*Takipten Önce %4,55 / Sonra %9,10 / Satıştan Sonra %11,38
*Vazgeçme/Haricen Tahsil (Hacizden Önce) %2,27 -(Hacizden Sonra) %4,55
*Maaş ve Ücret Ödemelerinde %4,55
*Başvuru Harcı / Yerine Getirme Harcı 54,40.TL
*Tahliye Harcı -İcra Teb.Üzerine%1,13 /İcra Kanalıyla%2,27
*İhale Damga Vergisi : Binde 5,69
*Kefalet/Temlik/Taahhütname Damga Vergisi Binde 9,48
*Yediemine Ödenen Paralardan Damga V. Binde 9,48
*Resmi şahıslar adına şahıslara ödenecek
paralardan Kesilecek Damga V. Binde 7,59
*Kira Sözleşmelerinden Alınacak Damga Vergisi Binde 1,89
*Cezaevi Yapı Harcı %2
*Vekalet Suret Harcı 7,80.TL
*Haciz, Teslim ve Satış Harcı : 127,60.TL
2020 Yolluk Miktarı : 2.775,16.TL.
Haciz, Teslim, Satış Harcından Memura Ödenen 40,16.TL
İflasın Açılması, Konkordato İsteği, Masaya Katılma:89,60 TL

Haksız Takip- Maddi ve Manevi Tazminat-

Borçlunun; kendisine kefil olan babasına karşı da takip(haciz) başlatılması sebebiyle babasının üzüntüden vefat ettiğini, borçlu olmadığının tespiti için açtığı menfi tespit davasında da lehine karar verildiğini kanıtladığı ve maddi-manevi zararının karşılanmasını talep ettiği davanın zamanaşımının başlangıcının, menfi tespit davası sonucunda verilen kararın kesinleşme tarihi olduğu- Haczin haksızlığı sabit ise de haciz tutanağından, haczedilen malların babasına ait olduğu ve babasının da haciz tarihinden sonra ve dava tarihinden önce,ardında mirasçılar bırakarak vefat etmiş olması sebebiyle, davacı lehine; haksız haczedilen eşya bedelinin tamamı kadar değil,miras payı oranında maddi tazminata hükmedilmesi gerektiği- Haksız takipten kaynaklı manevi tazminata hükmedilmesi için ayrıca davalının ağır kusur ve kötü niyetinin arandığı-

Davacı ... vekili Avukat ... tarafından, davalı ... San. ve Tic. AŞ aleyhine 11/06/2015 gününde verilen dilekçe ile tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 07/05/2019 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

1-Dosyadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince;

Dava, haksız icra takibi ve haciz nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararın tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, müvekkilinin davalıya borcu olmadığı halde aleyhine icra takibi başlatıldığını, kefil olan babasına karşı da takip başlatılarak evinde haciz ve muhafaza işlemi yapıldığını babasının üzüntüden vefat ettiğini, davalıya borçlu olmadığının tespiti amacıyla açtığı menfi tespit davası sonunda ...... İş Mahkemesinin 2013/... esas ve 2014/.... karar sayılı ilamı ile davacının davalıya borçlu olmadığının tespiti ile takibin iptaline karar verildiğini ve kararın kesinleştiğini, bu karar ile davalı tarafından yapılan icra işleminin haksız olduğunun kanıtlandığını iddia ederek, oluşan maddi ve manevi zararının davalıdan tazmini isteminde bulunmuştur.

Davalı vekili, haciz işleminin yapılmasında herhangi bir hukuka aykırılık olmadığını, haczin yapıldığı esnada davacının borcu olmadığına dair mahkeme kararı bulunmadığını belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, davaya konu haciz işleminin 818 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun yürürlükte bulunduğu zamanda gerçekleşmesi, zararın ve sorumlunun öğrenildiği tarihten itibaren 1 yıllık süre içinde açılmamış olması nedeniyle açılan davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen ilk kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizce, haciz işleminin haksız olduğunun ...... İş Mahkemesinin davacının borçlu olmadığının tespitine ve takibin iptaline ilişkin kararının kesinleşmesi ile sabit olduğu ve zamanaşımının başlangıcının da belirtilen kararın kesinleşme tarihi olarak alınması gerektiği belirtilerek bozulmuş, mahkemece Dairemiz bozma ilamına uyularak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 495. maddesinde mirasbırakanın birinci derece mirasçılarının, onun altsoyu olduğu ve çocuklarının eşit olarak mirasçı olduğu, 575. maddesinde ise mirasın, mirasbırakanın ölümüyle açılacağı düzenlenmiştir.

Dosyadaki bilgi ve belgelerden; yapılan haciz işleminin haksızlığı sabit ise de 13.06.2008 tarihli hazciz tutanağından haczedilen malların davacının babasına ait olduğu ve babasının da haciz tarihinden sonra ve dava tarihinden önce 08.11.2008 günü ardında mirasçıları olarak eşi ve üç çocuğunu bırakarak vefat ettiği anlaşılmaktadır. Şu halde, davacı lehine ancak miras payı oranında maddi tazminata hükmedilmesi gerekirken haksız haczedilen eşya bedelinin tamamının hüküm altına alınması usul ve yasaya uygun düşmemiş, bu durum kararın bozulmasını gerektirmiştir.

3- Haksız hacze dayalı manevi tazminat istemi 818 sayılı BK.'nun 49. maddesinden (6098 sayılı TBK'nun 58. maddesi) kaynaklanan bir sorumluluk olup, kusura dayanan bir sorumluluk türüdür. Bu nedenle de takip (haciz) yaptıran kişinin takipte veya haciz işleminde kötü niyetli ve kusurlu olduğu olgusu gerçekleşmedikçe ve ağır bir zarar da doğmadıkça manevi tazminatla sorumlu tutulamaz.

Somut davada, hatır için davacı tarafından verilen senette davacının babası da kefil olarak yer aldığı için her ikisine karşı da icra takibi başlatılmış ve kesinleşen takibe dayanarak davacının babasının evine hacze gidilmiştir. Davalının başlatmış olduğu icra takibi ve yapılan haczin haksızlığı sabit ise de ağır kusur ve kötü niyetli kabul edilemez. Şu halde; tüm bulgular birlikte değerlendirildiğinde manevi tazminatın şartları mevcut durumda oluşmadığından davanın tümden reddi gerekirken, kısmen kabulü doğru olmamış bu durumda kararın bozulmasını gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen kararın yukarıda (2) ve (3) nolu bentlerde gösterilen nedenlerle davalı yararına BOZULMASINA, davalının diğer temyiz itirazlarının ilk bentte açıklanan nedenlerle reddine ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 06/07/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

4. HD. 06.07.2020 T.  E: 2019/2535, K: 2544
  • Cevap Yok
  • 30-08-2020, Saat: 09:36
  • DuraN
Borçlunun; kendisine kefil olan babasına karşı da takip(haciz) başlatılması sebebiyle babasının üzüntüden vefat ettiğini, borçlu olmadığının tespiti için açtığı menfi tespit davasında da lehine karar verildiğini kanıtladığı ve maddi-manevi zararının karşılanmasını talep ettiği davanın zamanaşımının başlangıcının, menfi tespit davası sonucunda verilen kararın kesinleşme tarihi olduğu- Haczin haksızlığı sabit ise de haciz tutanağından, haczedilen malların babasına ait olduğu ve babasının da haciz tarihinden sonra ve dava tarihinden önce,ardında mirasçılar bırakarak vefat etmiş olması sebebiyle, davacı lehine; haksız haczedilen eşya bedelinin tamamı kadar değil,miras payı oranında maddi tazminata hükmedilmesi gerektiği- Haksız takipten kaynaklı manevi tazminata hükmedilmesi için ayrıca davalının ağır kusur ve kötü niyetinin arandığı-

Davacı ... vekili Avukat ... tarafından, davalı ... San. ve Tic. AŞ aleyhine 11/06/2015 gününde verilen dilekçe ile tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 07/05/2019 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

1-Dosyadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince;

Dava, haksız icra takibi ve haciz nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararın tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, müvekkilinin davalıya borcu olmadığı halde aleyhine icra takibi başlatıldığını, kefil olan babasına karşı da takip başlatılarak evinde haciz ve muhafaza işlemi yapıldığını babasının üzüntüden vefat ettiğini, davalıya borçlu olmadığının tespiti amacıyla açtığı menfi tespit davası sonunda ...... İş Mahkemesinin 2013/... esas ve 2014/.... karar sayılı ilamı ile davacının davalıya borçlu olmadığının tespiti ile takibin iptaline karar verildiğini ve kararın kesinleştiğini, bu karar ile davalı tarafından yapılan icra işleminin haksız olduğunun kanıtlandığını iddia ederek, oluşan maddi ve manevi zararının davalıdan tazmini isteminde bulunmuştur.

Davalı vekili, haciz işleminin yapılmasında herhangi bir hukuka aykırılık olmadığını, haczin yapıldığı esnada davacının borcu olmadığına dair mahkeme kararı bulunmadığını belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, davaya konu haciz işleminin 818 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun yürürlükte bulunduğu zamanda gerçekleşmesi, zararın ve sorumlunun öğrenildiği tarihten itibaren 1 yıllık süre içinde açılmamış olması nedeniyle açılan davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen ilk kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizce, haciz işleminin haksız olduğunun ...... İş Mahkemesinin davacının borçlu olmadığının tespitine ve takibin iptaline ilişkin kararının kesinleşmesi ile sabit olduğu ve zamanaşımının başlangıcının da belirtilen kararın kesinleşme tarihi olarak alınması gerektiği belirtilerek bozulmuş, mahkemece Dairemiz bozma ilamına uyularak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 495. maddesinde mirasbırakanın birinci derece mirasçılarının, onun altsoyu olduğu ve çocuklarının eşit olarak mirasçı olduğu, 575. maddesinde ise mirasın, mirasbırakanın ölümüyle açılacağı düzenlenmiştir.

Dosyadaki bilgi ve belgelerden; yapılan haciz işleminin haksızlığı sabit ise de 13.06.2008 tarihli hazciz tutanağından haczedilen malların davacının babasına ait olduğu ve babasının da haciz tarihinden sonra ve dava tarihinden önce 08.11.2008 günü ardında mirasçıları olarak eşi ve üç çocuğunu bırakarak vefat ettiği anlaşılmaktadır. Şu halde, davacı lehine ancak miras payı oranında maddi tazminata hükmedilmesi gerekirken haksız haczedilen eşya bedelinin tamamının hüküm altına alınması usul ve yasaya uygun düşmemiş, bu durum kararın bozulmasını gerektirmiştir.

3- Haksız hacze dayalı manevi tazminat istemi 818 sayılı BK.'nun 49. maddesinden (6098 sayılı TBK'nun 58. maddesi) kaynaklanan bir sorumluluk olup, kusura dayanan bir sorumluluk türüdür. Bu nedenle de takip (haciz) yaptıran kişinin takipte veya haciz işleminde kötü niyetli ve kusurlu olduğu olgusu gerçekleşmedikçe ve ağır bir zarar da doğmadıkça manevi tazminatla sorumlu tutulamaz.

Somut davada, hatır için davacı tarafından verilen senette davacının babası da kefil olarak yer aldığı için her ikisine karşı da icra takibi başlatılmış ve kesinleşen takibe dayanarak davacının babasının evine hacze gidilmiştir. Davalının başlatmış olduğu icra takibi ve yapılan haczin haksızlığı sabit ise de ağır kusur ve kötü niyetli kabul edilemez. Şu halde; tüm bulgular birlikte değerlendirildiğinde manevi tazminatın şartları mevcut durumda oluşmadığından davanın tümden reddi gerekirken, kısmen kabulü doğru olmamış bu durumda kararın bozulmasını gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen kararın yukarıda (2) ve (3) nolu bentlerde gösterilen nedenlerle davalı yararına BOZULMASINA, davalının diğer temyiz itirazlarının ilk bentte açıklanan nedenlerle reddine ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 06/07/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

4. HD. 06.07.2020 T.  E: 2019/2535, K: 2544

Aynı Alacak İçin Birden Fazla Taşınmaza İpotek Konulmuş ise Birlikte Satışının İstenmesi

[b][b]YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ[/b][/b]
[b]Tarih: [/b]14.06.2016 [b]Esas: [/b]2016 / 14625 [b]Karar: [/b]2016 / 16862
[b][b]Aynı Alacak İçin Birden Fazla Taşınmaza İpotek Konulmuş ise Tüm Taşınmazların Birlikte Satışının İstenmesi ve Birlikte Satış Kararı Verilmesi Zorunludur.[/b][/b]
[i]Özet:[/i]
[i]Davacı, toplu rehin bulunmasına rağmen taşınmazların tamamının satışının talep edilmediğini ileri sürerek ihalenin feshi talebinde bulunmuştur. TMK’nun 873. maddesi uyarınca, aynı alacak için birden fazla taşınmaz üzerinde ipotek konulmuş ise, alacaklı bunların aynı zamanda satılmasını talep etmek zorundadır. Başka bir anlatımla, toplu ipotek durumunda, ipotek alacaklısının, alacağın gününde ödenmemesi halinde, toplu ipotek kurulmuş olan taşınmazların her birinin aynı zamanda satılmasını talep etmesi zorunludur. Açıklanan nedenlerle mahkemece, birden fazla taşınmaz hakkında takip yapılmasına karşılık, taşınmazların tamamı yerine sadece ikisinin satışının talep edilerek satış kararı alınması yasaya aykırı olduğundan ihalenin feshine karar verilmelidir. [/i]
Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki şikayetçiler tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
1- İşin niteliği bakımından temyiz tetkikatının duruşmalı olarak yapılmasına, HUMK’nun 438. ve IİK.’nun 366. maddeleri hükümleri müsait bulunmadığından bu yoldaki isteğin reddi oybirliğiyle kararlaştırıldıktan sonra işin esası incelendi:
2- Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;
Şikayetçi borçlular vekilinin icra mahkemesine başvurusunda; diğer fesih nedenlerinin yanı sıra takiple toplu rehin bulunmasına rağmen taşınmazların tamamının satışının talep edilmediğini ileri sürerek 5 ve 1 parsel nolu taşınmazlara ilişkin ihalelerin feshini talep ettiği, mahkemece şikayetin reddine karar verildiği görülmektedir.
Taşınmaz rehni, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 850. ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Kanunun 850. maddesine göre taşınmaz rehninin ipotek veya ipotekli borç senedi ve irat senedi şeklinde kurulabileceği, başka herhangi bir şekilde kurulamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere ipotek, taşınmaz rehninin bir türüdür ve bir borcun ödenmesinin taşınmazla teminat altına alınması hukuki ilişkisine dayanır. İpotek, taşınmaza taalluk eden haklardandır. Birden fazla taşınmazın, bir alacağın teminine tahsis edilmesi mümkündür. Bu durum toplu rehin kurulması veya rehin yükünün paylaştırılması yoluyla sağlanabilir.
Uygulama ve öğretide yer alan tanımlamaya göre, bir tek alacak için birden fazla taşınmaz üzerinde, her biri alacağın tamamına teminat (güvence) teşkil etmek üzere rehin yükü taşınmazlar arasında paylaşılmadan kurulan rehine toplu rehin (kollektif rehin-müşterek rehin, birlikte rehin-Gesaplpfand) denilmektedir (Köprülü-Sınırlı-Haklar-İstanbul 1982- 1983, 2. bası sh. 291 vd ).
Yasa metninde de açıkça ifade edildiği gibi, bu rehin türü, “üzerinde rehin kurulmak istenen taşınmazların mülkiyetinin aynı kişiye ait olması” ya da “taşınmazların ayrı kişilerin mülkiyetinde, yani taşınmazların malikleri farklı kimseler ise, bu kişilerin güvence altına alınmak istenen borçtan müteselsil olarak sorumlu bulunmaları” hallerinde kurulabilmektedir. Bu şartlar yoksa toplu rehin kurulamaz.
Toplu rehinde, tek bir alacağın tamamı, birden fazla taşınmaz ile teminata alınmış olup, birden fazla taşmmaz üzerinde kurulu rehinler arasında hukuki bağlılık vardır ve bu bağ içerisinde, alacaklının alacağını tahsil etmesi asıldır. Rehin alacaklısının teminatı ne denli fazla olursa olsun, temelde alacağını, ancak bir kere elde edebileceğinin de unutulmaması gerekir. Böylece rehinli taşınmazlardan birisinin paraya çevrilmesi halinde, rehin alacaklısı alacağını tahsil etmişse, artık diğer taşınmaz üzerindeki rehinin konusu kalmayacak ve sona erecektir. Kısacası, alacaklı, alacağının tutarını bir kez isteyebilir. Alacağı tümüyle karşılandığında, bütün taşınmazlar hakkındaki rehin hakkının sona ermesi gerekir.
4721 sayılı TMK’nun 873/3. maddesinde; “Aynı alacak için birden fazla gayrimenkul üzerinde rehin tesis edilmiş ise, alacaklı bunların aynı zamanda satılmasını talep etmeye mecburdur. Bununla beraber icra memuru ancak gerektiği kadarını satar” hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, toplu rehin durumunda, ipotek alacaklısı, alacağı gününde ödenmemişse, açıklanan yasa hükmü gereği, üzerinde toplu (birlikte) rehin kurulmuş olan taşınmazların her birinin aynı zamanda satılmasını talep etmek zorundadır. Bu zorunluluk alacaklının, istediği taşınmazı sattırarak keyfi davranmayı önlemeye yöneliktir (T TOK. 27.11.2002. T, 12-823/1020 K.).
Somut olayda, 29.01.2013 tarihli, 1, 5 ve 30 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin ipotek resmi senetlerinin incelenmesinde; tamamının, borçlu şirketin, alacaklı bankadan doğmuş ve doğacak borçlarına ilişkin olarak üst sınır ipoteği şeklinde toplu ipotek olarak tesis edildiği görülmekle birlikte, bu durum mahkemenin ve tarafların da kabulündedir.
Ancak ipotek konusu her üç taşınmaz ile ilgili olarak ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapılmış ve alacaklı tarafından satış avansı da yatırılmak sureli ile 30.06.2014 tarihinde tüm taşınmazların satışı talep edilmiş ise de, yine alacaklının 30.03.2015 tarihli talebi ile takip konusu 30 parsel sayılı taşınmazın kıymet takdirinin henüz kesinleşmemiş olması nedeni ile satışa dahil edilmemesinin istendiği, icra müdürlüğü tarafından hazırlanan 02.06.2015 tarihli satış kararında ise 1 ve 5 parsel nolu taşınmazlar satışa çıkarılırken 30 parsel nolu taşınmazın satışa çıkarılmadığı anlaşılmaktadır.
TMK’nun 850 ve 873. maddeleri uyarınca, aynı alacaktan dolayı birden fazla taşınmaz üzerinde toplu ipotek tesis edilmiş bulunduğundan, tüm taşınmazların birlikte satışının istenmesi ve birlikte satış kararı verilmesi zorunludur.
O halde mahkemece, birden fazla taşınmaz hakkında takip yapılmasına karşılık, taşınmazların tamamı yerine sadece ikisinin satışının talep edilerek satış kararı alınması, anılan yasa hükümlerine aykırı olduğundan, ihalelerin feshine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ve yazılı gerekçe ile İstemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.
[b]SONUÇ[/b] : Şikayetçilerin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428.maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.06.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.
[b][b]YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ[/b][/b]
[b]Tarih: [/b]14.06.2016 [b]Esas: [/b]2016 / 14625 [b]Karar: [/b]2016 / 16862
[b][b]Aynı Alacak İçin Birden Fazla Taşınmaza İpotek Konulmuş ise Tüm Taşınmazların Birlikte Satışının İstenmesi ve Birlikte Satış Kararı Verilmesi Zorunludur.[/b][/b]
[i]Özet:[/i]
[i]Davacı, toplu rehin bulunmasına rağmen taşınmazların tamamının satışının talep edilmediğini ileri sürerek ihalenin feshi talebinde bulunmuştur. TMK’nun 873. maddesi uyarınca, aynı alacak için birden fazla taşınmaz üzerinde ipotek konulmuş ise, alacaklı bunların aynı zamanda satılmasını talep etmek zorundadır. Başka bir anlatımla, toplu ipotek durumunda, ipotek alacaklısının, alacağın gününde ödenmemesi halinde, toplu ipotek kurulmuş olan taşınmazların her birinin aynı zamanda satılmasını talep etmesi zorunludur. Açıklanan nedenlerle mahkemece, birden fazla taşınmaz hakkında takip yapılmasına karşılık, taşınmazların tamamı yerine sadece ikisinin satışının talep edilerek satış kararı alınması yasaya aykırı olduğundan ihalenin feshine karar verilmelidir. [/i]
Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki şikayetçiler tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
1- İşin niteliği bakımından temyiz tetkikatının duruşmalı olarak yapılmasına, HUMK’nun 438. ve IİK.’nun 366. maddeleri hükümleri müsait bulunmadığından bu yoldaki isteğin reddi oybirliğiyle kararlaştırıldıktan sonra işin esası incelendi:
2- Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;
Şikayetçi borçlular vekilinin icra mahkemesine başvurusunda; diğer fesih nedenlerinin yanı sıra takiple toplu rehin bulunmasına rağmen taşınmazların tamamının satışının talep edilmediğini ileri sürerek 5 ve 1 parsel nolu taşınmazlara ilişkin ihalelerin feshini talep ettiği, mahkemece şikayetin reddine karar verildiği görülmektedir.
Taşınmaz rehni, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 850. ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Kanunun 850. maddesine göre taşınmaz rehninin ipotek veya ipotekli borç senedi ve irat senedi şeklinde kurulabileceği, başka herhangi bir şekilde kurulamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere ipotek, taşınmaz rehninin bir türüdür ve bir borcun ödenmesinin taşınmazla teminat altına alınması hukuki ilişkisine dayanır. İpotek, taşınmaza taalluk eden haklardandır. Birden fazla taşınmazın, bir alacağın teminine tahsis edilmesi mümkündür. Bu durum toplu rehin kurulması veya rehin yükünün paylaştırılması yoluyla sağlanabilir.
Uygulama ve öğretide yer alan tanımlamaya göre, bir tek alacak için birden fazla taşınmaz üzerinde, her biri alacağın tamamına teminat (güvence) teşkil etmek üzere rehin yükü taşınmazlar arasında paylaşılmadan kurulan rehine toplu rehin (kollektif rehin-müşterek rehin, birlikte rehin-Gesaplpfand) denilmektedir (Köprülü-Sınırlı-Haklar-İstanbul 1982- 1983, 2. bası sh. 291 vd ).
Yasa metninde de açıkça ifade edildiği gibi, bu rehin türü, “üzerinde rehin kurulmak istenen taşınmazların mülkiyetinin aynı kişiye ait olması” ya da “taşınmazların ayrı kişilerin mülkiyetinde, yani taşınmazların malikleri farklı kimseler ise, bu kişilerin güvence altına alınmak istenen borçtan müteselsil olarak sorumlu bulunmaları” hallerinde kurulabilmektedir. Bu şartlar yoksa toplu rehin kurulamaz.
Toplu rehinde, tek bir alacağın tamamı, birden fazla taşınmaz ile teminata alınmış olup, birden fazla taşmmaz üzerinde kurulu rehinler arasında hukuki bağlılık vardır ve bu bağ içerisinde, alacaklının alacağını tahsil etmesi asıldır. Rehin alacaklısının teminatı ne denli fazla olursa olsun, temelde alacağını, ancak bir kere elde edebileceğinin de unutulmaması gerekir. Böylece rehinli taşınmazlardan birisinin paraya çevrilmesi halinde, rehin alacaklısı alacağını tahsil etmişse, artık diğer taşınmaz üzerindeki rehinin konusu kalmayacak ve sona erecektir. Kısacası, alacaklı, alacağının tutarını bir kez isteyebilir. Alacağı tümüyle karşılandığında, bütün taşınmazlar hakkındaki rehin hakkının sona ermesi gerekir.
4721 sayılı TMK’nun 873/3. maddesinde; “Aynı alacak için birden fazla gayrimenkul üzerinde rehin tesis edilmiş ise, alacaklı bunların aynı zamanda satılmasını talep etmeye mecburdur. Bununla beraber icra memuru ancak gerektiği kadarını satar” hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, toplu rehin durumunda, ipotek alacaklısı, alacağı gününde ödenmemişse, açıklanan yasa hükmü gereği, üzerinde toplu (birlikte) rehin kurulmuş olan taşınmazların her birinin aynı zamanda satılmasını talep etmek zorundadır. Bu zorunluluk alacaklının, istediği taşınmazı sattırarak keyfi davranmayı önlemeye yöneliktir (T TOK. 27.11.2002. T, 12-823/1020 K.).
Somut olayda, 29.01.2013 tarihli, 1, 5 ve 30 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin ipotek resmi senetlerinin incelenmesinde; tamamının, borçlu şirketin, alacaklı bankadan doğmuş ve doğacak borçlarına ilişkin olarak üst sınır ipoteği şeklinde toplu ipotek olarak tesis edildiği görülmekle birlikte, bu durum mahkemenin ve tarafların da kabulündedir.
Ancak ipotek konusu her üç taşınmaz ile ilgili olarak ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapılmış ve alacaklı tarafından satış avansı da yatırılmak sureli ile 30.06.2014 tarihinde tüm taşınmazların satışı talep edilmiş ise de, yine alacaklının 30.03.2015 tarihli talebi ile takip konusu 30 parsel sayılı taşınmazın kıymet takdirinin henüz kesinleşmemiş olması nedeni ile satışa dahil edilmemesinin istendiği, icra müdürlüğü tarafından hazırlanan 02.06.2015 tarihli satış kararında ise 1 ve 5 parsel nolu taşınmazlar satışa çıkarılırken 30 parsel nolu taşınmazın satışa çıkarılmadığı anlaşılmaktadır.
TMK’nun 850 ve 873. maddeleri uyarınca, aynı alacaktan dolayı birden fazla taşınmaz üzerinde toplu ipotek tesis edilmiş bulunduğundan, tüm taşınmazların birlikte satışının istenmesi ve birlikte satış kararı verilmesi zorunludur.
O halde mahkemece, birden fazla taşınmaz hakkında takip yapılmasına karşılık, taşınmazların tamamı yerine sadece ikisinin satışının talep edilerek satış kararı alınması, anılan yasa hükümlerine aykırı olduğundan, ihalelerin feshine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ve yazılı gerekçe ile İstemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.
[b]SONUÇ[/b] : Şikayetçilerin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428.maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.06.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

30 Günlük Ödeme Süresi Dolmadan Tahliye Talebinde Bulunulamaz.

T.C.
YARGITAY
6. HUKUK DAİRESİ
E. 2015/10497
K. 2016/2720
T. 4.4.2016


• KİRA ALACAĞININ TAHSİLİ İÇİN BAŞLATILAN İCRA TAKİBİNE İTİRAZIN KALDIRILMASI VE TAHLİYE DAVASI ( Kira Bedelinin Eksik Ödenmesi Nedeniyle İtirazın Tümden Kaldırılmış Olmasının Hatalı Olduğu - Kira Alacağından Kalan Kısım Üzerinden İtirazın Kaldırılması Gerektiği/Temerrüt/Kira Parasının Eksik Yatırılması )

• İTİRAZIN TÜMDEN KALDIRILMASININ HATALI OLDUĞU ( Kira Miktarı Toplamının İtiraz Dilekçesine Ekli Bankamatik Çıktısından Eksik Olduğunun Anlaşıldığı - Dolayısıyla Temerrüt Olgusunun Gerçekleştiği/Ancak Yatırılan Paranın Mahsubu ile Miktar Dışında Kalan Kısım Üzerinden İtirazın Kaldırılması Gerektiği )

• 30 GÜNLÜK ÖDEME SÜRESİ DOLMADAN YAPILAN TAHLİYE TALEBİNİN REDDİ ( Ödeme Süresinin Dolmasının Beklenmesi Gereği - Alacaklının İcra Mahkemesinden Tahliye İsteminin Erken Olduğu/Tahliye Talebinin Reddi/Kira Alacağının Tahsili İçin Başlatılan İcra Takibine İtirazın Kaldırılması ve Tahliye Davası/Kira Alacağı )
6098/m.315
2004/m.269/4

ÖZET : Dava, kira alacağının tahsili için başlatılan takibe itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesi istemlerine ilişkindir. Mahkemece, ödenmesi gereken iki aylık kira miktarı toplamının itiraz dilekçesine ekli bankamatik çıktısından eksik olduğunun anlaşıldığı, dolayısıyla temerrüt olgusunun gerçekleşmiş olduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle davalının itirazının kaldırılmasına ve kiralananın tahliyesine karar verilmiştir.

Anlatılanlar ışığında mahkemenin de kabulünde olan ödemenin mahsubu ile bu miktar dışında kalan kısım üzerinden itirazın kaldırılması gerekirken, itirazın tümden kaldırılması doğru değildir. Ayrıca, Ödeme emri ile borçluya 30 günlük ödeme süresi verildiği anlaşılmıştır.Bu 30 günlük ödeme süresinin dolması beklenmeden alacaklı tarafından icra mahkemesinden tahliye isteminde bulunulamaz.Alacaklı tarafından 30 günlük ödeme süresi dolmadan icra mahkemesinden tahliye isteminde bulunulmuştur.Tahliye isteminin reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : İcra mahkemesince verilmiş bulunan yukarda tarih ve numarası yazılı karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, kira alacağının tahsili için başlatılan takibe itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesi istemlerine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne, davalının itirazının kaldırılmasına ve davaya konu taşınmazdan tahliyesine karar verilmiş, karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- )Davalı vekilinin alacağa yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Takipte dayanılan ve karara esas alınan 12.9.2013 başlangıç tarihli 3 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davacı alacaklı, 7.5.2014 tarihinde başlattığı icra takibi ile aylık 825,00 TL'den 2014 yılı Nisan ve Mayıs ayları kira bedeli 1.650,00 TL'nin işlemiş faizi ile birlikte tahsilini istemiştir. Ödeme emri borçluya 29.5.2014 tarihinde tebliğ edilmiş olup, borçlu süresinde yaptığı itirazında; alacaklı tarafın babaları ile 12.9.2013 tarihinde kira sözleşmesi akdettiklerini, ancak kiralayanın vefatından sonra mirasçılarının kendi aralarında anlaşamadıkların, icra takibine konu kira alacağının ise 12.5.2014 tarihinde alacaklılar vekili hesabına ödendiğini, buna göre kira borcu bulunmadığını belirtmiştir. İtiraz dilekçesine ekli dekonttan İş Bankası hesabına 12.5.2014 tarihinde “... kira ödemesi” açıklaması ile 1.645,00 TL ödeme yapıldığı anlaşılmaktadır. İtiraz üzerine açılan davada davacı vekili, davalının icra takibinden sonra 12.5.2014 tarihinde 2 aylık kira bedeli olarak 1.645,00 TL ödeme yaptığını, iki aylık kira bedelinin 1.650,00 TL olmasına rağmen bankaya yatan kira bedelinin 5,00 TL eksik olarak yatırıldığını, ayrıca davalının yaptığı ödemenin öncelikle bugüne kadar işlemiş faiz, masraf ve vekalet ücretine mahsup edileceğini, davalının itirazının haksız ve dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürerek davalının itirazının kaldırılmasına ve kiralanandan tahliyesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, ödemeye dair dekontu dosyaya sunduklarını belirtmekle davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, ödenmesi gereken iki aylık kira miktarı toplamının 1.650 TL olmasına karşın, itiraz dilekçesine ekli 12.5.2014 tarihli bankamatik çıktısından ödemenin 1.645,00 TL olduğunun anlaşıldığı, yani ödemenin eksik olduğu, dolayısıyla temerrüt olgusunun gerçekleşmiş olduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle davalının itirazının kaldırılmasına ve kiralananın tahliyesine karar verilmiştir. Anlatılanlar ışığında mahkemenin de kabulünde olan 1.645,00 TL'lik ödemenin mahsubu ile bu miktar dışında kalan kısım üzerinden itirazın kaldırılması gerekirken, itirazın tümden kaldırılmasına karar verilmesi ve 1.650,00 TL üzerinden icra-inkar tazminatına hükmedilmesi doğru değildir.

2- )Davalı vekilinin tahliyeye yönelik temyiz itirazlarına gelince;
Davacı alacaklı 12.9.2013 başlangıç tarihli yazılı kira akdine dayanarak 7.5.2014 tarihinde tahliye talepli olarak icra takibi başlatmış, ödeme emri davalı borçluya 29.5.2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Ödeme emri ile borçluya 30 günlük ödeme süresi verildiği anlaşılmıştır. İ.İ.K.269/1 maddesi göndermesi ile uygulanması gereken TBK'nun 315. ( BK 260. ) maddesi gereğince 30 günlük ödeme süresinin dolması beklenmeden alacaklı tarafından icra mahkemesinden tahliye isteminde bulunulamaz. Alacaklı vekili tarafından 30 günlük ödeme süresi dolmadan 19.6.2014 tarihinde icra mahkemesinden tahliye isteminde bulunulmuştur. Bu sebeple tahliye isteminin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde tahliyeye karar verilmesi de doğru değildir.
Karar bu sebeplerle bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda 1 ve 2. bentlerde açıklanan sebeplerle temyiz itirazlarının kabulüyle 6100 Sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428 ve İİK.nın 366.maddesi uyarınca kararın BOZULMASINA, istenmesi halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 04.04.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  • Cevap Yok
  • 27-08-2020, Saat: 08:16
  • DuraN
T.C.
YARGITAY
6. HUKUK DAİRESİ
E. 2015/10497
K. 2016/2720
T. 4.4.2016


• KİRA ALACAĞININ TAHSİLİ İÇİN BAŞLATILAN İCRA TAKİBİNE İTİRAZIN KALDIRILMASI VE TAHLİYE DAVASI ( Kira Bedelinin Eksik Ödenmesi Nedeniyle İtirazın Tümden Kaldırılmış Olmasının Hatalı Olduğu - Kira Alacağından Kalan Kısım Üzerinden İtirazın Kaldırılması Gerektiği/Temerrüt/Kira Parasının Eksik Yatırılması )

• İTİRAZIN TÜMDEN KALDIRILMASININ HATALI OLDUĞU ( Kira Miktarı Toplamının İtiraz Dilekçesine Ekli Bankamatik Çıktısından Eksik Olduğunun Anlaşıldığı - Dolayısıyla Temerrüt Olgusunun Gerçekleştiği/Ancak Yatırılan Paranın Mahsubu ile Miktar Dışında Kalan Kısım Üzerinden İtirazın Kaldırılması Gerektiği )

• 30 GÜNLÜK ÖDEME SÜRESİ DOLMADAN YAPILAN TAHLİYE TALEBİNİN REDDİ ( Ödeme Süresinin Dolmasının Beklenmesi Gereği - Alacaklının İcra Mahkemesinden Tahliye İsteminin Erken Olduğu/Tahliye Talebinin Reddi/Kira Alacağının Tahsili İçin Başlatılan İcra Takibine İtirazın Kaldırılması ve Tahliye Davası/Kira Alacağı )
6098/m.315
2004/m.269/4

ÖZET : Dava, kira alacağının tahsili için başlatılan takibe itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesi istemlerine ilişkindir. Mahkemece, ödenmesi gereken iki aylık kira miktarı toplamının itiraz dilekçesine ekli bankamatik çıktısından eksik olduğunun anlaşıldığı, dolayısıyla temerrüt olgusunun gerçekleşmiş olduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle davalının itirazının kaldırılmasına ve kiralananın tahliyesine karar verilmiştir.

Anlatılanlar ışığında mahkemenin de kabulünde olan ödemenin mahsubu ile bu miktar dışında kalan kısım üzerinden itirazın kaldırılması gerekirken, itirazın tümden kaldırılması doğru değildir. Ayrıca, Ödeme emri ile borçluya 30 günlük ödeme süresi verildiği anlaşılmıştır.Bu 30 günlük ödeme süresinin dolması beklenmeden alacaklı tarafından icra mahkemesinden tahliye isteminde bulunulamaz.Alacaklı tarafından 30 günlük ödeme süresi dolmadan icra mahkemesinden tahliye isteminde bulunulmuştur.Tahliye isteminin reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : İcra mahkemesince verilmiş bulunan yukarda tarih ve numarası yazılı karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, kira alacağının tahsili için başlatılan takibe itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesi istemlerine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne, davalının itirazının kaldırılmasına ve davaya konu taşınmazdan tahliyesine karar verilmiş, karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- )Davalı vekilinin alacağa yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Takipte dayanılan ve karara esas alınan 12.9.2013 başlangıç tarihli 3 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davacı alacaklı, 7.5.2014 tarihinde başlattığı icra takibi ile aylık 825,00 TL'den 2014 yılı Nisan ve Mayıs ayları kira bedeli 1.650,00 TL'nin işlemiş faizi ile birlikte tahsilini istemiştir. Ödeme emri borçluya 29.5.2014 tarihinde tebliğ edilmiş olup, borçlu süresinde yaptığı itirazında; alacaklı tarafın babaları ile 12.9.2013 tarihinde kira sözleşmesi akdettiklerini, ancak kiralayanın vefatından sonra mirasçılarının kendi aralarında anlaşamadıkların, icra takibine konu kira alacağının ise 12.5.2014 tarihinde alacaklılar vekili hesabına ödendiğini, buna göre kira borcu bulunmadığını belirtmiştir. İtiraz dilekçesine ekli dekonttan İş Bankası hesabına 12.5.2014 tarihinde “... kira ödemesi” açıklaması ile 1.645,00 TL ödeme yapıldığı anlaşılmaktadır. İtiraz üzerine açılan davada davacı vekili, davalının icra takibinden sonra 12.5.2014 tarihinde 2 aylık kira bedeli olarak 1.645,00 TL ödeme yaptığını, iki aylık kira bedelinin 1.650,00 TL olmasına rağmen bankaya yatan kira bedelinin 5,00 TL eksik olarak yatırıldığını, ayrıca davalının yaptığı ödemenin öncelikle bugüne kadar işlemiş faiz, masraf ve vekalet ücretine mahsup edileceğini, davalının itirazının haksız ve dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürerek davalının itirazının kaldırılmasına ve kiralanandan tahliyesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, ödemeye dair dekontu dosyaya sunduklarını belirtmekle davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, ödenmesi gereken iki aylık kira miktarı toplamının 1.650 TL olmasına karşın, itiraz dilekçesine ekli 12.5.2014 tarihli bankamatik çıktısından ödemenin 1.645,00 TL olduğunun anlaşıldığı, yani ödemenin eksik olduğu, dolayısıyla temerrüt olgusunun gerçekleşmiş olduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle davalının itirazının kaldırılmasına ve kiralananın tahliyesine karar verilmiştir. Anlatılanlar ışığında mahkemenin de kabulünde olan 1.645,00 TL'lik ödemenin mahsubu ile bu miktar dışında kalan kısım üzerinden itirazın kaldırılması gerekirken, itirazın tümden kaldırılmasına karar verilmesi ve 1.650,00 TL üzerinden icra-inkar tazminatına hükmedilmesi doğru değildir.

2- )Davalı vekilinin tahliyeye yönelik temyiz itirazlarına gelince;
Davacı alacaklı 12.9.2013 başlangıç tarihli yazılı kira akdine dayanarak 7.5.2014 tarihinde tahliye talepli olarak icra takibi başlatmış, ödeme emri davalı borçluya 29.5.2014 tarihinde tebliğ edilmiştir. Ödeme emri ile borçluya 30 günlük ödeme süresi verildiği anlaşılmıştır. İ.İ.K.269/1 maddesi göndermesi ile uygulanması gereken TBK'nun 315. ( BK 260. ) maddesi gereğince 30 günlük ödeme süresinin dolması beklenmeden alacaklı tarafından icra mahkemesinden tahliye isteminde bulunulamaz. Alacaklı vekili tarafından 30 günlük ödeme süresi dolmadan 19.6.2014 tarihinde icra mahkemesinden tahliye isteminde bulunulmuştur. Bu sebeple tahliye isteminin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde tahliyeye karar verilmesi de doğru değildir.
Karar bu sebeplerle bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda 1 ve 2. bentlerde açıklanan sebeplerle temyiz itirazlarının kabulüyle 6100 Sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428 ve İİK.nın 366.maddesi uyarınca kararın BOZULMASINA, istenmesi halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 04.04.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İstihkak Davası Ön Koşulu

İstihkak davasının dinlenebilmesi için ön koşulun, her şeyden önce hukuken geçerli bir haciz bulunması olduğu- Bu koşulun bulunup bulunmadığının yargılamanın her aşamasında gerek ilk derece mahkemeleri gerekse Yargıtay tarafından re'sen gözetilmesi gerektiği- İİK'nin 106. maddesinde menkul mallar için öngörülen altı aylık sürenin para alacakları yönünden hacizden itibaren paranın istenmesi için gerekli azami süre olarak kıyasen uygulanması gerektiği- Alacaklı tarafından haciz tarihinden itibaren altı aylık süre içinde paranın istenmesi keyfiyetinin yerine getirilmediği durumda para üzerindeki haczin kalkacağı- Öyleyse İstihkak davasının mahkemece dava tarihinde geçerli bir haciz bulunmadığı gerekçesi ile davanın ön koşul yokluğundan usulden reddedilmesi gerektiği-

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün davacı üçüncü kişi vekili ve davalı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

Davacı üçüncü kişi vekili, davalı borçlu şirket ile dava dışı ...Nakliyat Şirketi arasında imzalanan alacağın temliki sözleşmesi gereğince, dava dışı .... Nakliyat Şirketinin müvekkili şirkete verdiği nakliye hizmetleri karşılığında kestiği fatura bedellerinin borçlu şirketin dava dışı Banka nezdinde bulunan hesabına gönderildiğini, dava dışı .... Nakliyat Şirketi ile borçlu şirket arasındaki temliknamenin iptal edildiğini ve iptalin taraflarına bildirildiğini, bu bildirimden sonra .... Nakliyat Şirketi tarafından kesilen fatura bedelinin, müvekkili şirketçe sehven borçlu şirketin hesabına gönderildiğini, buna rağmen alacaklı tarafça borçlu aleyhine başlatılan takip neticesinde borçlu şirkete ait hesapta bulunan, müvekkili şirkete ait paraya haciz konulduğunu öne sürerek, istihkak iddialarının kabulü ile haczin kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı alacaklı vekili, davacının üçüncü kişi konumunda olmadığını, üçüncü şahsın dava dışı .... Nakliyat Şirketi olduğunu, dava dışı .... Nakliyat Şirketine yatırılacak olan paranın borçlu adına yatırıldığını, bu nedenle davanın ... Nakliyat firması tarafından açılması gerektiğini savunarak, davanın reddini savunmuştur.

Davalı borçlu, yasal süresi içerisinde cevaplarını bildirmediği gibi durşmalara da katılmamıştır.

Mahkemece, davanın İİK’nin 96. ve 97. maddeleri uyarınca açılmış istihkak davası olduğu, borçlu şirket ile dava dışı .... Nakliyat Şirketi arasında düzenlenen temliknamenin feshi tarihinden sonra üçüncü kişi şirketçe sehven dava konusu paranın borçlu şirketin hesabına gönderildiği, davayı vasıflandırmanın hakime ait olduğu, dava istihkak davası olarak açılmakla birlikte aslında niteliği itibarıyla sehven yapılan havale işlemi üzerine mükerrer yapılan ödemenin İcra Müdürlüğünün haciz işlemi neticesinde kendisine iade edilmemesine dayanan şikayet başvurusu niteliğinde olduğu, haciz tarihinde hesabın borçlu adına kayıtlı olması ve hesapta para bulunması nedeniyle haciz işleminin başlangıçta usul ve yasaya uygun olduğu, gerçekte bu paranın borçluya ait olmadığının yapılan yargılama sonunda anlaşıldığı gerekçesi ile, davanın kabulüne, davalı alacaklı dava açılmasına sebebiyet vermediğinden davacı üçüncü kişi tarafından yapılan yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına, kendisini vekil ile temsil ettiren davacı üçüncü kişi lehine vekalet ücreti takdirine yer olmadığına karar verilmiş, hükmü davacı üçüncü kişi vekili yargılama giderleri ve vekalet ücreti yönünden, davalı alacaklı vekili ise esas yönünden temyiz etmiştir.

1-Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 sayılı HMK mad. 33 ). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, üçüncü kişinin İİK’nin 96 vd. maddelerine dayalı istihkak iddiasına ilişkindir.

Bu tür davaların dinlenebilmesi için ön koşul, herşeyden önce hukuken geçerli bir haciz bulunmasıdır. Bu koşulun bulunup bulunmadığı yargılamanın her aşamasında gerek ilk derece mahkemeleri gerekse Yargıtay tarafından re'sen gözetilmelidir.

Borçlunun, İş Bankası Maslak Şubesindeki mevduatına 18.06.2013 tarihinde haciz konulmuştur. İİK'nin "paraya çevirme" başlığını taşıyan 106 ve devamı maddelerinde taşınır ve taşınmaz malların satış usulü düzenlenmiştir. Olayımızda haciz, satılarak paraya çevrilmesi zorunlu mala değil, bankadaki paraya konulmuştur. Her ne kadar alacak ve para menkul hükümlerine göre haczedilir ise de, bu paranın satılarak paraya çevrilmesi söz konusu olamayacağından satış isteme açısından İİK'nin 106. ve 110. maddelerinin tatbiki düşünülemez. Ancak yasada para alacağı üzerine konulan haczin ne kadar süreyle mevcudiyetini koruyabileceği yönünde bir açıklık bulunmadığından İİK'nin 106. maddesinde menkul mallar için öngörülen altı aylık sürenin para alacakları yönünden hacizden itibaren paranın istenmesi için gerekli azami süre olarak kıyasen uygulanması gerekmektedir. Somut olayda alacaklı, haczedilen paranın dosyaya gönderilmesi için yasal süresi içerisinde talepte bulunmamıştır. Bu durumda alacaklı tarafından haciz tarihinden itibaren altı aylık süre içinde paranın istenmesi keyfiyetinin yerine getirilmediği ve para üzerindeki haczin kalktığı görülmektedir. O halde Mahkemece dava tarihinde geçerli bir haciz bulunmadığı gerekçesi ile davanın ön koşul yokluğundan usulden reddine karar verilmesi gerekirken, Mahkemece, gerekçeli kararda davanın İİK’nin 97. maddesi uyarınca takibin devamına ilişkin kararın tebliğinden itibaren yasal yedi günlük süre içerisinde açılan istihkak davası olarak nitelendirilmesinden sonra sehven yapılan havale işlemi üzerine mükerrer yapılan ödemenin İcra Müdürlüğünün haciz işlemi neticesinde kendisine iade edilmemesine dayanan şikayet başvurusu niteliğinde olduğu denilmek suretiyle gerekçe içeriğinde çelişki yaratılarak yazılı gerekçe ile kabul kararı verilmesi doğru görülmemiştir.

2-Bozma neden ve şekline göre davacı üçüncü kişi vekilinin yargılama giderleri ve vekalet ücretine ilişkin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün İİK'nin 366 ve HUMK'un 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı üçüncü kişi vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine YER OLMADIĞINA, taraflarca İİK'nin 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın istek halinde temyiz edenlere ayrı ayrı iadesine

26.06.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

8. HD. 26.06.2019 T. E: 2016/7843, K: 6533
  • Cevap Yok
  • 23-08-2020, Saat: 22:13
  • DuraN
İstihkak davasının dinlenebilmesi için ön koşulun, her şeyden önce hukuken geçerli bir haciz bulunması olduğu- Bu koşulun bulunup bulunmadığının yargılamanın her aşamasında gerek ilk derece mahkemeleri gerekse Yargıtay tarafından re'sen gözetilmesi gerektiği- İİK'nin 106. maddesinde menkul mallar için öngörülen altı aylık sürenin para alacakları yönünden hacizden itibaren paranın istenmesi için gerekli azami süre olarak kıyasen uygulanması gerektiği- Alacaklı tarafından haciz tarihinden itibaren altı aylık süre içinde paranın istenmesi keyfiyetinin yerine getirilmediği durumda para üzerindeki haczin kalkacağı- Öyleyse İstihkak davasının mahkemece dava tarihinde geçerli bir haciz bulunmadığı gerekçesi ile davanın ön koşul yokluğundan usulden reddedilmesi gerektiği-

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün davacı üçüncü kişi vekili ve davalı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

Davacı üçüncü kişi vekili, davalı borçlu şirket ile dava dışı ...Nakliyat Şirketi arasında imzalanan alacağın temliki sözleşmesi gereğince, dava dışı .... Nakliyat Şirketinin müvekkili şirkete verdiği nakliye hizmetleri karşılığında kestiği fatura bedellerinin borçlu şirketin dava dışı Banka nezdinde bulunan hesabına gönderildiğini, dava dışı .... Nakliyat Şirketi ile borçlu şirket arasındaki temliknamenin iptal edildiğini ve iptalin taraflarına bildirildiğini, bu bildirimden sonra .... Nakliyat Şirketi tarafından kesilen fatura bedelinin, müvekkili şirketçe sehven borçlu şirketin hesabına gönderildiğini, buna rağmen alacaklı tarafça borçlu aleyhine başlatılan takip neticesinde borçlu şirkete ait hesapta bulunan, müvekkili şirkete ait paraya haciz konulduğunu öne sürerek, istihkak iddialarının kabulü ile haczin kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı alacaklı vekili, davacının üçüncü kişi konumunda olmadığını, üçüncü şahsın dava dışı .... Nakliyat Şirketi olduğunu, dava dışı .... Nakliyat Şirketine yatırılacak olan paranın borçlu adına yatırıldığını, bu nedenle davanın ... Nakliyat firması tarafından açılması gerektiğini savunarak, davanın reddini savunmuştur.

Davalı borçlu, yasal süresi içerisinde cevaplarını bildirmediği gibi durşmalara da katılmamıştır.

Mahkemece, davanın İİK’nin 96. ve 97. maddeleri uyarınca açılmış istihkak davası olduğu, borçlu şirket ile dava dışı .... Nakliyat Şirketi arasında düzenlenen temliknamenin feshi tarihinden sonra üçüncü kişi şirketçe sehven dava konusu paranın borçlu şirketin hesabına gönderildiği, davayı vasıflandırmanın hakime ait olduğu, dava istihkak davası olarak açılmakla birlikte aslında niteliği itibarıyla sehven yapılan havale işlemi üzerine mükerrer yapılan ödemenin İcra Müdürlüğünün haciz işlemi neticesinde kendisine iade edilmemesine dayanan şikayet başvurusu niteliğinde olduğu, haciz tarihinde hesabın borçlu adına kayıtlı olması ve hesapta para bulunması nedeniyle haciz işleminin başlangıçta usul ve yasaya uygun olduğu, gerçekte bu paranın borçluya ait olmadığının yapılan yargılama sonunda anlaşıldığı gerekçesi ile, davanın kabulüne, davalı alacaklı dava açılmasına sebebiyet vermediğinden davacı üçüncü kişi tarafından yapılan yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına, kendisini vekil ile temsil ettiren davacı üçüncü kişi lehine vekalet ücreti takdirine yer olmadığına karar verilmiş, hükmü davacı üçüncü kişi vekili yargılama giderleri ve vekalet ücreti yönünden, davalı alacaklı vekili ise esas yönünden temyiz etmiştir.

1-Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 sayılı HMK mad. 33 ). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, üçüncü kişinin İİK’nin 96 vd. maddelerine dayalı istihkak iddiasına ilişkindir.

Bu tür davaların dinlenebilmesi için ön koşul, herşeyden önce hukuken geçerli bir haciz bulunmasıdır. Bu koşulun bulunup bulunmadığı yargılamanın her aşamasında gerek ilk derece mahkemeleri gerekse Yargıtay tarafından re'sen gözetilmelidir.

Borçlunun, İş Bankası Maslak Şubesindeki mevduatına 18.06.2013 tarihinde haciz konulmuştur. İİK'nin "paraya çevirme" başlığını taşıyan 106 ve devamı maddelerinde taşınır ve taşınmaz malların satış usulü düzenlenmiştir. Olayımızda haciz, satılarak paraya çevrilmesi zorunlu mala değil, bankadaki paraya konulmuştur. Her ne kadar alacak ve para menkul hükümlerine göre haczedilir ise de, bu paranın satılarak paraya çevrilmesi söz konusu olamayacağından satış isteme açısından İİK'nin 106. ve 110. maddelerinin tatbiki düşünülemez. Ancak yasada para alacağı üzerine konulan haczin ne kadar süreyle mevcudiyetini koruyabileceği yönünde bir açıklık bulunmadığından İİK'nin 106. maddesinde menkul mallar için öngörülen altı aylık sürenin para alacakları yönünden hacizden itibaren paranın istenmesi için gerekli azami süre olarak kıyasen uygulanması gerekmektedir. Somut olayda alacaklı, haczedilen paranın dosyaya gönderilmesi için yasal süresi içerisinde talepte bulunmamıştır. Bu durumda alacaklı tarafından haciz tarihinden itibaren altı aylık süre içinde paranın istenmesi keyfiyetinin yerine getirilmediği ve para üzerindeki haczin kalktığı görülmektedir. O halde Mahkemece dava tarihinde geçerli bir haciz bulunmadığı gerekçesi ile davanın ön koşul yokluğundan usulden reddine karar verilmesi gerekirken, Mahkemece, gerekçeli kararda davanın İİK’nin 97. maddesi uyarınca takibin devamına ilişkin kararın tebliğinden itibaren yasal yedi günlük süre içerisinde açılan istihkak davası olarak nitelendirilmesinden sonra sehven yapılan havale işlemi üzerine mükerrer yapılan ödemenin İcra Müdürlüğünün haciz işlemi neticesinde kendisine iade edilmemesine dayanan şikayet başvurusu niteliğinde olduğu denilmek suretiyle gerekçe içeriğinde çelişki yaratılarak yazılı gerekçe ile kabul kararı verilmesi doğru görülmemiştir.

2-Bozma neden ve şekline göre davacı üçüncü kişi vekilinin yargılama giderleri ve vekalet ücretine ilişkin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün İİK'nin 366 ve HUMK'un 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı üçüncü kişi vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine YER OLMADIĞINA, taraflarca İİK'nin 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın istek halinde temyiz edenlere ayrı ayrı iadesine

26.06.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

8. HD. 26.06.2019 T. E: 2016/7843, K: 6533

Kesin Aciz Belgesi

İCRA TAKIBI SONUCUNDA PARALARIN PAYLAŞTIRILMASINDAN SONRA alacakliya verilen belgeye KESIN ACIZ BELGESI DENIR. Bu belge İİK. 143.maddede açıklanmıştır. Bu belge İİK. m.68 anlamında borç ikrarını havi bir senet mahiyetindedir.Ayrıca haciz sırasında borçlunun haczedilebilir hiçbir malı bulunmazsa bunu belgeleyen haciz tutanağı da 143. madde anlamında kesin aciz belgesi niteliğindedir. Bu tutanak doğrudan doğruya kesin aciz belgesi yerine geçtiğinden alacaklıya ayrıca bir aciz belgesi verilmez.İcra memurunun borçlunun haczi kabil malının bulunup bulunmadığını araştırması ve haciz tutanağında açıkça göstermesi gerekir. Şayet borçlunun haczedilebilir malının bulunduğu anlaşılmışsa kesin aciz belgesi verilemez.Aciz belgesi niteliğindeki haciz tutanağı 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 8. maddesi gereğince “aksi sabit oluncaya kadar geçerli belge” niteliğindedir. Hukuk Genel Kurulu'nun 02.03.2005 gün ve E:2005/15-100, K:119
İCRA TAKIBI SONUCUNDA PARALARIN PAYLAŞTIRILMASINDAN SONRA alacakliya verilen belgeye KESIN ACIZ BELGESI DENIR. Bu belge İİK. 143.maddede açıklanmıştır. Bu belge İİK. m.68 anlamında borç ikrarını havi bir senet mahiyetindedir.Ayrıca haciz sırasında borçlunun haczedilebilir hiçbir malı bulunmazsa bunu belgeleyen haciz tutanağı da 143. madde anlamında kesin aciz belgesi niteliğindedir. Bu tutanak doğrudan doğruya kesin aciz belgesi yerine geçtiğinden alacaklıya ayrıca bir aciz belgesi verilmez.İcra memurunun borçlunun haczi kabil malının bulunup bulunmadığını araştırması ve haciz tutanağında açıkça göstermesi gerekir. Şayet borçlunun haczedilebilir malının bulunduğu anlaşılmışsa kesin aciz belgesi verilemez.Aciz belgesi niteliğindeki haciz tutanağı 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 8. maddesi gereğince “aksi sabit oluncaya kadar geçerli belge” niteliğindedir. Hukuk Genel Kurulu'nun 02.03.2005 gün ve E:2005/15-100, K:119

Hacze Kabil Malın Bulanamamış Olması Halinde Tutulan Tutanak Aciz Vesikası Hükmündedir

BORÇLUNUN GÖSTERILEN ADRESINDE YAPILAN HACIZDE, HACZI KABIL MALIN BULUNAMAMIŞ OLMASI HALINDE ILKE OLARAK TUTULAN TUTANAK ACIZ VESIKASI HÜKMÜNDEDIR. Ne varki, belirtilen ilkenin yasal sonuçlarını doğurabilmesi için, borçlunun malvarlığına ilişkin yapılan araştırmadan olumlu bir sonuç alınamaması ve haciz yapılan yerdeki adresi ile bağını koparmamış olması gerekir. Borçlunun malvarlığına ilişkin yapılacak araştırma şekli olmaktan uzak olmalı;malvarlığının bulunması ihtimal dahilinde olan yerlerde esaslı bir araştırma yoluna gidilmelidir. Ayrıca, BORÇLU HACIZ YAPILAN ADRESTEN AYRILMIŞ VE BAŞKA BIR ADRESTE YAŞADIĞI BILINIYORSA, BORÇLU HACIZ YAPILAN YERDE BULUNAMADIĞI IÇIN HACZI KABIL MALA RASTLANMAMASINA ILIŞKIN TUTULAN TUTANAK ŞEKLI OLUP, YASANIN ARADIĞI ANLAMDA KESIN ACIZ VESIKASININ YASAL SONUÇLARINI DOĞURMAYA ELVERIŞLI KABUL EDILEMEZ. Bunun yanında, borçlunun adresini terk etmesi, çevreden sorulduğunda tanınıp bilinememesi ve benzeri nedenlerle, haciz yapılan adresi ile ilgisini kestiğinin anlaşılması halinde, tutulacak olan haciz tutanağı aciz vesikası hükmünde sayılamaz. Ancak borçlunun, gösterilen adresinden işe gitmesi, çarşıya çıkması gibi nedenlerle GEÇICI OLARAK HACIZ ANINDA BULUNAMAMASI HALLERINDE, HACIZ YAPILAN ADRESI ILE OLAN ILGI VE BAĞINI KOPARDIĞI KABUL EDILEMEYECEĞINDEN, BU ŞEKILDE BORÇLUNUN YOKLUĞUNDA YAPILAN HACIZDE, HACZI KABIL BIR MALA RASTLANAMAMASI HALINDE TUTULACAK OLAN TUTANAK, ACIZ VESIKASI HÜKMÜNDE SAYILACAKTIR. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu ESAS NO: 2011/13-304 KARAR NO: 2011/438
BORÇLUNUN GÖSTERILEN ADRESINDE YAPILAN HACIZDE, HACZI KABIL MALIN BULUNAMAMIŞ OLMASI HALINDE ILKE OLARAK TUTULAN TUTANAK ACIZ VESIKASI HÜKMÜNDEDIR. Ne varki, belirtilen ilkenin yasal sonuçlarını doğurabilmesi için, borçlunun malvarlığına ilişkin yapılan araştırmadan olumlu bir sonuç alınamaması ve haciz yapılan yerdeki adresi ile bağını koparmamış olması gerekir. Borçlunun malvarlığına ilişkin yapılacak araştırma şekli olmaktan uzak olmalı;malvarlığının bulunması ihtimal dahilinde olan yerlerde esaslı bir araştırma yoluna gidilmelidir. Ayrıca, BORÇLU HACIZ YAPILAN ADRESTEN AYRILMIŞ VE BAŞKA BIR ADRESTE YAŞADIĞI BILINIYORSA, BORÇLU HACIZ YAPILAN YERDE BULUNAMADIĞI IÇIN HACZI KABIL MALA RASTLANMAMASINA ILIŞKIN TUTULAN TUTANAK ŞEKLI OLUP, YASANIN ARADIĞI ANLAMDA KESIN ACIZ VESIKASININ YASAL SONUÇLARINI DOĞURMAYA ELVERIŞLI KABUL EDILEMEZ. Bunun yanında, borçlunun adresini terk etmesi, çevreden sorulduğunda tanınıp bilinememesi ve benzeri nedenlerle, haciz yapılan adresi ile ilgisini kestiğinin anlaşılması halinde, tutulacak olan haciz tutanağı aciz vesikası hükmünde sayılamaz. Ancak borçlunun, gösterilen adresinden işe gitmesi, çarşıya çıkması gibi nedenlerle GEÇICI OLARAK HACIZ ANINDA BULUNAMAMASI HALLERINDE, HACIZ YAPILAN ADRESI ILE OLAN ILGI VE BAĞINI KOPARDIĞI KABUL EDILEMEYECEĞINDEN, BU ŞEKILDE BORÇLUNUN YOKLUĞUNDA YAPILAN HACIZDE, HACZI KABIL BIR MALA RASTLANAMAMASI HALINDE TUTULACAK OLAN TUTANAK, ACIZ VESIKASI HÜKMÜNDE SAYILACAKTIR. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu ESAS NO: 2011/13-304 KARAR NO: 2011/438

Mirasın Reddi Nedeniyle Borçtan Sorumlu Olunmadığına İlişkin İddia

Hukuk Genel Kurulu’nun, 19.11.2014 tarih ve 2013/12-2240 E. - 2014/929 K. sayılı kararı ve Dairemizce de benimsenerek içtihat değişikliğine gidilen kararı ile MIRASIN REDDI NEDENIYLE BORÇTAN SORUMLU OLUNMADIĞINA ILIŞKIN IDDIANIN, borca itiraz olduğu ve ödeme emrinin tebliği üzerine takibin şekline göre yasal süre içinde ilgili merciye yapılması gerektiği kabul edilmiş ise de, bu ilke, mirasın reddine ilişkin mahkeme kararının, iCRA TAKIBININ KESINLEŞMESINDEN ÖNCEKI BIR TARIHTE ALINDIĞI HALLERDE UYGULANMAKTADIR. Somut olayda, muris Cemal ..'in takipten önce 17.12.2010 tarihinde vefat ettiği, takibin mirasçılar hakkında 04.09.2012 tarihinde başlatıldığı, şikayetçi borçluya ödeme emrinin 10.09.2012 tarihinde tebliğ edildiği, mirasın hükmen reddine ilişkin davanın, 17.09.2012 tarihinde açıldığı, Mudanya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.02.2018 tarih ve 2017/462 E. - 2018/70 K. sayılı ilamı ile mirası hükmen reddetmiş sayıldığının tespitine karar verildiği, kararın 21.05.2018 tarihinde kesinleştiği görülmektedir. MIRASIN HÜKMEN REDDINE ilişkin ilamınTAKIBIN KESINLEŞMESINDEN SONRA ALINDIĞI ANLAŞILMAKLA borçlunun talebinin borca itiraz olarak nitelendirilmesi yerinde olmayıp, şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekir. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO: 2019/11002 KARAR NO: 2020/6831
  • Cevap Yok
  • 23-08-2020, Saat: 22:09
  • DuraN
Hukuk Genel Kurulu’nun, 19.11.2014 tarih ve 2013/12-2240 E. - 2014/929 K. sayılı kararı ve Dairemizce de benimsenerek içtihat değişikliğine gidilen kararı ile MIRASIN REDDI NEDENIYLE BORÇTAN SORUMLU OLUNMADIĞINA ILIŞKIN IDDIANIN, borca itiraz olduğu ve ödeme emrinin tebliği üzerine takibin şekline göre yasal süre içinde ilgili merciye yapılması gerektiği kabul edilmiş ise de, bu ilke, mirasın reddine ilişkin mahkeme kararının, iCRA TAKIBININ KESINLEŞMESINDEN ÖNCEKI BIR TARIHTE ALINDIĞI HALLERDE UYGULANMAKTADIR. Somut olayda, muris Cemal ..'in takipten önce 17.12.2010 tarihinde vefat ettiği, takibin mirasçılar hakkında 04.09.2012 tarihinde başlatıldığı, şikayetçi borçluya ödeme emrinin 10.09.2012 tarihinde tebliğ edildiği, mirasın hükmen reddine ilişkin davanın, 17.09.2012 tarihinde açıldığı, Mudanya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.02.2018 tarih ve 2017/462 E. - 2018/70 K. sayılı ilamı ile mirası hükmen reddetmiş sayıldığının tespitine karar verildiği, kararın 21.05.2018 tarihinde kesinleştiği görülmektedir. MIRASIN HÜKMEN REDDINE ilişkin ilamınTAKIBIN KESINLEŞMESINDEN SONRA ALINDIĞI ANLAŞILMAKLA borçlunun talebinin borca itiraz olarak nitelendirilmesi yerinde olmayıp, şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekir. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO: 2019/11002 KARAR NO: 2020/6831

TMSF'nin Kayyum Olarak Atandığı Şirketler Aleyhine Takip

678 sayılı KHK.nın 37. maddesi açıkca TASARRUF MEVDUATI SIGORTA FONU'NUN KAYYUM OLARAK ATANDIĞI ŞIRKETLER ALEYHINE TAKIP YASAĞI DÜZENLEMESI GETIRMEMIŞ, borçların tahsilinde izlenecek yolu belirlemiştir. Somut olayda, faturaya dayalı olarak genel haciz yoluyla takibe başlandığı, doğrudan şirketin borcunun ödenmesi için şirket lehine kefil sıfatıyla ortak, yönetici veya bunlarla bağlantılı üçüncü gerçek ve tüzel kişi bulunmadığından, borçlu şirket aleyhine doğrudan takip başlatılmasında belirtilen düzenlemeye aykırı bir yön bulunmamaktadır. Borçlu şirket hakkında takip başlatılmasına engel hukuki bir düzenleme bulunmamakla birlikte takibin devamı safhasında borçlu şirket hakkında TMSF tarafından alınmış ticari ve iktisadi bütünlük kararı doğrultusunda HACZEDILMEZLIK ŞIKAYETLERININ ileri sürülmesinde engel yoktur. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 18. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞI DOSYA NO: 2018/317 KARAR NO: 2019/1004 YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO: 2019/11014 KARAR NO: 2020/6832
  • Cevap Yok
  • 23-08-2020, Saat: 22:07
  • DuraN
678 sayılı KHK.nın 37. maddesi açıkca TASARRUF MEVDUATI SIGORTA FONU'NUN KAYYUM OLARAK ATANDIĞI ŞIRKETLER ALEYHINE TAKIP YASAĞI DÜZENLEMESI GETIRMEMIŞ, borçların tahsilinde izlenecek yolu belirlemiştir. Somut olayda, faturaya dayalı olarak genel haciz yoluyla takibe başlandığı, doğrudan şirketin borcunun ödenmesi için şirket lehine kefil sıfatıyla ortak, yönetici veya bunlarla bağlantılı üçüncü gerçek ve tüzel kişi bulunmadığından, borçlu şirket aleyhine doğrudan takip başlatılmasında belirtilen düzenlemeye aykırı bir yön bulunmamaktadır. Borçlu şirket hakkında takip başlatılmasına engel hukuki bir düzenleme bulunmamakla birlikte takibin devamı safhasında borçlu şirket hakkında TMSF tarafından alınmış ticari ve iktisadi bütünlük kararı doğrultusunda HACZEDILMEZLIK ŞIKAYETLERININ ileri sürülmesinde engel yoktur. ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 18. HUKUK DAİRESİ BAŞKANLIĞI DOSYA NO: 2018/317 KARAR NO: 2019/1004 YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO: 2019/11014 KARAR NO: 2020/6832

İcra Mah.Karar Verilmesi, Genel Mahkemede Dava Açılmasına Engel Oluşturmaz

İcra ve İflas Hukuku, alacaklının, Devlet kuvveti yardımı ile alacağına nasıl kavuşacağını düzenleyen bir hukuk dalıdır. Bu hukuk dalının amacı, bir yandan takip alacaklısının alacağına kavuşması için borçlu veya üçüncü kişilerin çıkarabilecekleri zorlukları ortadan kaldırmak, diğer yandan kötüniyetli takiplere karşı takip borçlusunun kendisini korumasını sağlayacak hukuki çareler bulmak, bu arada takipten etkilenen üçüncü kişilerin menfaatlerini korumak, takip işlemlerinin yapılması sırasında insan hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmesini önlemektir. İcra ve İflas Hukuku'nun en önemli kaynağı İcra ve İflas Kanunu olup, bu Kanun, icra ve iflas takibinin başlangıcından sonuçlanmasına kadar uygulanması gereken usul hükümlerini düzenlemektedir. İcra mahkemesi, önüne gelen itiraz ve şikayetleri, İcra ve İflas Kanunu'nda düzenlenen özel usul kurallarını uygulayarak takip hukuku bakımından kesin hükme bağladığından, anılan mahkemenin kararları kural olarak maddi anlamda kesin hüküm niteliği taşımaz. İcra mahkemeleri, uyuşmazlıkları İcra İflas Kanunu ve genel anlamda takip hukuku çerçevesinde değerlendirir ve sadece icra takibinin sonuçlanmasına odaklıdır. Bu nedenle dava sonunda verilen karar da yalnız derdest takip bakımından kesin hüküm teşkil edebilir. Söz konusu karar başka bir takip bakımından kesin hüküm teşkil etmez .İcra mahkemesince takibe konu alacakla ilgili bir karar verilmiş olması, aynı alacak hakkında genel mahkemelerde dava açılmasına engel oluşturmaz. Hacizde istihkak davası Dr. Kudret Aslan), (Yargıtay 12. HD'nin 30.10.2018 tarihli, 2016/31754 E, 2018/3908 K. sayılı içtihadı).GAZİANTEP BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 12. HUKUK DAİRESİ Dosya No: 2019/2130 Karar No: 2019/2001 YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO: 2019/13681 KARAR NO: 2020/6820
  • Cevap Yok
  • 23-08-2020, Saat: 22:06
  • DuraN
İcra ve İflas Hukuku, alacaklının, Devlet kuvveti yardımı ile alacağına nasıl kavuşacağını düzenleyen bir hukuk dalıdır. Bu hukuk dalının amacı, bir yandan takip alacaklısının alacağına kavuşması için borçlu veya üçüncü kişilerin çıkarabilecekleri zorlukları ortadan kaldırmak, diğer yandan kötüniyetli takiplere karşı takip borçlusunun kendisini korumasını sağlayacak hukuki çareler bulmak, bu arada takipten etkilenen üçüncü kişilerin menfaatlerini korumak, takip işlemlerinin yapılması sırasında insan hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmesini önlemektir. İcra ve İflas Hukuku'nun en önemli kaynağı İcra ve İflas Kanunu olup, bu Kanun, icra ve iflas takibinin başlangıcından sonuçlanmasına kadar uygulanması gereken usul hükümlerini düzenlemektedir. İcra mahkemesi, önüne gelen itiraz ve şikayetleri, İcra ve İflas Kanunu'nda düzenlenen özel usul kurallarını uygulayarak takip hukuku bakımından kesin hükme bağladığından, anılan mahkemenin kararları kural olarak maddi anlamda kesin hüküm niteliği taşımaz. İcra mahkemeleri, uyuşmazlıkları İcra İflas Kanunu ve genel anlamda takip hukuku çerçevesinde değerlendirir ve sadece icra takibinin sonuçlanmasına odaklıdır. Bu nedenle dava sonunda verilen karar da yalnız derdest takip bakımından kesin hüküm teşkil edebilir. Söz konusu karar başka bir takip bakımından kesin hüküm teşkil etmez .İcra mahkemesince takibe konu alacakla ilgili bir karar verilmiş olması, aynı alacak hakkında genel mahkemelerde dava açılmasına engel oluşturmaz. Hacizde istihkak davası Dr. Kudret Aslan), (Yargıtay 12. HD'nin 30.10.2018 tarihli, 2016/31754 E, 2018/3908 K. sayılı içtihadı).GAZİANTEP BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 12. HUKUK DAİRESİ Dosya No: 2019/2130 Karar No: 2019/2001 YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO: 2019/13681 KARAR NO: 2020/6820

Tahsil harcı alacağının doğması için ÖDEME VEYA ICRA EMRININ TEBLIĞI GEREKLIDIR

492 sayılı Harçlar Kanunu'na göre tahsil harcı alacağının doğması için ÖDEME VEYA ICRA EMRININ TEBLIĞI GEREKLIDIR.(12. HD 10.03.2003 T 1505 - 4760 Sayılı ilamı)''Örnek 10'' ödeme emri 12/06/2018 tarihinde borçlulara tebliğ edilmiş olup, İİK'nun 168/5 maddesi uyarınca yasal 5 günlük süresinde takibe itiraz edilmemiştir. Davacı (şikayetçi) borçlular ihtiyati haciz bedeli olarak 22/06/2018 tarihinde 99.896,17 TL yatırmıştır.İcra müdürlüğünce bu bedel üzerinden tahsil harcı (522,13 TL) kesilmiştir. İİK'nun 264/son maddesi; “Borçlu müddeti içinde ödeme emrine itiraz etmez veya itirazı icra mahkemesince kesin olarak kaldırılır veya mahkemece iptal edilirse, ihtiyati haciz kendiliğinden icrai hacze inkılabeder” hükmünü içermektedir. Ödeme emrinin tebliğinden sonra İİK nun 168/2. maddesinde öngörülen on günlük ödeme süresinin geçmesi halinde ihtiyati haciz, kendiliğinden icrai hacze dönüşecektir.Somut olayda, İİK'nun 168/2 maddesinde öngörülen 10 günlük süresi içerisinde 22/06/2018 tarihinde 99.896,17 TL ödenmiş ise de, ihtiyati haciz bedeli olan 100.000 TL'nin tamamının ödenmediği anlaşılmıştır. Bu durumda davacı borçlular hakkında başlatılan takip kesinleşeceğinden ve ihtiyati hacizler de kesin hacze dönüştüğünden, takip çıkış miktarı üzerinden borcun tamamı ödendiğinde (ve buna göre TAHSIL HARCI ALINDIĞINDA) hacizlerin kaldırılması gerekir.Belirtilen nedenlerle, icra müdürlüğünün şikayete konu 06/07/2018 tarihli kararı hukuka uygun olduğundan, şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken, mahkemece şikayetin kabulüne karar verilmesi isabetsizdir. ANTALYA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 12. HUKUK DAİRESİ DOSYA NO:2019/1805 KARAR NO: 2019/2294 YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO: 2019/13695 KARAR NO:2020/6829
492 sayılı Harçlar Kanunu'na göre tahsil harcı alacağının doğması için ÖDEME VEYA ICRA EMRININ TEBLIĞI GEREKLIDIR.(12. HD 10.03.2003 T 1505 - 4760 Sayılı ilamı)''Örnek 10'' ödeme emri 12/06/2018 tarihinde borçlulara tebliğ edilmiş olup, İİK'nun 168/5 maddesi uyarınca yasal 5 günlük süresinde takibe itiraz edilmemiştir. Davacı (şikayetçi) borçlular ihtiyati haciz bedeli olarak 22/06/2018 tarihinde 99.896,17 TL yatırmıştır.İcra müdürlüğünce bu bedel üzerinden tahsil harcı (522,13 TL) kesilmiştir. İİK'nun 264/son maddesi; “Borçlu müddeti içinde ödeme emrine itiraz etmez veya itirazı icra mahkemesince kesin olarak kaldırılır veya mahkemece iptal edilirse, ihtiyati haciz kendiliğinden icrai hacze inkılabeder” hükmünü içermektedir. Ödeme emrinin tebliğinden sonra İİK nun 168/2. maddesinde öngörülen on günlük ödeme süresinin geçmesi halinde ihtiyati haciz, kendiliğinden icrai hacze dönüşecektir.Somut olayda, İİK'nun 168/2 maddesinde öngörülen 10 günlük süresi içerisinde 22/06/2018 tarihinde 99.896,17 TL ödenmiş ise de, ihtiyati haciz bedeli olan 100.000 TL'nin tamamının ödenmediği anlaşılmıştır. Bu durumda davacı borçlular hakkında başlatılan takip kesinleşeceğinden ve ihtiyati hacizler de kesin hacze dönüştüğünden, takip çıkış miktarı üzerinden borcun tamamı ödendiğinde (ve buna göre TAHSIL HARCI ALINDIĞINDA) hacizlerin kaldırılması gerekir.Belirtilen nedenlerle, icra müdürlüğünün şikayete konu 06/07/2018 tarihli kararı hukuka uygun olduğundan, şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken, mahkemece şikayetin kabulüne karar verilmesi isabetsizdir. ANTALYA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 12. HUKUK DAİRESİ DOSYA NO:2019/1805 KARAR NO: 2019/2294 YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO: 2019/13695 KARAR NO:2020/6829

Menfi Tespit Davasının Reddi Halinde Tehiri İcra

[b]Mahkeme, menfî tespit davasının haksız olduğu kanısına varırsa, davanın reddine karar verir. Bu ret kararı ile, alacaklının iddia ettiği (takip konusu yaptığı) alacağın mevcut olduğu maddî hukuk bakımından tespit edilmiş olur. Bu ret kararı (kesinleşince), maddî anlamda kesin hüküm (HMK m.303) teşkil eder. Bu nedenle, menfî tespit davasını kaybeden borçlu, borcu ödedikten sonra, alacaklıya karşı istirdat davası açamaz. Menfî tespit davasının reddi kararının özel (icra hukukuna ilişkin) sonuçları şunlardır :

1) İhtiyatî tedbir kararının kalkması

Davanın görülmesi sırasında, icra takibinin durması (m.72,II) veya icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesi (m.72,III) için ihtiyatî tedbir kararı verilmiş idi ise, menfî tespit davasının reddine karar verilmesi ile, bu ihtiyatî tedbir kararı kendiliğinden kalkar (m.72,IV,c.l).

Menfî tespit davasının reddi kararı ile, ihtiyatî tedbir karan kendiliğinden kalkar. Bunun için, davanın reddi kararında, ihtiyatî tedbirin kalkmış olduğunun açıkça belirtilmiş olması gerekli değildir. Fakat, bu konudaki her türlü tereddüdü gidermek bakımından, mahkemenin, davanın reddi kararında, ihtiyatî tedbir kararının kaldırıldığını açıkça belirtmesi uygun olur.
[/b]
[b]

İhtiyatî tedbir kararı, menfi tespit davasının reddine karar verilmesi ile (kendiliğinden) kalkar ; bunun (ihtiyatî tedbir kararının kalkması) için, davanın reddi kararının kesinleşmesi şart değildir.

Mahkeme, menfi tespit davasının reddi kararında, davanın reddi kararının kesinleşmesine kadar ihtiyatî tedbirin devamına karar veremez . Çünkü, İİK m.72,IV,c.l hükmü mutlaktır (kesindir). Aynı nedenle (İİK m.72,IV,c.l hükmü nedeniyle), HMK m.397/2 hükmü de burada uygulanamaz.

2) İcra takibine devam edilmesi

Menfi tespit davasının reddi kararı ile ihtiyatî tedbir kendiliğinden kalktığından, davanın reddi üzerine (ret kararının kesinleşmesini beklemeye gerek olmadan) hemen, (ihtiyatî tedbir kararı ile durmuş olan) icra takibine kaldığı yerden (sonuna kadar) devam edilir ; şöyle ki :

İhtiyatî tedbir kararı nedeniyle, menfi tespit davasının sonuçlanmasını bekletici sorun (HMK m. 165) yapmış olan icra mahkemesi, menfi tespit davasının reddine karar verilmesi üzerine, hemen, itirazm kaldırılmasına karar verir.

İhtiyatî tedbir kararı, takibin kesinleşmesinden sonra ve fakat hacizden önce verilmiş idi ise, menfî tespit davasının reddine karar verilmesi üzerine, alacaklı hemen haciz (ve haczettirdiği malların satışını) isteyebilir.

İhtiyatî tedbir kararı, hacizden sonra ve fakat satıştan önce verilmiş idi ise, menfî tespit davasının reddine karar verilmesi üzerine, alacaklı hemen satış isteyebilir.

İhtiyatî tedbir kararı, satıştan sonra ve fakat paraların paylaştırılmasından önce (icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesi için) verilmiş idi ise, menfî tespit davasının reddine karar verilmesi üzerine, alacaklı hemen paranın kendisine ödenmesini isteyebilir. Menfî tespit davasının reddine karar veren mahkeme, ret kararında, icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmesini, alacaklının teminat göstermesi şartına tâbi tutamaz.
[/b]
[b]

Bunun gibi, menfi tespit davasının reddi kararını temyiz eden borçlu, icranın geri bırakılmasını isteyemez ; başka bir deyimle, bu halde borçluya İİK m.36’ya göre mühlet verilemez ve Yargıtay icranın geri bırakılmasına karar (HUMK m.443,I) veremez. Çünkü, menfî tespit davasının reddi kararı, (ÎİK m.36 ve HUMK m.443,I anlamında) eda hükmünü içeren bir ilâm değildir .

İcra takibinin borçlunun itirazı ile durmuş ve alacaklının itirazın iptalini (m.67) veya kaldırılmasını (m.68-68/a) istememiş olması halinde, alacaklı, menfî tespit davasının reddine ilişkin karara dayanarak, icra dairesinden takibe devam edilmesini isteyemez ; takibe devam edilmesini sağlayabilmek için, alacaklının, (menfî tespit davasının reddi kararına -kesin delil- dayanarak) itirazın iptalini veya kaldırılmasını istemesi gerekir. Fakat, bu arada, alacaklı için m.67,1 ve m.68,I’deki (veya m.68/a,I’deki) süreleri kaçırma tehlikesi vardır .

3) İcra mahkemesinin hükmettiği para cezasının ve asgarî yüzde yirmi tazminatın tahsil edilebilir hale gelmesi

Borçlunun itirazın geçici kaldırılmasından (m.68/a) sonra menfî tespit davası açmış (veya menfî tespit davasını daha önce açmış olup da icra mahkemesinin, menfî tespit davasının sonuçlanmasını bekletici sorun (HMK m. 165) yapmamış olması nedeniyle, menfî tespit davası sonuçlanmadan önce itirazın geçici kaldırılmasına karar verilmiş) olması halinde, icra mahkemesinin borçlu aleyhine hükmetmiş olduğu para cezası (m.68/a,VI), menfî tespit davasının reddi kararı ile kalkmaz ; bilâkis kesinleşir ; yani tahsil edilebilir hale gelir.

Aynı (yukardaki) nedenlerle, menfî tespit davası sonuçlanmadan önce itirazın kesin veya geçici kaldırılmasına karar vermiş olan icra mahkemesinin, borçlu aleyhine hükmetmiş olduğu asgari yüzde yirmi tazminat (m.68 son fıkra ve m.68/a son fıkra), menfî tespit davasının reddi kararı ile kalkmaz; bilâkis kesinleşir ; yani tahsil edilebilir (alacaklı tarafından istenebilir) hale gelir. Böylece, menfî tespit davasını kaybeden (açtığı menfî tespit davası reddedilen) borçlu, alacaklıya, bir taraftan m.68 son fıkra (veya m.68/a son fıkra) hükmü gereğince, diğer taraftan (az sonra incelenecek olan) m.72,IV,c.2-4 hükmü gereğince, iki adet (asgarî yüzde yirmi) tazminat ödemekle yükümlü olur .

4) Borçlunun tazminata mahkûm edilmesi

Menfî tespit davasının reddine karar veren mahkeme, borçluyu , alacak- linin ihtiyatî tedbir dolayısıyla alacağını geç almış bulunmasından doğan zararı için (asgarî yüzde yirmi) bir tazminata mahkûm eder (m.72,IV,c.2-)
[/b]




[b]T.C
YARGITAY
23.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO.2013/7399
KARAR NO.2013/7977
KARAR TARİHİ.12.12.2013
[/b]


Somut olayda, eldeki dava icra takibinden sonra İİK.72.b maddesine dayalı olarak açılan menfi tespit talebine ilişkin olup, anılan kanunun 3.fıkrasında tedbir kararının verilmesinin koşulları belirtilmiş, 4.fıkrasının ilk cümlesinde ise "dava alacaklının lehine neticelenir ise ihtiyati tedbir kararı kalkar" hükmüne haizdir. Mahkemece özel hüküm niteliğinde olup, somut olay bakımından uygulama zorunluluğu bulunan İİK.72.maddesi hükmü uyarınca tedbir hususunda bir karar verilmesi gerekirken, uygulama yeri bulunmayan HMK.37 madde hükmüne göne yazılı şekilde tedbirin kararın kesinleşmesine kadar devam edeceği yönünde karar verilmesinde isabet görülmemiştir.




[b]T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2014/19925
KARAR NO: 2014/26312
KARAR TARİHİ. 06/11/2014
[/b]

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi F.A. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklının, 23.09.2010 tarihinde aidat borcuna dayalı olarak başlattığı genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde; borçlu tarafından, Kahramanmaraş 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2011/.... Esas sayılı dosyası ile açılan menfi tesbit davasında, mahkemece İİK'nun 72/3. maddesi gereğince 01.06.2011 tarihinde ihtiyati tedbir kararı verildiği, menfi tespit davasının 09.01.2014 tarihinde kısmen kabul kısmen redle sonuçlandığı, alacaklının ret kararına istinaden icra dosyasındaki paranın kendisine ödenmesi yönündeki talebinin icra müdürlüğünce ''menfi tespit davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmediğinden'' bahisle reddedildiği, alacaklı tarafından söz konusu icra müdürlüğü işlemine karşı şikayet yoluyla icra mahkemesine başvurulduğu, mahkemece şikayetin reddine karar verildiği görülmektedir.

Kural olarak, borçlu tarafından İİK’nun 72/3. maddesi koşullarında menfi tespit davası açılması halinde, alacağın %15’inden aşağı olmamak üzere gösterilecek teminat karşılığında mahkemeden ihtiyati tedbir yoluyla icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesi istenebilir.

İİK'nun 72/4 maddesinde ise; ''Dava alacaklı lehine neticelenirse ihtiyati tedbir kararı kalkar'' hükmü yer almaktadır. Anılan yasal düzenleme uyarınca menfi tespit davasında ''davanın reddi'' ile birlikte tedbir kararı kendiliğinden ortadan kalkacağı ve ihtiyati tedbir kararının kalkması için mahkeme kararının kesinleşmesi koşulunun bulunmadığı açıktır. Öte yandan, İİK'nun 72/4. maddesinin kesin (mutlak) hükmü nedeniyle HMK'nun 397/2. maddesinin uygulanması mümkün değildir.

[b]Somut olayda; borçlunun açtığı menfi tespit davasında Kahramanmaraş 1. Asliye Hukuk Mahkemesi 01.06.2011 tarih ve 2011/... Esas, 2014/... Karar sayılı kararı ile davanın kısmen kabulü ile, borçlunun 11.164,65 TL borçlu olduğunun tespitine karar vermiştir. Menfi tespit davasında reddedilen miktar yönünden İİK'nun 72/4. maddesi hükmü uyarınca ihtiyati tedbir kalktığından, alacaklının reddedilen miktar yönünden takibe devam etmesinde ve icra veznesindeki paranın reddedilen alacak tutarında kendisine verilmesini istemesinde yasaya aykırılık bulunmamaktadır.[/b]

O halde mahkemece, alacaklının şikayetinin yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda kabulüne karar verilmesi gerekirken, istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 06/11/2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.
  • Cevap Yok
  • 21-08-2020, Saat: 10:28
  • DuraN
[b]Mahkeme, menfî tespit davasının haksız olduğu kanısına varırsa, davanın reddine karar verir. Bu ret kararı ile, alacaklının iddia ettiği (takip konusu yaptığı) alacağın mevcut olduğu maddî hukuk bakımından tespit edilmiş olur. Bu ret kararı (kesinleşince), maddî anlamda kesin hüküm (HMK m.303) teşkil eder. Bu nedenle, menfî tespit davasını kaybeden borçlu, borcu ödedikten sonra, alacaklıya karşı istirdat davası açamaz. Menfî tespit davasının reddi kararının özel (icra hukukuna ilişkin) sonuçları şunlardır :

1) İhtiyatî tedbir kararının kalkması

Davanın görülmesi sırasında, icra takibinin durması (m.72,II) veya icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesi (m.72,III) için ihtiyatî tedbir kararı verilmiş idi ise, menfî tespit davasının reddine karar verilmesi ile, bu ihtiyatî tedbir kararı kendiliğinden kalkar (m.72,IV,c.l).

Menfî tespit davasının reddi kararı ile, ihtiyatî tedbir karan kendiliğinden kalkar. Bunun için, davanın reddi kararında, ihtiyatî tedbirin kalkmış olduğunun açıkça belirtilmiş olması gerekli değildir. Fakat, bu konudaki her türlü tereddüdü gidermek bakımından, mahkemenin, davanın reddi kararında, ihtiyatî tedbir kararının kaldırıldığını açıkça belirtmesi uygun olur.
[/b]
[b]

İhtiyatî tedbir kararı, menfi tespit davasının reddine karar verilmesi ile (kendiliğinden) kalkar ; bunun (ihtiyatî tedbir kararının kalkması) için, davanın reddi kararının kesinleşmesi şart değildir.

Mahkeme, menfi tespit davasının reddi kararında, davanın reddi kararının kesinleşmesine kadar ihtiyatî tedbirin devamına karar veremez . Çünkü, İİK m.72,IV,c.l hükmü mutlaktır (kesindir). Aynı nedenle (İİK m.72,IV,c.l hükmü nedeniyle), HMK m.397/2 hükmü de burada uygulanamaz.

2) İcra takibine devam edilmesi

Menfi tespit davasının reddi kararı ile ihtiyatî tedbir kendiliğinden kalktığından, davanın reddi üzerine (ret kararının kesinleşmesini beklemeye gerek olmadan) hemen, (ihtiyatî tedbir kararı ile durmuş olan) icra takibine kaldığı yerden (sonuna kadar) devam edilir ; şöyle ki :

İhtiyatî tedbir kararı nedeniyle, menfi tespit davasının sonuçlanmasını bekletici sorun (HMK m. 165) yapmış olan icra mahkemesi, menfi tespit davasının reddine karar verilmesi üzerine, hemen, itirazm kaldırılmasına karar verir.

İhtiyatî tedbir kararı, takibin kesinleşmesinden sonra ve fakat hacizden önce verilmiş idi ise, menfî tespit davasının reddine karar verilmesi üzerine, alacaklı hemen haciz (ve haczettirdiği malların satışını) isteyebilir.

İhtiyatî tedbir kararı, hacizden sonra ve fakat satıştan önce verilmiş idi ise, menfî tespit davasının reddine karar verilmesi üzerine, alacaklı hemen satış isteyebilir.

İhtiyatî tedbir kararı, satıştan sonra ve fakat paraların paylaştırılmasından önce (icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesi için) verilmiş idi ise, menfî tespit davasının reddine karar verilmesi üzerine, alacaklı hemen paranın kendisine ödenmesini isteyebilir. Menfî tespit davasının reddine karar veren mahkeme, ret kararında, icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmesini, alacaklının teminat göstermesi şartına tâbi tutamaz.
[/b]
[b]

Bunun gibi, menfi tespit davasının reddi kararını temyiz eden borçlu, icranın geri bırakılmasını isteyemez ; başka bir deyimle, bu halde borçluya İİK m.36’ya göre mühlet verilemez ve Yargıtay icranın geri bırakılmasına karar (HUMK m.443,I) veremez. Çünkü, menfî tespit davasının reddi kararı, (ÎİK m.36 ve HUMK m.443,I anlamında) eda hükmünü içeren bir ilâm değildir .

İcra takibinin borçlunun itirazı ile durmuş ve alacaklının itirazın iptalini (m.67) veya kaldırılmasını (m.68-68/a) istememiş olması halinde, alacaklı, menfî tespit davasının reddine ilişkin karara dayanarak, icra dairesinden takibe devam edilmesini isteyemez ; takibe devam edilmesini sağlayabilmek için, alacaklının, (menfî tespit davasının reddi kararına -kesin delil- dayanarak) itirazın iptalini veya kaldırılmasını istemesi gerekir. Fakat, bu arada, alacaklı için m.67,1 ve m.68,I’deki (veya m.68/a,I’deki) süreleri kaçırma tehlikesi vardır .

3) İcra mahkemesinin hükmettiği para cezasının ve asgarî yüzde yirmi tazminatın tahsil edilebilir hale gelmesi

Borçlunun itirazın geçici kaldırılmasından (m.68/a) sonra menfî tespit davası açmış (veya menfî tespit davasını daha önce açmış olup da icra mahkemesinin, menfî tespit davasının sonuçlanmasını bekletici sorun (HMK m. 165) yapmamış olması nedeniyle, menfî tespit davası sonuçlanmadan önce itirazın geçici kaldırılmasına karar verilmiş) olması halinde, icra mahkemesinin borçlu aleyhine hükmetmiş olduğu para cezası (m.68/a,VI), menfî tespit davasının reddi kararı ile kalkmaz ; bilâkis kesinleşir ; yani tahsil edilebilir hale gelir.

Aynı (yukardaki) nedenlerle, menfî tespit davası sonuçlanmadan önce itirazın kesin veya geçici kaldırılmasına karar vermiş olan icra mahkemesinin, borçlu aleyhine hükmetmiş olduğu asgari yüzde yirmi tazminat (m.68 son fıkra ve m.68/a son fıkra), menfî tespit davasının reddi kararı ile kalkmaz; bilâkis kesinleşir ; yani tahsil edilebilir (alacaklı tarafından istenebilir) hale gelir. Böylece, menfî tespit davasını kaybeden (açtığı menfî tespit davası reddedilen) borçlu, alacaklıya, bir taraftan m.68 son fıkra (veya m.68/a son fıkra) hükmü gereğince, diğer taraftan (az sonra incelenecek olan) m.72,IV,c.2-4 hükmü gereğince, iki adet (asgarî yüzde yirmi) tazminat ödemekle yükümlü olur .

4) Borçlunun tazminata mahkûm edilmesi

Menfî tespit davasının reddine karar veren mahkeme, borçluyu , alacak- linin ihtiyatî tedbir dolayısıyla alacağını geç almış bulunmasından doğan zararı için (asgarî yüzde yirmi) bir tazminata mahkûm eder (m.72,IV,c.2-)
[/b]




[b]T.C
YARGITAY
23.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO.2013/7399
KARAR NO.2013/7977
KARAR TARİHİ.12.12.2013
[/b]


Somut olayda, eldeki dava icra takibinden sonra İİK.72.b maddesine dayalı olarak açılan menfi tespit talebine ilişkin olup, anılan kanunun 3.fıkrasında tedbir kararının verilmesinin koşulları belirtilmiş, 4.fıkrasının ilk cümlesinde ise "dava alacaklının lehine neticelenir ise ihtiyati tedbir kararı kalkar" hükmüne haizdir. Mahkemece özel hüküm niteliğinde olup, somut olay bakımından uygulama zorunluluğu bulunan İİK.72.maddesi hükmü uyarınca tedbir hususunda bir karar verilmesi gerekirken, uygulama yeri bulunmayan HMK.37 madde hükmüne göne yazılı şekilde tedbirin kararın kesinleşmesine kadar devam edeceği yönünde karar verilmesinde isabet görülmemiştir.




[b]T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2014/19925
KARAR NO: 2014/26312
KARAR TARİHİ. 06/11/2014
[/b]

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi F.A. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklının, 23.09.2010 tarihinde aidat borcuna dayalı olarak başlattığı genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde; borçlu tarafından, Kahramanmaraş 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2011/.... Esas sayılı dosyası ile açılan menfi tesbit davasında, mahkemece İİK'nun 72/3. maddesi gereğince 01.06.2011 tarihinde ihtiyati tedbir kararı verildiği, menfi tespit davasının 09.01.2014 tarihinde kısmen kabul kısmen redle sonuçlandığı, alacaklının ret kararına istinaden icra dosyasındaki paranın kendisine ödenmesi yönündeki talebinin icra müdürlüğünce ''menfi tespit davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmediğinden'' bahisle reddedildiği, alacaklı tarafından söz konusu icra müdürlüğü işlemine karşı şikayet yoluyla icra mahkemesine başvurulduğu, mahkemece şikayetin reddine karar verildiği görülmektedir.

Kural olarak, borçlu tarafından İİK’nun 72/3. maddesi koşullarında menfi tespit davası açılması halinde, alacağın %15’inden aşağı olmamak üzere gösterilecek teminat karşılığında mahkemeden ihtiyati tedbir yoluyla icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesi istenebilir.

İİK'nun 72/4 maddesinde ise; ''Dava alacaklı lehine neticelenirse ihtiyati tedbir kararı kalkar'' hükmü yer almaktadır. Anılan yasal düzenleme uyarınca menfi tespit davasında ''davanın reddi'' ile birlikte tedbir kararı kendiliğinden ortadan kalkacağı ve ihtiyati tedbir kararının kalkması için mahkeme kararının kesinleşmesi koşulunun bulunmadığı açıktır. Öte yandan, İİK'nun 72/4. maddesinin kesin (mutlak) hükmü nedeniyle HMK'nun 397/2. maddesinin uygulanması mümkün değildir.

[b]Somut olayda; borçlunun açtığı menfi tespit davasında Kahramanmaraş 1. Asliye Hukuk Mahkemesi 01.06.2011 tarih ve 2011/... Esas, 2014/... Karar sayılı kararı ile davanın kısmen kabulü ile, borçlunun 11.164,65 TL borçlu olduğunun tespitine karar vermiştir. Menfi tespit davasında reddedilen miktar yönünden İİK'nun 72/4. maddesi hükmü uyarınca ihtiyati tedbir kalktığından, alacaklının reddedilen miktar yönünden takibe devam etmesinde ve icra veznesindeki paranın reddedilen alacak tutarında kendisine verilmesini istemesinde yasaya aykırılık bulunmamaktadır.[/b]

O halde mahkemece, alacaklının şikayetinin yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda kabulüne karar verilmesi gerekirken, istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 06/11/2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İhale- Satış- Mülkiyet- Adil Yargılanma Hakkı

İhale yoluyla edinilen taşınmazların satış işlemlerinin yargı kararı ile iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; ihalenin iptal edilmesine yönelik açılan davadan haberdar olunmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği -

[b]I. BAŞVURUNUN KONUSU[/b]

1. Başvuru, ihale yoluyla edinilen taşınmazların satış işlemlerinin yargı kararı ile iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; ihalenin iptal edilmesine yönelik açılan davadan haberdar olunmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

[b]II. BAŞVURU SÜRECİ[/b]

2. Başvuru 1/11/2017 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

[b]III. OLAY VE OLGULAR[/b]

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

8. Tekirdağ ili, Çerkezköy ilçesine bağlı Kızılpınar Belediyesinin mülkiyetinde bulunan2239, 2642, 2643, 2644, 2647, 2649, 2660, 2686 ve 2687 parsel sayılı taşınmazların satış ihalesi 25/6/2010 tarihinde başvurucu Şirket üzerinde bırakılmıştır.

9. Belediyenin 9/7/2010 tarihli ihalenin onaylanmasına ve ihale bedelinin otuz gün içinde ödenmesine ilişkin yazısı üzerine başvurucu Şirket tarafından ihale bedelinin ödenmesi üzerine tapuda tescil işlemlerinin yapılması suretiyle taşınmazların mülkiyeti başvurucu Şirkete geçmiştir.

10. Çerkezköy'de ikamet eden üçüncü bir kişi (davacı) tarafından ihalenin hukuka aykırı olduğu ve geçici teminatın %3 olması gerekirken % 30'a çıkarılması sebebiyle ihaleye giremediği iddialarıyla 25/6/2010 tarihinde yapılacak ihale kararının ve şartnamelerin iptali istemiyle 23/6/2010 tarihinde Kızılpınar Belediye Başkanlığına karşı Tekirdağ İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açılmıştır.

11. İdare Mahkemesi 4/6/2014 tarihli ara kararı ile 12/11/2012 tarihli ve 6360 sayılı On dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun uyarınca Kızılpınar Belediye Başkanlığının hasım mevkiinden çıkartılarak Çerkezköy Belediye Başkanlığının (Belediye) hasım mevkiine alınmasına karar vermiştir.

12. Mahkeme 25/7/2014 tarihli kararıyla dava konusu işlemin iptaline karar vermiş, anılan kararın iptale ilişkin kısmı Danıştay Onüçüncü Dairesinin 25/5/2017 tarihli kararıyla kesin olmak üzere onanmıştır.

13. Mahkemenin iptal kararının kesinleşmesi üzerine Belediye tarafından 16/8/2017 tarihinde taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile Belediye adına kayıt ve tescili talebiyle başvurucu Şirkete karşı Çerkezköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Hukuk Mahkemesi) dava açılmıştır.

14. Dava dilekçesi 2/10/2017 tarihinde başvurucu Şirkete tebliğ edilmiştir. Hukuk Mahkemesindeki yargılama derdest bulunmaktadır.

15. Başvurucu Şirket 1/11/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

[b]IV. İLGİLİ HUKUK[/b]

[b]A. Ulusal Hukuk[/b]

16. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; ... üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, ... hallerinde ...Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygunlanır. Ancak, davanın ihbarı Danıştay, mahkeme veya hakim tarafından re'sen yapılır."

17. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun "Yargılamaya Hâkim Olan İlkeler" ana başlıklı İkinci Bölüm'ünde yer alan 27. maddesinde "Hukuki dinlenilme hakkı" düzenlenmiştir. Anılan madde şöyledir:

"(1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler.

 (2) Bu hak;

a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını,

b) Açıklama ve ispat hakkını,

c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini,

içerir."

18. 6100 sayılı Kanun'un "İhbar ve şartları" kenar başlıklı 61. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

"Taraflardan biri davayı kaybettiği takdirde, üçüncü kişiye veya üçüncü kişinin kendisine rücu edeceğini düşünüyorsa, tahkikat sonuçlanıncaya kadar davayı üçüncü kişiye ihbar edebilir."

19. 6100 sayılı Kanun'un "İhbarda bulunulan kişinin durumu" kenar başlıklı 63. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

"Dava kendisine ihbar edilen kişi, davayı kazanmasında hukuki yararı olan taraf yanında davaya katılabilir."

20. 6100 sayılı Kanun'un "Fer'î müdahale" kenar başlıklı 66. maddesi şöyledir:

"(1) Üçüncü kişi, davayı kazanmasında hukuki yararı bulunan taraf yanında ve ona yardımcı olmak amacıyla, tahkikat sona erinceye kadar, fer'î müdahil olarak davada yer alabilir."

21. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un "Bireysel başvuru hakkı" kenar başlıklı 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir."

[b]B. Uluslararası Hukuk[/b]

[b]1. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi[/b]

22. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan,... bir mahkeme tarafından ... görülmesini isteme hakkına sahiptir..."

[b]2. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı[/b]

23. İç hukuk yollarını tüketme kuralının varlık nedeni ulusal makamlara ve öncelikle mahkemelere iddia edilen Sözleşme ihlallerini önleme veya düzeltme imkânı vermektir. Bu kural Sözleşme mekanizmasının ikincillik niteliğinin önemli bir yönüdür (Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94, 28/7/1999, § 74 ).

24. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının açık bir biçimde mahkeme veya yargı merciine erişim hakkından söz etmese de maddede kullanılan terimler bir bütün olarak bağlamıyla birlikte dikkate alındığında mahkemeye erişim hakkını da garanti altına aldığı sonucuna ulaşıldığını belirtmiştir (Golder/Birleşik Krallık [GK], B. No: 4451/70, 21/2/1975, §§ 28-36). AİHM'e göre mahkemeye erişim hakkı, Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında mündemiçtir. Bu çıkarsama Sözleşmeci devletlere yeni yükümlülük yükleyen genişletici bir yorum olmayıp 6. maddenin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin lafzının Sözleşme'nin amaç ve hedefleri ile hukukun genel prensiplerinin gözetilerek birlikte okunmasına dayanmaktadır. Sonuç olarak Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası, herkesin medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili iddialarını mahkeme önüne getirme hakkına sahip olmasını kapsamaktadır (Golder/Birleşik Krallık, § 36).

25. AİHM; adil yargılanmanın bir unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını, doğası gereği devletin düzenleme yapmasını gerektiren bu hakkın belli ölçüde sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Ancak AİHM, bu sınırlamaların kişinin mahkemeye erişimini hakkın özünü zedeleyecek şekilde ve genişlikte hakkı kısıtlamaması ve zayıflatmaması gerektiğini ifade etmektedir. AİHM'e göre meşru bir amaç taşımayan ya da uygulanan araç ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi kurmayan sınırlamalar Sözleşme'nin 6. maddesinin birinci fıkrasıyla uyumlu olmaz (Sefer Yılmaz ve Meryem Yılmaz/Türkiye, B. No: 611/12, 17/11/2015, § 59; Eşim/Türkiye, B. No: 59601/09, 17/9/2013, § 19; Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34).

26. AİHM'e göre iç hukuktaki başvuru yollarına erişimi engelleyen bir kanunun bulunmaması 6. maddenin (1) numaralı fıkrasındaki gerekliliklerin yerine getirilmesi bakımından her zaman için yeterli olmayabilir. Hukuk devleti ilkesinin demokratik toplumdaki işlevi gözönünde bulundurulduğunda kanun koyucu tarafından temin edilen erişimin derecesinin aynı zamanda bireylerin mahkeme hakkının güvenceye bağlanması bakımından yeterli olması gerektiği anlaşılmaktadır. Erişim hakkının etkili olabilmesi için bireyin hakkına müdahale teşkil eden eylem ve işleme karşı argümanlarını dile getirebileceği açık ve pratik fırsatlara sahip olması gerekir (Bellet/Fransa, B. No: 23805/94, 4/12/1995, § 36).

27. AİHM'in idari yargıda ihbar müessesesini incelediği Menemen Minibüsçüler Odası-Türkiye (B. No: 44088/04, 9/12/2008, §§ 4-14) kararına konu olayda Valilik tarafından belli kategorideki araçlara sigorta yaptırmak kaydıyla geçici güzergâh yetki belgesi verilmesini öngören bir düzenleyici işlem çıkarılmıştır. Bu düzenleyici işlem, Menemen-İzmir hattında faaliyet gösteren Menemen Minibüsçüler Odasını doğrudan ilgilendirmektedir. Menemen Yolcu Otobüsleri Motorlu Taşıtlar Kooperatifi tarafından söz konusu düzenleyici işleme karşı Valilik aleyhine açılan dava üzerine idare mahkemesi düzenleyici işlemi iptal etmiştir. Valilik, kararı temyiz etmiştir. Menemen Minibüsçüler Odası temyiz safhasında müdahale dilekçesi vermiştir. Danıştay 16/3/2004 tarihinde başvurucunun müdahale talebini kabul ettikten kısa bir süre sonra ilk derece mahkemesi kararını onamıştır. Valilik 7/5/2004 tarihinde başvurucunun araçlarına izin veren yeni bir düzenleyici işlem çıkarmış ise de bu işlem de 11/1/2005 tarihinde idare mahkemesince iptal edilmiştir. 23/5/2005 tarihinde başvurucuya taşımacılık faaliyetine son vermesi hususu tebliğ edilmiştir.

28. AİHM 2577 sayılı Kanun'un davanın ihbarı usulüyle ilgili olarak Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'na atıfta bulunan 31. maddesinin özellikle davanın dava konusu uyuşmazlık nedeniyle menfaati etkilenen üçüncü kişilere bildirilmesinin mahkeme tarafından resen yapılmasını öngördüğüne işaret etmiştir (Menemen Minibüsçüler Odası/Türkiye, § 25). AİHM, anılan maddenin açık lafzına rağmen mahkemenin başvurucuyu ihtilaf konusu uyuşmazlıktan haberdar etmediğini vurgulamıştır. AİHM'e göre sonuç olarak başvurucu -ilk davada- ilk derece safhasında yargılamaya katılamaması nedeniyle dinlenilme imkânından mahrum kalmıştır. Temyiz nedenlerinin sınırlı sayı kuralına tabi olması nedeniyle başvurucu, esasa ilişkin itirazlarını Danıştayda da ileri sürememiştir. İkinci davaya ilişkin ise 2577 sayılı Kanun'un 31. maddesine uyulmaması nedeniyle başvurucu, uyuşmazlıkla tamamen irtibatsız kalmış; asıl taraf olarak Valiliğin kararı temyiz etmemesi sebebiyle başvurucu, Danıştayda -sınırlı da olsa- iddialarını öne sürme imkânı bulamamıştır (Menemen Minibüsçüler Odası/Türkiye, § 26).

29. Bu çerçevede başvuruyu değerlendiren AİHM, ulusal mahkemelerin 2577 sayılı Kanun'un 31. maddesindeki gereklilikleri yerine getirmede başarı sağlayamamalarının başvurucuyu hak ve yükümlülüklerini doğrudan etkileyen uyuşmazlıkla ilgili olarak dinlenilmekten alıkoyduğu ve başvurucunun mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır (Menemen Minibüsçüler Odası/Türkiye, §§ 27, 28).

[b]V. İNCELEME VE GEREKÇE[/b]

30. Mahkemenin 22/7/2020 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

[b]A. Mülkiyet Hakkına İlişkin İhlal İddiası[/b]

[b]1. Başvurucunun İddiaları[/b]

31. Başvurucu; ihalenin iptal edilmesi nedeniyle tapu iptal ve tescil davası açıldığını, yedi yıldır yatırım yaptığı arazilerin mülkiyetinin kaybedilmesi riski ile karşı karşıya kalındığını ve fiilen mülkiyet hakkının kullanılmasının engellendiğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

[b]2. Değerlendirme[/b]

32. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesi şöyledir:

"Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır."

33. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, iddia edilen hak ihlallerinin derece mahkemelerince düzeltilmemesi hâlinde başvurulabilecek ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Bireysel başvuru yolunun ikincillik niteliği gereği Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için öncelikle olağan kanun yollarının tüketilmesi zorunludur (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403, 26/3/2013, § 17).

34. Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının uyması gereken bir ilke olup bu ilkeye uygun davranılmadığı takdirde ortaya çıkan ihlale karşı öncelikle yetkili idari mercilere ve derece mahkemelerine başvurulmalıdır. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle genel yargı mercilerinde, olağan kanun yolları ile çözüme kavuşturulması esastır. İddia edilen hak ihlallerinin bu olağan denetim mekanizması içinde giderilememesi durumunda bireysel başvuru yoluna başvurulabilir (Bayram Gök, B. No: 2012/946, 26/3/2013, §§ 17, 18).

35. Somut olayda başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiası; ihalelerin yargı kararı ile iptal edilmesi sonucu arazilerin mülkiyetinin kaybedilmesi riskinin ortaya çıkması, yapılan masrafların karşılıksız kalması ve araziler üzerindeki tasarruf hakkının kısıtlandığı hususlarına dayanmaktadır.

36. Olay ve olgular kısmında detaylarıyla aktarıldığı üzere ihalelerin iptali için başlatılan yargı sürecinin kesinleşmesi üzerine Belediye, başvurucu Şirket aleyhine arazilerin mülkiyetinin geri alınabilmesi adına tapu iptal ve tescil davası açmış; Hukuk Mahkemesi nezdinde devam eden yargılama henüz sonuçlanmamıştır.

37. Başvurucu Şirket tapu iptal ve tescil davası üzerine bireysel başvuru yoluna müracaat etmiştir. Arazilerin mülkiyetine ilişkin durumunun tapu iptal ve tescil davası ile netleştirileceği, söz konusu davanın derdest olduğu tespit edildiğinden yargı yolunun tüketilmemiş olduğu değerlendirilmiştir. Buna karşılık başvurucu Şirket tarafından taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkının kullanımının sınırlandırılmasına ilişkin zararlarının tazmini için Belediye aleyhine herhangi bir alacak davası açtığı belirtilmemiştir.

38. Bu durumda uyuşmazlık konusu taşınmazların tapu iptal ve tescil davası sonuçlanmadığı için hâlen başvurucu Şirket adına tapuda kayıtlı olduğu, ihalelerin yargı kararı ile iptal edilmesi sebebiyle ileri sürülen mevcut veya muhtemel zararlara yönelik açılan bir alacak davasının da tespit edilemediği dikkate alındığında mülkiyet hakkının ihlali iddiasının incelenmesi bireysel başvurunun ikincillik niteliği gereği mümkün değildir.

39. Açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasının başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

[b]B. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia[/b]

[b]1. Başvurucunun İddiaları[/b]

40. Başvurucu, ihalenin iptaline ilişkin davanın kendisine ihbar edilmediğini, iptal davasından idari yargıdaki davanın kesinleşmesi üzerine Belediye tarafından tapu iptal ve tescil davası ile (ihalenin iptali davasının açılmasından yaklaşık yedi yıl sonra) haberdar olduğunu, idarenin kötü niyetle hareket ettiğini belirtmekte; dava süreci ile ilgili kendisinin davaya katılımının sağlanmamış olması nedeniyle hukuki menfaatlerini korumaya yönelik iddialarını dile getiremediğinden şikâyet etmektedir.

[b]2. Değerlendirme[/b]

41. Anayasa'nın "Hak arama hürriyeti" kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."

42. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun şikâyetinin özü, sonucundan doğrudan etkilendiği bir idari davada yargılamaya katılımının sağlanmamış olmasıdır. Bu nedenle başvurucunun belirtilen şikâyetleri bağlamındaki ihlal iddiaları mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmiştir.

[b]a. Kabul Edilebilirlik Yönünden[/b]

43. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

[b]b. Esas Yönünden[/b]

[b]i. Genel İlkeler[/b]

44. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine adil yargılanma ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No: 2014/13156, 20/4/2017,§ 34).

45. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Bu bakımdan davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişinin adil yargılanma hakkı kapsamına giren güvencelerden fayadalanabilmesi için ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir. Diğer bir ifadeyle dava yoksa adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden yararlanmak mümkün olmaz (Mohammed Aynosah, B. No: 2013/8896, 23/2/2016, § 33).

46. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında yaptığı değerlendirmelerde mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına geldiğini ifade etmiştir (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52).

47. Bireylere menfaatlerini etkileyen işlemlere karşı dava açabilmelerinin yanı sıra üçüncü şahıslarca açılmış ve doğrudan taraf olmadıkları ancak sonucu itibarıyla menfaatlerini etkileyen bir davada iddia ve savunmalarını dile getirebilmeleri amacıyla davaya katılma olanağının sağlanması da mahkemeye erişim hakkı kapsamında değerlendirilmesi gereken güvencelerden biridir. Bu itibarla bir davanın sonucundan menfaati etkilenecek olan kişilerin bu yargılama hakkında bilgi sahibi olabilmelerine, uyuşmazlığın çözümü için gerekli ve sonuca etkili olduğunu düşündükleri hususlarda açıklamada bulunabilmelerine, iddialarını ispata yönelik delil sunabilmelerine imkân sağlanması gerekir. Bu husus aynı zamanda yargı mercilerinin tüm verileri dikkate alıp değerlendirme yaptıktan sonra gerekçeli karar vermesini sağlayacağından silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesi ile de ilgilidir. Nitekim 6100 sayılı Kanun'un 27. maddesinde, mahkemeye erişim hakkının güvenceleriyle örtüşür nitelikte bir düzenleme getirilerek davanın taraflarının yanı sıra müdahiller ve yargılamanın diğer ilgililerinin de kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip oldukları belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkeme; davanın taraflarına, müdahillere, yargılamanın diğer ilgililerine savunma hakkını kullanma imkânı vermeden davanın esasıyla ilgili değerlendirme yapamayacaktır (Yusuf Bilin, B. No: 2014/14498, 26/12/2017, § 44; benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Mehmet Ali Bedir ve Tevfik Günay, B. No:2013/4073, 21/1/2016, § 35).

48. Bireyin sonucu itibarıyla menfaatini etkileyen bir davadan haberdar edilmeyerek davaya katılımının sağlanmaması ve mahkeme önünde argümanlarını öne sürme imkânından yoksun bırakılması mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil eder (Sema Calgav ve Oya Yamak, B. No: 2015/13950, 24/5/2018, § 46).

[b]ii. İlkelerin Olaya Uygulanması[/b]

49. Bireysel başvuruya dayanak davanın konusu ve uyuşmazlığın niteliği dikkate alındığında başvurucunun belirtilen davanın sonucundan doğrudan etkileneceği, bu itibarla davaya katılımında hukuki yararının bulunduğu ilk bakışta ve çok açık bir şekilde görülmektedir.

50. Söz konusu davada başvurucunun davalı idare ile kesişen ve örtüşen birtakım menfaatlerinin bulunduğu açıktır. Davalı idare tarafından ihalenin iptal edilmesine ilişkin olarak gerekli savunmayı yapmış olduğu değerlendirilse bile mülkiyetin sahibi olarak başvurucu Şirketin davanın aleyhe neticelenmesi ihtimalinde en fazla etkilenecek taraf olması sebebiyle savunma yapma ve delillerini sunması durumunda yargılamanın seyrinin değişebileceği ihtimali gözönünde bulundurulmalıdır. Bu bağlamda dava konusu edilen ihalelerin iptalini gerektirecek herhangi bir hukuka aykırılık unsuru bulunmadığıyla ilgili olarak başvurucu Şirket tarafından da ileri sürülebilecek ilave birtakım iddialarda bulunabileceği öngörülebilir bir durumdur.

51. Buna göre somut olayda başvurucu Şirketin davanın kendisine ihbar edilmemesi nedeniyle taşınmazlarıyla ilgili yargılama sürecine katılamadığı, uyuşmazlıkla tamamen irtibatsız kaldığı, uyuşmazlığın esasına ilişkin ve sonuca etkili olduğunu düşündüğü hususlarda görüşlerini dile getirme ve iddialarını ispata yönelik deliller sunabilme fırsatını bulamadığı anlaşılmaktadır. Öte yandan başvurucunun haklarını doğrudan etkileyen söz konusu davadan haberdar edilmesindeki bireysel yararın usul ekonomisinin gözetilmesindeki kamusal yarara nazaran baskın bir nitelik taşıdığı ve davanın ihbar edilmemesinin kamu yararı ile bireysel yarar arasında gözetilmesi gereken dengeyi başvurucu aleyhine ciddi bir şekilde zedelediği değerlendirilmiştir.

52. Bu durumda derece mahkemesinin 2577 sayılı Kanun'un 31. maddesindeki davanın ihbarına ilişkin usul hükümlerini yerine getirmemesi nedeniyle mahkeme huzurunda argümanlarını öne sürme imkânından yoksun bırakılmasının başvurucuya aşırı ve orantısız bir külfet yüklediği, bu sebeple başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu sonucuna varılmıştır.

53. Açıklanan gerekçelerle başvurucuların Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

54. 30/11/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

 “(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

 (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

55. Başvurucu ihlalin tespit edilmesini istemiş ve yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur.

56. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir (B. No: 2014/8875, 7/6/2018, [GK]). Mahkeme diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına da işaret etmiştir (Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B.No: 2016/12506, 7/11/2019).

57. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle getirmenin, yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).

58. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı veya mahkemenin ihlali gideremediği durumlarda Anayasa Mahkemesi, 6216 sayılı Kanunun 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile İçtüzük’ün 79. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmeder. Anılan yasal düzenleme, usul hukukundaki benzer hukuki kurumlardan farklı olarak, ihlali ortadan kaldırmak amacıyla yeniden yargılama sonucunu doğuran ve bireysel başvuruya özgülenen bir giderim yolunu öngörmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi tarafından ihlal kararına bağlı olarak yeniden yargılama kararı verildiğinde, usul hukukundaki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak ilgili mahkemenin yeniden yargılama sebebinin varlığını kabul hususunda herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla böyle bir karar kendisine ulaşan mahkemenin yasal yükümlülüğü, ilgilinin talebini beklemeksizin Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı nedeniyle yeniden yargılama kararı vererek devam eden ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yerine getirmektir. (Mehmet Doğan, §§ 58-59; Aligül Alkaya ve diğerleri (2), §§ 57-59, 66-67).

59. İncelenen başvuruda iptal davasından başvurucunun haberdar edilmemesi sebebiyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin mahkeme kararından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

60. Bu durumda mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Yapılacak yeniden yargılama ise bireysel başvuruya özgü düzenleme içeren 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda yapılması gereken iş yeniden yargılama kararı verilerek Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere Tekirdağ İdare Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

61. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 257,50TL harç ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.257,50 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

[b]VI. HÜKÜM[/b]

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Tekirdağ İdare Mahkemesine (E.2011/864, K.2014/811) GÖNDERİLMESİNE,

D. 257,50TL harç ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.257,50 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 22/7/2020tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

AYM 22.07.2020 T. B. No: 2017/36838
İhale yoluyla edinilen taşınmazların satış işlemlerinin yargı kararı ile iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; ihalenin iptal edilmesine yönelik açılan davadan haberdar olunmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği -

[b]I. BAŞVURUNUN KONUSU[/b]

1. Başvuru, ihale yoluyla edinilen taşınmazların satış işlemlerinin yargı kararı ile iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; ihalenin iptal edilmesine yönelik açılan davadan haberdar olunmaması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

[b]II. BAŞVURU SÜRECİ[/b]

2. Başvuru 1/11/2017 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

[b]III. OLAY VE OLGULAR[/b]

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

8. Tekirdağ ili, Çerkezköy ilçesine bağlı Kızılpınar Belediyesinin mülkiyetinde bulunan2239, 2642, 2643, 2644, 2647, 2649, 2660, 2686 ve 2687 parsel sayılı taşınmazların satış ihalesi 25/6/2010 tarihinde başvurucu Şirket üzerinde bırakılmıştır.

9. Belediyenin 9/7/2010 tarihli ihalenin onaylanmasına ve ihale bedelinin otuz gün içinde ödenmesine ilişkin yazısı üzerine başvurucu Şirket tarafından ihale bedelinin ödenmesi üzerine tapuda tescil işlemlerinin yapılması suretiyle taşınmazların mülkiyeti başvurucu Şirkete geçmiştir.

10. Çerkezköy'de ikamet eden üçüncü bir kişi (davacı) tarafından ihalenin hukuka aykırı olduğu ve geçici teminatın %3 olması gerekirken % 30'a çıkarılması sebebiyle ihaleye giremediği iddialarıyla 25/6/2010 tarihinde yapılacak ihale kararının ve şartnamelerin iptali istemiyle 23/6/2010 tarihinde Kızılpınar Belediye Başkanlığına karşı Tekirdağ İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açılmıştır.

11. İdare Mahkemesi 4/6/2014 tarihli ara kararı ile 12/11/2012 tarihli ve 6360 sayılı On dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun uyarınca Kızılpınar Belediye Başkanlığının hasım mevkiinden çıkartılarak Çerkezköy Belediye Başkanlığının (Belediye) hasım mevkiine alınmasına karar vermiştir.

12. Mahkeme 25/7/2014 tarihli kararıyla dava konusu işlemin iptaline karar vermiş, anılan kararın iptale ilişkin kısmı Danıştay Onüçüncü Dairesinin 25/5/2017 tarihli kararıyla kesin olmak üzere onanmıştır.

13. Mahkemenin iptal kararının kesinleşmesi üzerine Belediye tarafından 16/8/2017 tarihinde taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile Belediye adına kayıt ve tescili talebiyle başvurucu Şirkete karşı Çerkezköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Hukuk Mahkemesi) dava açılmıştır.

14. Dava dilekçesi 2/10/2017 tarihinde başvurucu Şirkete tebliğ edilmiştir. Hukuk Mahkemesindeki yargılama derdest bulunmaktadır.

15. Başvurucu Şirket 1/11/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

[b]IV. İLGİLİ HUKUK[/b]

[b]A. Ulusal Hukuk[/b]

16. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; ... üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, ... hallerinde ...Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygunlanır. Ancak, davanın ihbarı Danıştay, mahkeme veya hakim tarafından re'sen yapılır."

17. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun "Yargılamaya Hâkim Olan İlkeler" ana başlıklı İkinci Bölüm'ünde yer alan 27. maddesinde "Hukuki dinlenilme hakkı" düzenlenmiştir. Anılan madde şöyledir:

"(1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler.

 (2) Bu hak;

a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını,

b) Açıklama ve ispat hakkını,

c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini,

içerir."

18. 6100 sayılı Kanun'un "İhbar ve şartları" kenar başlıklı 61. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

"Taraflardan biri davayı kaybettiği takdirde, üçüncü kişiye veya üçüncü kişinin kendisine rücu edeceğini düşünüyorsa, tahkikat sonuçlanıncaya kadar davayı üçüncü kişiye ihbar edebilir."

19. 6100 sayılı Kanun'un "İhbarda bulunulan kişinin durumu" kenar başlıklı 63. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

"Dava kendisine ihbar edilen kişi, davayı kazanmasında hukuki yararı olan taraf yanında davaya katılabilir."

20. 6100 sayılı Kanun'un "Fer'î müdahale" kenar başlıklı 66. maddesi şöyledir:

"(1) Üçüncü kişi, davayı kazanmasında hukuki yararı bulunan taraf yanında ve ona yardımcı olmak amacıyla, tahkikat sona erinceye kadar, fer'î müdahil olarak davada yer alabilir."

21. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un "Bireysel başvuru hakkı" kenar başlıklı 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir."

[b]B. Uluslararası Hukuk[/b]

[b]1. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi[/b]

22. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan,... bir mahkeme tarafından ... görülmesini isteme hakkına sahiptir..."

[b]2. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı[/b]

23. İç hukuk yollarını tüketme kuralının varlık nedeni ulusal makamlara ve öncelikle mahkemelere iddia edilen Sözleşme ihlallerini önleme veya düzeltme imkânı vermektir. Bu kural Sözleşme mekanizmasının ikincillik niteliğinin önemli bir yönüdür (Selmouni/Fransa [BD], B. No: 25803/94, 28/7/1999, § 74 ).

24. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının açık bir biçimde mahkeme veya yargı merciine erişim hakkından söz etmese de maddede kullanılan terimler bir bütün olarak bağlamıyla birlikte dikkate alındığında mahkemeye erişim hakkını da garanti altına aldığı sonucuna ulaşıldığını belirtmiştir (Golder/Birleşik Krallık [GK], B. No: 4451/70, 21/2/1975, §§ 28-36). AİHM'e göre mahkemeye erişim hakkı, Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında mündemiçtir. Bu çıkarsama Sözleşmeci devletlere yeni yükümlülük yükleyen genişletici bir yorum olmayıp 6. maddenin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinin lafzının Sözleşme'nin amaç ve hedefleri ile hukukun genel prensiplerinin gözetilerek birlikte okunmasına dayanmaktadır. Sonuç olarak Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası, herkesin medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili iddialarını mahkeme önüne getirme hakkına sahip olmasını kapsamaktadır (Golder/Birleşik Krallık, § 36).

25. AİHM; adil yargılanmanın bir unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını, doğası gereği devletin düzenleme yapmasını gerektiren bu hakkın belli ölçüde sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Ancak AİHM, bu sınırlamaların kişinin mahkemeye erişimini hakkın özünü zedeleyecek şekilde ve genişlikte hakkı kısıtlamaması ve zayıflatmaması gerektiğini ifade etmektedir. AİHM'e göre meşru bir amaç taşımayan ya da uygulanan araç ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi kurmayan sınırlamalar Sözleşme'nin 6. maddesinin birinci fıkrasıyla uyumlu olmaz (Sefer Yılmaz ve Meryem Yılmaz/Türkiye, B. No: 611/12, 17/11/2015, § 59; Eşim/Türkiye, B. No: 59601/09, 17/9/2013, § 19; Edificaciones March Gallego S.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34).

26. AİHM'e göre iç hukuktaki başvuru yollarına erişimi engelleyen bir kanunun bulunmaması 6. maddenin (1) numaralı fıkrasındaki gerekliliklerin yerine getirilmesi bakımından her zaman için yeterli olmayabilir. Hukuk devleti ilkesinin demokratik toplumdaki işlevi gözönünde bulundurulduğunda kanun koyucu tarafından temin edilen erişimin derecesinin aynı zamanda bireylerin mahkeme hakkının güvenceye bağlanması bakımından yeterli olması gerektiği anlaşılmaktadır. Erişim hakkının etkili olabilmesi için bireyin hakkına müdahale teşkil eden eylem ve işleme karşı argümanlarını dile getirebileceği açık ve pratik fırsatlara sahip olması gerekir (Bellet/Fransa, B. No: 23805/94, 4/12/1995, § 36).

27. AİHM'in idari yargıda ihbar müessesesini incelediği Menemen Minibüsçüler Odası-Türkiye (B. No: 44088/04, 9/12/2008, §§ 4-14) kararına konu olayda Valilik tarafından belli kategorideki araçlara sigorta yaptırmak kaydıyla geçici güzergâh yetki belgesi verilmesini öngören bir düzenleyici işlem çıkarılmıştır. Bu düzenleyici işlem, Menemen-İzmir hattında faaliyet gösteren Menemen Minibüsçüler Odasını doğrudan ilgilendirmektedir. Menemen Yolcu Otobüsleri Motorlu Taşıtlar Kooperatifi tarafından söz konusu düzenleyici işleme karşı Valilik aleyhine açılan dava üzerine idare mahkemesi düzenleyici işlemi iptal etmiştir. Valilik, kararı temyiz etmiştir. Menemen Minibüsçüler Odası temyiz safhasında müdahale dilekçesi vermiştir. Danıştay 16/3/2004 tarihinde başvurucunun müdahale talebini kabul ettikten kısa bir süre sonra ilk derece mahkemesi kararını onamıştır. Valilik 7/5/2004 tarihinde başvurucunun araçlarına izin veren yeni bir düzenleyici işlem çıkarmış ise de bu işlem de 11/1/2005 tarihinde idare mahkemesince iptal edilmiştir. 23/5/2005 tarihinde başvurucuya taşımacılık faaliyetine son vermesi hususu tebliğ edilmiştir.

28. AİHM 2577 sayılı Kanun'un davanın ihbarı usulüyle ilgili olarak Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'na atıfta bulunan 31. maddesinin özellikle davanın dava konusu uyuşmazlık nedeniyle menfaati etkilenen üçüncü kişilere bildirilmesinin mahkeme tarafından resen yapılmasını öngördüğüne işaret etmiştir (Menemen Minibüsçüler Odası/Türkiye, § 25). AİHM, anılan maddenin açık lafzına rağmen mahkemenin başvurucuyu ihtilaf konusu uyuşmazlıktan haberdar etmediğini vurgulamıştır. AİHM'e göre sonuç olarak başvurucu -ilk davada- ilk derece safhasında yargılamaya katılamaması nedeniyle dinlenilme imkânından mahrum kalmıştır. Temyiz nedenlerinin sınırlı sayı kuralına tabi olması nedeniyle başvurucu, esasa ilişkin itirazlarını Danıştayda da ileri sürememiştir. İkinci davaya ilişkin ise 2577 sayılı Kanun'un 31. maddesine uyulmaması nedeniyle başvurucu, uyuşmazlıkla tamamen irtibatsız kalmış; asıl taraf olarak Valiliğin kararı temyiz etmemesi sebebiyle başvurucu, Danıştayda -sınırlı da olsa- iddialarını öne sürme imkânı bulamamıştır (Menemen Minibüsçüler Odası/Türkiye, § 26).

29. Bu çerçevede başvuruyu değerlendiren AİHM, ulusal mahkemelerin 2577 sayılı Kanun'un 31. maddesindeki gereklilikleri yerine getirmede başarı sağlayamamalarının başvurucuyu hak ve yükümlülüklerini doğrudan etkileyen uyuşmazlıkla ilgili olarak dinlenilmekten alıkoyduğu ve başvurucunun mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır (Menemen Minibüsçüler Odası/Türkiye, §§ 27, 28).

[b]V. İNCELEME VE GEREKÇE[/b]

30. Mahkemenin 22/7/2020 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

[b]A. Mülkiyet Hakkına İlişkin İhlal İddiası[/b]

[b]1. Başvurucunun İddiaları[/b]

31. Başvurucu; ihalenin iptal edilmesi nedeniyle tapu iptal ve tescil davası açıldığını, yedi yıldır yatırım yaptığı arazilerin mülkiyetinin kaybedilmesi riski ile karşı karşıya kalındığını ve fiilen mülkiyet hakkının kullanılmasının engellendiğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

[b]2. Değerlendirme[/b]

32. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesi şöyledir:

"Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır."

33. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, iddia edilen hak ihlallerinin derece mahkemelerince düzeltilmemesi hâlinde başvurulabilecek ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Bireysel başvuru yolunun ikincillik niteliği gereği Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için öncelikle olağan kanun yollarının tüketilmesi zorunludur (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403, 26/3/2013, § 17).

34. Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının uyması gereken bir ilke olup bu ilkeye uygun davranılmadığı takdirde ortaya çıkan ihlale karşı öncelikle yetkili idari mercilere ve derece mahkemelerine başvurulmalıdır. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle genel yargı mercilerinde, olağan kanun yolları ile çözüme kavuşturulması esastır. İddia edilen hak ihlallerinin bu olağan denetim mekanizması içinde giderilememesi durumunda bireysel başvuru yoluna başvurulabilir (Bayram Gök, B. No: 2012/946, 26/3/2013, §§ 17, 18).

35. Somut olayda başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiası; ihalelerin yargı kararı ile iptal edilmesi sonucu arazilerin mülkiyetinin kaybedilmesi riskinin ortaya çıkması, yapılan masrafların karşılıksız kalması ve araziler üzerindeki tasarruf hakkının kısıtlandığı hususlarına dayanmaktadır.

36. Olay ve olgular kısmında detaylarıyla aktarıldığı üzere ihalelerin iptali için başlatılan yargı sürecinin kesinleşmesi üzerine Belediye, başvurucu Şirket aleyhine arazilerin mülkiyetinin geri alınabilmesi adına tapu iptal ve tescil davası açmış; Hukuk Mahkemesi nezdinde devam eden yargılama henüz sonuçlanmamıştır.

37. Başvurucu Şirket tapu iptal ve tescil davası üzerine bireysel başvuru yoluna müracaat etmiştir. Arazilerin mülkiyetine ilişkin durumunun tapu iptal ve tescil davası ile netleştirileceği, söz konusu davanın derdest olduğu tespit edildiğinden yargı yolunun tüketilmemiş olduğu değerlendirilmiştir. Buna karşılık başvurucu Şirket tarafından taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkının kullanımının sınırlandırılmasına ilişkin zararlarının tazmini için Belediye aleyhine herhangi bir alacak davası açtığı belirtilmemiştir.

38. Bu durumda uyuşmazlık konusu taşınmazların tapu iptal ve tescil davası sonuçlanmadığı için hâlen başvurucu Şirket adına tapuda kayıtlı olduğu, ihalelerin yargı kararı ile iptal edilmesi sebebiyle ileri sürülen mevcut veya muhtemel zararlara yönelik açılan bir alacak davasının da tespit edilemediği dikkate alındığında mülkiyet hakkının ihlali iddiasının incelenmesi bireysel başvurunun ikincillik niteliği gereği mümkün değildir.

39. Açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasının başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

[b]B. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia[/b]

[b]1. Başvurucunun İddiaları[/b]

40. Başvurucu, ihalenin iptaline ilişkin davanın kendisine ihbar edilmediğini, iptal davasından idari yargıdaki davanın kesinleşmesi üzerine Belediye tarafından tapu iptal ve tescil davası ile (ihalenin iptali davasının açılmasından yaklaşık yedi yıl sonra) haberdar olduğunu, idarenin kötü niyetle hareket ettiğini belirtmekte; dava süreci ile ilgili kendisinin davaya katılımının sağlanmamış olması nedeniyle hukuki menfaatlerini korumaya yönelik iddialarını dile getiremediğinden şikâyet etmektedir.

[b]2. Değerlendirme[/b]

41. Anayasa'nın "Hak arama hürriyeti" kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir."

42. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun şikâyetinin özü, sonucundan doğrudan etkilendiği bir idari davada yargılamaya katılımının sağlanmamış olmasıdır. Bu nedenle başvurucunun belirtilen şikâyetleri bağlamındaki ihlal iddiaları mahkemeye erişim hakkı kapsamında incelenmiştir.

[b]a. Kabul Edilebilirlik Yönünden[/b]

43. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

[b]b. Esas Yönünden[/b]

[b]i. Genel İlkeler[/b]

44. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine adil yargılanma ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No: 2014/13156, 20/4/2017,§ 34).

45. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Bu bakımdan davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişinin adil yargılanma hakkı kapsamına giren güvencelerden fayadalanabilmesi için ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir. Diğer bir ifadeyle dava yoksa adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden yararlanmak mümkün olmaz (Mohammed Aynosah, B. No: 2013/8896, 23/2/2016, § 33).

46. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında yaptığı değerlendirmelerde mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına geldiğini ifade etmiştir (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52).

47. Bireylere menfaatlerini etkileyen işlemlere karşı dava açabilmelerinin yanı sıra üçüncü şahıslarca açılmış ve doğrudan taraf olmadıkları ancak sonucu itibarıyla menfaatlerini etkileyen bir davada iddia ve savunmalarını dile getirebilmeleri amacıyla davaya katılma olanağının sağlanması da mahkemeye erişim hakkı kapsamında değerlendirilmesi gereken güvencelerden biridir. Bu itibarla bir davanın sonucundan menfaati etkilenecek olan kişilerin bu yargılama hakkında bilgi sahibi olabilmelerine, uyuşmazlığın çözümü için gerekli ve sonuca etkili olduğunu düşündükleri hususlarda açıklamada bulunabilmelerine, iddialarını ispata yönelik delil sunabilmelerine imkân sağlanması gerekir. Bu husus aynı zamanda yargı mercilerinin tüm verileri dikkate alıp değerlendirme yaptıktan sonra gerekçeli karar vermesini sağlayacağından silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesi ile de ilgilidir. Nitekim 6100 sayılı Kanun'un 27. maddesinde, mahkemeye erişim hakkının güvenceleriyle örtüşür nitelikte bir düzenleme getirilerek davanın taraflarının yanı sıra müdahiller ve yargılamanın diğer ilgililerinin de kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip oldukları belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkeme; davanın taraflarına, müdahillere, yargılamanın diğer ilgililerine savunma hakkını kullanma imkânı vermeden davanın esasıyla ilgili değerlendirme yapamayacaktır (Yusuf Bilin, B. No: 2014/14498, 26/12/2017, § 44; benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Mehmet Ali Bedir ve Tevfik Günay, B. No:2013/4073, 21/1/2016, § 35).

48. Bireyin sonucu itibarıyla menfaatini etkileyen bir davadan haberdar edilmeyerek davaya katılımının sağlanmaması ve mahkeme önünde argümanlarını öne sürme imkânından yoksun bırakılması mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil eder (Sema Calgav ve Oya Yamak, B. No: 2015/13950, 24/5/2018, § 46).

[b]ii. İlkelerin Olaya Uygulanması[/b]

49. Bireysel başvuruya dayanak davanın konusu ve uyuşmazlığın niteliği dikkate alındığında başvurucunun belirtilen davanın sonucundan doğrudan etkileneceği, bu itibarla davaya katılımında hukuki yararının bulunduğu ilk bakışta ve çok açık bir şekilde görülmektedir.

50. Söz konusu davada başvurucunun davalı idare ile kesişen ve örtüşen birtakım menfaatlerinin bulunduğu açıktır. Davalı idare tarafından ihalenin iptal edilmesine ilişkin olarak gerekli savunmayı yapmış olduğu değerlendirilse bile mülkiyetin sahibi olarak başvurucu Şirketin davanın aleyhe neticelenmesi ihtimalinde en fazla etkilenecek taraf olması sebebiyle savunma yapma ve delillerini sunması durumunda yargılamanın seyrinin değişebileceği ihtimali gözönünde bulundurulmalıdır. Bu bağlamda dava konusu edilen ihalelerin iptalini gerektirecek herhangi bir hukuka aykırılık unsuru bulunmadığıyla ilgili olarak başvurucu Şirket tarafından da ileri sürülebilecek ilave birtakım iddialarda bulunabileceği öngörülebilir bir durumdur.

51. Buna göre somut olayda başvurucu Şirketin davanın kendisine ihbar edilmemesi nedeniyle taşınmazlarıyla ilgili yargılama sürecine katılamadığı, uyuşmazlıkla tamamen irtibatsız kaldığı, uyuşmazlığın esasına ilişkin ve sonuca etkili olduğunu düşündüğü hususlarda görüşlerini dile getirme ve iddialarını ispata yönelik deliller sunabilme fırsatını bulamadığı anlaşılmaktadır. Öte yandan başvurucunun haklarını doğrudan etkileyen söz konusu davadan haberdar edilmesindeki bireysel yararın usul ekonomisinin gözetilmesindeki kamusal yarara nazaran baskın bir nitelik taşıdığı ve davanın ihbar edilmemesinin kamu yararı ile bireysel yarar arasında gözetilmesi gereken dengeyi başvurucu aleyhine ciddi bir şekilde zedelediği değerlendirilmiştir.

52. Bu durumda derece mahkemesinin 2577 sayılı Kanun'un 31. maddesindeki davanın ihbarına ilişkin usul hükümlerini yerine getirmemesi nedeniyle mahkeme huzurunda argümanlarını öne sürme imkânından yoksun bırakılmasının başvurucuya aşırı ve orantısız bir külfet yüklediği, bu sebeple başvurucunun mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz olduğu sonucuna varılmıştır.

53. Açıklanan gerekçelerle başvurucuların Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

54. 30/11/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

 “(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

 (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

55. Başvurucu ihlalin tespit edilmesini istemiş ve yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuştur.

56. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir (B. No: 2014/8875, 7/6/2018, [GK]). Mahkeme diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına da işaret etmiştir (Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B.No: 2016/12506, 7/11/2019).

57. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle getirmenin, yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).

58. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı veya mahkemenin ihlali gideremediği durumlarda Anayasa Mahkemesi, 6216 sayılı Kanunun 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile İçtüzük’ün 79. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmeder. Anılan yasal düzenleme, usul hukukundaki benzer hukuki kurumlardan farklı olarak, ihlali ortadan kaldırmak amacıyla yeniden yargılama sonucunu doğuran ve bireysel başvuruya özgülenen bir giderim yolunu öngörmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi tarafından ihlal kararına bağlı olarak yeniden yargılama kararı verildiğinde, usul hukukundaki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak ilgili mahkemenin yeniden yargılama sebebinin varlığını kabul hususunda herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla böyle bir karar kendisine ulaşan mahkemenin yasal yükümlülüğü, ilgilinin talebini beklemeksizin Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı nedeniyle yeniden yargılama kararı vererek devam eden ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yerine getirmektir. (Mehmet Doğan, §§ 58-59; Aligül Alkaya ve diğerleri (2), §§ 57-59, 66-67).

59. İncelenen başvuruda iptal davasından başvurucunun haberdar edilmemesi sebebiyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin mahkeme kararından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

60. Bu durumda mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Yapılacak yeniden yargılama ise bireysel başvuruya özgü düzenleme içeren 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda yapılması gereken iş yeniden yargılama kararı verilerek Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere Tekirdağ İdare Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

61. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 257,50TL harç ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.257,50 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

[b]VI. HÜKÜM[/b]

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Tekirdağ İdare Mahkemesine (E.2011/864, K.2014/811) GÖNDERİLMESİNE,

D. 257,50TL harç ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.257,50 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 22/7/2020tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

AYM 22.07.2020 T. B. No: 2017/36838

Muris Muvazaası- Gayrimenkul Devri

Annesine ve babasına bakan evlada tek bir gayrimenkulün satış yoluyla devrinin muvazaalı olarak kabul edilmeyeceği-

1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü.

[b]I. YARGILAMA SÜRECİ[/b]

[b]Davacılar İstemi:[/b]

4. Davacılar vekili 23.11.2011 tarihli dava dilekçesinde; tarafların kardeş olduklarını, babaları muris ...'ın 2006 yılında vefat ettiğini, sağlığında üzerinde ev bulunan 9150 m2 büyüklüğündeki 366 parsel sayılı taşınmazını kendisi ile birlikte oturan küçük oğlu ...'a 08.07.2003 tarihinde satış suretiyle devrettiğini, ancak görünüşte satış biçiminde yapılan devrin gerçekte bağış olduğunu, murisin diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak bu işlemi yaptığını, mirasbırakanın mal satmasını gerektirir makul bir sebebin bulunmadığı gibi davalının da taşınmazı satın alacak ekonomik gücünün bulunmadığını, satış bedeli ile gerçek değer arasında önemli fark bulunduğunu ileri sürerek, davacıların miras payları oranında tapu iptali ve tescil isteminde bulunmuştur.

[b]Davalı Cevabı:[/b]

5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin 25 yıldır fırıncılık yaptığını, anne ve babası ile aynı evde yaşadığını, annesinin son 4-5 yılını yatalak ve felçli olarak geçirdiğini, bu süreçte davacı ...'ın Almanya'da olup maddi ve manevi olarak anne ve babası ile ilgilenmediğini, davalının çalışarak biriktirdiği para ile kendi ailesine baktığı gibi anne ve babasının geçimini de sağladığını, dava konusu taşınmaza bina inşa ederek birinci katını kendi imkânları ile tamamladığını, murisin taşınmazı satacağını elde edeceği para ile de kendisi ve eşinin bakım masraflarını karşılayacağını söylemesi üzerine davalının başkasına gitmemesi, anne ve babasının evsiz kalmaması için taşınmazı alarak onlarla aynı evde yaşamaya devam ettiğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

[b]İlk Derece Mahkemesi Kararı:[/b]

6. Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.12.2013 tarihli ve 2011/394 E., 2013/696 K. sayılı kararı ile; ölünceye kadar bakma sözleşmesinin taraflara karşılıklı borç yükleyen ivazlı sözleşmelerden olduğu, diğer taraftan evladın elverdiğince ebeveynine bakıp yardım etmesi ahlâki bir görev ise de görev sınırının aşıldığı, ana ve babanın normal bakımın ötesinde ihtimama muhtaç olduğu durumlarda evladın yaptığı hizmetin karşılığında bir şey istemesinin hukuka uygun düşeceği, böyle bir durumda temlikin ivazlı olduğunun kabulü gerekeceği, somut olayda özellikle taraf tanıklarının beyanlarına göre mirasbırakan ve eşinin ölümlerinden önce uzun bir süre felçli ve yatağa bağımlı olmaları nedeniyle bakıma muhtaç oldukları, bu süreçte ve öncesinde muris ve eşine davalının baktığı, her türlü ihtiyaçlarının davalı tarafından karşılandığı, maddi durumlarının iyi olmasına rağmen davacıların anne ve babalarına maddi ve manevi destekte bulunmadıkları, bu sebeple mirasbırakan ile aralarının açık olduğu, mirasbırakanın taşınmazı kendisi ve eşine bakması sebebiyle davalıya devrettiği, bu sebeple devrin ivazlı olduğu, içtihatlar dikkate alındığında satış bedelinin illa para olmasının gerekmediği, murisin iradesinin mümkün olduğunca korunması gerektiği, temlikteki asıl amacın mirasçıdan mal kaçırmak değil ölünceye kadar bakım sağlamak olduğu ve muvazaa ile illetli bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 19.02.2015 tarihli ve 2014/3070 E., 2015/2553 K. sayılı kararı ile; "...Somut olaya gelince, miras bırakanın mal satmaya ihtiyacının bulunmadığı, temlike konu taşınmaz dışında murisin başkaca mal varlığının olmadığı, bir kimsenin tek mal varlığını yaşam süreci içerisinde ihtiyacı olmadığı hâlde elden çıkarmasının yaşamın gerçeklerine ve hayatın olağan akışına uygun düştüğünün söylenemeyeceği, davalının satış bedelini ödediğini de kanıtlayamadığı, akitte gösterilen değer ile taşınmazın gerçek değeri arasında aşırı fiyat farkı olduğu hususları dosya kapsamı ile sabit olup bu olgular yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde mirasbırakanın temlikteki gerçek amacının mirasçıdan mal kaçırma olduğu ve temlikin muvazaalı olduğu kabul edilmelidir.

Hâl böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir..."gerekçesi ve oy çokluğu ile bozulmuştur.

[b]Direnme Kararı:[/b]

9. Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 04.06.2015 tarihli ve 2015/266 E., 2015/276 K. sayılı kararında, ilk hükümdeki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.

[b]Direnme Kararının Temyizi:[/b]

10. Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

[b]II. UYUŞMAZLIK[/b]

11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların ortak murisi tarafından davalı oğluna satış suretiyle yapılan temlikin gerçekte diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

[b]III. GEREKÇE[/b]

12. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Hemen belirtilmelidir ki; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır." hükmüne yer verilmiştir.

13. Buna göre muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir.

14. Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.

15. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.

16. Eldeki davanın konusunu oluşturan ve "muris muvazaası" olarak isimlendirilen muvazaa türünün ise Türk Hukukunda büyük bir yeri ve önemi vardır. Muvazaa davalarının büyük bölümü muris muvazaasına ilişkin bulunmaktadır.

17. Az yukarıda açıklanan Türk Borçlar Kanunu'nun genel hükmü dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme kanunlarımızda yer almamaktadır. Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas kaynağını 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı oluşturmaktadır.

18. 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile "Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu'nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına" karar verilmiştir.

19. 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasbırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir.

20. Muris muvazaasında, mirasbırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, mirasbırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda "tam muvazaa" özelliği de taşınmaktadır.

21. Muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur ise mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık bir anlatımla, 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere bu muvazaa türünde mirasbırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır.

22. Bu nedenle, mirasbırakanın muvazaalı işlemi yaparken gerçek irade ve amacı mirasçılarından mal kaçırmak olmalıdır. Murisin mirasçılarından mal kaçırma amacının bulunmaması hâlinde 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı bulunmamaktadır.

23. Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi de davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır.

24. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması ise genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

25. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; davaya konu taşınmaz 1933 doğumlu muris ... adına kayıtlı iken 08.07.2003 tarihinde ve 7.600.000.000TL bedelle muris tarafından davalı oğlu Hayrettin'e satış suretiyle temlik edilmiştir. Eldeki dava ise murisin diğer oğulları Nurettin, Abdurrahim ve Yücel tarafından açılmıştır.

26. Dosyada dinlenen tanık beyanlarından; davalının evlendikten sonra anne ve babası ile birlikte yaşamaya devam ettiği, akciğer kanseri olması nedeniyle tedavi gören ve yine beş yıl boyunca cezaevinde kalan babasının bakım ve ihtiyaçları ile ilgilendiği gibi bu süreçte yatağa bağımlı olan annesine de baktığı anlaşılmaktadır.

27. Tarafların kardeşi olan tanık Hamiyet Yıldız'ın beyanına göre mirasbırakan ölmeden önceki son dört yılını felçli olarak geçirmiş olup, ölünceye kadar anne ve babası ile birlikte oturan ve onların her türlü ihtiyaçları ile ilgilenen davalının, yaşlarının ilerleyip hasta ve bakıma muhtaç oldukları zor dönemlerinde de anne ve babasını yalnız bırakmayarak bakım ve ihtiyaçlarını temin ettiği, davacı çocuklarının ise gerekli ilgiyi göstermedikleri, ziyarete dahi gelmedikleri anlaşılmaktadır.

28. Olayların bu gelişimi; kanser tedavisi gören, beş yıl boyunca cezaevinde kalan ve ölmeden önceki son dört yılını felçli olarak geçiren murisin diğer mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla değil de davalı oğlunun gerek kendisi gerekse eşine o güne kadar sağladığı bakım ve desteğin yarattığı minnet duygusu ve yine ileride de bakacağı düşüncesiyle temlikte bulunduğunu göstermektedir. Nitekim, temlik tarihinden sonra da muris ve eşine davalının baktığı dosya kapsamı ile sabittir.

29. Diğer taraftan, cevap dilekçesi bir bütün olarak değerlendirildiğinde bakım savunmasında bulunan davalının, son dört yılını felçli olarak geçiren babasına sağladığı bakımın normal bir bakım olarak kabul edilemeyeceği, özel bir bakım ve destek sağladığı, böyle olunca eldeki davada davalının bu hizmetinin semen olarak değerlendirilmesi hukuka uygun düşeceğinden, yapılan temlikin ivazlı olduğunun da kabulü gerekmektedir.

30. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 28.04.2009 tarihli ve 2009/1-130 E., 2009/150 K.; 16.06.2010 tarihli ve 2010/1-295 E., 2010/333 K. ile 23.05.2019 tarihli ve 2017/1-1263 E., 2019/603 K. sayılı kararlarında da özel bakım ve hizmetin semen olarak değerlendirilmesi gerektiği hususu benimsenmiştir.

31. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, somut olayda mirasbırakanın içinde oturduğu evi bulunan ve tek gelir kaynağı olan taşınmazını birlikte yaşadığı oğluna satmasını gerektirir haklı bir nedeninin bulunmadığı, taşınmazı satın aldığını savunan davalının da satış bedeli ödediğini kanıtlayamadığı, devrin bakım karşılığı yapıldığı yönünde de bir savunmanın bulunmadığı, ayrıca murisin özel bir bakım ihtiyacı içinde olduğu yönünde de bir delilin olmadığı, ayrıca mirasbırakanın diğer oğulları ile arasının açık olduğu gözetildiğinde dava konusu taşınmazın mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak temlik edildiği, böyle olunca da direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

32. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin davanın reddine ilişkin olarak verdiği direnme kararı açıklanan gerekçeler karşısında yerindedir.

33. Usul ve yasaya uygun olan direnme kararının onanması gerekir.

[b]IV. SONUÇ:[/b]

Açıklanan nedenlerle;

Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 23.01.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.

[b]KARŞI OY[/b]

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

1- Uyuşmazlık; tarafların ortak mirasbırakanı tarafından davalı oğluna yaptığı temlikin gerçekte diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddiasının, dosya kapsamı ve toplanan delillere göre davacı tarafça kanıtlanıp kanıtlanamadığı noktasında toplanmaktadır.

2- İlk derece mahkemesince; evladın elverdiğince ebeveynine bakıp yardım etmesi ahlâki bir görev ise de görev sınırının aşıldığı, ana ve babanın normal bakımın ötesinde ihtimama muhtaç olduğu durumlarda, evladın bir şey istemesinin hukuka uygun düşeceği, böyle bir durumda temlikin ivazlı olduğunun kabulü gerekeceği somut olayda taraf tanıklarının beyanlarına göre mirasbırakan ve eşinin ölümlerinden önce uzunca bir süre felçli ve yatalak olmaları nedeniyle bakıma muhtaç oldukları, muris ve eşine önceden beri davalının baktığı, maddi durumlarının iyi olmasına rağmen davacıların anne ve babalarına maddi ve manevi destekte bulunmadıkları, bu sebeple murisle aralarının açık olduğu, murisin taşınmazı kendisi ve eşine bakması sebebiyle davalıya devrettiği, bu sebeple devrin ivazlı olduğu, içtihatlar dikkate alındığında satış bedelinin illa para olmasının gerekmediği, murisin iradesinin mümkün olduğunca korunması gerektiği, temlikteki asıl amacın mirasçıdan mal kaçırmak değil ölünceye kadar bakım sağlamak olduğu ve muvazaa ile illetli bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

3- Verilen kararın davacılar vekili tarafından temyizi üzerine Özel Dairece "... mirasbırakanın mal satmaya ihtiyacının bulunmadığı, temlike konu taşınmaz dışında murisin başkaca mal varlığının olmadığı, bir kimsenin tek mal varlığını yaşam süreci içerisinde ihtiyacı olmadığı halde elden çıkarmasının yaşamın gerçeklerine ve hayatın olağan akışına uygun düştüğünün söylenemeyeceği, davalının satış bedelini ödediğini de kanıtlayamadığı, akitte gösterilen değer ile taşınmazın gerçek değeri arasında aşırı fiyat farkı olduğu hususları dosya kapsamı ile sabit olup bu olgular yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde mirasbırakanın temlikteki amacının mirasçıdan mal kaçırma olduğu ve temlikin muvazaalı olduğu.... davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuş, karşı görüşte, “Resmi akitte gösterilen değer ile taşınmazın gerçek değeri arasındaki aşırı fark tek başına muris muvazaası yapıldığını kanıtlayamayacağı, mirasbırakanın herhangi bir sosyal güvencesi olmaması, bakımının davacı tarafından sağlanması, bakımında -koşulları varsa- bedel olarak kabulünün mümkün bulunmasına göre; muris muvazaası yapıldığının ispatlanamadığı.... Mahkeme kararının onanması " gerektiği belirtilmiştir

4- Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiş; karar davacılar vekilince temyiz edilmiştir.

5- Direnme kararının davacılar vekilince temyizi üzerine, Hukuk Genel Kurulu çoğunluk görüşü ile Özel Daire Bozma kararı benimsenerek, “ Mirasbırakanın davalıya yaptığı temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı yapıldığının davacı tarafça kanıtlanamadığı” gerekçesi ile yerel mahkeme kararı onanmıştır.

6- Çoğunluk görüşüne, yasal düzenlemeler ile emsal içtihatlar yönünde iştirak edilmemiştir.

7- Uyuşmazlığın çözümünde, öncelikle muvazaa ve muris muvazaası kavramlarına bakmak gerekir.

8- Muvazaa; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanmaktadır. Hukukumuzda muvazaa 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır." hükmüne yer verilmiştir.

Bu yasal tanıma göre muvazaa; sözleşmenin taraflarının üçüncü kişileri aldatmak amacı ile kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm, sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir.

Muvazaa; gerek öğretide ve gerekse uygulamada, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.

9- Türk Borçlar Kanunu’nda, muvazaa ile ilgili belirtilen yasal ve genel hüküm dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme yer almamaktadır.

Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas hukuki dayanağını 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı oluşturmaktadır.

Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı ile "Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu'nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına" karar verilmiştir.

1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasbırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir.

Muris muvazaasında, mirasbırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Mirasbırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak tapulu taşınmazın temliki istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda "tam muvazaa" özelliği de taşınmaktadır.

Muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık bir anlatımla, 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında açıkça belirtildiği üzere bu muvazaa türünde mirasbırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır. Bu nedenle, mirasbırakanın muvazaalı işlemi yaparken gerçek irade ve amacı, mirasçılarından mal kaçırmak olmalıdır.

10- Muris muvazaasının varlığından söz edilebilmesi için mirasbırakanın terekeden mal kaçırma amacıyla hareket etmesi gerekir. Murisin mirasçılarından mal kaçırma amacının bulunmaması hâlinde 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı bulunmamaktadır.

Bu nedenle, muris muvazaası iddiasına dayalı uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılması, bu davaların esasını oluşturmaktadır.

Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması ise genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

11- Muris muvazaasında, mirasbırakanın gerçek irade ve amacının mirasçılardan mal kaçırmak olduğunu, gerek 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesindeki "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür" hükmü ve gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 190/1. maddesindeki "İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir" hükmü uyarınca davacı taraf kanıtlamalıdır.

Muris muvazaası davalarında; mirasbırakan tarafından yapılan temlikin muvazaalı ve terekeden mal kaçırma amacıyla yapıldığını ispat yükü davacı tarafa aittir. Taraflarca davada dayanılan delillerin az yukarıda açıklanan uygulamada yerleşen ilkelerden (ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki) yararlanılmak suretiyle her somut olayın özelliğine göre değerlendirmesi gerekmektedir.

12- Dava konusu taşınmaz satış suretiyle devredilmiş, davalı da, satın alma savunmasında bulunmuştur. Mahkeme ve Özel Daire arasında, taşınmaz satış bedelinin para olarak davalı tarafından ödenmediği konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Yerel mahkeme, taşınmazın bakım karşılığı devredildiği ve bedelin bu şekilde ödendiğini kabul ederek önceki kararında direnmiştir.

Bu aşamada, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun, Yargılamaya Hâkim Olan ilkelerden, “Taraflarca getirilme İlkesi” ne bakmak gerekir. “Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hakim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Kanunda belirtilen durumlar dışında hâkim, kendiliğinden delil toplayamaz.”(HMK. m. 25)

13- Somut olgular ve yasal düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde;

Somut olayda; tarafların ortak miras bırakanı Asım’ın evinin bulunduğu ve geçimini sağladığı fındıklık niteliğindeki tek taşınmazını birlikte yaşadığı davalı oğluna satış suretiyle devrettiği, davalı taşınmazı satın aldığını savunmuş ise de satış bedelinin para olarak ödendiğini kanıtlayamadığı, mahkemece, mirasbırakan ve eşinin uzun yıllar felçli ve yatalak oldukları, davalı tarafından bakıldıkları ve bakımın normal bakımı aşması nedeniyle bedelin bakım olarak ödendiği kabul edilmiş ise de, yargılamanın hiç bir aşamasında davalı babasının felçli ve yatalak olduğunu, normali aşan özel bir bakım yaptığı ve bu bakım karşılığı temlikin yapıldığını ileri sürlmemiştir. Davacı tanığı Cevdet, ölümünden önce son 1-2 yıl, tarafların kız kardeşi davalı tanığı Hamiyet son dört yıl mirasbırakanın felçli olduğunu, tarafların dayısı tanık Ömer kanser olduğunu belirtmişler ise de yatalak olduğu, normali aşan özel bir bakım yapıldığı ve yine normali aşan mirasbırakanın mal satmasını gerektirecek derecede tedavi harcaması yapıldığı, tedavi giderlerinin davalı tarafından karşılandığı ifade edilmediği gibi özel bakım ve tedavi giderleri ile ilgili dosyaya belge de sunulmamıştır. Mirasbırakanın mal satmasını gerektiren bir durum olduğu ve taşınmazı davalının satın aldığı, işlemin gerçek bir satış olduğu kanıtlanmamıştır.

Mirasbırakanın ölünceye kadar, davalı küçük oğlu ile aynı evde yaşadığı, davacıların ise başka şehirlerde yaşadıkları, mirasbırakanın davacı oğulları ile küs olduğu taraf tanıklarınca ifade edilmiş, hatta davalı tanığı kız kardeş Hatice, mirasbırakanın davacıları evlatlıktan reddettiğini beyan etmiştir.

Yerel mahkemece, murisin iradesinin korunması gerektiği belirtilmiş ise de; 01.04.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararında,” Miras Hukuku, mirasbırakanın iptali mümkün ölüme bağlı tasarruflarında bile onun son arzularına değer vermemiştir. (Medeni Kanunun md. 499 ve 500) Ölenin son arzularına saygı ilkesi, ancak onun hukuka uygun tasarrufları için söz konusudur. Bu bakımdan miras hukukunda ölenin son isteklerine saygısızlık gibi bir düşünce de kabul edilemez.” gerekçesine yer verilmiş olup İçtihadı Birleştirme Kararındaki yol gösterici nitelikteki bu gerekçeye göre, miras hukukunda miras bırakanın son arzusu gibi bir görüş kabul edilemez.

[b]14-Sonuç:[/b]

Mirasbırakanın, içinde oturduğu evi bulunan, tek gelir kaynağı olan taşınmazını, birlikte yaşadığı davalı oğluna satmasını gerektiren haklı ve makul bir nedenin varlığı kanıtlanamadığı gibi satın aldığı savunmasında bulunan davalının satış bedeli ödediği de kanıtlanmamıştır. Davalının, bakım karşılığı bedelin ödendiği yönünde bir savunması olmamasına ayrıca mirasbırakanın yatalak ve normali aşan bir bakım ihtiyacı içinde olduğu yönünde de savunma ve delil olmamasına rağmen mahkemenin bu gerekçeyle işlemin muvazaalı olmadığı görüşü HMK’nın 25. maddesine aykırıdır.

Belirtilen nedenlerle, mirasbırakanın küs olduğu davacı çocuklarından mal kaçırmak amacıyla tek mal varlığını davalı oğluna bedelsiz ve muvazaalı olarak devrettiği, devrin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun davacı delilleriyle kanıtlandığı, yerel mahkeme kararının bozulması gerektiğini düşündüğümüzden, sayın çoğunluğun hükmün onanması yönündeki görüşüne katılınmamıştır.

HGK 23.01.2020 T. E: 2017/1-1247, K: 47
Annesine ve babasına bakan evlada tek bir gayrimenkulün satış yoluyla devrinin muvazaalı olarak kabul edilmeyeceği-

1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü.

[b]I. YARGILAMA SÜRECİ[/b]

[b]Davacılar İstemi:[/b]

4. Davacılar vekili 23.11.2011 tarihli dava dilekçesinde; tarafların kardeş olduklarını, babaları muris ...'ın 2006 yılında vefat ettiğini, sağlığında üzerinde ev bulunan 9150 m2 büyüklüğündeki 366 parsel sayılı taşınmazını kendisi ile birlikte oturan küçük oğlu ...'a 08.07.2003 tarihinde satış suretiyle devrettiğini, ancak görünüşte satış biçiminde yapılan devrin gerçekte bağış olduğunu, murisin diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak bu işlemi yaptığını, mirasbırakanın mal satmasını gerektirir makul bir sebebin bulunmadığı gibi davalının da taşınmazı satın alacak ekonomik gücünün bulunmadığını, satış bedeli ile gerçek değer arasında önemli fark bulunduğunu ileri sürerek, davacıların miras payları oranında tapu iptali ve tescil isteminde bulunmuştur.

[b]Davalı Cevabı:[/b]

5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin 25 yıldır fırıncılık yaptığını, anne ve babası ile aynı evde yaşadığını, annesinin son 4-5 yılını yatalak ve felçli olarak geçirdiğini, bu süreçte davacı ...'ın Almanya'da olup maddi ve manevi olarak anne ve babası ile ilgilenmediğini, davalının çalışarak biriktirdiği para ile kendi ailesine baktığı gibi anne ve babasının geçimini de sağladığını, dava konusu taşınmaza bina inşa ederek birinci katını kendi imkânları ile tamamladığını, murisin taşınmazı satacağını elde edeceği para ile de kendisi ve eşinin bakım masraflarını karşılayacağını söylemesi üzerine davalının başkasına gitmemesi, anne ve babasının evsiz kalmaması için taşınmazı alarak onlarla aynı evde yaşamaya devam ettiğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

[b]İlk Derece Mahkemesi Kararı:[/b]

6. Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.12.2013 tarihli ve 2011/394 E., 2013/696 K. sayılı kararı ile; ölünceye kadar bakma sözleşmesinin taraflara karşılıklı borç yükleyen ivazlı sözleşmelerden olduğu, diğer taraftan evladın elverdiğince ebeveynine bakıp yardım etmesi ahlâki bir görev ise de görev sınırının aşıldığı, ana ve babanın normal bakımın ötesinde ihtimama muhtaç olduğu durumlarda evladın yaptığı hizmetin karşılığında bir şey istemesinin hukuka uygun düşeceği, böyle bir durumda temlikin ivazlı olduğunun kabulü gerekeceği, somut olayda özellikle taraf tanıklarının beyanlarına göre mirasbırakan ve eşinin ölümlerinden önce uzun bir süre felçli ve yatağa bağımlı olmaları nedeniyle bakıma muhtaç oldukları, bu süreçte ve öncesinde muris ve eşine davalının baktığı, her türlü ihtiyaçlarının davalı tarafından karşılandığı, maddi durumlarının iyi olmasına rağmen davacıların anne ve babalarına maddi ve manevi destekte bulunmadıkları, bu sebeple mirasbırakan ile aralarının açık olduğu, mirasbırakanın taşınmazı kendisi ve eşine bakması sebebiyle davalıya devrettiği, bu sebeple devrin ivazlı olduğu, içtihatlar dikkate alındığında satış bedelinin illa para olmasının gerekmediği, murisin iradesinin mümkün olduğunca korunması gerektiği, temlikteki asıl amacın mirasçıdan mal kaçırmak değil ölünceye kadar bakım sağlamak olduğu ve muvazaa ile illetli bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 19.02.2015 tarihli ve 2014/3070 E., 2015/2553 K. sayılı kararı ile; "...Somut olaya gelince, miras bırakanın mal satmaya ihtiyacının bulunmadığı, temlike konu taşınmaz dışında murisin başkaca mal varlığının olmadığı, bir kimsenin tek mal varlığını yaşam süreci içerisinde ihtiyacı olmadığı hâlde elden çıkarmasının yaşamın gerçeklerine ve hayatın olağan akışına uygun düştüğünün söylenemeyeceği, davalının satış bedelini ödediğini de kanıtlayamadığı, akitte gösterilen değer ile taşınmazın gerçek değeri arasında aşırı fiyat farkı olduğu hususları dosya kapsamı ile sabit olup bu olgular yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde mirasbırakanın temlikteki gerçek amacının mirasçıdan mal kaçırma olduğu ve temlikin muvazaalı olduğu kabul edilmelidir.

Hâl böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir..."gerekçesi ve oy çokluğu ile bozulmuştur.

[b]Direnme Kararı:[/b]

9. Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 04.06.2015 tarihli ve 2015/266 E., 2015/276 K. sayılı kararında, ilk hükümdeki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.

[b]Direnme Kararının Temyizi:[/b]

10. Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

[b]II. UYUŞMAZLIK[/b]

11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların ortak murisi tarafından davalı oğluna satış suretiyle yapılan temlikin gerçekte diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

[b]III. GEREKÇE[/b]

12. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Hemen belirtilmelidir ki; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır." hükmüne yer verilmiştir.

13. Buna göre muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir.

14. Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.

15. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.

16. Eldeki davanın konusunu oluşturan ve "muris muvazaası" olarak isimlendirilen muvazaa türünün ise Türk Hukukunda büyük bir yeri ve önemi vardır. Muvazaa davalarının büyük bölümü muris muvazaasına ilişkin bulunmaktadır.

17. Az yukarıda açıklanan Türk Borçlar Kanunu'nun genel hükmü dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme kanunlarımızda yer almamaktadır. Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas kaynağını 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı oluşturmaktadır.

18. 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile "Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu'nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına" karar verilmiştir.

19. 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasbırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir.

20. Muris muvazaasında, mirasbırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, mirasbırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda "tam muvazaa" özelliği de taşınmaktadır.

21. Muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur ise mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık bir anlatımla, 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere bu muvazaa türünde mirasbırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır.

22. Bu nedenle, mirasbırakanın muvazaalı işlemi yaparken gerçek irade ve amacı mirasçılarından mal kaçırmak olmalıdır. Murisin mirasçılarından mal kaçırma amacının bulunmaması hâlinde 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı bulunmamaktadır.

23. Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi de davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır.

24. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması ise genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

25. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; davaya konu taşınmaz 1933 doğumlu muris ... adına kayıtlı iken 08.07.2003 tarihinde ve 7.600.000.000TL bedelle muris tarafından davalı oğlu Hayrettin'e satış suretiyle temlik edilmiştir. Eldeki dava ise murisin diğer oğulları Nurettin, Abdurrahim ve Yücel tarafından açılmıştır.

26. Dosyada dinlenen tanık beyanlarından; davalının evlendikten sonra anne ve babası ile birlikte yaşamaya devam ettiği, akciğer kanseri olması nedeniyle tedavi gören ve yine beş yıl boyunca cezaevinde kalan babasının bakım ve ihtiyaçları ile ilgilendiği gibi bu süreçte yatağa bağımlı olan annesine de baktığı anlaşılmaktadır.

27. Tarafların kardeşi olan tanık Hamiyet Yıldız'ın beyanına göre mirasbırakan ölmeden önceki son dört yılını felçli olarak geçirmiş olup, ölünceye kadar anne ve babası ile birlikte oturan ve onların her türlü ihtiyaçları ile ilgilenen davalının, yaşlarının ilerleyip hasta ve bakıma muhtaç oldukları zor dönemlerinde de anne ve babasını yalnız bırakmayarak bakım ve ihtiyaçlarını temin ettiği, davacı çocuklarının ise gerekli ilgiyi göstermedikleri, ziyarete dahi gelmedikleri anlaşılmaktadır.

28. Olayların bu gelişimi; kanser tedavisi gören, beş yıl boyunca cezaevinde kalan ve ölmeden önceki son dört yılını felçli olarak geçiren murisin diğer mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla değil de davalı oğlunun gerek kendisi gerekse eşine o güne kadar sağladığı bakım ve desteğin yarattığı minnet duygusu ve yine ileride de bakacağı düşüncesiyle temlikte bulunduğunu göstermektedir. Nitekim, temlik tarihinden sonra da muris ve eşine davalının baktığı dosya kapsamı ile sabittir.

29. Diğer taraftan, cevap dilekçesi bir bütün olarak değerlendirildiğinde bakım savunmasında bulunan davalının, son dört yılını felçli olarak geçiren babasına sağladığı bakımın normal bir bakım olarak kabul edilemeyeceği, özel bir bakım ve destek sağladığı, böyle olunca eldeki davada davalının bu hizmetinin semen olarak değerlendirilmesi hukuka uygun düşeceğinden, yapılan temlikin ivazlı olduğunun da kabulü gerekmektedir.

30. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 28.04.2009 tarihli ve 2009/1-130 E., 2009/150 K.; 16.06.2010 tarihli ve 2010/1-295 E., 2010/333 K. ile 23.05.2019 tarihli ve 2017/1-1263 E., 2019/603 K. sayılı kararlarında da özel bakım ve hizmetin semen olarak değerlendirilmesi gerektiği hususu benimsenmiştir.

31. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, somut olayda mirasbırakanın içinde oturduğu evi bulunan ve tek gelir kaynağı olan taşınmazını birlikte yaşadığı oğluna satmasını gerektirir haklı bir nedeninin bulunmadığı, taşınmazı satın aldığını savunan davalının da satış bedeli ödediğini kanıtlayamadığı, devrin bakım karşılığı yapıldığı yönünde de bir savunmanın bulunmadığı, ayrıca murisin özel bir bakım ihtiyacı içinde olduğu yönünde de bir delilin olmadığı, ayrıca mirasbırakanın diğer oğulları ile arasının açık olduğu gözetildiğinde dava konusu taşınmazın mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak temlik edildiği, böyle olunca da direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

32. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin davanın reddine ilişkin olarak verdiği direnme kararı açıklanan gerekçeler karşısında yerindedir.

33. Usul ve yasaya uygun olan direnme kararının onanması gerekir.

[b]IV. SONUÇ:[/b]

Açıklanan nedenlerle;

Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 23.01.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.

[b]KARŞI OY[/b]

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

1- Uyuşmazlık; tarafların ortak mirasbırakanı tarafından davalı oğluna yaptığı temlikin gerçekte diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddiasının, dosya kapsamı ve toplanan delillere göre davacı tarafça kanıtlanıp kanıtlanamadığı noktasında toplanmaktadır.

2- İlk derece mahkemesince; evladın elverdiğince ebeveynine bakıp yardım etmesi ahlâki bir görev ise de görev sınırının aşıldığı, ana ve babanın normal bakımın ötesinde ihtimama muhtaç olduğu durumlarda, evladın bir şey istemesinin hukuka uygun düşeceği, böyle bir durumda temlikin ivazlı olduğunun kabulü gerekeceği somut olayda taraf tanıklarının beyanlarına göre mirasbırakan ve eşinin ölümlerinden önce uzunca bir süre felçli ve yatalak olmaları nedeniyle bakıma muhtaç oldukları, muris ve eşine önceden beri davalının baktığı, maddi durumlarının iyi olmasına rağmen davacıların anne ve babalarına maddi ve manevi destekte bulunmadıkları, bu sebeple murisle aralarının açık olduğu, murisin taşınmazı kendisi ve eşine bakması sebebiyle davalıya devrettiği, bu sebeple devrin ivazlı olduğu, içtihatlar dikkate alındığında satış bedelinin illa para olmasının gerekmediği, murisin iradesinin mümkün olduğunca korunması gerektiği, temlikteki asıl amacın mirasçıdan mal kaçırmak değil ölünceye kadar bakım sağlamak olduğu ve muvazaa ile illetli bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

3- Verilen kararın davacılar vekili tarafından temyizi üzerine Özel Dairece "... mirasbırakanın mal satmaya ihtiyacının bulunmadığı, temlike konu taşınmaz dışında murisin başkaca mal varlığının olmadığı, bir kimsenin tek mal varlığını yaşam süreci içerisinde ihtiyacı olmadığı halde elden çıkarmasının yaşamın gerçeklerine ve hayatın olağan akışına uygun düştüğünün söylenemeyeceği, davalının satış bedelini ödediğini de kanıtlayamadığı, akitte gösterilen değer ile taşınmazın gerçek değeri arasında aşırı fiyat farkı olduğu hususları dosya kapsamı ile sabit olup bu olgular yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde mirasbırakanın temlikteki amacının mirasçıdan mal kaçırma olduğu ve temlikin muvazaalı olduğu.... davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuş, karşı görüşte, “Resmi akitte gösterilen değer ile taşınmazın gerçek değeri arasındaki aşırı fark tek başına muris muvazaası yapıldığını kanıtlayamayacağı, mirasbırakanın herhangi bir sosyal güvencesi olmaması, bakımının davacı tarafından sağlanması, bakımında -koşulları varsa- bedel olarak kabulünün mümkün bulunmasına göre; muris muvazaası yapıldığının ispatlanamadığı.... Mahkeme kararının onanması " gerektiği belirtilmiştir

4- Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiş; karar davacılar vekilince temyiz edilmiştir.

5- Direnme kararının davacılar vekilince temyizi üzerine, Hukuk Genel Kurulu çoğunluk görüşü ile Özel Daire Bozma kararı benimsenerek, “ Mirasbırakanın davalıya yaptığı temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı yapıldığının davacı tarafça kanıtlanamadığı” gerekçesi ile yerel mahkeme kararı onanmıştır.

6- Çoğunluk görüşüne, yasal düzenlemeler ile emsal içtihatlar yönünde iştirak edilmemiştir.

7- Uyuşmazlığın çözümünde, öncelikle muvazaa ve muris muvazaası kavramlarına bakmak gerekir.

8- Muvazaa; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanmaktadır. Hukukumuzda muvazaa 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 18.) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır." hükmüne yer verilmiştir.

Bu yasal tanıma göre muvazaa; sözleşmenin taraflarının üçüncü kişileri aldatmak amacı ile kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm, sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir.

Muvazaa; gerek öğretide ve gerekse uygulamada, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.

9- Türk Borçlar Kanunu’nda, muvazaa ile ilgili belirtilen yasal ve genel hüküm dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme yer almamaktadır.

Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas hukuki dayanağını 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı oluşturmaktadır.

Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı ile "Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu'nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına" karar verilmiştir.

1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasbırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir.

Muris muvazaasında, mirasbırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Mirasbırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak tapulu taşınmazın temliki istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda "tam muvazaa" özelliği de taşınmaktadır.

Muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık bir anlatımla, 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında açıkça belirtildiği üzere bu muvazaa türünde mirasbırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır. Bu nedenle, mirasbırakanın muvazaalı işlemi yaparken gerçek irade ve amacı, mirasçılarından mal kaçırmak olmalıdır.

10- Muris muvazaasının varlığından söz edilebilmesi için mirasbırakanın terekeden mal kaçırma amacıyla hareket etmesi gerekir. Murisin mirasçılarından mal kaçırma amacının bulunmaması hâlinde 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı bulunmamaktadır.

Bu nedenle, muris muvazaası iddiasına dayalı uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılması, bu davaların esasını oluşturmaktadır.

Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması ise genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

11- Muris muvazaasında, mirasbırakanın gerçek irade ve amacının mirasçılardan mal kaçırmak olduğunu, gerek 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesindeki "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür" hükmü ve gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 190/1. maddesindeki "İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir" hükmü uyarınca davacı taraf kanıtlamalıdır.

Muris muvazaası davalarında; mirasbırakan tarafından yapılan temlikin muvazaalı ve terekeden mal kaçırma amacıyla yapıldığını ispat yükü davacı tarafa aittir. Taraflarca davada dayanılan delillerin az yukarıda açıklanan uygulamada yerleşen ilkelerden (ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki) yararlanılmak suretiyle her somut olayın özelliğine göre değerlendirmesi gerekmektedir.

12- Dava konusu taşınmaz satış suretiyle devredilmiş, davalı da, satın alma savunmasında bulunmuştur. Mahkeme ve Özel Daire arasında, taşınmaz satış bedelinin para olarak davalı tarafından ödenmediği konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Yerel mahkeme, taşınmazın bakım karşılığı devredildiği ve bedelin bu şekilde ödendiğini kabul ederek önceki kararında direnmiştir.

Bu aşamada, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun, Yargılamaya Hâkim Olan ilkelerden, “Taraflarca getirilme İlkesi” ne bakmak gerekir. “Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hakim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Kanunda belirtilen durumlar dışında hâkim, kendiliğinden delil toplayamaz.”(HMK. m. 25)

13- Somut olgular ve yasal düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde;

Somut olayda; tarafların ortak miras bırakanı Asım’ın evinin bulunduğu ve geçimini sağladığı fındıklık niteliğindeki tek taşınmazını birlikte yaşadığı davalı oğluna satış suretiyle devrettiği, davalı taşınmazı satın aldığını savunmuş ise de satış bedelinin para olarak ödendiğini kanıtlayamadığı, mahkemece, mirasbırakan ve eşinin uzun yıllar felçli ve yatalak oldukları, davalı tarafından bakıldıkları ve bakımın normal bakımı aşması nedeniyle bedelin bakım olarak ödendiği kabul edilmiş ise de, yargılamanın hiç bir aşamasında davalı babasının felçli ve yatalak olduğunu, normali aşan özel bir bakım yaptığı ve bu bakım karşılığı temlikin yapıldığını ileri sürlmemiştir. Davacı tanığı Cevdet, ölümünden önce son 1-2 yıl, tarafların kız kardeşi davalı tanığı Hamiyet son dört yıl mirasbırakanın felçli olduğunu, tarafların dayısı tanık Ömer kanser olduğunu belirtmişler ise de yatalak olduğu, normali aşan özel bir bakım yapıldığı ve yine normali aşan mirasbırakanın mal satmasını gerektirecek derecede tedavi harcaması yapıldığı, tedavi giderlerinin davalı tarafından karşılandığı ifade edilmediği gibi özel bakım ve tedavi giderleri ile ilgili dosyaya belge de sunulmamıştır. Mirasbırakanın mal satmasını gerektiren bir durum olduğu ve taşınmazı davalının satın aldığı, işlemin gerçek bir satış olduğu kanıtlanmamıştır.

Mirasbırakanın ölünceye kadar, davalı küçük oğlu ile aynı evde yaşadığı, davacıların ise başka şehirlerde yaşadıkları, mirasbırakanın davacı oğulları ile küs olduğu taraf tanıklarınca ifade edilmiş, hatta davalı tanığı kız kardeş Hatice, mirasbırakanın davacıları evlatlıktan reddettiğini beyan etmiştir.

Yerel mahkemece, murisin iradesinin korunması gerektiği belirtilmiş ise de; 01.04.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararında,” Miras Hukuku, mirasbırakanın iptali mümkün ölüme bağlı tasarruflarında bile onun son arzularına değer vermemiştir. (Medeni Kanunun md. 499 ve 500) Ölenin son arzularına saygı ilkesi, ancak onun hukuka uygun tasarrufları için söz konusudur. Bu bakımdan miras hukukunda ölenin son isteklerine saygısızlık gibi bir düşünce de kabul edilemez.” gerekçesine yer verilmiş olup İçtihadı Birleştirme Kararındaki yol gösterici nitelikteki bu gerekçeye göre, miras hukukunda miras bırakanın son arzusu gibi bir görüş kabul edilemez.

[b]14-Sonuç:[/b]

Mirasbırakanın, içinde oturduğu evi bulunan, tek gelir kaynağı olan taşınmazını, birlikte yaşadığı davalı oğluna satmasını gerektiren haklı ve makul bir nedenin varlığı kanıtlanamadığı gibi satın aldığı savunmasında bulunan davalının satış bedeli ödediği de kanıtlanmamıştır. Davalının, bakım karşılığı bedelin ödendiği yönünde bir savunması olmamasına ayrıca mirasbırakanın yatalak ve normali aşan bir bakım ihtiyacı içinde olduğu yönünde de savunma ve delil olmamasına rağmen mahkemenin bu gerekçeyle işlemin muvazaalı olmadığı görüşü HMK’nın 25. maddesine aykırıdır.

Belirtilen nedenlerle, mirasbırakanın küs olduğu davacı çocuklarından mal kaçırmak amacıyla tek mal varlığını davalı oğluna bedelsiz ve muvazaalı olarak devrettiği, devrin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun davacı delilleriyle kanıtlandığı, yerel mahkeme kararının bozulması gerektiğini düşündüğümüzden, sayın çoğunluğun hükmün onanması yönündeki görüşüne katılınmamıştır.

HGK 23.01.2020 T. E: 2017/1-1247, K: 47

İtirazın Kaldırılması- Kötüniyet Tazminatı

Borçlu kiracı, takip talebine dayanak olan kira sözleşmesindeki imzayı reddetmiş fakat kiracılık ilişkisinin varlığını kabul ederek bir başka tarihli kira sözleşmesinin geçerli olduğunu öne sürmüşse; yetkisi dar olan icra mahkemesinin, hangi kira sözleşmesinin geçerli olduğu hususundaki yargılamayı genel mahkemeye bırakması ve bu sebeple itirazın kaldırılması talebinin reddine karar vermesi gerektiği- Uyuşmazlığın esası ile ilgili karar verilmediği için de alacaklı aleyhine kötü niyet tazminatına hükmedilmemesi gerektiği-

Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de; Alacaklının icra mahkemesine başvurusunda, itirazın kaldırılmasını talep ettiği, mahkemece borçlu kiracı tarafından takibe konu kira borcunun tamamının ödenmiş olduğu gerekçesi ile talebin reddine ve alacaklı aleyhine icra inkar tazminatına karar verildiği, alacaklının istinaf kanun yoluna başvurusunda, diğer istinaf sebeplerinin yanında aleyhine icra inkar tazminatına hükmedilemeyeceğini ve icra mahkemesi'nce kira sözleşmesinin geçerli olup olmadığının değerlendirilemeyeceğini ileri sürdüğü, Bölge Adliye mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği, kararın alacaklı tarafından temyiz edildiği görülmektedir.

Somut olayda, borçlu kiracı, takip talebine dayanak kira sözleşmesindeki imzayı reddetmekle beraber kiracılık ilişkisini kabul ederek 01/10/2011 tarihli kira sözleşmesinin geçerli olduğunu belirtmiştir. Dar yetkili icra mahkemesince hangi kira sözleşmesinin geçerli olduğu hususunun genel mahkemede yargılamayı gerektirdiği nazara alınarak bu gerekçe ile itirazın kaldırılması talebinin reddine karar verilmesi ve uyuşmazlığın esası ile ilgili karar verilmediği için de alacaklı aleyhine kötüniyet tazminatına hükmedilmemesi gerekirken, İlk Derece Mahkemesi'nce yazılı şekilde karar verilmesi ve istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesi'nce başvurunun esastan reddine karar verilmesi doğru değil ise de neticede istemin reddedildiği ve bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, ... Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi'nin 2019/944 Esas, 2019/895 Karar sayılı kararının kaldırılmasına, Isparta İcra Hukuk Mahkemesi'nin 2018/325 Esas, 2019/136 Karar sayılı kararının düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile; ... Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi'nin 2019/944 Esas, 2019/895 Karar sayılı kararının kaldırılmasına, Isparta İcra Hukuk Mahkemesi'nin 2018/325 Esas, 2019/136 Karar sayılı kararının hüküm fıkrasının 3 nolu bendinin hüküm fıkrasından tamamen çıkarılmasına, kararın düzeltilmiş bu şekliyle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 370/2. maddesi uyarınca ONANMASINA, karar düzeltilerek onandığından harç alınmasına yer olmadığına, 11/03/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

12. HD. 11.03.2020 T. E: 1244 , K: 2548
  • Cevap Yok
  • 16-08-2020, Saat: 08:02
  • DuraN
Borçlu kiracı, takip talebine dayanak olan kira sözleşmesindeki imzayı reddetmiş fakat kiracılık ilişkisinin varlığını kabul ederek bir başka tarihli kira sözleşmesinin geçerli olduğunu öne sürmüşse; yetkisi dar olan icra mahkemesinin, hangi kira sözleşmesinin geçerli olduğu hususundaki yargılamayı genel mahkemeye bırakması ve bu sebeple itirazın kaldırılması talebinin reddine karar vermesi gerektiği- Uyuşmazlığın esası ile ilgili karar verilmediği için de alacaklı aleyhine kötü niyet tazminatına hükmedilmemesi gerektiği-

Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de; Alacaklının icra mahkemesine başvurusunda, itirazın kaldırılmasını talep ettiği, mahkemece borçlu kiracı tarafından takibe konu kira borcunun tamamının ödenmiş olduğu gerekçesi ile talebin reddine ve alacaklı aleyhine icra inkar tazminatına karar verildiği, alacaklının istinaf kanun yoluna başvurusunda, diğer istinaf sebeplerinin yanında aleyhine icra inkar tazminatına hükmedilemeyeceğini ve icra mahkemesi'nce kira sözleşmesinin geçerli olup olmadığının değerlendirilemeyeceğini ileri sürdüğü, Bölge Adliye mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği, kararın alacaklı tarafından temyiz edildiği görülmektedir.

Somut olayda, borçlu kiracı, takip talebine dayanak kira sözleşmesindeki imzayı reddetmekle beraber kiracılık ilişkisini kabul ederek 01/10/2011 tarihli kira sözleşmesinin geçerli olduğunu belirtmiştir. Dar yetkili icra mahkemesince hangi kira sözleşmesinin geçerli olduğu hususunun genel mahkemede yargılamayı gerektirdiği nazara alınarak bu gerekçe ile itirazın kaldırılması talebinin reddine karar verilmesi ve uyuşmazlığın esası ile ilgili karar verilmediği için de alacaklı aleyhine kötüniyet tazminatına hükmedilmemesi gerekirken, İlk Derece Mahkemesi'nce yazılı şekilde karar verilmesi ve istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesi'nce başvurunun esastan reddine karar verilmesi doğru değil ise de neