kıymetinde icra mahkemesince kabul edilecek[17] aa-Menkul rehni, bb-Hisse senedi, cc-Tahvil[18] dd-Taşınmaz rehni[19] (ipotek) ee-Muteber banka teminat mektubu,[20] t e m i n a t  o l a r a k[21] gösterilmiş olmalıdır.
 
            b)Güvence (teminat) olarak sadece “hükmolunan para”nın yatırılması (İİK. mad. 36/I) yeterli olduğundan, icranın durdurulabilmesi için ayrıca “hükmolunan para” dışında “takip harç ve giderlerinin” -özellikle, takip vekalet ücretinin- de yatırılması gerekmez.[22]
 
            c)Veya, borçlunun hükmedilen para ya da eşyayı karşılayacak malı haczedilmiş olmalıdır.[23] Maddede, “borçlunun hükmedilen para ve eşyayı karşılayacak malı haczedilmişse, -teminat (gösterme) koşulunu yerine getirmiş farzedilerek- kendisine, icra müdürü tarafından,    -‘yürütmenin durdurulması kararı’ getirmek üzere- süre verileceği” öngörülmüştür. Borçlu, hakkında yürütülen icra takibinin durdurulması için,  k e n d i l i ğ i n d e n  göstereceği taşınır ya da taşınmaz mallarının -teminat yerine geçmek üzere- haczedilmesini isteyebilir mi? Maddede -İİK. mad. 33/III’den  f a r k l ı  olarak- bu konuda açıklık yoktur. Sadece, borçlunun -menkul ya da gayrımenkul rehni gösterebileceğine değinilmiştir. Taşınır ya da taşınmaz malın rehnedilmesi bir takım formaliteleri gerektirir. Haciz işlemi, rehin işlemine nazaran daha pratiktir. Bu nedenle, kanımızca taşınır ya da taşınmaz malını teminat olarak rehin edebilecek olan borçlu, bunları “icra mahkemesine başvurup karar almak suretiyle” haciz de ettirebilmelidir.[24] [25] Amaç, hükmedilen şeyi güvence altına almak olduğuna, haciz yolu ile de bu amaca ulaşılabileceğine göre, maddeyi “dar” değil “geniş” yorumlamalıdır.
 
            U y g u l a m a d a, borçlular -icra mahkemesi yerine- icra dairesine başvurarak, ev veya işyerlerindeki taşınır mallarını ya da tapuda adlarına kayıtlı taşınmaz mallarını haczettirmekte ve bu haciz işleminden sonra kendilerine icra müdürünce -tehiri icra kararı getirmeleri için- süre verilmektedir. Kanımızca, bu gibi durumlarda, alacaklılar; haczedilen malları -daha doğrusu haczedilen mallara icra dairesince takdir edilen kıymetleri- takip konusu borç için ye-terli bulmazlarsa, icra müdürünün bu işlemine -ve borçluya “tehiri icra kararı” getirmesi için süre verilmesine- karşı  ş i k a y e t  yoluna başvurabilirler.
 
            4-Borçlu, “Yargıtay’dan yürütmenin durdurulması hakkında bir karar getirmek üzere” kendisine uygun bir süre verilmesini  i c r a  d a i r e s i n d e n  (müdüründen) istemiş olmalıdır.
 
            Borçlunun bu amaçla icra dairesine başvurması için yasada bir süre öngörülmemiş olduğundan, borçlu “her zaman”[26] [27] icra dairesine başvurarak, kendisine “yürütmenin durdurulması kararı getirmek üzere” süre verilmesini isteyebilir.
 
            Görüldüğü gibi, borçlunun  ö n c e  icra dairesine başvurarak buradan “yürütmenin durdurulması kararı getirmek üzere” süre istemesi ve sonra Yargıtay’a başvurarak -verilen süre içinde- buradan “yürütmenin durdurulması kararı” verilmesini sağlaması gerekmektedir (mad. 36/I). Bu nedenle, borçlu -önce icra dairesine başvurmadan- doğrudan doğruya Yargıtaya başvurarak “göstereceği teminat karşılığında yürütmenin durdurulması kararı verilmesini” isteyemez.  U y g u l a m a d a; “…temyiz eden, haksız çıktığı takdirde mahkumunbihi (hükmolunanı) eda ve teslim edeceğine dair kuvvetli kefalet göstermek veya hükmolunan nakit ve eşyayı resmi bir yere depo etmek veya hasmı (alacaklı) tarafından menkul ve gayrımenkul malları haczedilmiş olmak şartıyla, temyiz mahkemesi talep üzerine acele olarak yürütmenin durdurulmasına karar verebilir” şeklindeki HUMK.nun 443/I maddesi hükmü uyarınca, hükmü temyiz etmiş olan davalı borçluların, önce icra dairesine başvurup, borcun tamamı için te-minat göstermiş olduklarını, icra dairesine belgelendirmeden, doğrudan doğruya Yargıtaydan  -teminatı buraya gösterip- “yürütmenin durdurulması” kararı isteyebilecekleri konusunda bir yorum yapılmak istenmekteyse de, kanımızca bu yorum isabetli değildir. Çünkü, Yargıtaydan hangi koşullarla “yürütmenin durdurulması kararı” istenebileceği İİK. mad. 36/I’de açıkça ve özel olarak düzenlenmiştir. Ancak, bu maddedeki koşullar çerçevesinde borçlu Yargıtaydan “yürütmenin durdurulması kararı” isteyebilir. Esasen, talep tarihinde, takip konusu borcun ne kadara ulaşmış olduğunu ve dolayısıyla gösterilmesi gereken teminat miktarını yüksek mahkeme -icra dairesinin bunu belirten yazısı olmadan- saptayamaz…
 
            III-Borçlunun,  i c r a n ı n  d u r d u r u l m a s ı  için Yargıtaydan karar getirmek üzere süre isteyebilmesi için,  a l a c a ğ ı n  t a m a m ı  (ilamda belirtileni)  k a d a r[28] bu maddede öngörülen -ve az önce belirttiğimiz- türden güvence (teminat) göstermesi yeterlidir. Teminat olarak yatırılan paranın, aynı miktarda başka bir teminatla değiştirilmesi mümkündür…[29] Gösterilecek güvence miktarı, takip konusu ilama göre belirlenir. Tahliye takiplerinde borçlu-kiracı ne kadar güvence gösterecektir? İİK. mad. 36 -aşağıda açıklayacağımız gibi- hem  g e n e l  m a h k e m e l e r  ve hem  i c r a  m a h k e m e s i  tarafından  -İİK. mad. 269/III ve 276/III’e göre- verilen “tahliye kararları hakkında uygulanacağından, borçlu-kiracıdan istenecek güvence miktarı önem taşır. Bu konuyu düzenleyen açık bir hüküm yasada yoktur. Nitekim, Yargıtay da 4.12.1957 T. ve 10/25 sayılı İçt. Bir. Kararının gerekçesinde[30] “…-İİK. 269’ a göre yapılan tahliye takiplerinde- borçlu tahliye kararını temyiz edip de üç aylık kira karşılığını vezneye yatırdığı takdirde -yalnız 6570 sayılı Kira Kanununa tabi gayrımenkullere mahsus olmak üzere- İİK. mad. 36’nın kıyas suretiyle ve içtihat yolu ile uygulanarak takip durdurulmaktadır…” denilerek, bu konuda yasada açık bir hüküm bulunmadığı ancak  u y g u l a m a d a  ötedenberi “tahliye kararının temyizi halinde”  ü ç  a y l ı k  k i r a  b e d e l i n i n  “teminat olarak” yatırıldığı belirtilmiştir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin içtihatları da bu doğrultudadır.[31]
 
            İçtihat yolu ile, tahliye ilamlarının temyizinde “üç aylık kira bedelinin teminat olarak yatırılması” usulünün benimsenme nedeni, tahliye kararlarının yaklaşık bu süre içinde ancak Yargıtayca incelenebileceğinden dolayıdır. Yüksek mahkeme;[32] “tehiri icra teminatının kira borcuna mahsup edilemeyeceğini” belirtmiştir…
 
            “Üç aylık lira bedelinin teminat olarak yatırılarak”  i c r a n ı n  d u r d u r u l m a s ı, genel mahkemelerce verilen tüm tahliye kararlarının yerine getirilmesinde uygulanır. Örneğin; “kira bedelinin ödenmemesi (temerrüt)” nedeniyle tahliye davaları dışında, “gereksinme” nedeniyle verilen tahliye ilamlarının yerine getirilmesinde, kira alacağı takip konusu yapılmamış olsa bile, yine üç aylık kira bedeli teminat olarak yatırılarak, icranın durdurulması istenebilir.
 
            Buna karşın, İİK. mad. 36 icra mahkemesi tarafından verilen tüm tahliye kararları hakkında da uygulanabilir mi? Bilindiği gibi, icra mahkemesi ancak  i k i  s e b e b e  dayana-rak; a)Kira bedelinin ödenmemesi sebebiyle[33] (İİK. mad. 269-269/d) b)Yazılı sözleşme ile kiralanan taşınmazların, kira süresinin bitmesi sebebiyle[34] (İİK. mad. 272-275)- kiralanan taşınmazların tahliyesine karar verebilir. “Teminat karşılığında icranın durdurulması”na ilişkin İİK. mad. 36 hükmünün uygulanacağı sadece “kira bedelinin ödenmemesi sebebiyle tahliye” ye ilişkin İİK. mad. 269c/III’de (ve “kiralanan taşınmazda üçüncü kişinin bulunması halinde” (İİK. mad. 276/III’de) açıkça belirtilmiştir. “Yazılı sözleşme ile kiralanan taşınmazların kira süresinin bitmesi nedeniyle tahliyelerini” düzenleyen İİK. mad. 272-275’de aynı şekilde İİK. mad. 36’ya açık şekilde yollama yapılmamıştır. Bu nedenle, icra mahkemelerinin “yazılı sözleşme ile kiralanan taşınmazların kira sürelerinin bitmesi” nedenine dayanarak verdikleri tahliye kararları hakkında, kiracının “üç aylık kira tutarını teminat olarak yatırarak” İİK. mad. 36 gereğince, hakkındaki tahliyeye ilişkin icra takibini durduramaması gerekecektir. Bu çözüm şeklinin ise adil olmadığı açıktır. Çünkü, tahliye kararı -genel mahkemelerin verdikleri tahliye kararlarında olduğu gibi- hangi nedene dayanırsa dayansın, kiracıya teminat karşılığında -üç aylık kira tutarını yatırarak- Yargıtaydan “icranın durdurulması kararı” getirme hakkı tanınmalıydı. Ancak, kanımızca, içtihat yoluyla bu durumda da, kiracıya İİK. mad. 36’dan yararlanma olanağının tanınması mümkündür.[35]
 
            Yüksek mahkeme, kimi kez[36] “…İİK. 272 ve onu izleyen maddelerde İİK. 36’ya atıfta bulunulmadığından, bu takiplerde 36. madde hükmünü uygulanmasının mümkün olmadığını (yani, tehiri icra kararı verilemeyeceğini)...” belirtmişken, kimi kez de, -belki dalgınlıkla- bu tür takiplerde de tehiri icra kararı göndermiştir. Bugünkü uygulamasında ise, bu durumda tehiri icra kararı vermemektedir…
 
            IV-“İstihkak davasının (İİK. mad. 97) reddi”ne ilişkin kararın davacı-üçüncü kişi tarafından temyiz edilmesi halinde, üçüncü kişinin yatırması gereken  t e m i n a t  m i k t a r ı  konusunda uygulamada tereddüde düşülmektedir.
 
            Üçüncü kişinin açtığı istihkak davasının  r e d  edilmiş olması halinde, üzerinde istihkak iddiası ileri sürülen malın haczedilebileceği hükümle tesbit edilmiş olur. Böylece, hakkında istihkak iddiası ileri sürülmüş olan mal üzerindeki haciz kesinleşmiş olur.
 
            Daha önce, “takibin ertelenmesi” kararı[37] nedeniyle  s a t ı ş  i s t e y e m e m i ş  olan veya böyle bir karar verilmiş olmadığı halde kendiliğinden s a t ı ş  i s t e m e m i ş  olan alacaklı, hacizli malın satışını (paraya çevrilmesini) isteyebilir. Alacaklının satış (paraya çevirme) isteminde bulunabilmesi için, “istihkak davasının reddi kararı”nın  k e s i n l e ş m i ş  olmasına gerek yoktur.[38] Eğer, davacı üçüncü kişi, davanın reddi kararını temyiz eder ve Yargıtaydan “icranın durdurulması” (tehiri icra) kararı alabilmesi için, icra dairesinden kendisine İİK. mad. 36 gereğince süre verilmesini ister[39] ve Yargıtaydan “icranın durdurulması” kararı (İİK. mad. 36) getirirse (İİK. mad. 97/XIV) takip durdurulur. Aksi halde, takibe devam edilir ve haczedilmiş mal paraya çevrilir (satılır).
 
            “Temyizin satışı durduracağına” ilişkin İİK. mad. 364/III hükmü burada uygulanmaz.[40] Çünkü, kanun koyucu İİK. mad. 97/XIV’de açıkça 36. maddeye yollamada bulunarak; “temyizin satışı durduracağına ilişkin İİK. mad. 364/III’ün burada uygulanamayacağını” ön-görmüştür.
           
            Burada karşımıza şöyle bir sorun çıkmaktadır: Açtığı istihkak davasını kaybeden ve “icranın durdurulması” (tehiri icra) istemiyle bu kararı temyiz eden üçüncü kişiye icra müdürünce Yargıtaydan “yürütmenin durdurulması kararı” getirmesi için “münasip süre” verilebilmesi için, üçüncü kişinin -İİK. mad. 36/I uyarınca- göstermesi gereken  t e m in a t  m i k t a r ı  nedir? Bilindiği gibi, İİK. mad. 36; kaybettiği davanın ilamını  b o r ç l u n u n  temyiz etmiş olması halinde, kendisine “Yargıtaydan yürütmenin durdurulması” konusunda karar getirmek için süre verilebilesi için; “a)Hükmedilen “para” ya da “eşya”yı resmi bir merciye, icra dairesine veya mahkeme veznesine depo etmesi, yahut; b)Hükmedilen “para” ya da “eşya” kıymetinde icra mahkemesince kabul edilecek “menkul rehni”, “hisse senedi”, “borç senedi”, “taşınmaz rehni”, “muteber banka teminat mektubu”nu teminat olarak göstermesi, veya; c)Borçlunun hükmedilen “para” ya da “eşya”yı karşılayacak malının haczedilmiş olması  g e r e k m e k t e d i r.
 
            Kaybettiği istihkak davasında verilen kararı temyiz eden ve Yargıtaydan “yürütmenin durdurulması” kararı verilmesini isteyen üçüncü kişi, “takip konusu alacak miktarı”nı mı, “haczedilen malının kıymeti”ni mi, yoksa “bunların hangisi az ise onu” mu karşılamak için “teminat” göstermek zorundadır? Yüksek mahkemenin uygulamada çok önem taşıyan bu soruna çözüm getiren bir içtihadına rastlamadık. “İstihkak davasının reddi kararı”nı -yürütmenin durdurulması kararı verilmesi istemiyle- temyiz eden üçüncü kişi; ister “takip konusu alacak miktarı”nı, ister “haczedilen malının kıymeti”ni isterse “bunlardan hangisi az ise, onu” karşılayacak miktarda teminat göstersin, neticede verilen hüküm Yargıtayca “onansa” da “bozulsa” da, üçüncü kişi, yatırdığı teminatı geri alacaktır. Bu nedenle; üçüncü kişiden “ileride hüküm Yargıtaydan geldikten sonra kendisine iade edilecek olan” teminat istenmesinin bir anlamı yoktur. İİK. mad. 36/I’e göre, “borçlu”nun yatırdığı teminat, hükmün “onanması” halinde, hemen “alacaklı”ya ödendiği halde, burada, üçüncü kişinin yatırdığı (veya yatıracağı) teminat aynı işlevde bulunamayacağı için, borçlunun temyizinden farklı bir usulün -yasada- açıkça öngörülmesi doğru olurdu. Kanımızca, hükmü temyiz eden üçüncü kişiden sadece “temyiz ettiği ilamda yazılı olan ve aleyhine hükmolunan yargılama giderlerini (varsa vekalet ücretini) karşılayacak “teminat” istenmelidir.[41] 
 
            V-Borçlu, “devlet ya da adli yardımdan yararlanan kimse ise” güvence göstermek zorunda değildir (İİK. mad. 36/II, HUMK. mad. 443/II).
 
            Yüksek mahkeme, “İstanbul Üniversitesi”nin,[42] “Vakıflar Başmüdürlüğü’nün,[43] “Zirai Donatım Kurumu”nun,[44] güvence göstermesine gerek bulunmadığını, buna karşın; “kamu iktisadi kuruluşları”nın,[45] belediye’lerin,[46] Tekel Genel Müdürlüğü’nün[47] ve katma ve bağımsız bütçeli daireler’in[48] tehiri icra kararı isteyebilmeleri için teminat göstermeleri gerektiğini belirtmiştir.
 
            U y g u l a m a d a, Hazine aleyhine yapılan icra takipleri -bu hüküm gereğince- zorunlu olarak, takip kesinleştikten sonra sonuç vermektedir. Çünkü, Hazine aleyhine açılan dava sonucunda alınan ilamın icraya konabilmesi için kesinleşmesi gerekmemekte ise de, Hazine hükmü temyiz ederken Yargıtaydan “icranın durdurulması”nı da istemekte ve bunun için icra dosyasına “güvence” (teminat) da yatırmamaktadır. Böylece, Hazine aleyhine yapılan takipler ancak hükmün kesinleşmesinden sonra sonuç doğurabilmektedir…
 
            VI-Borçluya, Yargıtaydan “icranın geri bırakılması” hakkında karar getirmesi için verilecek sürenin belirlenmesi icra müdürüne bırakılmıştır.[49] Bu sürenin, dosyanın Yargıtaya gönderilme tarihinden itibaren hesaplanması uygun olur… Verilecek süre içinde Yargıtaydan “icranın geri bırakılması kararı” getirilmemesi halinde, borçlunun istemi üzerine verilen sü-renin uzatılması mümkündür.[50] Ancak, verilen sürenin uzatılmasına gerek olup olmadığı icra müdürü tarafından -buna, borçlunun neden olup olmadığı göz önünde tutularak- takdir olunur.
 
            VII-Ücreti ilgililer tarafından verilmişse, Yargıtayca “icranın geri bırakılması” hakkındaki karar, icra dairesine telgrafla bildirilir (İİK. mad. 36/III).
 
            Yargıtay her halde, icranın geri bırakılmasına kara vermek zorunda değilse de, uygulamada genellikle her başvuruda “icranın geri bırakılması”na karar verilmektedir…
 
            Yüksek mahkeme;
 
            -“İcra müdürlüğünce verilen süre içinde tehiri icra kararı alınması, ancak bunun icra dairesine aynı süre içinde ulaştırılmaması halinde, alacaklının teminatın paraya çevrilmesini isteme hakkı doğacağını”[51]
 
            -“İİK. 36 uyarınca icranın geri bırakılması kararının getirilmesi için verilen sürede, icranın geri bırakılması (tehiri icra) kararı getirilmemesi veya temyiz edilmiş olan kararın onanması halinde, gösterilen teminatın icra müdürü tarafından paraya çevrilerek alacaklıya ödeneceğini, bunun için ayrıca alacaklının takipte bulunmasına gerek bulunmadığını”[52]
 
            -“Yargıtaydan gönderilen yürütmeyi durdurma kararının icra dosyasına konulmamış olmasının, bu karardan sonra yapılan infazı (tahliye işlemini) geçersiz kılmayacağını”[53]
 
            -“Yargıtaydan gönderilen tehiri icra kararının icra dosyasına geç ulaşmasının kararı hükümden düşürmeyeceğini”[54] 
be l i r t m i ş t i r…
 
            VIII-“Tahliye kararı” hakkında, kiracı -üç aylık kira parasını[55] icra dairesine teminat olarak yatırarak- Yargıtaydan “yürütmenin durdurulması”(tehiri icra) kararı verilmesini talep edince, eğer “tahliye kararı” icra mahkemesi tarafından verilmişse, bu talebi inceleyen 12. Hukuk Dairesi  -“satış dışı yollarla icra veznesine girmiş olan paranın alacaklıya ödenmesine (İİK. mad. 364/III hükmünün) icra mahkemesi kararının temyizinin) engel teşkil etmeyeceğini” belirten[56] [57] 21.2.1968 T. 23/5 sayılı İçt. Bir. K. gereğince- sadece  ‘t a h l i y e y e  h a s r e n’ tehiri icra kararı vermekte olduğundan,[58] bu durumda kiracının icra dairesine teminat olarak yatırdığı -üç aylık- ‘kira parası’ alacaklı-kiralayana ödenmekte ve sadece ‘tahliye’ için kararın Yargıtay 12. Hukuk Dairesince onaylanması beklenmekte, buna karşın “tahliye kararı” sulh hukuk mahkemesi tarafından verilmişse, tehiri icra istemini inceleyen 6. Hukuk Dairesi mutlak olarak -hem ‘kira parasının kiralayana ödenmesini’ ve hem de “tahliyeyi” kapsar biçimde- tehiri icra kararı verdiğinden,[59] bu durumda, alacaklı-kiralayan hem icra dairesine teminat olarak yatırılmış olan kira paralarını alabilmek ve hem de fiilen tahliyeyi yaptırabilmek için, tahliye kararının 6. Hukuk Dairesince onaylanmasını beklemek durumunda kalmaktadır…
 
            Bu konuyla ilgili olarak ayrıca şu hususu da belirtelim ki; tahliyeye ilişkin ilk ilamın infazının, tehiri icra kararı getirilerek önlenmesinden sonra, ilamın Yargıtayca bozulması üzerine yeniden “tahliye kararı” verilmesi halinde, bu ilamın infazının durdurulması için, yeniden “tehiri icra kararı” getirilmesi gerekir.[60]
 
            IX-Bazı ilamların temyizi halinde, yasada öngörülen özel hüküm nedeniyle “tehiri icra kararı” getirmesi için borçluya süre verilemez. Örneğin; olumsuz tesbit davasının (İİK. mad. 72) reddedilmesi halinde, “bu kararı temyiz ettiğini” belirterek kararın derhal uygulanmasını önlemek için, kendisine “tehiri icra kararı” getirmek için süre verilmesini isteyen borçlunun bu istemi kabul edilemez. Çünkü, İİK. mad. 72/IV’de açıkça “olumsuz tesbit davasının reddi-ne karar verilmesi halinde -daha önce, borçlunun istemi üzerine verilmiş olan- ihtiyati tedbir kararının kendiliğinden kalkacağı” öngörülmüştür. Bu nedenle, olumsuz tesbit davasının reddine ilişkin kararların temyizi halinde, İİK. mad. 36 uygulanamaz…[61]
 
            X-Yargıtayca hükmün  b o z u l m a s ı  halinde, icra durmakta devam eder. Borçlunun başvurusu üzerine,  m a h k e m e c e  bozmanın niteliğine göre, “güvencenin geri verilip verilmeyeceği” hakkında bir karar verilir. Mahkemenin bu kararı kesindir (İİK. mad. 36/V).
 
            Bu hükümden de anlaşılıyor ki, gösterilen güvence (teminat) karşılığında Yargıtayca “icranın geri bırakılmasına” karar verildikten sonra, hükmün Yargıtayca bozulması halinde, olaya İİK. mad. 40 hükmü uygulanmayıp, İİK. mad. 36’ya göre, yatırılmış bulunan güvencenin (teminatın) “geri verilip verilemeyeceğine” mahkemenin karar vermesi gerekmektedir.[62] Bu konuda icra mahkemesi karar vermeye yetkili değildir. Yine bu hükme göre, takip konusu ilamın Yargıtayca yalnızca bozulmuş olması, borçluya yatırdığı güvenceyi (teminatı) geri alma hakkını vermez. Yargıtayın bozma kararı hakkında -icra takibinde “alacaklı” sıfatıyla bo-zulan hükmü icraya koymuş olan tarafça- “karar düzeltme” yoluna başvurulmuşsa, mahkeme “yatırılan güvencenin (teminatın) geri verilmesi” istemi üzerine nasıl karar verecektir? Hükmün bozulmuş olması halinde icra takibi durmakta devam ederse de, güvencenin geri verilip verilmeyeceği hakkında karar verme yetkisi, hükmü bozulan mahkemeye ait olduğundan ve mahkemenin bu kararı kesin olup, daha sonra kendisi tarafından değiştirilemeyeceğinden, mahkeme borçlunun “güvencenin kendisine geri verilmesi” hakkındaki başvurusu üzerine hemen karar vermek zorunda olmayıp, bozma kararının kesinleşmesini  -yani, karar düzeltme yoluna başvurulma süresinin geçmesini ya da karar düzeltme yoluna başvurulmuşsa bunun sonucunu- bekleyebileceği gibi, kendisinin bozma kararına uyup uymayacağı hakkında vereceği karara kadar da, bu konuda karar vermeyebilir. Özellikle, mahkeme, Yargıtayın bozma kararını yerinde görmüyor, bu nedenle kendi kararında “ısrar etmeyi” (direnmeyi) düşünüyorsa, borçlunun “güvencenin -bozma nedeniyle- kendisine geri verilmesi” istemi hakkında hemen karar verecek yerde, bozma kararının kesinleşmesinden ve davanın yenilenmesinden sonra, “bozmaya uyup uymayacağı” hakkında vereceği kararla birlikte bu konuda karar da verebilir. Mahkeme, bozma kararına rağmen, “ısrar (direnme) kararı” ile birlikte “borçlunun yatırdığı güvencenin (teminatın) kendisine geri verilmemesine” de karar verebilir.[63] [64]
 
            Bu nedenle, uygulamada bazı mahkemelerin Yargıtayın verdiği bozma kararı üzerinde durmadan ve bozmaya uyulup uyulmayacağı konusunda bir kanıya sahip olmadan, sadece hükmün bozulmuş olması nedeniyle “borçlunun yatırdığı teminatın kedisine geri verilmesi”ne karar vermeleri hatalıdır. Böyle bir karar verdikten sonra, bozma kararını yerinde bulmayıp, eski karalarında “ısrar” etmeleri daha önce verdikleri “teminatın borçluya geri verilmesi” kararı ile çelişeceğinden ve “ısrar kararı” ile birlikte “teminatın borçluya geri verilmesi” kararı değiştirilemeyeceğinden, mahkemelerin ancak bozma kararını yerinde buldukları ve buna uymayı düşündükleri durumlarda istek halinde “borçluya teminatın geri verilmesi”ne, aksi takdirde, bozma kararına uymayı düşünmüyorlarsa, borçlunun “teminatın geri verilmesine ilişkin isteminin reddine” karar vermeleri daha doğru olur…
 
            Borçlu, teminat olarak “hükmolunan para”yı depo etmiş ve daha sonra hükmün bozul-ması üzerine yatırdığı para kendisine geri verilmişse, bu parayı teminat olarak yatırdığı tarih ile paranın kendisine geri verildiği tarih arasındaki dönem için, alacaklıdan -ayrı bir dava açarak- faiz isteyebilir.[65] [66]
 
            Bu konuyla ilgili olarak şu husus da belirtelim ki,  b o z m a  üzerine “hükmü veren mahkeme”, teminatın geri verilip verilmeyeceği konusunda görevli olduğundan, eğer borçlunun “hükmolunan para veya eşyayı karşılayacak malı haczedilmiş” olduğu için, Yargıtayca “icranın durdurulmasına” karar verilmişse, bozma üzerine, borçlu “haczin kaldırılmasının gerekip gerekmeyeceği” konusunda karar verilmesini mahkemeden talep edebilecek midir? Hükmün bozulmuş olması,  h a c z i n  d e  k a l d ı r ı l m a s ı  sonucunu doğurmaz. Bu durumda olaya, İİK. mad. 36 değil 40 hükmü uygulanır ve hükmün bozulması nedeniyle “icra işlemleri” olduğu yerde durdurulur. A l a c a k l ı  “satış” isteyemeyeceği gibi,  b o r ç l u da “haczin kaldırılmasını” isteyemez. Haczin kaldırılması için, İİK. mad. 40’daki koşulların gerçekleşmesi yani “borçlu lehine davanın kısmen veya tamamen sonuçlanması” ve “bu hükmün kesinleşmesi” gerekir.[67]
 
            XI-Yargıtayca hükmün  o n a n m a s ı  halinde, “icranın geri bırakılması” kararı kalkar ve icraya devam olunur. Onama kararına karşı, karar düzeltme yoluna gidilmiş olması bu sonucu değiştirmez. Çünkü, karar düzeltme yoluna başvurulmuş olması, hükmün icrasını dur-durmaz (HUMK. mad. 442/III, son cümle). Ancak, Yargıtay karar düzeltme istemini yerinde bularak, hükmü bozarsa, o zaman icra takibi olduğu yerde durur (İİK. mad. 40/I)…[68] Bu durumda borçlunun yatırmış olduğu teminat kendisine geri verilir (İİK. mad. 36/V). Daha önce  o n a m a  kararı üzerine, borçlunun yatırdığı teminat alacaklıya ödenmişse (İİK. mad. 36/VI), karar düzeltme talebi üzerine hükmün  b o z u l m a s ı  halinde, mahkeme “teminatın alacaklıdan alınarak borçluya geri verilmesine” karar verir.[69] Yargıtayca hükmün onanması halinde alacaklının istemi üzerine, başkaca işleme gerek kalmadan, güvence (teminat) para ise alacaklıya ödenir. Bunun için alacaklının ayrıca takipte bulunmasına gerek yoktur.[70] Gösterilen gü-vence, paradan başka bir mal ya da hak ise, malın türüne göre icra müdürlüğünce paraya çevrilir.[71] Her iki halde de, ilam alacaklısının gösterilmiş olan güvence üzerinde öncelik (rüçhan) hakkı vardır (İİK. mad. 36/VI).[72]
 
            Burada şu hususu da belirtelim ki, İİK. mad. 36 gereğince yatırılan teminat “maktu bir tazminat” niteliğinde olmayıp, alacaklının uğrayacağı zararı karşılamaya yönelik olduğundan, hükmün onanması halinde, “gösterilen güvencenin tamamı” değil, “o tarihe kadar işlemiş faiz[73] [74] ve yapılan icra giderleriyle asıl borcu karşılayacak miktardaki kısmı” alacaklıya ödenirken, fazlası borçluya geri verilir.
 
            Bu kural, sulh hukuk mahkemelerince verilen “tahliye kararı”nın temyiz edilmesi sonucunda Yargıtay 6. Hukuk Dairesi tarafından “yürütmenin durdurulması” kararı verilmesi halinde de aynen uygulanır. Örneğin; borçlu kiracı “üç aylık kira tutarını” icra dosyasına yatırarak Yargıtaydan “icranın durdurulması” kararı aldıktan bir ay sonra hüküm Yargıtayca onanmışsa, dosyaya teminat olarak yatırılmış olan üç aylık kira tutarının (tahliye tarihine kadar işleyecek kira tutarı + takip konusu alacak + takip giderleri) toplamı alacaklıya ödenirken, artan para  b o r ç l u y a  geri verilir.[75] Buna karşın, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi -21.2.1968 T. 23/5 sayılı İçt. Bir. K. uyarınca- sadece “tahliyeye hasren” tehiri icra kararı verdiğinden[76] icra mahkemesi tarafından verilmiş olan “tahliye kararı” kiracı tarafından -üç aylık kira parası icra dairesine teminat olarak yatırılıp- tehiri icra kararı getirilmiş dahi olsa, bu durum sadece tahliyeyi ertelediğinden, kiralayan icra dairesine teminat olarak yatırılan kira paralarını icra dairesinden alabilir.
 
            Borçlunun, İİK. mad. 36 gereğince “hükmolunan para”yı icra dosyasına yatırdıktan ve Yargıtaydan “icranın durdurulması” kararı aldıktan sonra, hükmün Yargıtayca onanması halinde, icra giderleri -borçlunun yatırdığı teminattan alınmak üzere- hesaplanırken takibe katılmış olan alacaklı vekili için,  t a m  v e k a l e t  ü c r e t i  takdir olunur. Çünkü, takip konusu borcun icra veznesine İİK. mad. 36’ya göre yatırılması halinde, borç “itiraz süresi içinde” ödenmiş sayılmaz. Bu nedenle, bu gibi durumlarda, alacaklı vekili için “yarı” değil, “tam” takip vekalet ücreti hesaplanması gerekir.[77]
 
            İİK. mad. 36/VI’da “başkaca bir işleme gerek kalmaksızın” teminata konu olan paranın -istemi üzerine- alacaklıya ödeneceği belirtilmiştir. Bu hükümden maksat, borçluya ayrıca “ödeme ya da icra emri” tebliğe gerek olmadığıdır. Bu nedenle, teminat konusu mal ve haklar, takip kesinleşmiş gibi, paraya çevrilme işleminin gerektirdiği işlemlere uyularak paraya çevrilir.[78]
 
            Gösterilen güvence, bir üçüncü kişinin kefaletinden ibaret ise, icra müdürü bir yazı ile “kefalet konusu parayı” üçüncü kişiden ister. Üçüncü kişi bunu cevapsız bıraktığı takdirde, haciz işlemine başvurulur.[79]
 
            XII-Borçlu güvence olarak gösterdiği taşınır ya da taşınmaz rehnine karşı İİK. 82 uyarınca “haczedilmezlik iddiasında” bulunamaz. Eğer borçlu, haczedilmiş taşınmaz malı hakkında meskeniyet iddiasında bulunmaksızın, bunun “teminat” olarak kabulünü  -İİK. mad. 36 uyarınca- istemiş ve bu istemi kabul edilerek, Yargıtayca “icranın durdurulması”na karar verildikten sonra, hüküm Yargıtayca onanmışsa, artık bu taşınmazı hakkında “meskeniyet iddiası” nı ileri sürüp, haczin kaldırılmasını isteyemez.[80] Ancak, yüksek mahkeme[81] -oyçokluğu ile- aksi içtihatta bulunmuştur.
 
            XIII-İncelediğimiz İİK. mad. 36 hükmü sadece genel mahkeme kararlarının temyizi halinde uygulanır (HUMK. mad. 443). İcra mahkemesince verilen kararların temyizi halinde, bu maddeden yararlanarak, Yargıtaydan “icranın geri bırakılması” kararı verilmesi istenmez.[82] Ancak, İcra ve İflas Kanununda “mad. 36’nın ayrık olarak (istisnaen) bazı durumlarda, icra mahkemesi kararlarının temyizi halinde de uygulanacağı” kabul edilmiştir:
 
            a)İİK. mad. 97/XIV uyarınca, “açtığı ‘istihkak davası’nın reddi hakkında icra mahke-mesinin kararını temyiz eden” icra dairesinden İİK. mad. 36’ya göre -icranın durdurulması için- süre isteyebilir.[83]
 
            b)İİK. mad. 269c/III uyarınca, “hakkında icra mahkemesince tahliye (boşaltma) kararı verilmiş olan borçlu (kiracı)” -4.12.1957 tarihli ve 10/25 sayılı İçt. Bir. K.nın gerekçesinde belirtildiği şekilde-, üç aylık kira tutarını teminat olarak yatırarak[84] -icra dairesinden- icranın durdurulması için, İİK. mad. 36’ya göre süre isteyebilir.[85]
 
            c)İİK. mad. 276/III uyarınca, “tahliyesi (boşaltılması) istenen yerde kiracıdan başka bir kişinin bulunması ve icra mahkemesinin ‘tahliye’ye karar vermesi halinde”, icranın durdurulması için, İİK. mad. 36 hükmü burada da uygulanır.[86]
 
            Bu yasal düzenleme karşısında, “yazılı sözleşme ile kiralanan taşınmazların kira süre-sinin bitmesi nedeniyle” tahliyelerini düzenleyen İİK. mad. 272-275’e göre icra mahkemesi tarafından verilen “tahliye” kararlarının temyizi halinde, kiracının ‘teminat göstererek’ Yargıtaydan “tehiri icra kararı” isteyebilip isteyemeyeceği -bu maddelerde, açıkça İİK. mad. 36’ya bir atıf yapılmamış olduğu için- uygulamada karşımıza önemli bir sorun olarak çıkmaktadır…[87]
 
            Ancak hemen belirtelim ki, İİK. mad. 364 gereğince “temyiz, satışı durdurduğundan” bu suretle, İİK. mad. 36’nın hedefi olan “icranın durdurulası amacı da kendiliğinden gerçekleşeceğinden,[88] 36. madde hükmünün t a k i p  h u k u k u n a  a i t  k a r a r l a r  hakkında uygulanmasını istemekte bir yarar kalmamaktadır. Fakat, Yargıtay, mad. 364/III hükmünü çok dar yorumlayıp, “bu hükmün icra veznesine girmiş paralara teşmil edilemeyeceğini (kapsamayacağını) bu itibarla, icra mahkemesi tarafından verilmiş olan bir kararın temyizinin, icra veznesinde bulunan bir paranın alacaklıya ödenmesine engel olamayacağını” belirttiğinden,[89] [90] İİK. mad. 364/III hükmünün uygulama alanı çok daralmakta ve İİK. mad. 36 hükmünün takip hukukuna ait kararlar hakkında da uygulanmasını istemek gereksinimi doğmaktadır. Bu nedenle, kanun koyucunun bu gereksinmenin duyulacağı -az önce belirttiğimiz bazı durumlarda -İİK. mad. 97/XIV, 269c/III, 276/III- İİK. mad. 36 hükmünün uygulanacağını kabul etmesi çok yerinde olmuştur.
 
            XIV- Nafaka hükümleri’nin temyizi halinde, icra müdürü borçluya, “icranın durdurulması”na dair karar getirilmek üzere süre veremeyeceği gibi, Yargıtay da “icranın durdurulması” kararı veremez (HUMK. mad. 443/III, İİK. mad. 36/IV).[91]
 
 
 
________________________________________
(*) İcranın geri bırakılması için verilecek mühlet
Madde 36 -  “İlâmı temyiz eden borçlu hükmolunan para veya eşyanın resmi bir mercie depo edildiğini isbat eder yahut hükmolunan para veya eşya kıymetinde icra mahkemesince kabul edilecek taşınır rehni veya esham veya tahvilât veya taşınmaz rehni veya muteber banka kefaleti gösterirse veya borçlunun hükmolunan para ve eşyayı karşılayacak malı mahcuz ise icranın geri bırakılması için Yargıtay’dan karar alınmak üzere icra müdürü tarafından kendisine münasip bir mühlet verilir. Bu mühlet ancak zaruret halinde uzatılabilir.
                Borçlu, Devlet veya adli müzaharete nail bir kimse ise teminat göstermek mecburiyeti yoktur.
                Ücreti ilgililer tarafından verilirse Yargıtayca icranın geri bırakılması hakkındaki karar icra dairesine telgrafla bildirilir.
                Nafaka hükümlerinde böyle bir mühlet verilemez.
                Yargıtayca hüküm bozulduğu takdirde borçlunun müracaatı üzerine, bozmanın mahiyetine göre teminatın geri verilip verilmeyeceğine mahkemece kesin olarak karar verilir.
                Yargıtayca ilâmın onanması halinde, alacaklının talebi üzerine, başkaca muameleye hacet kalmaksızın teminata konu olan para alacaklıya ödenir, mal ve haklar ise, malın nev’ine göre icra müdürlüğünce paraya çevrilir. İlâm alacaklısının teminat üzerinde rüçhan hakkı vardır.”
[1] ÜSTÜNDAĞ, S. İcra Hukukunun Esasları, 2004, s:354
[2] Bknz: 12. HD. 24.2.2004 T. 27194/3992; 29.12.2003 T. 22521/26613
[3] Bknz: 12. HD. 26.9.1996 T. 11008/11117; 2.6.1983 T. 4312/4433
[4] Bknz: 12. HD. 16.1.2004 T. 23270/422; 12.9.2000 T. 7323/644
[5] Bknz: 12. HD. 19.11.1981 T. 721/8538; 15.4.1980 T. 1077/3530
[6] Bknz: 12. HD. 1.11.1988 T. 510/12437; 19.12.1983 T. 11110/10694
[7] Bknz: 12. HD. 5.11.2002 T. 20238/22528; 7.2.2002 T. 1225/2591
[8] Bknz: 12. HD. 1.5.2003 T. 6719/9760; 15.5.2001 T. 7742/8565
[9] Bknz: 12. HD. 30.10.2003 T. 17567/21198; 20.4.2000 T. 5517/6337
[10] Bknz: RG. 13.1.1980 T. S:16868
[11] Bknz: 12. HD. 27.6.2003 T. 12501/15403; 27.6.2003 T. 125021/15419
[12] Bknz: 12. HD. 24.1.2003 T. 27974/916
[13] Bknz: HGK. 15.11.1989 T. 3-443/600
[14] Bknz: 12. HD. 27.10.1981 T. 6043/7832 – 4.11.1980 T. 6433/7773
[15] Ancak İİK. 72/IV’deki özel düzenleme nedeniyle, “olumsuz tesbit davasının reddine” ilişkin kararı temyiz eden borçluya, tehiri icra kararı getirmesi için süre verilemez. Bknz: İleride; AÇIKLAMA: IX
[16] Bknz: 15. HD. 20.12.1988 T. 988/4667
[17] Bknz: 12. HD. 9.9.1976 T. 7817/8923
[18] Bknz: İİD. 13.2.1958 T. 1335/1664
[19] Bknz: İİD. 11..4.1949 T. 703/1726
[20] Bknz: 4. HD. 31.1.2001 T. 12447/84; 27.1.1988 T. 847/38; 12. HD. 9.12.1986 T. 3361/13915
[21] Bknz: 12. HD. 27.10.1977 T. 8998/8848
[22] Bknz: 12. HD. 3.5.1982 T. 3670/3837; 16.10.1978 t. 8210/8204; 24.5.1978 T. 3819/4759; 28.4.1978 T. 3805/3897
[23] Bknz: 12. HD. 12.5.1986 T. 11936/5615
[24] Aynı görüşte; KURU, B. İcra ve İflas Hukuku, 1993, C:3, s:2194
[25] Bknz: İİD. 12.12.1961 T. 11366/11924
[26] Bknz: 12. HD. 2.11.1981 T. 6244/7933; 15.11.1979 T. 9141/8742; 8.4.1958 T. 2237/2158 vb.
[27] Karş:KURU, B. age. C:3, s:2192
[28] Bknz: Yuk. dipn. 23 civarı
[29] Bknz: İİD. 14.4.1952 T. 1741/1838
[30] Bknz: RG. 30.1.1958 T. 9821 sayı
[31] Bknz: 12. HD. 20.1.1986 T. 6957/354; 15.9.1981 T. 5270/6730
[32] Bknz: 12. HD. 19.1.1993 T. 10855/674; 3.10.1986 T. 15549/9944; 13.10.1983 T. 7063/7514
[33] Ayrıntılı bilgi için bknz: UYAR, T. İcra Hukukunda Tahliye, 1987, s:48 vd.
[34] Ayrıntılı bilgi için bknz: UYAR, T. age. s:532 vd.
[35] UYAR, T. age. s:632
[36] Bknz: 12. HD. 13.4.1982 T. 3100/3099; 28.6.1964 T.3143/3133
[37] Ayrıtılı bilgi için bknz: UYAR, T. İcra Hukukunda İstihkak Davaları, 1993, s:918, 415, dipn. 9
[38] AZMİ, S. / İZZET, N. İcra ve İflas Kanunu Esasları ve Şerhi, s:XXXIII – KURU, B. age. C:2, 1079 – UYAR, T. İstihkak Davaları, s:918
[39] Bknz: 12. HD. 19.2.1981 T. 90/1573
[40] POSTACIOĞLU, İ. İcra Hukuku Esasları, 1982, s:406 – BERKİN, N. İcra Hukuku Rehberi, 1979, s:282
[41] Hemen belirtelim ki; alacaklı, lehine -İİK. mad. 97/XIII uyarınca- hükmedilen tazminatı, üçüncü kişinin “icra takibinin ertelenmesi” kararını alırken -İİK. mad. 97/III, IV uyarınca yatırdığı teminattan aldığından, bunun hükmü temyiz eden üçüncü kişi tarafından ayrıca karşılanması istenmemelidir…
[42] Bknz: 12. HD. 19.11.1981 T. 7202/8533
[43] Bknz: İİD. 21.2.1959 T. 2293/2295
[44] Bknz: İİD. 31.10.1955 T. 5583/5676
[45] Bknz: Nöb. Huk. D. 18.8.1987 T. 6973/252
[46] Bknz: İİD. 3.3.1960 T. 1624/1589
[47] Bknz: Nöb. Huk. D. 18.8.1987 T. 7973/252
[48] Bknz: 15. HD. 21.6.1989 T. 989/2658
[49] Bknz: 12. HD. 27.10.1981 T. 6043/7832; 4.11.1980 T. 6433/7773
[50] Bknz: 12. HD. 20.10.1981 T. 6089/7679
[51] Bknz: 12. HD. 27.9.1999 T. 10026/10909; 24.9.1996 T. 10243/10931
[52] Bknz: 19. HD. 27.2.1997 T. 6839/1868
[53] Bknz: 12. HD. 28.2.1989 T. 7190/2851
[54] Bknz: 12. HD. 12.2.1985 T. 11620/1138
[55] Bknz: Yuk. Açıklama: III
[56] UYAR, T. İcra Hukukunda Yetki-Görev ve Yargılama Usulü, s:388 
[57] Bu İçt. Bir. Kararının eleştirisi için bknz: KURU, B. age. 1988, C:1, s:54, dipn. 48 – KURU, B. İcra Hukuku, 1965, s:17, dipn. 67 – POSTACIOĞLU, İ. age. s:212 vd.
[58] U y g u l a m a d a, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi bu konuda şu şekilde basılı bir tehiri icra kararını  -yerel icra mahkemesine- göndermektedir:
“Alacaklı…. ile borçlu….’a müteallik olmak üzere (…) icra mahkemesinden verilip temyizen tetkiki istenen…./…./200.. tarih ve ….../….. sayılı kararın temyiz tetkikatından önce icrasının tehirine karar verilmesini isteyen borçlu vekili tarafından talep edilip …müdürlüğünün …./…./200.. T. ve …../….. sayılı mehil vesikasın-dan da öngörülen şartın yerine getirilmiş olduğu anlaşılmakla;
                Temyiz olunan kararın temyiz tetkikatının neticesine ve tahliyeye hasren icrasının tehirine,….lira harcın dilekçeden verenden alınmasına …./…./200.. gününde oybirliğiyle karar verildi.”
[59] U y g u l a m a d a, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi bu konuda şu şekilde basılı bir tehiri icra kararını -yerel sulh hukuk mahkemesine- göndermektedir:
                “Yukarıda tarih ve numarası yazılı ilamın temyiz incelemesi ve ilk önce yürütmenin durdurulmasına karar verilmesi borçlu …tarafından istenilmekle, adı geçen ilam hükmünün temyiz incelemesi sonuna kadar, yürütmenin durdurulmasına ve aşağıda yazılı harcın istekte bulunandan alınmasına …/…./200.. tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”
[60] Bknz: 12. HD. 15.5.1997 T. 5380/15708
[61] Bknz: 12. HD. 20.2.1986 T. 8365/1989
[62] Bknz: 12. HD. 9.7.1980 T. 4512/6034; 2.7.1980 T. 4331/5791; 4. HD. 28.1.1990 T. 1283/876 (İleride; İçt. No:36); 12.11.1976 T. 9434/11327
[63] POSTACIOĞLU, İ. age., s:637
[64] Karş: KURU, B. age. C:3, s:2203
[65] KURU, B. age. C:3, s:2202
[66] Bknz: 4. HD. 28.1.1980 T. 12183/876
[67] POSTACIOĞLU, İ. age. s:638 – AKYAZAN, S. İnceleme ve Açıklamalar, 1965, s:25 – KURU, B. age. C:3, s:2205
[68] KURU, B. age. C:3, s:2199, dipn. 53 – BİLGE, N. Medeni Yargılama Hukukunda Karar Düzeltme, s:172 – BERKİ, O. Karar Düzeltme Müessesesi (R. Sekin’e Armağan, 1974, s:182)
[69] Bknz: 12. HD. 12.11.1976 T. 9434/11327 – KURU, B. age. C:3, s:2204
[70] Bknz: 19. HD. 27.2.1997 T. 6839/1868
[71] Bknz: İİD. 13.2.1958 T. 1335/1664; 9.12.1986 T. 3361/13915
[72] Bknz: 19. HD. 14.2.2002 T. 7921/1138
[73] Bknz: 12. HD. 22.9.1992 T. 10077/10670; 23.3.1992 T. 9435/3517; 13.9.1982 T. 6018/6347; 11.12.1987 T. 521/12905
[74] Karş: 12. HD. 5.3.1984 T. 13593/3364
[75] Bknz: 12. HD. 27.10.1977 T. 8998/8848
[76] Bknz: Yuk. dipn. 59 civarı
[77] Bknz: 12. HD. 11.12.1987 T. 521/12905 – 18.3.1980 T. 1032/2574
[78] POSTACIOĞLU, İ. age. s:638
[79] POSTACIOĞLU, İ. age. s:638
[80] Aksi görüş: AKYAZAN, S. age. s:26
[81] Bknz: 12. HD. 12.5.1986 T. 11936/5615
[82] Bknz: 12. HD. 13.4.1982 T. 3100/3099; 28.6.1964 T. 3143/3131
[83] Ayrıntılı bilgi için bknz: UYAR, T. İstihkak Davaları, s:918 – Ayrıca bknz: Yuk. AÇIKLAMA: IV
[84] Bknz: Yuk. AÇIKLAMA: III
[85] Bknz: UYAR, T. Tahliye, s:631 - Yuk. dipn. 32 civarı
[86] Bknz: UYAR, T. Tahliye, s:680
[87] Bu yasal boşluk hakkında bknz: Yuk. dipn. 36 civarı
[88] POSTACIOĞLU, İ. İcra Tetkik Mercii Kararlarının Temyizi Sebebiyle Tahliyenin Durup Durmayacağı (İHFM. 1954/3-4, s:1035)
[89] Bknz: İçt. Bir. K. 21.2.1968 T. 1966-23/5
[90] Bu çözüm şeklinin eleştirisi için bknz: KURU, B. age. C:1, s:54, dipn. 48 – KURU, B. İcra Hukuku, 1965, s:17, dipn. 37 – POSTACIOĞLU, İ. age. s:212 vd.
[91] Bknz: 2. HD. 14.5.2002 T. 3525/6522
  • Cevap Yok
  • Dün, Saat: 22:25
  • DuraN
İCRA HUKUKUNDA YÜRÜTMENİN DURDURULMASI (TEHİRİ İCRA)
(İİK. mad. 36)*
 
Av.Talih UYAR
 
             Yürütmenin (icranın) durdurulması (geri bırakılması) (tehiri icra), bir hükmün yasa yollarına başvurulması sonucunda  d e ğ i ş t i r i l m e s i,  b o z u l m a s ı  o-lasılığı için kabul edilmiştir.[1]
 
            I-İlamın borçlu tarafından temyiz edilmesi kural olarak, takip konusu ilamın uygulanmasını (yerine getirilmesini = icrasını) etkilemez. Ancak;
 
            a)Taşınmazlara ve bunlara ilişkin ayni (nesnel) haklara dair hükümler (HUMK. mad. 443/IV)[2],
 
            b)Aile[3] ve kişinin (şahsın) hukukuna[4] ilişkin hükümler (HUMK. 443/IV) -nafaka hükümleri hariç (HUMK. mad. 443/III, İİK. mad. 36/IV)-,
 
            c)Hakem kararları (HUMK. mad. 536)[5],
 
            d)Yabancı mahkeme ilamları (HUMK. mad. 544),
 
            e)Sayıştay ilamları(Sayıştay K. mad. 64)[6],
 
            f)Vergi mahkemesi ilamları (2577 s. İdari Yargılama Usulü K. mad. 28/1)[7],
 
            g)Tenfiz kararları (MÖHUK. mad. 34)[8],
 
            h)“Ticaret sicili memurunun teklifi üzerine, sicilin bağlı olduğu mahkemece tescil konusunda verilen kararlar” (TK. mad. 35/IV) ile “ilgililerin ticaret siciline yapılacak tescil veya tadil yahut terkin talepleri üzerine, sicil memurluğunca verilen karara yönelik -sekiz gün içinde- yapacakları itiraz üzerine mahkemece verilecek kararlar (TK. mad. 36/III),
 
            ı)Ceza ilamlarının tazminata ve yargılama giderlerine ilişkin hüküm fıkraları (CMUK. mad. 395, As. Mah. Kur. Yar. Us. K. mad. 344),[9]
 
            i)Kira tesbitine ilişkin ilamlar (12.11.1979 T. 1/3 sayılı İçt. Bir. K.),[10]          
k e s i n l e ş m e d e n  takip konusu yapılamazlar yani bu ilamların yerine getirilmesi (icrası) istenemez.
 
            Bu belirtilen ilamların dışında ayrıca  u y g u l a m a d a;  
 
   “Olumsuz tesbit davası” sonucunda verilen ilamlarda yer           alan ‘tazminat’ ve ‘yargılama giderleri’ne ilişkin hüküm fıkralarının -tartışmalı olmakla beraber-[11]
 
 “İstihkak davası”             sonucunda verilen “davanın kabulüne” ilişkin kararda yer alan ‘tazminat’ ve ‘yargılama giderleri’ne ilişkin hüküm fıkralarının -tartışmalı olmakla beraber-[12]
 
 “Özel mülkiyet             konusu ‘kaynak’ niteliğindeki suya yapılan elatmanın (müdahalenin) önlenmesi”ne ilişkin ilamların,[13]
“nitelikleri gereği” kesinleşmeden takip konusu yapılamayacağı kabul edildiğinden, bu ilamların yerine getirilmesi (icrası) da, ancak kesinleştikten sonra mümkün olur…
 
            II-Temyizin icrayı durdurmadığı hallerde yani “yerine getirilmesi (uygulanması) kesinleşmesine bağlı olmayan” ilamların takip konusu yapılmasında, temyiz nedeniyle “yürütmenin durdurulması” (tehiri icra) için, borçlunun Yargıtaydan karar getirmesi gerekir (HUMK. mad. 443/I, İİK. mad. 36). “Yürütmenin durdurulmasına” (icranın geri bırakılmasına) Yargıtay karar vereceğinden, borçluya Yargıtay’dan bu konuda karar getirmesi için icra müdürünce[14] “uygun bir süre” verilir.[15] Borçluya icra müdürünce bu sürenin verilebilmesi için;
 
            1-Borçluya  i c r a  e m r i  gönderilmiş olmalıdır. Çünkü, ilam icraya konmamışsa, icranın geri bırakılması da gerekmez.
 
            2-Borçlu, süresi içinde   i l a m ı  t e m y i z  e t t i ğ i n i  mahkemeden alacağı ve icra dairesine vereceği bir belge ile kanıtlamalıdır. Başka bir deyişle, takip dayanağı ilamı temyiz etmemiş olan borçlu, Yargıtaydan yürütmeyi durdurma (tehiri icra) kararı[16] ve icra müdürün-den süre isteyemez.
 
            3-a)Hükmedilen “para” ya da “eşya” kıymetinde icra mahkemesince kabul edilecek[17] aa-Menkul rehni, bb-Hisse senedi, cc-Tahvil[18] dd-Taşınmaz rehni[19] (ipotek) ee-Muteber banka teminat mektubu,[20] t e m i n a t  o l a r a k[21] gösterilmiş olmalıdır.
 
            b)Güvence (teminat) olarak sadece “hükmolunan para”nın yatırılması (İİK. mad. 36/I) yeterli olduğundan, icranın durdurulabilmesi için ayrıca “hükmolunan para” dışında “takip harç ve giderlerinin” -özellikle, takip vekalet ücretinin- de yatırılması gerekmez.[22]
 
            c)Veya, borçlunun hükmedilen para ya da eşyayı karşılayacak malı haczedilmiş olmalıdır.[23] Maddede, “borçlunun hükmedilen para ve eşyayı karşılayacak malı haczedilmişse, -teminat (gösterme) koşulunu yerine getirmiş farzedilerek- kendisine, icra müdürü tarafından,    -‘yürütmenin durdurulması kararı’ getirmek üzere- süre verileceği” öngörülmüştür. Borçlu, hakkında yürütülen icra takibinin durdurulması için,  k e n d i l i ğ i n d e n  göstereceği taşınır ya da taşınmaz mallarının -teminat yerine geçmek üzere- haczedilmesini isteyebilir mi? Maddede -İİK. mad. 33/III’den  f a r k l ı  olarak- bu konuda açıklık yoktur. Sadece, borçlunun -menkul ya da gayrımenkul rehni gösterebileceğine değinilmiştir. Taşınır ya da taşınmaz malın rehnedilmesi bir takım formaliteleri gerektirir. Haciz işlemi, rehin işlemine nazaran daha pratiktir. Bu nedenle, kanımızca taşınır ya da taşınmaz malını teminat olarak rehin edebilecek olan borçlu, bunları “icra mahkemesine başvurup karar almak suretiyle” haciz de ettirebilmelidir.[24] [25] Amaç, hükmedilen şeyi güvence altına almak olduğuna, haciz yolu ile de bu amaca ulaşılabileceğine göre, maddeyi “dar” değil “geniş” yorumlamalıdır.
 
            U y g u l a m a d a, borçlular -icra mahkemesi yerine- icra dairesine başvurarak, ev veya işyerlerindeki taşınır mallarını ya da tapuda adlarına kayıtlı taşınmaz mallarını haczettirmekte ve bu haciz işleminden sonra kendilerine icra müdürünce -tehiri icra kararı getirmeleri için- süre verilmektedir. Kanımızca, bu gibi durumlarda, alacaklılar; haczedilen malları -daha doğrusu haczedilen mallara icra dairesince takdir edilen kıymetleri- takip konusu borç için ye-terli bulmazlarsa, icra müdürünün bu işlemine -ve borçluya “tehiri icra kararı” getirmesi için süre verilmesine- karşı  ş i k a y e t  yoluna başvurabilirler.
 
            4-Borçlu, “Yargıtay’dan yürütmenin durdurulması hakkında bir karar getirmek üzere” kendisine uygun bir süre verilmesini  i c r a  d a i r e s i n d e n  (müdüründen) istemiş olmalıdır.
 
            Borçlunun bu amaçla icra dairesine başvurması için yasada bir süre öngörülmemiş olduğundan, borçlu “her zaman”[26] [27] icra dairesine başvurarak, kendisine “yürütmenin durdurulması kararı getirmek üzere” süre verilmesini isteyebilir.
 
            Görüldüğü gibi, borçlunun  ö n c e  icra dairesine başvurarak buradan “yürütmenin durdurulması kararı getirmek üzere” süre istemesi ve sonra Yargıtay’a başvurarak -verilen süre içinde- buradan “yürütmenin durdurulması kararı” verilmesini sağlaması gerekmektedir (mad. 36/I). Bu nedenle, borçlu -önce icra dairesine başvurmadan- doğrudan doğruya Yargıtaya başvurarak “göstereceği teminat karşılığında yürütmenin durdurulması kararı verilmesini” isteyemez.  U y g u l a m a d a; “…temyiz eden, haksız çıktığı takdirde mahkumunbihi (hükmolunanı) eda ve teslim edeceğine dair kuvvetli kefalet göstermek veya hükmolunan nakit ve eşyayı resmi bir yere depo etmek veya hasmı (alacaklı) tarafından menkul ve gayrımenkul malları haczedilmiş olmak şartıyla, temyiz mahkemesi talep üzerine acele olarak yürütmenin durdurulmasına karar verebilir” şeklindeki HUMK.nun 443/I maddesi hükmü uyarınca, hükmü temyiz etmiş olan davalı borçluların, önce icra dairesine başvurup, borcun tamamı için te-minat göstermiş olduklarını, icra dairesine belgelendirmeden, doğrudan doğruya Yargıtaydan  -teminatı buraya gösterip- “yürütmenin durdurulması” kararı isteyebilecekleri konusunda bir yorum yapılmak istenmekteyse de, kanımızca bu yorum isabetli değildir. Çünkü, Yargıtaydan hangi koşullarla “yürütmenin durdurulması kararı” istenebileceği İİK. mad. 36/I’de açıkça ve özel olarak düzenlenmiştir. Ancak, bu maddedeki koşullar çerçevesinde borçlu Yargıtaydan “yürütmenin durdurulması kararı” isteyebilir. Esasen, talep tarihinde, takip konusu borcun ne kadara ulaşmış olduğunu ve dolayısıyla gösterilmesi gereken teminat miktarını yüksek mahkeme -icra dairesinin bunu belirten yazısı olmadan- saptayamaz…
 
            III-Borçlunun,  i c r a n ı n  d u r d u r u l m a s ı  için Yargıtaydan karar getirmek üzere süre isteyebilmesi için,  a l a c a ğ ı n  t a m a m ı  (ilamda belirtileni)  k a d a r[28] bu maddede öngörülen -ve az önce belirttiğimiz- türden güvence (teminat) göstermesi yeterlidir. Teminat olarak yatırılan paranın, aynı miktarda başka bir teminatla değiştirilmesi mümkündür…[29] Gösterilecek güvence miktarı, takip konusu ilama göre belirlenir. Tahliye takiplerinde borçlu-kiracı ne kadar güvence gösterecektir? İİK. mad. 36 -aşağıda açıklayacağımız gibi- hem  g e n e l  m a h k e m e l e r  ve hem  i c r a  m a h k e m e s i  tarafından  -İİK. mad. 269/III ve 276/III’e göre- verilen “tahliye kararları hakkında uygulanacağından, borçlu-kiracıdan istenecek güvence miktarı önem taşır. Bu konuyu düzenleyen açık bir hüküm yasada yoktur. Nitekim, Yargıtay da 4.12.1957 T. ve 10/25 sayılı İçt. Bir. Kararının gerekçesinde[30] “…-İİK. 269’ a göre yapılan tahliye takiplerinde- borçlu tahliye kararını temyiz edip de üç aylık kira karşılığını vezneye yatırdığı takdirde -yalnız 6570 sayılı Kira Kanununa tabi gayrımenkullere mahsus olmak üzere- İİK. mad. 36’nın kıyas suretiyle ve içtihat yolu ile uygulanarak takip durdurulmaktadır…” denilerek, bu konuda yasada açık bir hüküm bulunmadığı ancak  u y g u l a m a d a  ötedenberi “tahliye kararının temyizi halinde”  ü ç  a y l ı k  k i r a  b e d e l i n i n  “teminat olarak” yatırıldığı belirtilmiştir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin içtihatları da bu doğrultudadır.[31]
 
            İçtihat yolu ile, tahliye ilamlarının temyizinde “üç aylık kira bedelinin teminat olarak yatırılması” usulünün benimsenme nedeni, tahliye kararlarının yaklaşık bu süre içinde ancak Yargıtayca incelenebileceğinden dolayıdır. Yüksek mahkeme;[32] “tehiri icra teminatının kira borcuna mahsup edilemeyeceğini” belirtmiştir…
 
            “Üç aylık lira bedelinin teminat olarak yatırılarak”  i c r a n ı n  d u r d u r u l m a s ı, genel mahkemelerce verilen tüm tahliye kararlarının yerine getirilmesinde uygulanır. Örneğin; “kira bedelinin ödenmemesi (temerrüt)” nedeniyle tahliye davaları dışında, “gereksinme” nedeniyle verilen tahliye ilamlarının yerine getirilmesinde, kira alacağı takip konusu yapılmamış olsa bile, yine üç aylık kira bedeli teminat olarak yatırılarak, icranın durdurulması istenebilir.
 
            Buna karşın, İİK. mad. 36 icra mahkemesi tarafından verilen tüm tahliye kararları hakkında da uygulanabilir mi? Bilindiği gibi, icra mahkemesi ancak  i k i  s e b e b e  dayana-rak; a)Kira bedelinin ödenmemesi sebebiyle[33] (İİK. mad. 269-269/d) b)Yazılı sözleşme ile kiralanan taşınmazların, kira süresinin bitmesi sebebiyle[34] (İİK. mad. 272-275)- kiralanan taşınmazların tahliyesine karar verebilir. “Teminat karşılığında icranın durdurulması”na ilişkin İİK. mad. 36 hükmünün uygulanacağı sadece “kira bedelinin ödenmemesi sebebiyle tahliye” ye ilişkin İİK. mad. 269c/III’de (ve “kiralanan taşınmazda üçüncü kişinin bulunması halinde” (İİK. mad. 276/III’de) açıkça belirtilmiştir. “Yazılı sözleşme ile kiralanan taşınmazların kira süresinin bitmesi nedeniyle tahliyelerini” düzenleyen İİK. mad. 272-275’de aynı şekilde İİK. mad. 36’ya açık şekilde yollama yapılmamıştır. Bu nedenle, icra mahkemelerinin “yazılı sözleşme ile kiralanan taşınmazların kira sürelerinin bitmesi” nedenine dayanarak verdikleri tahliye kararları hakkında, kiracının “üç aylık kira tutarını teminat olarak yatırarak” İİK. mad. 36 gereğince, hakkındaki tahliyeye ilişkin icra takibini durduramaması gerekecektir. Bu çözüm şeklinin ise adil olmadığı açıktır. Çünkü, tahliye kararı -genel mahkemelerin verdikleri tahliye kararlarında olduğu gibi- hangi nedene dayanırsa dayansın, kiracıya teminat karşılığında -üç aylık kira tutarını yatırarak- Yargıtaydan “icranın durdurulması kararı” getirme hakkı tanınmalıydı. Ancak, kanımızca, içtihat yoluyla bu durumda da, kiracıya İİK. mad. 36’dan yararlanma olanağının tanınması mümkündür.[35]
 
            Yüksek mahkeme, kimi kez[36] “…İİK. 272 ve onu izleyen maddelerde İİK. 36’ya atıfta bulunulmadığından, bu takiplerde 36. madde hükmünü uygulanmasının mümkün olmadığını (yani, tehiri icra kararı verilemeyeceğini)...” belirtmişken, kimi kez de, -belki dalgınlıkla- bu tür takiplerde de tehiri icra kararı göndermiştir. Bugünkü uygulamasında ise, bu durumda tehiri icra kararı vermemektedir…
 
            IV-“İstihkak davasının (İİK. mad. 97) reddi”ne ilişkin kararın davacı-üçüncü kişi tarafından temyiz edilmesi halinde, üçüncü kişinin yatırması gereken  t e m i n a t  m i k t a r ı  konusunda uygulamada tereddüde düşülmektedir.
 
            Üçüncü kişinin açtığı istihkak davasının  r e d  edilmiş olması halinde, üzerinde istihkak iddiası ileri sürülen malın haczedilebileceği hükümle tesbit edilmiş olur. Böylece, hakkında istihkak iddiası ileri sürülmüş olan mal üzerindeki haciz kesinleşmiş olur.
 
            Daha önce, “takibin ertelenmesi” kararı[37] nedeniyle  s a t ı ş  i s t e y e m e m i ş  olan veya böyle bir karar verilmiş olmadığı halde kendiliğinden s a t ı ş  i s t e m e m i ş  olan alacaklı, hacizli malın satışını (paraya çevrilmesini) isteyebilir. Alacaklının satış (paraya çevirme) isteminde bulunabilmesi için, “istihkak davasının reddi kararı”nın  k e s i n l e ş m i ş  olmasına gerek yoktur.[38] Eğer, davacı üçüncü kişi, davanın reddi kararını temyiz eder ve Yargıtaydan “icranın durdurulması” (tehiri icra) kararı alabilmesi için, icra dairesinden kendisine İİK. mad. 36 gereğince süre verilmesini ister[39] ve Yargıtaydan “icranın durdurulması” kararı (İİK. mad. 36) getirirse (İİK. mad. 97/XIV) takip durdurulur. Aksi halde, takibe devam edilir ve haczedilmiş mal paraya çevrilir (satılır).
 
            “Temyizin satışı durduracağına” ilişkin İİK. mad. 364/III hükmü burada uygulanmaz.[40] Çünkü, kanun koyucu İİK. mad. 97/XIV’de açıkça 36. maddeye yollamada bulunarak; “temyizin satışı durduracağına ilişkin İİK. mad. 364/III’ün burada uygulanamayacağını” ön-görmüştür.
           
            Burada karşımıza şöyle bir sorun çıkmaktadır: Açtığı istihkak davasını kaybeden ve “icranın durdurulması” (tehiri icra) istemiyle bu kararı temyiz eden üçüncü kişiye icra müdürünce Yargıtaydan “yürütmenin durdurulması kararı” getirmesi için “münasip süre” verilebilmesi için, üçüncü kişinin -İİK. mad. 36/I uyarınca- göstermesi gereken  t e m in a t  m i k t a r ı  nedir? Bilindiği gibi, İİK. mad. 36; kaybettiği davanın ilamını  b o r ç l u n u n  temyiz etmiş olması halinde, kendisine “Yargıtaydan yürütmenin durdurulması” konusunda karar getirmek için süre verilebilesi için; “a)Hükmedilen “para” ya da “eşya”yı resmi bir merciye, icra dairesine veya mahkeme veznesine depo etmesi, yahut; b)Hükmedilen “para” ya da “eşya” kıymetinde icra mahkemesince kabul edilecek “menkul rehni”, “hisse senedi”, “borç senedi”, “taşınmaz rehni”, “muteber banka teminat mektubu”nu teminat olarak göstermesi, veya; c)Borçlunun hükmedilen “para” ya da “eşya”yı karşılayacak malının haczedilmiş olması  g e r e k m e k t e d i r.
 
            Kaybettiği istihkak davasında verilen kararı temyiz eden ve Yargıtaydan “yürütmenin durdurulması” kararı verilmesini isteyen üçüncü kişi, “takip konusu alacak miktarı”nı mı, “haczedilen malının kıymeti”ni mi, yoksa “bunların hangisi az ise onu” mu karşılamak için “teminat” göstermek zorundadır? Yüksek mahkemenin uygulamada çok önem taşıyan bu soruna çözüm getiren bir içtihadına rastlamadık. “İstihkak davasının reddi kararı”nı -yürütmenin durdurulması kararı verilmesi istemiyle- temyiz eden üçüncü kişi; ister “takip konusu alacak miktarı”nı, ister “haczedilen malının kıymeti”ni isterse “bunlardan hangisi az ise, onu” karşılayacak miktarda teminat göstersin, neticede verilen hüküm Yargıtayca “onansa” da “bozulsa” da, üçüncü kişi, yatırdığı teminatı geri alacaktır. Bu nedenle; üçüncü kişiden “ileride hüküm Yargıtaydan geldikten sonra kendisine iade edilecek olan” teminat istenmesinin bir anlamı yoktur. İİK. mad. 36/I’e göre, “borçlu”nun yatırdığı teminat, hükmün “onanması” halinde, hemen “alacaklı”ya ödendiği halde, burada, üçüncü kişinin yatırdığı (veya yatıracağı) teminat aynı işlevde bulunamayacağı için, borçlunun temyizinden farklı bir usulün -yasada- açıkça öngörülmesi doğru olurdu. Kanımızca, hükmü temyiz eden üçüncü kişiden sadece “temyiz ettiği ilamda yazılı olan ve aleyhine hükmolunan yargılama giderlerini (varsa vekalet ücretini) karşılayacak “teminat” istenmelidir.[41] 
 
            V-Borçlu, “devlet ya da adli yardımdan yararlanan kimse ise” güvence göstermek zorunda değildir (İİK. mad. 36/II, HUMK. mad. 443/II).
 
            Yüksek mahkeme, “İstanbul Üniversitesi”nin,[42] “Vakıflar Başmüdürlüğü’nün,[43] “Zirai Donatım Kurumu”nun,[44] güvence göstermesine gerek bulunmadığını, buna karşın; “kamu iktisadi kuruluşları”nın,[45] belediye’lerin,[46] Tekel Genel Müdürlüğü’nün[47] ve katma ve bağımsız bütçeli daireler’in[48] tehiri icra kararı isteyebilmeleri için teminat göstermeleri gerektiğini belirtmiştir.
 
            U y g u l a m a d a, Hazine aleyhine yapılan icra takipleri -bu hüküm gereğince- zorunlu olarak, takip kesinleştikten sonra sonuç vermektedir. Çünkü, Hazine aleyhine açılan dava sonucunda alınan ilamın icraya konabilmesi için kesinleşmesi gerekmemekte ise de, Hazine hükmü temyiz ederken Yargıtaydan “icranın durdurulması”nı da istemekte ve bunun için icra dosyasına “güvence” (teminat) da yatırmamaktadır. Böylece, Hazine aleyhine yapılan takipler ancak hükmün kesinleşmesinden sonra sonuç doğurabilmektedir…
 
            VI-Borçluya, Yargıtaydan “icranın geri bırakılması” hakkında karar getirmesi için verilecek sürenin belirlenmesi icra müdürüne bırakılmıştır.[49] Bu sürenin, dosyanın Yargıtaya gönderilme tarihinden itibaren hesaplanması uygun olur… Verilecek süre içinde Yargıtaydan “icranın geri bırakılması kararı” getirilmemesi halinde, borçlunun istemi üzerine verilen sü-renin uzatılması mümkündür.[50] Ancak, verilen sürenin uzatılmasına gerek olup olmadığı icra müdürü tarafından -buna, borçlunun neden olup olmadığı göz önünde tutularak- takdir olunur.
 
            VII-Ücreti ilgililer tarafından verilmişse, Yargıtayca “icranın geri bırakılması” hakkındaki karar, icra dairesine telgrafla bildirilir (İİK. mad. 36/III).
 
            Yargıtay her halde, icranın geri bırakılmasına kara vermek zorunda değilse de, uygulamada genellikle her başvuruda “icranın geri bırakılması”na karar verilmektedir…
 
            Yüksek mahkeme;
 
            -“İcra müdürlüğünce verilen süre içinde tehiri icra kararı alınması, ancak bunun icra dairesine aynı süre içinde ulaştırılmaması halinde, alacaklının teminatın paraya çevrilmesini isteme hakkı doğacağını”[51]
 
            -“İİK. 36 uyarınca icranın geri bırakılması kararının getirilmesi için verilen sürede, icranın geri bırakılması (tehiri icra) kararı getirilmemesi veya temyiz edilmiş olan kararın onanması halinde, gösterilen teminatın icra müdürü tarafından paraya çevrilerek alacaklıya ödeneceğini, bunun için ayrıca alacaklının takipte bulunmasına gerek bulunmadığını”[52]
 
            -“Yargıtaydan gönderilen yürütmeyi durdurma kararının icra dosyasına konulmamış olmasının, bu karardan sonra yapılan infazı (tahliye işlemini) geçersiz kılmayacağını”[53]
 
            -“Yargıtaydan gönderilen tehiri icra kararının icra dosyasına geç ulaşmasının kararı hükümden düşürmeyeceğini”[54] 
be l i r t m i ş t i r…
 
            VIII-“Tahliye kararı” hakkında, kiracı -üç aylık kira parasını[55] icra dairesine teminat olarak yatırarak- Yargıtaydan “yürütmenin durdurulması”(tehiri icra) kararı verilmesini talep edince, eğer “tahliye kararı” icra mahkemesi tarafından verilmişse, bu talebi inceleyen 12. Hukuk Dairesi  -“satış dışı yollarla icra veznesine girmiş olan paranın alacaklıya ödenmesine (İİK. mad. 364/III hükmünün) icra mahkemesi kararının temyizinin) engel teşkil etmeyeceğini” belirten[56] [57] 21.2.1968 T. 23/5 sayılı İçt. Bir. K. gereğince- sadece  ‘t a h l i y e y e  h a s r e n’ tehiri icra kararı vermekte olduğundan,[58] bu durumda kiracının icra dairesine teminat olarak yatırdığı -üç aylık- ‘kira parası’ alacaklı-kiralayana ödenmekte ve sadece ‘tahliye’ için kararın Yargıtay 12. Hukuk Dairesince onaylanması beklenmekte, buna karşın “tahliye kararı” sulh hukuk mahkemesi tarafından verilmişse, tehiri icra istemini inceleyen 6. Hukuk Dairesi mutlak olarak -hem ‘kira parasının kiralayana ödenmesini’ ve hem de “tahliyeyi” kapsar biçimde- tehiri icra kararı verdiğinden,[59] bu durumda, alacaklı-kiralayan hem icra dairesine teminat olarak yatırılmış olan kira paralarını alabilmek ve hem de fiilen tahliyeyi yaptırabilmek için, tahliye kararının 6. Hukuk Dairesince onaylanmasını beklemek durumunda kalmaktadır…
 
            Bu konuyla ilgili olarak ayrıca şu hususu da belirtelim ki; tahliyeye ilişkin ilk ilamın infazının, tehiri icra kararı getirilerek önlenmesinden sonra, ilamın Yargıtayca bozulması üzerine yeniden “tahliye kararı” verilmesi halinde, bu ilamın infazının durdurulması için, yeniden “tehiri icra kararı” getirilmesi gerekir.[60]
 
            IX-Bazı ilamların temyizi halinde, yasada öngörülen özel hüküm nedeniyle “tehiri icra kararı” getirmesi için borçluya süre verilemez. Örneğin; olumsuz tesbit davasının (İİK. mad. 72) reddedilmesi halinde, “bu kararı temyiz ettiğini” belirterek kararın derhal uygulanmasını önlemek için, kendisine “tehiri icra kararı” getirmek için süre verilmesini isteyen borçlunun bu istemi kabul edilemez. Çünkü, İİK. mad. 72/IV’de açıkça “olumsuz tesbit davasının reddi-ne karar verilmesi halinde -daha önce, borçlunun istemi üzerine verilmiş olan- ihtiyati tedbir kararının kendiliğinden kalkacağı” öngörülmüştür. Bu nedenle, olumsuz tesbit davasının reddine ilişkin kararların temyizi halinde, İİK. mad. 36 uygulanamaz…[61]
 
            X-Yargıtayca hükmün  b o z u l m a s ı  halinde, icra durmakta devam eder. Borçlunun başvurusu üzerine,  m a h k e m e c e  bozmanın niteliğine göre, “güvencenin geri verilip verilmeyeceği” hakkında bir karar verilir. Mahkemenin bu kararı kesindir (İİK. mad. 36/V).
 
            Bu hükümden de anlaşılıyor ki, gösterilen güvence (teminat) karşılığında Yargıtayca “icranın geri bırakılmasına” karar verildikten sonra, hükmün Yargıtayca bozulması halinde, olaya İİK. mad. 40 hükmü uygulanmayıp, İİK. mad. 36’ya göre, yatırılmış bulunan güvencenin (teminatın) “geri verilip verilemeyeceğine” mahkemenin karar vermesi gerekmektedir.[62] Bu konuda icra mahkemesi karar vermeye yetkili değildir. Yine bu hükme göre, takip konusu ilamın Yargıtayca yalnızca bozulmuş olması, borçluya yatırdığı güvenceyi (teminatı) geri alma hakkını vermez. Yargıtayın bozma kararı hakkında -icra takibinde “alacaklı” sıfatıyla bo-zulan hükmü icraya koymuş olan tarafça- “karar düzeltme” yoluna başvurulmuşsa, mahkeme “yatırılan güvencenin (teminatın) geri verilmesi” istemi üzerine nasıl karar verecektir? Hükmün bozulmuş olması halinde icra takibi durmakta devam ederse de, güvencenin geri verilip verilmeyeceği hakkında karar verme yetkisi, hükmü bozulan mahkemeye ait olduğundan ve mahkemenin bu kararı kesin olup, daha sonra kendisi tarafından değiştirilemeyeceğinden, mahkeme borçlunun “güvencenin kendisine geri verilmesi” hakkındaki başvurusu üzerine hemen karar vermek zorunda olmayıp, bozma kararının kesinleşmesini  -yani, karar düzeltme yoluna başvurulma süresinin geçmesini ya da karar düzeltme yoluna başvurulmuşsa bunun sonucunu- bekleyebileceği gibi, kendisinin bozma kararına uyup uymayacağı hakkında vereceği karara kadar da, bu konuda karar vermeyebilir. Özellikle, mahkeme, Yargıtayın bozma kararını yerinde görmüyor, bu nedenle kendi kararında “ısrar etmeyi” (direnmeyi) düşünüyorsa, borçlunun “güvencenin -bozma nedeniyle- kendisine geri verilmesi” istemi hakkında hemen karar verecek yerde, bozma kararının kesinleşmesinden ve davanın yenilenmesinden sonra, “bozmaya uyup uymayacağı” hakkında vereceği kararla birlikte bu konuda karar da verebilir. Mahkeme, bozma kararına rağmen, “ısrar (direnme) kararı” ile birlikte “borçlunun yatırdığı güvencenin (teminatın) kendisine geri verilmemesine” de karar verebilir.[63] [64]
 
            Bu nedenle, uygulamada bazı mahkemelerin Yargıtayın verdiği bozma kararı üzerinde durmadan ve bozmaya uyulup uyulmayacağı konusunda bir kanıya sahip olmadan, sadece hükmün bozulmuş olması nedeniyle “borçlunun yatırdığı teminatın kedisine geri verilmesi”ne karar vermeleri hatalıdır. Böyle bir karar verdikten sonra, bozma kararını yerinde bulmayıp, eski karalarında “ısrar” etmeleri daha önce verdikleri “teminatın borçluya geri verilmesi” kararı ile çelişeceğinden ve “ısrar kararı” ile birlikte “teminatın borçluya geri verilmesi” kararı değiştirilemeyeceğinden, mahkemelerin ancak bozma kararını yerinde buldukları ve buna uymayı düşündükleri durumlarda istek halinde “borçluya teminatın geri verilmesi”ne, aksi takdirde, bozma kararına uymayı düşünmüyorlarsa, borçlunun “teminatın geri verilmesine ilişkin isteminin reddine” karar vermeleri daha doğru olur…
 
            Borçlu, teminat olarak “hükmolunan para”yı depo etmiş ve daha sonra hükmün bozul-ması üzerine yatırdığı para kendisine geri verilmişse, bu parayı teminat olarak yatırdığı tarih ile paranın kendisine geri verildiği tarih arasındaki dönem için, alacaklıdan -ayrı bir dava açarak- faiz isteyebilir.[65] [66]
 
            Bu konuyla ilgili olarak şu husus da belirtelim ki,  b o z m a  üzerine “hükmü veren mahkeme”, teminatın geri verilip verilmeyeceği konusunda görevli olduğundan, eğer borçlunun “hükmolunan para veya eşyayı karşılayacak malı haczedilmiş” olduğu için, Yargıtayca “icranın durdurulmasına” karar verilmişse, bozma üzerine, borçlu “haczin kaldırılmasının gerekip gerekmeyeceği” konusunda karar verilmesini mahkemeden talep edebilecek midir? Hükmün bozulmuş olması,  h a c z i n  d e  k a l d ı r ı l m a s ı  sonucunu doğurmaz. Bu durumda olaya, İİK. mad. 36 değil 40 hükmü uygulanır ve hükmün bozulması nedeniyle “icra işlemleri” olduğu yerde durdurulur. A l a c a k l ı  “satış” isteyemeyeceği gibi,  b o r ç l u da “haczin kaldırılmasını” isteyemez. Haczin kaldırılması için, İİK. mad. 40’daki koşulların gerçekleşmesi yani “borçlu lehine davanın kısmen veya tamamen sonuçlanması” ve “bu hükmün kesinleşmesi” gerekir.[67]
 
            XI-Yargıtayca hükmün  o n a n m a s ı  halinde, “icranın geri bırakılması” kararı kalkar ve icraya devam olunur. Onama kararına karşı, karar düzeltme yoluna gidilmiş olması bu sonucu değiştirmez. Çünkü, karar düzeltme yoluna başvurulmuş olması, hükmün icrasını dur-durmaz (HUMK. mad. 442/III, son cümle). Ancak, Yargıtay karar düzeltme istemini yerinde bularak, hükmü bozarsa, o zaman icra takibi olduğu yerde durur (İİK. mad. 40/I)…[68] Bu durumda borçlunun yatırmış olduğu teminat kendisine geri verilir (İİK. mad. 36/V). Daha önce  o n a m a  kararı üzerine, borçlunun yatırdığı teminat alacaklıya ödenmişse (İİK. mad. 36/VI), karar düzeltme talebi üzerine hükmün  b o z u l m a s ı  halinde, mahkeme “teminatın alacaklıdan alınarak borçluya geri verilmesine” karar verir.[69] Yargıtayca hükmün onanması halinde alacaklının istemi üzerine, başkaca işleme gerek kalmadan, güvence (teminat) para ise alacaklıya ödenir. Bunun için alacaklının ayrıca takipte bulunmasına gerek yoktur.[70] Gösterilen gü-vence, paradan başka bir mal ya da hak ise, malın türüne göre icra müdürlüğünce paraya çevrilir.[71] Her iki halde de, ilam alacaklısının gösterilmiş olan güvence üzerinde öncelik (rüçhan) hakkı vardır (İİK. mad. 36/VI).[72]
 
            Burada şu hususu da belirtelim ki, İİK. mad. 36 gereğince yatırılan teminat “maktu bir tazminat” niteliğinde olmayıp, alacaklının uğrayacağı zararı karşılamaya yönelik olduğundan, hükmün onanması halinde, “gösterilen güvencenin tamamı” değil, “o tarihe kadar işlemiş faiz[73] [74] ve yapılan icra giderleriyle asıl borcu karşılayacak miktardaki kısmı” alacaklıya ödenirken, fazlası borçluya geri verilir.
 
            Bu kural, sulh hukuk mahkemelerince verilen “tahliye kararı”nın temyiz edilmesi sonucunda Yargıtay 6. Hukuk Dairesi tarafından “yürütmenin durdurulması” kararı verilmesi halinde de aynen uygulanır. Örneğin; borçlu kiracı “üç aylık kira tutarını” icra dosyasına yatırarak Yargıtaydan “icranın durdurulması” kararı aldıktan bir ay sonra hüküm Yargıtayca onanmışsa, dosyaya teminat olarak yatırılmış olan üç aylık kira tutarının (tahliye tarihine kadar işleyecek kira tutarı + takip konusu alacak + takip giderleri) toplamı alacaklıya ödenirken, artan para  b o r ç l u y a  geri verilir.[75] Buna karşın, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi -21.2.1968 T. 23/5 sayılı İçt. Bir. K. uyarınca- sadece “tahliyeye hasren” tehiri icra kararı verdiğinden[76] icra mahkemesi tarafından verilmiş olan “tahliye kararı” kiracı tarafından -üç aylık kira parası icra dairesine teminat olarak yatırılıp- tehiri icra kararı getirilmiş dahi olsa, bu durum sadece tahliyeyi ertelediğinden, kiralayan icra dairesine teminat olarak yatırılan kira paralarını icra dairesinden alabilir.
 
            Borçlunun, İİK. mad. 36 gereğince “hükmolunan para”yı icra dosyasına yatırdıktan ve Yargıtaydan “icranın durdurulması” kararı aldıktan sonra, hükmün Yargıtayca onanması halinde, icra giderleri -borçlunun yatırdığı teminattan alınmak üzere- hesaplanırken takibe katılmış olan alacaklı vekili için,  t a m  v e k a l e t  ü c r e t i  takdir olunur. Çünkü, takip konusu borcun icra veznesine İİK. mad. 36’ya göre yatırılması halinde, borç “itiraz süresi içinde” ödenmiş sayılmaz. Bu nedenle, bu gibi durumlarda, alacaklı vekili için “yarı” değil, “tam” takip vekalet ücreti hesaplanması gerekir.[77]
 
            İİK. mad. 36/VI’da “başkaca bir işleme gerek kalmaksızın” teminata konu olan paranın -istemi üzerine- alacaklıya ödeneceği belirtilmiştir. Bu hükümden maksat, borçluya ayrıca “ödeme ya da icra emri” tebliğe gerek olmadığıdır. Bu nedenle, teminat konusu mal ve haklar, takip kesinleşmiş gibi, paraya çevrilme işleminin gerektirdiği işlemlere uyularak paraya çevrilir.[78]
 
            Gösterilen güvence, bir üçüncü kişinin kefaletinden ibaret ise, icra müdürü bir yazı ile “kefalet konusu parayı” üçüncü kişiden ister. Üçüncü kişi bunu cevapsız bıraktığı takdirde, haciz işlemine başvurulur.[79]
 
            XII-Borçlu güvence olarak gösterdiği taşınır ya da taşınmaz rehnine karşı İİK. 82 uyarınca “haczedilmezlik iddiasında” bulunamaz. Eğer borçlu, haczedilmiş taşınmaz malı hakkında meskeniyet iddiasında bulunmaksızın, bunun “teminat” olarak kabulünü  -İİK. mad. 36 uyarınca- istemiş ve bu istemi kabul edilerek, Yargıtayca “icranın durdurulması”na karar verildikten sonra, hüküm Yargıtayca onanmışsa, artık bu taşınmazı hakkında “meskeniyet iddiası” nı ileri sürüp, haczin kaldırılmasını isteyemez.[80] Ancak, yüksek mahkeme[81] -oyçokluğu ile- aksi içtihatta bulunmuştur.
 
            XIII-İncelediğimiz İİK. mad. 36 hükmü sadece genel mahkeme kararlarının temyizi halinde uygulanır (HUMK. mad. 443). İcra mahkemesince verilen kararların temyizi halinde, bu maddeden yararlanarak, Yargıtaydan “icranın geri bırakılması” kararı verilmesi istenmez.[82] Ancak, İcra ve İflas Kanununda “mad. 36’nın ayrık olarak (istisnaen) bazı durumlarda, icra mahkemesi kararlarının temyizi halinde de uygulanacağı” kabul edilmiştir:
 
            a)İİK. mad. 97/XIV uyarınca, “açtığı ‘istihkak davası’nın reddi hakkında icra mahke-mesinin kararını temyiz eden” icra dairesinden İİK. mad. 36’ya göre -icranın durdurulması için- süre isteyebilir.[83]
 
            b)İİK. mad. 269c/III uyarınca, “hakkında icra mahkemesince tahliye (boşaltma) kararı verilmiş olan borçlu (kiracı)” -4.12.1957 tarihli ve 10/25 sayılı İçt. Bir. K.nın gerekçesinde belirtildiği şekilde-, üç aylık kira tutarını teminat olarak yatırarak[84] -icra dairesinden- icranın durdurulması için, İİK. mad. 36’ya göre süre isteyebilir.[85]
 
            c)İİK. mad. 276/III uyarınca, “tahliyesi (boşaltılması) istenen yerde kiracıdan başka bir kişinin bulunması ve icra mahkemesinin ‘tahliye’ye karar vermesi halinde”, icranın durdurulması için, İİK. mad. 36 hükmü burada da uygulanır.[86]
 
            Bu yasal düzenleme karşısında, “yazılı sözleşme ile kiralanan taşınmazların kira süre-sinin bitmesi nedeniyle” tahliyelerini düzenleyen İİK. mad. 272-275’e göre icra mahkemesi tarafından verilen “tahliye” kararlarının temyizi halinde, kiracının ‘teminat göstererek’ Yargıtaydan “tehiri icra kararı” isteyebilip isteyemeyeceği -bu maddelerde, açıkça İİK. mad. 36’ya bir atıf yapılmamış olduğu için- uygulamada karşımıza önemli bir sorun olarak çıkmaktadır…[87]
 
            Ancak hemen belirtelim ki, İİK. mad. 364 gereğince “temyiz, satışı durdurduğundan” bu suretle, İİK. mad. 36’nın hedefi olan “icranın durdurulası amacı da kendiliğinden gerçekleşeceğinden,[88] 36. madde hükmünün t a k i p  h u k u k u n a  a i t  k a r a r l a r  hakkında uygulanmasını istemekte bir yarar kalmamaktadır. Fakat, Yargıtay, mad. 364/III hükmünü çok dar yorumlayıp, “bu hükmün icra veznesine girmiş paralara teşmil edilemeyeceğini (kapsamayacağını) bu itibarla, icra mahkemesi tarafından verilmiş olan bir kararın temyizinin, icra veznesinde bulunan bir paranın alacaklıya ödenmesine engel olamayacağını” belirttiğinden,[89] [90] İİK. mad. 364/III hükmünün uygulama alanı çok daralmakta ve İİK. mad. 36 hükmünün takip hukukuna ait kararlar hakkında da uygulanmasını istemek gereksinimi doğmaktadır. Bu nedenle, kanun koyucunun bu gereksinmenin duyulacağı -az önce belirttiğimiz bazı durumlarda -İİK. mad. 97/XIV, 269c/III, 276/III- İİK. mad. 36 hükmünün uygulanacağını kabul etmesi çok yerinde olmuştur.
 
            XIV- Nafaka hükümleri’nin temyizi halinde, icra müdürü borçluya, “icranın durdurulması”na dair karar getirilmek üzere süre veremeyeceği gibi, Yargıtay da “icranın durdurulması” kararı veremez (HUMK. mad. 443/III, İİK. mad. 36/IV).[91]
 
 
 
________________________________________
(*) İcranın geri bırakılması için verilecek mühlet
Madde 36 -  “İlâmı temyiz eden borçlu hükmolunan para veya eşyanın resmi bir mercie depo edildiğini isbat eder yahut hükmolunan para veya eşya kıymetinde icra mahkemesince kabul edilecek taşınır rehni veya esham veya tahvilât veya taşınmaz rehni veya muteber banka kefaleti gösterirse veya borçlunun hükmolunan para ve eşyayı karşılayacak malı mahcuz ise icranın geri bırakılması için Yargıtay’dan karar alınmak üzere icra müdürü tarafından kendisine münasip bir mühlet verilir. Bu mühlet ancak zaruret halinde uzatılabilir.
                Borçlu, Devlet veya adli müzaharete nail bir kimse ise teminat göstermek mecburiyeti yoktur.
                Ücreti ilgililer tarafından verilirse Yargıtayca icranın geri bırakılması hakkındaki karar icra dairesine telgrafla bildirilir.
                Nafaka hükümlerinde böyle bir mühlet verilemez.
                Yargıtayca hüküm bozulduğu takdirde borçlunun müracaatı üzerine, bozmanın mahiyetine göre teminatın geri verilip verilmeyeceğine mahkemece kesin olarak karar verilir.
                Yargıtayca ilâmın onanması halinde, alacaklının talebi üzerine, başkaca muameleye hacet kalmaksızın teminata konu olan para alacaklıya ödenir, mal ve haklar ise, malın nev’ine göre icra müdürlüğünce paraya çevrilir. İlâm alacaklısının teminat üzerinde rüçhan hakkı vardır.”
[1] ÜSTÜNDAĞ, S. İcra Hukukunun Esasları, 2004, s:354
[2] Bknz: 12. HD. 24.2.2004 T. 27194/3992; 29.12.2003 T. 22521/26613
[3] Bknz: 12. HD. 26.9.1996 T. 11008/11117; 2.6.1983 T. 4312/4433
[4] Bknz: 12. HD. 16.1.2004 T. 23270/422; 12.9.2000 T. 7323/644
[5] Bknz: 12. HD. 19.11.1981 T. 721/8538; 15.4.1980 T. 1077/3530
[6] Bknz: 12. HD. 1.11.1988 T. 510/12437; 19.12.1983 T. 11110/10694
[7] Bknz: 12. HD. 5.11.2002 T. 20238/22528; 7.2.2002 T. 1225/2591
[8] Bknz: 12. HD. 1.5.2003 T. 6719/9760; 15.5.2001 T. 7742/8565
[9] Bknz: 12. HD. 30.10.2003 T. 17567/21198; 20.4.2000 T. 5517/6337
[10] Bknz: RG. 13.1.1980 T. S:16868
[11] Bknz: 12. HD. 27.6.2003 T. 12501/15403; 27.6.2003 T. 125021/15419
[12] Bknz: 12. HD. 24.1.2003 T. 27974/916
[13] Bknz: HGK. 15.11.1989 T. 3-443/600
[14] Bknz: 12. HD. 27.10.1981 T. 6043/7832 – 4.11.1980 T. 6433/7773
[15] Ancak İİK. 72/IV’deki özel düzenleme nedeniyle, “olumsuz tesbit davasının reddine” ilişkin kararı temyiz eden borçluya, tehiri icra kararı getirmesi için süre verilemez. Bknz: İleride; AÇIKLAMA: IX
[16] Bknz: 15. HD. 20.12.1988 T. 988/4667
[17] Bknz: 12. HD. 9.9.1976 T. 7817/8923
[18] Bknz: İİD. 13.2.1958 T. 1335/1664
[19] Bknz: İİD. 11..4.1949 T. 703/1726
[20] Bknz: 4. HD. 31.1.2001 T. 12447/84; 27.1.1988 T. 847/38; 12. HD. 9.12.1986 T. 3361/13915
[21] Bknz: 12. HD. 27.10.1977 T. 8998/8848
[22] Bknz: 12. HD. 3.5.1982 T. 3670/3837; 16.10.1978 t. 8210/8204; 24.5.1978 T. 3819/4759; 28.4.1978 T. 3805/3897
[23] Bknz: 12. HD. 12.5.1986 T. 11936/5615
[24] Aynı görüşte; KURU, B. İcra ve İflas Hukuku, 1993, C:3, s:2194
[25] Bknz: İİD. 12.12.1961 T. 11366/11924
[26] Bknz: 12. HD. 2.11.1981 T. 6244/7933; 15.11.1979 T. 9141/8742; 8.4.1958 T. 2237/2158 vb.
[27] Karş:KURU, B. age. C:3, s:2192
[28] Bknz: Yuk. dipn. 23 civarı
[29] Bknz: İİD. 14.4.1952 T. 1741/1838
[30] Bknz: RG. 30.1.1958 T. 9821 sayı
[31] Bknz: 12. HD. 20.1.1986 T. 6957/354; 15.9.1981 T. 5270/6730
[32] Bknz: 12. HD. 19.1.1993 T. 10855/674; 3.10.1986 T. 15549/9944; 13.10.1983 T. 7063/7514
[33] Ayrıntılı bilgi için bknz: UYAR, T. İcra Hukukunda Tahliye, 1987, s:48 vd.
[34] Ayrıntılı bilgi için bknz: UYAR, T. age. s:532 vd.
[35] UYAR, T. age. s:632
[36] Bknz: 12. HD. 13.4.1982 T. 3100/3099; 28.6.1964 T.3143/3133
[37] Ayrıtılı bilgi için bknz: UYAR, T. İcra Hukukunda İstihkak Davaları, 1993, s:918, 415, dipn. 9
[38] AZMİ, S. / İZZET, N. İcra ve İflas Kanunu Esasları ve Şerhi, s:XXXIII – KURU, B. age. C:2, 1079 – UYAR, T. İstihkak Davaları, s:918
[39] Bknz: 12. HD. 19.2.1981 T. 90/1573
[40] POSTACIOĞLU, İ. İcra Hukuku Esasları, 1982, s:406 – BERKİN, N. İcra Hukuku Rehberi, 1979, s:282
[41] Hemen belirtelim ki; alacaklı, lehine -İİK. mad. 97/XIII uyarınca- hükmedilen tazminatı, üçüncü kişinin “icra takibinin ertelenmesi” kararını alırken -İİK. mad. 97/III, IV uyarınca yatırdığı teminattan aldığından, bunun hükmü temyiz eden üçüncü kişi tarafından ayrıca karşılanması istenmemelidir…
[42] Bknz: 12. HD. 19.11.1981 T. 7202/8533
[43] Bknz: İİD. 21.2.1959 T. 2293/2295
[44] Bknz: İİD. 31.10.1955 T. 5583/5676
[45] Bknz: Nöb. Huk. D. 18.8.1987 T. 6973/252
[46] Bknz: İİD. 3.3.1960 T. 1624/1589
[47] Bknz: Nöb. Huk. D. 18.8.1987 T. 7973/252
[48] Bknz: 15. HD. 21.6.1989 T. 989/2658
[49] Bknz: 12. HD. 27.10.1981 T. 6043/7832; 4.11.1980 T. 6433/7773
[50] Bknz: 12. HD. 20.10.1981 T. 6089/7679
[51] Bknz: 12. HD. 27.9.1999 T. 10026/10909; 24.9.1996 T. 10243/10931
[52] Bknz: 19. HD. 27.2.1997 T. 6839/1868
[53] Bknz: 12. HD. 28.2.1989 T. 7190/2851
[54] Bknz: 12. HD. 12.2.1985 T. 11620/1138
[55] Bknz: Yuk. Açıklama: III
[56] UYAR, T. İcra Hukukunda Yetki-Görev ve Yargılama Usulü, s:388 
[57] Bu İçt. Bir. Kararının eleştirisi için bknz: KURU, B. age. 1988, C:1, s:54, dipn. 48 – KURU, B. İcra Hukuku, 1965, s:17, dipn. 67 – POSTACIOĞLU, İ. age. s:212 vd.
[58] U y g u l a m a d a, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi bu konuda şu şekilde basılı bir tehiri icra kararını  -yerel icra mahkemesine- göndermektedir:
“Alacaklı…. ile borçlu….’a müteallik olmak üzere (…) icra mahkemesinden verilip temyizen tetkiki istenen…./…./200.. tarih ve ….../….. sayılı kararın temyiz tetkikatından önce icrasının tehirine karar verilmesini isteyen borçlu vekili tarafından talep edilip …müdürlüğünün …./…./200.. T. ve …../….. sayılı mehil vesikasın-dan da öngörülen şartın yerine getirilmiş olduğu anlaşılmakla;
                Temyiz olunan kararın temyiz tetkikatının neticesine ve tahliyeye hasren icrasının tehirine,….lira harcın dilekçeden verenden alınmasına …./…./200.. gününde oybirliğiyle karar verildi.”
[59] U y g u l a m a d a, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi bu konuda şu şekilde basılı bir tehiri icra kararını -yerel sulh hukuk mahkemesine- göndermektedir:
                “Yukarıda tarih ve numarası yazılı ilamın temyiz incelemesi ve ilk önce yürütmenin durdurulmasına karar verilmesi borçlu …tarafından istenilmekle, adı geçen ilam hükmünün temyiz incelemesi sonuna kadar, yürütmenin durdurulmasına ve aşağıda yazılı harcın istekte bulunandan alınmasına …/…./200.. tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”
[60] Bknz: 12. HD. 15.5.1997 T. 5380/15708
[61] Bknz: 12. HD. 20.2.1986 T. 8365/1989
[62] Bknz: 12. HD. 9.7.1980 T. 4512/6034; 2.7.1980 T. 4331/5791; 4. HD. 28.1.1990 T. 1283/876 (İleride; İçt. No:36); 12.11.1976 T. 9434/11327
[63] POSTACIOĞLU, İ. age., s:637
[64] Karş: KURU, B. age. C:3, s:2203
[65] KURU, B. age. C:3, s:2202
[66] Bknz: 4. HD. 28.1.1980 T. 12183/876
[67] POSTACIOĞLU, İ. age. s:638 – AKYAZAN, S. İnceleme ve Açıklamalar, 1965, s:25 – KURU, B. age. C:3, s:2205
[68] KURU, B. age. C:3, s:2199, dipn. 53 – BİLGE, N. Medeni Yargılama Hukukunda Karar Düzeltme, s:172 – BERKİ, O. Karar Düzeltme Müessesesi (R. Sekin’e Armağan, 1974, s:182)
[69] Bknz: 12. HD. 12.11.1976 T. 9434/11327 – KURU, B. age. C:3, s:2204
[70] Bknz: 19. HD. 27.2.1997 T. 6839/1868
[71] Bknz: İİD. 13.2.1958 T. 1335/1664; 9.12.1986 T. 3361/13915
[72] Bknz: 19. HD. 14.2.2002 T. 7921/1138
[73] Bknz: 12. HD. 22.9.1992 T. 10077/10670; 23.3.1992 T. 9435/3517; 13.9.1982 T. 6018/6347; 11.12.1987 T. 521/12905
[74] Karş: 12. HD. 5.3.1984 T. 13593/3364
[75] Bknz: 12. HD. 27.10.1977 T. 8998/8848
[76] Bknz: Yuk. dipn. 59 civarı
[77] Bknz: 12. HD. 11.12.1987 T. 521/12905 – 18.3.1980 T. 1032/2574
[78] POSTACIOĞLU, İ. age. s:638
[79] POSTACIOĞLU, İ. age. s:638
[80] Aksi görüş: AKYAZAN, S. age. s:26
[81] Bknz: 12. HD. 12.5.1986 T. 11936/5615
[82] Bknz: 12. HD. 13.4.1982 T. 3100/3099; 28.6.1964 T. 3143/3131
[83] Ayrıntılı bilgi için bknz: UYAR, T. İstihkak Davaları, s:918 – Ayrıca bknz: Yuk. AÇIKLAMA: IV
[84] Bknz: Yuk. AÇIKLAMA: III
[85] Bknz: UYAR, T. Tahliye, s:631 - Yuk. dipn. 32 civarı
[86] Bknz: UYAR, T. Tahliye, s:680
[87] Bu yasal boşluk hakkında bknz: Yuk. dipn. 36 civarı
[88] POSTACIOĞLU, İ. İcra Tetkik Mercii Kararlarının Temyizi Sebebiyle Tahliyenin Durup Durmayacağı (İHFM. 1954/3-4, s:1035)
[89] Bknz: İçt. Bir. K. 21.2.1968 T. 1966-23/5
[90] Bu çözüm şeklinin eleştirisi için bknz: KURU, B. age. C:1, s:54, dipn. 48 – KURU, B. İcra Hukuku, 1965, s:17, dipn. 37 – POSTACIOĞLU, İ. age. s:212 vd.
[91] Bknz: 2. HD. 14.5.2002 T. 3525/6522

İcra Dairelerince Yapılan Satışlardaki KDV'nin Ödeme Zamanı

T.C.
Danıştay
3. Daire
E.2013/4949
K: 2014/2599
İstemin Özeti : Davacı tarafından 04.12.2009 tarihinde müzayede yoluyla satışı yapılan taşınmaz yönünden katma değer vergisi beyannamesinin süresinde verilmemesi nedeniyle Aralık 2009 dönemi için, taşınmazın satış bedeli üzerinden hesaplanan katma değer vergisinin %50'si oranında kesilen vergi ziyaı cezasının  kaldırılması istemiyle dava açılmıştır. Aydın Vergi Mahkemesinin 15.06.2010 gün ve E:2010/600, :2010/1196 sayılı kararıyla; 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 705'inci maddesinde, taşınmaz mülkiyetinin tescille kazanılacağının kurala bağlandığı, 818 sayılı Borçlar Kanununun 231'inci maddesinde ise, müzayede ile menkul bir mal alan kimsenin onun mülkiyetini ihale anında iktisap edeceği ve  müzayededen alınan gayrimenkulün mülkiyetinin ancak tapu siciline kaydedilmekle müşteriye intikal edeceğinin hüküm altına alındığı, uyuşmazlık konusu olayda satılan taşınmazın tapu siciline tescil edilmesiyle birlikte katma değer vergisini doğuran olayın gerçekleştiği, katma değer vergisi beyannamesinin verildiği 18.12.2009 tarihi itibarıyla tapuda tescil işlemi gerçekleşmediğinden katma değer vergisinin henüz doğmadığının anlaşıldığı gerekçesiyle vergi ziyaı cezası kaldırılmıştır. Davalı idare tarafından, 48 ve 91 seri nolu Katma Değer Vergisi Genel Tebliğleri uyarınca icra dairelerince müzayede mahallinde yapılan satışlar nedeniyle hesaplanan katma değer vergisinin en geç bedelin tahsil edildiği günü izleyen günün mesai saati bitimine kadar vergi dairesine beyan edilip aynı süre içinde ödenmesi gerektiği ileri sürülerek kararın bozulması istenmiştir.
Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.
Tetkik Hakimi : ...
Düşüncesi : Temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar Vergi Mahkemesi kararının bozulmasını sağlayacak durumda bulunmadığından, temyiz isteminin reddi gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Üçüncü Dairesince işin gereği görüşülüp düşünüldü: Davacı tarafından 04.12.2009 tarihinde müzayede yoluyla satışı yapılan taşınmaz nedeniyle verilmesi gereken katma değer vergisi  beyannamesinin süresinde verilmemesi nedeniyle Aralık 2009 dönemi için, taşınmazın satış bedeli üzerinden hesaplanan katma değer vergisinin %50'si oranında kesilen vergi ziyaı cezasını kaldıran Vergi Mahkemesi kararı temyiz edilmiştir.
3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’n 10'uncu maddesinin (b) fıkrasında; vergiyi doğuran olayın, malın tesliminden veya hizmetin yapılmasından önce fatura veya benzeri belgelerin verilmesi hallerinde, bu belgelerde gösterilen miktarlarla sınırlı olmak üzere fatura veya benzeri  belgelerin düzenlenmesi anında meydana geleceği, 1'inci maddesinin 3/d bendinde ise; müzayede mahallerinde ve gümrük depolarında yapılan satışların katma değer vergisine tabi olduğu hükme bağlanmıştır.
Aynı Kanun’un 40'ıncı maddesinin 4108 sayılı Kanunla değişik 5'inci fıkrasında Maliye Bakanlığına, bu Kanun’un 17'nci maddesinin 1'inci fıkrasında sayılan kurum ve kuruluşlara, sadece vergiye tabi işlemlerin bulunduğu dönemler için beyanname verdirmeye, beyanname yerine kaim olmak üzere işleme esas belgeleri kabul etmeye, bu mükelleflere ait verginin beyan ve ödeme zamanı ile tahsiline ilişkin usul ve esasları belirlemeye yetki verilmiş, bu yetki çerçevesinde çıkarılan 48 seri No’lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliğinin D bölümünde icra yoluyla yapılan satışlarda katma değer vergisi mükellefinin, satışı gerçekleştiren icra daireleri olduğu belirtilmiştir. 28.02.2004 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 91 seri No’lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliği ile 48 seri No’lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliğinin "İcra Yoluyla Yapılan Satışlarda Katma Değer Vergisinin Uygulanması" başlıklı D bölümünde yer alan "Verginin Beyanı ve Ödenmesi" alt başlığındaki birinci paragrafı değiştirilmiş olup; icra dairelerince müzayede mahallinde yapılan satışlar nedeniyle hesaplanan katma değer vergisinin, ilgili mevzuat uyarınca en geç bedelin tahsil edildiği günü izleyen günün mesai saati bitimine kadar vergi dairesine beyan edilip aynı süre içinde deneceği kurala bağlanmıştır.
Dosyanın incelenmesinden, 04.12.2009 tarihinde müzayede yoluyla satışı yapılan ve 14.12.2009 tarihinde bedeli tahsil edilen taşınmazla ilgili Aralık 2009 dönemine ait katma değer vergisi beyannamesinin 18.12.2009 tarihinde süresinden sonra verilmesi nedeniyle 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 344'üncü maddesi uyarınca satış bedeli üzerinden hesaplanan katma değer vergisinin %50'si oranında vergi ziyaı cezasının kesildiği anlaşılmıştır.
Vergi Mahkemesince; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 705'inci maddesindeki, taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasının tescille olacağı ve 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 231'inci maddesindeki, müzayededen alınan gayrimenkulün mülkiyetinin ancak tapu siciline kaydedilmekle intikal edeceği yolundaki hükümler nedeniyle icra dairesi tarafından müzayede yoluyla satışı yapılan taşınmazın mülkiyetinin tapu siciline tescil edilmesiyle birlikte geçeceği belirtilmiş ise de, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 705'inci maddesinde, taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasının tescille olacağı; miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hallerde, mülkiyetin tescilden önce kazanılacağı, ancak bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesinin mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlı olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu madde hükmü ile, taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasının kural olarak tescille olacağı düzenlemesine yer verildikten sonra istisnalara yer verilmiş olup cebri icra halinde mülkiyetin tescilden önce kazanılacağının belirtilmesi nedeniyle, müzayede yoluyla satışı yapılan taşınmazın mülkiyetinin tapu siciline tescil edilmesiyle birlikte kazanılacağı yolunda verilen mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.
Katma Değer Vergisi Kanunu’n 10'uncu maddesinin (b) fıkrasına göre, vergiyi doğuran olay, malın tesliminden önce fatura veya benzeri belgelerin düzenlenmesi anında meydana geleceğinden taşınmaz bedelinin 14.12.2009 tarihinde tahsil edilmesi sonucu belge düzenlenmesiyle birlikte vergiyi doğuran olay gerçekleşmiş olup, aynı Kanun’un 40'ıncı maddesinin 5'inci fıkrasında Maliye Bakanlığına verilen yetki uyarınca çıkarılan 48 ve 91 seri nolu Katma Değer Vergisi Genel Tebliğleri gereğince icra dairelerince müzayede mahallinde yapılan satışlar nedeniyle hesaplanan katma değer vergisinin, ilgili mevzuat uyarınca en geç bedelin tahsil edildiği günü izleyen günün mesai saati bitimine kadar vergi dairesine beyan edilip aynı süre içinde ödenmesi gerekmektedir.
Bu durumda; 14.12.2009 tarihinde bedeli tahsil edilen taşınmazla ilgili Aralık 2009 dönemine ait katma değer vergisi beyannamesinin bedelin tahsil edildiği günü izleyen 15.12.2009 tarihinde verilip, verginin aynı gün içinde ödenmesi gerekirken, 18.12.2009 tarihinde katma değer vergisi beyannamesinin verilmesi nedeniyle vergilendirme ile ilgili ödevini kanuni süresinde yerine getirmeyerek 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 341 ve 344'üncü maddeleri uyarınca vergi ziyaına sebebiyet veren davacı adına kesilen vergi ziyaı cezasında hukuka aykırılık bulunmadığından Vergi Mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.
Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile Aydın Vergi Mahkemesinin 15.06.2010 gün ve E:2010/600, K:2010/1196 sayılı kararının  bozulmasına, 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 13'üncü maddesinin (j) bendi parantez içi hükmü uyarınca alınması gereken harç dahil olmak üzere yargılama giderlerinin yeniden verilecek kararda karşılanması gerektiğine, 03.06.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.
GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI
İSTANBUL VERGİ DAİRESİ BAŞKANLIĞI
Mükellef Hizmetleri KDV Grup Müdürlüğü


Sayı
:
B.07.1.GİB.4.34.17.01-KDV GENEL-2474
08/08/2012
Konu
:
İcra Müdürlüğünde yapılan satışlarda KDV ve Damga Vergisinin ödenme zamanı

İlgide kayıtlı özelge talep formunuzda icra müdürlüğünden ihalelerini aldığınız araçlara ilişkin hesaplanan katma değer vergisi (KDV) ile damga vergisinin ödeme zamanı hakkında Başkanlığımız görüşü sorulmaktadır.
I- DAMGA VERGİSİ KANUNU YÖNÜNDEN
488 sayılı Damga Vergisi Kanununun 1 inci maddesinde, bu Kanuna ekli (1) sayılı tabloda yazılı kağıtların damga vergisine tabi olduğu; 3 üncü maddesinde, damga vergisi mükellefinin kağıtları imza edenler olduğu, resmi dairelerle kişiler arasındaki işlemlere ait düzenlenen kağıtların damga vergisini kişilerin ödeyeceği; 8 inci maddesinde, bu Kanunda yazılı resmi daireden maksadın, genel ve özel bütçeli idarelerle, il özel idareleri, belediyeler ve köyler olduğu, bu dairelere bağlı olup ayrı tüzel kişiliği bulunan iktisadi işletmelerin resmi daire sayılmayacağı hükme bağlanmıştır.
Mezkur Kanuna ekli (1) sayılı tablonun "II-Kararlar ve mazbatalar" başlıklı bölümünün 2 nci fıkrasında, "İhale kanunlarına tabi olan veya olmayan resmi daire ve kamu tüzel kişiliğine haiz kurumların her türlü ihale kararları"nın nispi damga vergisine tabi olacağı hüküm altına alınmıştır. 2009/15725 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 1/1/2010 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, Kanuna ekli (1) sayılı tablonun I/A-1 fıkrasındaki kağıtlar için damga vergisi oranı binde 4,95 nispetinde damga vergisine tabi olacağı belirtilmiştir.
44 Seri No.lu Damga Vergisi Kanunu Genel Tebliğinin "1-Genel bütçeli dairelerle kişiler arasında düzenlenen kağıtlara ilişkin damga vergisi uygulaması" başlıklı bölümünde, genel bütçeli daireler tarafından alınan ihale kararlarına ait damga vergisinin, ihale kararının müteahhide tebliğinden itibaren en geç 15 gün içinde, verginin mükellefi olan müteahhitlerce, genel bütçeli idarelere hizmet veren saymanlıklara veya mükellefin gelir veya kurumlar vergisi yönünden bağlı olduğu vergi dairesine, beyanname verilmeksizin makbuz karşılığı ödeneceği açıklanmıştır.
Diğer taraftan, ihale kanunlarına tabi olsun veya olmasın resmi daire ve kamu tüzel kişiliğini haiz kurumların yetkili mercilerince, bir malın artırma ve eksiltme, pazarlık ve sair şekilde alınması, satılması veya bir hizmetin görülmesi, gördürülmesi maksadıyla verilen ve şahıs-bedel içeren her türlü kararlar ihale kararı olarak değerlendirilmektedir.
Buna göre, icra dairesi tarafından haczedilen menkul ve gayrimenkul malların açık artırma suretiyle satışı ile ilgili olarak düzenlenen ve yetkili merciin onayı ile tamamlanan kağıdın, açık arttırmaya konu malların, birden çok isteklisi arasından kime, hangi bedelle satıldığını gösterdiği dikkate alındığında, ihale kararı olarak değerlendirilmesi ve her bir nüshasının Kanuna ekli (1) sayılı tablonun II/2 fıkrasına göre ayrı ayrı aynı nispette damga vergisine tabi tutulması gerekmektedir.
Yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde, ihale kararı mahiyetindeki kağıdın düzenlenmesi ile damga vergisini doğuran olay gerçekleşmiş olup, damga vergisinin söz konusu kararda imzası bulunan ihalenin üzerinde kaldığı belirtilen şirketiniz tarafından 44 Seri No.lu Damga Vergisi Kanunu Genel Tebliği çerçevesinde makbuz mukabili ödenmesi gerekmektedir."
II- KDV KANUNU YÖNÜNDEN
3065 Sayılı KDV Kanununun 1/1. maddesinde, Türkiye'de ticari, sınai, zirai faaliyet ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılan teslim ve hizmetlerin, 1/3-d maddesinde, müzayede mahallerinde ve gümrük depolarında yapılan satışların KDV'ye tabi olduğu hüküm altına alınmıştır.
15 Seri No.lu KDV Genel Tebliğinin (I) bölümünde, müzayede mahallinde yapılan satışlarda vergiyi doğuran olayın, satışın yapıldığı tarihte vuku bulduğu, verginin mükellefinin satışları düzenleyen özel ve resmi kişi ve kuruluşlar olduğu, KDV Kanununun 23/d maddesi hükmüne göre satılan malın kesin satış bedelinin, KDV'nin matrahı olacağı belirtilmiştir.
48 Seri No.lu KDV Genel Tebliğinin (D) Bölümünün "1.Verginin Mükellefi" alt başlığında, icra yoluyla yapılan satışlarda verginin mükellefinin, satışı gerçekleştiren icra daireleri olduğu, "2. Verginin Beyanı ve Ödenmesi" alt başlığında (91 Seri No.lu KDV Genel Tebliği ile değiştirilen bölümü) ise, icra dairelerince müzayede mahallinde yapılan satışlar nedeniyle hesaplanan KDV nin, ilgili mevzuatı uyarınca en geç bedelin tahsil edildiği günü izleyen günün mesai saati bitimine kadar vergi dairesine beyan edilip aynı süre içinde ödeneceği açıklanmıştır.
Buna göre icra yoluyla yapılan satışlarda verginin mükellefi icra daireleri olup, yapılan satışlar ile ilgili hesaplanan KDV nin en geç satış bedelinin tahsil edildiği günü izleyen günün mesai saati bitimine kadar vergi dairesine beyan edilip aynı süre içinde ödenmesi gerekmektedir.
Bilgi edinilmesini rica ederim.
  • Cevap Yok
  • Dün, Saat: 22:23
  • DuraN
T.C.
Danıştay
3. Daire
E.2013/4949
K: 2014/2599
İstemin Özeti : Davacı tarafından 04.12.2009 tarihinde müzayede yoluyla satışı yapılan taşınmaz yönünden katma değer vergisi beyannamesinin süresinde verilmemesi nedeniyle Aralık 2009 dönemi için, taşınmazın satış bedeli üzerinden hesaplanan katma değer vergisinin %50'si oranında kesilen vergi ziyaı cezasının  kaldırılması istemiyle dava açılmıştır. Aydın Vergi Mahkemesinin 15.06.2010 gün ve E:2010/600, :2010/1196 sayılı kararıyla; 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 705'inci maddesinde, taşınmaz mülkiyetinin tescille kazanılacağının kurala bağlandığı, 818 sayılı Borçlar Kanununun 231'inci maddesinde ise, müzayede ile menkul bir mal alan kimsenin onun mülkiyetini ihale anında iktisap edeceği ve  müzayededen alınan gayrimenkulün mülkiyetinin ancak tapu siciline kaydedilmekle müşteriye intikal edeceğinin hüküm altına alındığı, uyuşmazlık konusu olayda satılan taşınmazın tapu siciline tescil edilmesiyle birlikte katma değer vergisini doğuran olayın gerçekleştiği, katma değer vergisi beyannamesinin verildiği 18.12.2009 tarihi itibarıyla tapuda tescil işlemi gerçekleşmediğinden katma değer vergisinin henüz doğmadığının anlaşıldığı gerekçesiyle vergi ziyaı cezası kaldırılmıştır. Davalı idare tarafından, 48 ve 91 seri nolu Katma Değer Vergisi Genel Tebliğleri uyarınca icra dairelerince müzayede mahallinde yapılan satışlar nedeniyle hesaplanan katma değer vergisinin en geç bedelin tahsil edildiği günü izleyen günün mesai saati bitimine kadar vergi dairesine beyan edilip aynı süre içinde ödenmesi gerektiği ileri sürülerek kararın bozulması istenmiştir.
Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.
Tetkik Hakimi : ...
Düşüncesi : Temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar Vergi Mahkemesi kararının bozulmasını sağlayacak durumda bulunmadığından, temyiz isteminin reddi gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Üçüncü Dairesince işin gereği görüşülüp düşünüldü: Davacı tarafından 04.12.2009 tarihinde müzayede yoluyla satışı yapılan taşınmaz nedeniyle verilmesi gereken katma değer vergisi  beyannamesinin süresinde verilmemesi nedeniyle Aralık 2009 dönemi için, taşınmazın satış bedeli üzerinden hesaplanan katma değer vergisinin %50'si oranında kesilen vergi ziyaı cezasını kaldıran Vergi Mahkemesi kararı temyiz edilmiştir.
3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’n 10'uncu maddesinin (b) fıkrasında; vergiyi doğuran olayın, malın tesliminden veya hizmetin yapılmasından önce fatura veya benzeri belgelerin verilmesi hallerinde, bu belgelerde gösterilen miktarlarla sınırlı olmak üzere fatura veya benzeri  belgelerin düzenlenmesi anında meydana geleceği, 1'inci maddesinin 3/d bendinde ise; müzayede mahallerinde ve gümrük depolarında yapılan satışların katma değer vergisine tabi olduğu hükme bağlanmıştır.
Aynı Kanun’un 40'ıncı maddesinin 4108 sayılı Kanunla değişik 5'inci fıkrasında Maliye Bakanlığına, bu Kanun’un 17'nci maddesinin 1'inci fıkrasında sayılan kurum ve kuruluşlara, sadece vergiye tabi işlemlerin bulunduğu dönemler için beyanname verdirmeye, beyanname yerine kaim olmak üzere işleme esas belgeleri kabul etmeye, bu mükelleflere ait verginin beyan ve ödeme zamanı ile tahsiline ilişkin usul ve esasları belirlemeye yetki verilmiş, bu yetki çerçevesinde çıkarılan 48 seri No’lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliğinin D bölümünde icra yoluyla yapılan satışlarda katma değer vergisi mükellefinin, satışı gerçekleştiren icra daireleri olduğu belirtilmiştir. 28.02.2004 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 91 seri No’lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliği ile 48 seri No’lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliğinin "İcra Yoluyla Yapılan Satışlarda Katma Değer Vergisinin Uygulanması" başlıklı D bölümünde yer alan "Verginin Beyanı ve Ödenmesi" alt başlığındaki birinci paragrafı değiştirilmiş olup; icra dairelerince müzayede mahallinde yapılan satışlar nedeniyle hesaplanan katma değer vergisinin, ilgili mevzuat uyarınca en geç bedelin tahsil edildiği günü izleyen günün mesai saati bitimine kadar vergi dairesine beyan edilip aynı süre içinde deneceği kurala bağlanmıştır.
Dosyanın incelenmesinden, 04.12.2009 tarihinde müzayede yoluyla satışı yapılan ve 14.12.2009 tarihinde bedeli tahsil edilen taşınmazla ilgili Aralık 2009 dönemine ait katma değer vergisi beyannamesinin 18.12.2009 tarihinde süresinden sonra verilmesi nedeniyle 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 344'üncü maddesi uyarınca satış bedeli üzerinden hesaplanan katma değer vergisinin %50'si oranında vergi ziyaı cezasının kesildiği anlaşılmıştır.
Vergi Mahkemesince; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 705'inci maddesindeki, taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasının tescille olacağı ve 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 231'inci maddesindeki, müzayededen alınan gayrimenkulün mülkiyetinin ancak tapu siciline kaydedilmekle intikal edeceği yolundaki hükümler nedeniyle icra dairesi tarafından müzayede yoluyla satışı yapılan taşınmazın mülkiyetinin tapu siciline tescil edilmesiyle birlikte geçeceği belirtilmiş ise de, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 705'inci maddesinde, taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasının tescille olacağı; miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hallerde, mülkiyetin tescilden önce kazanılacağı, ancak bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesinin mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlı olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu madde hükmü ile, taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasının kural olarak tescille olacağı düzenlemesine yer verildikten sonra istisnalara yer verilmiş olup cebri icra halinde mülkiyetin tescilden önce kazanılacağının belirtilmesi nedeniyle, müzayede yoluyla satışı yapılan taşınmazın mülkiyetinin tapu siciline tescil edilmesiyle birlikte kazanılacağı yolunda verilen mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.
Katma Değer Vergisi Kanunu’n 10'uncu maddesinin (b) fıkrasına göre, vergiyi doğuran olay, malın tesliminden önce fatura veya benzeri belgelerin düzenlenmesi anında meydana geleceğinden taşınmaz bedelinin 14.12.2009 tarihinde tahsil edilmesi sonucu belge düzenlenmesiyle birlikte vergiyi doğuran olay gerçekleşmiş olup, aynı Kanun’un 40'ıncı maddesinin 5'inci fıkrasında Maliye Bakanlığına verilen yetki uyarınca çıkarılan 48 ve 91 seri nolu Katma Değer Vergisi Genel Tebliğleri gereğince icra dairelerince müzayede mahallinde yapılan satışlar nedeniyle hesaplanan katma değer vergisinin, ilgili mevzuat uyarınca en geç bedelin tahsil edildiği günü izleyen günün mesai saati bitimine kadar vergi dairesine beyan edilip aynı süre içinde ödenmesi gerekmektedir.
Bu durumda; 14.12.2009 tarihinde bedeli tahsil edilen taşınmazla ilgili Aralık 2009 dönemine ait katma değer vergisi beyannamesinin bedelin tahsil edildiği günü izleyen 15.12.2009 tarihinde verilip, verginin aynı gün içinde ödenmesi gerekirken, 18.12.2009 tarihinde katma değer vergisi beyannamesinin verilmesi nedeniyle vergilendirme ile ilgili ödevini kanuni süresinde yerine getirmeyerek 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 341 ve 344'üncü maddeleri uyarınca vergi ziyaına sebebiyet veren davacı adına kesilen vergi ziyaı cezasında hukuka aykırılık bulunmadığından Vergi Mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.
Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile Aydın Vergi Mahkemesinin 15.06.2010 gün ve E:2010/600, K:2010/1196 sayılı kararının  bozulmasına, 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 13'üncü maddesinin (j) bendi parantez içi hükmü uyarınca alınması gereken harç dahil olmak üzere yargılama giderlerinin yeniden verilecek kararda karşılanması gerektiğine, 03.06.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.
GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI
İSTANBUL VERGİ DAİRESİ BAŞKANLIĞI
Mükellef Hizmetleri KDV Grup Müdürlüğü


Sayı
:
B.07.1.GİB.4.34.17.01-KDV GENEL-2474
08/08/2012
Konu
:
İcra Müdürlüğünde yapılan satışlarda KDV ve Damga Vergisinin ödenme zamanı

İlgide kayıtlı özelge talep formunuzda icra müdürlüğünden ihalelerini aldığınız araçlara ilişkin hesaplanan katma değer vergisi (KDV) ile damga vergisinin ödeme zamanı hakkında Başkanlığımız görüşü sorulmaktadır.
I- DAMGA VERGİSİ KANUNU YÖNÜNDEN
488 sayılı Damga Vergisi Kanununun 1 inci maddesinde, bu Kanuna ekli (1) sayılı tabloda yazılı kağıtların damga vergisine tabi olduğu; 3 üncü maddesinde, damga vergisi mükellefinin kağıtları imza edenler olduğu, resmi dairelerle kişiler arasındaki işlemlere ait düzenlenen kağıtların damga vergisini kişilerin ödeyeceği; 8 inci maddesinde, bu Kanunda yazılı resmi daireden maksadın, genel ve özel bütçeli idarelerle, il özel idareleri, belediyeler ve köyler olduğu, bu dairelere bağlı olup ayrı tüzel kişiliği bulunan iktisadi işletmelerin resmi daire sayılmayacağı hükme bağlanmıştır.
Mezkur Kanuna ekli (1) sayılı tablonun "II-Kararlar ve mazbatalar" başlıklı bölümünün 2 nci fıkrasında, "İhale kanunlarına tabi olan veya olmayan resmi daire ve kamu tüzel kişiliğine haiz kurumların her türlü ihale kararları"nın nispi damga vergisine tabi olacağı hüküm altına alınmıştır. 2009/15725 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 1/1/2010 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, Kanuna ekli (1) sayılı tablonun I/A-1 fıkrasındaki kağıtlar için damga vergisi oranı binde 4,95 nispetinde damga vergisine tabi olacağı belirtilmiştir.
44 Seri No.lu Damga Vergisi Kanunu Genel Tebliğinin "1-Genel bütçeli dairelerle kişiler arasında düzenlenen kağıtlara ilişkin damga vergisi uygulaması" başlıklı bölümünde, genel bütçeli daireler tarafından alınan ihale kararlarına ait damga vergisinin, ihale kararının müteahhide tebliğinden itibaren en geç 15 gün içinde, verginin mükellefi olan müteahhitlerce, genel bütçeli idarelere hizmet veren saymanlıklara veya mükellefin gelir veya kurumlar vergisi yönünden bağlı olduğu vergi dairesine, beyanname verilmeksizin makbuz karşılığı ödeneceği açıklanmıştır.
Diğer taraftan, ihale kanunlarına tabi olsun veya olmasın resmi daire ve kamu tüzel kişiliğini haiz kurumların yetkili mercilerince, bir malın artırma ve eksiltme, pazarlık ve sair şekilde alınması, satılması veya bir hizmetin görülmesi, gördürülmesi maksadıyla verilen ve şahıs-bedel içeren her türlü kararlar ihale kararı olarak değerlendirilmektedir.
Buna göre, icra dairesi tarafından haczedilen menkul ve gayrimenkul malların açık artırma suretiyle satışı ile ilgili olarak düzenlenen ve yetkili merciin onayı ile tamamlanan kağıdın, açık arttırmaya konu malların, birden çok isteklisi arasından kime, hangi bedelle satıldığını gösterdiği dikkate alındığında, ihale kararı olarak değerlendirilmesi ve her bir nüshasının Kanuna ekli (1) sayılı tablonun II/2 fıkrasına göre ayrı ayrı aynı nispette damga vergisine tabi tutulması gerekmektedir.
Yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde, ihale kararı mahiyetindeki kağıdın düzenlenmesi ile damga vergisini doğuran olay gerçekleşmiş olup, damga vergisinin söz konusu kararda imzası bulunan ihalenin üzerinde kaldığı belirtilen şirketiniz tarafından 44 Seri No.lu Damga Vergisi Kanunu Genel Tebliği çerçevesinde makbuz mukabili ödenmesi gerekmektedir."
II- KDV KANUNU YÖNÜNDEN
3065 Sayılı KDV Kanununun 1/1. maddesinde, Türkiye'de ticari, sınai, zirai faaliyet ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılan teslim ve hizmetlerin, 1/3-d maddesinde, müzayede mahallerinde ve gümrük depolarında yapılan satışların KDV'ye tabi olduğu hüküm altına alınmıştır.
15 Seri No.lu KDV Genel Tebliğinin (I) bölümünde, müzayede mahallinde yapılan satışlarda vergiyi doğuran olayın, satışın yapıldığı tarihte vuku bulduğu, verginin mükellefinin satışları düzenleyen özel ve resmi kişi ve kuruluşlar olduğu, KDV Kanununun 23/d maddesi hükmüne göre satılan malın kesin satış bedelinin, KDV'nin matrahı olacağı belirtilmiştir.
48 Seri No.lu KDV Genel Tebliğinin (D) Bölümünün "1.Verginin Mükellefi" alt başlığında, icra yoluyla yapılan satışlarda verginin mükellefinin, satışı gerçekleştiren icra daireleri olduğu, "2. Verginin Beyanı ve Ödenmesi" alt başlığında (91 Seri No.lu KDV Genel Tebliği ile değiştirilen bölümü) ise, icra dairelerince müzayede mahallinde yapılan satışlar nedeniyle hesaplanan KDV nin, ilgili mevzuatı uyarınca en geç bedelin tahsil edildiği günü izleyen günün mesai saati bitimine kadar vergi dairesine beyan edilip aynı süre içinde ödeneceği açıklanmıştır.
Buna göre icra yoluyla yapılan satışlarda verginin mükellefi icra daireleri olup, yapılan satışlar ile ilgili hesaplanan KDV nin en geç satış bedelinin tahsil edildiği günü izleyen günün mesai saati bitimine kadar vergi dairesine beyan edilip aynı süre içinde ödenmesi gerekmektedir.
Bilgi edinilmesini rica ederim.

Hayvan Haczi

Hayvanların haczi istisnalar haricinde yapılır.
2004 sayılı İcra Kanununda açıkça belirtilmediğinden menkul bir değer taşıyan hayvan haczi mümkün olduğundan ev hayvanlarının da haczi kabildir. Örneğin bir borç için rayici yüksek olan bir köpek haczedilebilir, sonrasında satılabilir. Bu durumda hayvan haklarına aykırı değildir. Hayvanların bakımı için gerekli olan masraflar da borçluya mal edilir.
İcra Kanunu ile Hayvanları Koruma Kanunu arasında bulunan çelişkili iki madde nedeniyle zaman zaman alacaklı ve borçlu haciz altına alınan hayvanlar yüzünden dava konusu olabilmektedir.
Hayvanları Koruma Kanunu'nun 5. maddesinin 5. bendi şöyle: "Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler." Derken icra hukuku hayvanları da menkul mal saydığından hacizlerin yasal olduğu bugün için mümkündür. Yapılacak olan yeni İcra ve İflas Kanunu’na bu tür çelişkiler kalktığında çok sayıda dava halledilmiş olacaktır.
Her iki yasanın hükümleri birlikte değerlendirildiğinde yük, binek ve arazi hayvanı ve belirli bir ticari değer biçilebilir hayvanlar doğrudan doğruya haczedilebilir. Ancak bu durumun, İİK hükümleri kapsamındaki evcil hayvanların istisnai durumlar olarak kanun koyucu tarafından zamanında belirtilmesi gerekirdi. Eğer borçlu çok değerli bir hayvanı besliyorsa yarın satmayacağını kim garanti edebilir, bunun üzerinde düşünmek lazımdır.
Zaten kanun koyucu haczedilemezlik başlığı altında bazı hayvanların haciz işlemine tutulamayacağını belirtmiştir.
2004 Sayılı İcra İflas Kanunu ;
md. 82/1-4. bend, "Borçlu çiftçi ise kendisinin ve ailesinin geçimi için zaruri olan arazi ve çift hayvanları..." Çift hayvanları: Bunlar at, öküz, merkep gibi çiftçilikte kullanılan hayvanlardır. Borçlu haciz sırasında ziraati için lüzumlu olan hayvanların haczine muvafakat etmiş ise, sonradan bu hayvanların ziraati için lüzumlu olduğundan bahisle haczin kaldırılmasını isteyemez
md.82/5. bend, "Borçlu ve ailesinin idareleri için lüzumlu ise borçlunun tercih edeceği bir süt veren mandası veya ineği veyahut üç keçi veya koyunu ve bunların üç aylık yem ve yataklıkları"
md.82/1-7. fıkra,2. cümle, "Geçimi hayvan yetiştirmeye münhasır olan borçlunun kendisi ve ailesinin maişetleri için zaruri olan miktarı ve bu hayvanların üç aylık yem ve yataklıkları",
İİK m. 82/1're göre, özel kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar da haczedilemez. Tarım kredi kooperatifleri ortaklarının bütün ürünleri, hayvanları ve tarımsal üretim araçları haczedilemez (aynı kanun m. 12 I).
"Yavrulu Hayvanların Haczi" başlığı altında düzenlenmiş olan, md. 83/b, "Hayvan hacizlerinde, anaları tarafından beslenme ve bakılmaya muhtaç olan yavrular analarından ayrı haczedilemeyecekleri gibi bunların anaları da yavrularından ayrı haczedilemezler."
İİK md. 82, 83/b maddelerindeki istisna koşulları da yok ise, haciz mümkün olmaktadır.
Hayvan hacizleri ilgili Yargıtay kararları
T.C. YARGITAY 19. HUKUK DAİRESİ
E. 1996/8698 K. 1997/954 T. 6.2.1997
• YARIŞ ATININ HACZİ ( Kaydi Haczin Geçersiz Olduğu )
• AT SOY KÜTÜĞÜ ( Mülkiyet Değeri Taşımadıkları )
• FİİLİ HACİZ GEREKTİĞİ ( Yarış Atlarının Haczinde )
• KAYDİ HACİZ ( Yarış Atlarının Haczinde İşe Yaramayacağı )
2675/m.41 - 2004/m.142,235
ÖZET : Yarış atları ile ilgili tutulan soy kütüğündeki kayıtlara mülkiyet değeri verilmediğinden, yarış atları için konulan kaydi hacizler geçerli değildir. Bu hayvanların fiilen haczedilmesi gerekir.
DAVA: Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalılar vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR: Davacı vekili, borçluya ait atların satışından sonra düzenlenen sıra cetvelinde satış bedelinin davalı alacaklıya ayrıldığını, müvekkilinin haczinin daha önce olduğunu ileri sürerek sıra cetvelinin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı alacaklı G.S. ve borçlu A.T. vekili, borçluya ait 9 atın satışından sonra düzenlenen sıra cetvelinin doğru olduğunu, davacının satışa konu atlar üzerinde fiili haczi bulunmadığını, süresinde satış istenilmediğinden haczin düştüğünü belirterek şikayetin reddini savunmuştur.
Mercii Hakimliğince iddia, savunma ve toplanan delillere göre satışa konu atların Tarım ve Köyişleri Bakanlığında tutulan kütükte kayıt ve tescilli bulunduklarından kaydi haczin geçerli olduğu, tenfize ilişkin ilamın temyizi ile 2675 sayılı Yasanın 41/son maddesi uyarınca takip duracağından bu sürede satış isteme süresinin işlemeyeceği, davacının haczinin bu nedenle devam ettiği, birinci sıraya alınmamasının usul ve yasaya aykırı bulunduğu gerekçesiyle sıra cetvelinin iptaline karar verilmiş, hüküm davalılar vekilince temyiz edilmiştir.
Satışa ve bedeli paylaşıma konu atlar yarış atı olup, 904 sayılı Islahı Hayvanat Kanunu`na göre, Safkan Arap ve Safkan İngiliz atlarının tescili için soy kütüğü tesis edileceği ( madde 20 ), soy kütüğüne kaydedilen hayvanlar için hayvan sahiplerine pediğri verileceği ( madde 24 ), kayıtlı hayvanların sahiplerinin değişmesi halinde bu değişikliğin yazılı olarak bildirileceği ( madde 26 ) hükme bağlanmıştır. Görüldüğü gibi kanunda yarış atlarının satışının geçerliliği için bir düzenleme mevcut olmayıp, satışın ( at sahibinin değişmesinin ) yazılı olarak bildirilmesi öngörülmüştür.
Yarış atları ile ilgili tutulan soy kütüğündeki kayıtlarına mülkiyet değeri verilmediğinden yarış atları için konulan kaydi hacizler geçerli değildir. Bu hayvanların fiilen haczedilmesi gerekir. Mercii Hakimliğinin kaydi haczin geçerliliğine ilişkin gerekçesi bu nedenle yerinde değildir. Ancak satışa konu yarış atlarından 2 adedi davacı tarafından fiilen haczedilmiştir.
Haciz tarihlerine göre davacı tarafından fiilen haczedilen bu atların satış bedelinin davacı alacaklıya ödenmesi gerekir. Bu nedenle Mercii Hakimliğince takdir edilen muhammen bedel ile satış bedeli arasında oranlama yapılarak 2 atın satış bedelinin öncelikle davacıya, diğer atların satış bedelinin davalı alacaklıya ödenecek şekilde sıra cetveli düzenlenmesi için sıra cetvelinin iptaline karar verilmesi gerekir. Mercii Hakimliğince bu yönler gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi isabetsiz olup, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi.
  • Cevap Yok
  • Dün, Saat: 22:20
  • DuraN
Hayvanların haczi istisnalar haricinde yapılır.
2004 sayılı İcra Kanununda açıkça belirtilmediğinden menkul bir değer taşıyan hayvan haczi mümkün olduğundan ev hayvanlarının da haczi kabildir. Örneğin bir borç için rayici yüksek olan bir köpek haczedilebilir, sonrasında satılabilir. Bu durumda hayvan haklarına aykırı değildir. Hayvanların bakımı için gerekli olan masraflar da borçluya mal edilir.
İcra Kanunu ile Hayvanları Koruma Kanunu arasında bulunan çelişkili iki madde nedeniyle zaman zaman alacaklı ve borçlu haciz altına alınan hayvanlar yüzünden dava konusu olabilmektedir.
Hayvanları Koruma Kanunu'nun 5. maddesinin 5. bendi şöyle: "Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler." Derken icra hukuku hayvanları da menkul mal saydığından hacizlerin yasal olduğu bugün için mümkündür. Yapılacak olan yeni İcra ve İflas Kanunu’na bu tür çelişkiler kalktığında çok sayıda dava halledilmiş olacaktır.
Her iki yasanın hükümleri birlikte değerlendirildiğinde yük, binek ve arazi hayvanı ve belirli bir ticari değer biçilebilir hayvanlar doğrudan doğruya haczedilebilir. Ancak bu durumun, İİK hükümleri kapsamındaki evcil hayvanların istisnai durumlar olarak kanun koyucu tarafından zamanında belirtilmesi gerekirdi. Eğer borçlu çok değerli bir hayvanı besliyorsa yarın satmayacağını kim garanti edebilir, bunun üzerinde düşünmek lazımdır.
Zaten kanun koyucu haczedilemezlik başlığı altında bazı hayvanların haciz işlemine tutulamayacağını belirtmiştir.
2004 Sayılı İcra İflas Kanunu ;
md. 82/1-4. bend, "Borçlu çiftçi ise kendisinin ve ailesinin geçimi için zaruri olan arazi ve çift hayvanları..." Çift hayvanları: Bunlar at, öküz, merkep gibi çiftçilikte kullanılan hayvanlardır. Borçlu haciz sırasında ziraati için lüzumlu olan hayvanların haczine muvafakat etmiş ise, sonradan bu hayvanların ziraati için lüzumlu olduğundan bahisle haczin kaldırılmasını isteyemez
md.82/5. bend, "Borçlu ve ailesinin idareleri için lüzumlu ise borçlunun tercih edeceği bir süt veren mandası veya ineği veyahut üç keçi veya koyunu ve bunların üç aylık yem ve yataklıkları"
md.82/1-7. fıkra,2. cümle, "Geçimi hayvan yetiştirmeye münhasır olan borçlunun kendisi ve ailesinin maişetleri için zaruri olan miktarı ve bu hayvanların üç aylık yem ve yataklıkları",
İİK m. 82/1're göre, özel kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar da haczedilemez. Tarım kredi kooperatifleri ortaklarının bütün ürünleri, hayvanları ve tarımsal üretim araçları haczedilemez (aynı kanun m. 12 I).
"Yavrulu Hayvanların Haczi" başlığı altında düzenlenmiş olan, md. 83/b, "Hayvan hacizlerinde, anaları tarafından beslenme ve bakılmaya muhtaç olan yavrular analarından ayrı haczedilemeyecekleri gibi bunların anaları da yavrularından ayrı haczedilemezler."
İİK md. 82, 83/b maddelerindeki istisna koşulları da yok ise, haciz mümkün olmaktadır.
Hayvan hacizleri ilgili Yargıtay kararları
T.C. YARGITAY 19. HUKUK DAİRESİ
E. 1996/8698 K. 1997/954 T. 6.2.1997
• YARIŞ ATININ HACZİ ( Kaydi Haczin Geçersiz Olduğu )
• AT SOY KÜTÜĞÜ ( Mülkiyet Değeri Taşımadıkları )
• FİİLİ HACİZ GEREKTİĞİ ( Yarış Atlarının Haczinde )
• KAYDİ HACİZ ( Yarış Atlarının Haczinde İşe Yaramayacağı )
2675/m.41 - 2004/m.142,235
ÖZET : Yarış atları ile ilgili tutulan soy kütüğündeki kayıtlara mülkiyet değeri verilmediğinden, yarış atları için konulan kaydi hacizler geçerli değildir. Bu hayvanların fiilen haczedilmesi gerekir.
DAVA: Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalılar vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR: Davacı vekili, borçluya ait atların satışından sonra düzenlenen sıra cetvelinde satış bedelinin davalı alacaklıya ayrıldığını, müvekkilinin haczinin daha önce olduğunu ileri sürerek sıra cetvelinin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı alacaklı G.S. ve borçlu A.T. vekili, borçluya ait 9 atın satışından sonra düzenlenen sıra cetvelinin doğru olduğunu, davacının satışa konu atlar üzerinde fiili haczi bulunmadığını, süresinde satış istenilmediğinden haczin düştüğünü belirterek şikayetin reddini savunmuştur.
Mercii Hakimliğince iddia, savunma ve toplanan delillere göre satışa konu atların Tarım ve Köyişleri Bakanlığında tutulan kütükte kayıt ve tescilli bulunduklarından kaydi haczin geçerli olduğu, tenfize ilişkin ilamın temyizi ile 2675 sayılı Yasanın 41/son maddesi uyarınca takip duracağından bu sürede satış isteme süresinin işlemeyeceği, davacının haczinin bu nedenle devam ettiği, birinci sıraya alınmamasının usul ve yasaya aykırı bulunduğu gerekçesiyle sıra cetvelinin iptaline karar verilmiş, hüküm davalılar vekilince temyiz edilmiştir.
Satışa ve bedeli paylaşıma konu atlar yarış atı olup, 904 sayılı Islahı Hayvanat Kanunu`na göre, Safkan Arap ve Safkan İngiliz atlarının tescili için soy kütüğü tesis edileceği ( madde 20 ), soy kütüğüne kaydedilen hayvanlar için hayvan sahiplerine pediğri verileceği ( madde 24 ), kayıtlı hayvanların sahiplerinin değişmesi halinde bu değişikliğin yazılı olarak bildirileceği ( madde 26 ) hükme bağlanmıştır. Görüldüğü gibi kanunda yarış atlarının satışının geçerliliği için bir düzenleme mevcut olmayıp, satışın ( at sahibinin değişmesinin ) yazılı olarak bildirilmesi öngörülmüştür.
Yarış atları ile ilgili tutulan soy kütüğündeki kayıtlarına mülkiyet değeri verilmediğinden yarış atları için konulan kaydi hacizler geçerli değildir. Bu hayvanların fiilen haczedilmesi gerekir. Mercii Hakimliğinin kaydi haczin geçerliliğine ilişkin gerekçesi bu nedenle yerinde değildir. Ancak satışa konu yarış atlarından 2 adedi davacı tarafından fiilen haczedilmiştir.
Haciz tarihlerine göre davacı tarafından fiilen haczedilen bu atların satış bedelinin davacı alacaklıya ödenmesi gerekir. Bu nedenle Mercii Hakimliğince takdir edilen muhammen bedel ile satış bedeli arasında oranlama yapılarak 2 atın satış bedelinin öncelikle davacıya, diğer atların satış bedelinin davalı alacaklıya ödenecek şekilde sıra cetveli düzenlenmesi için sıra cetvelinin iptaline karar verilmesi gerekir. Mercii Hakimliğince bu yönler gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi isabetsiz olup, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi.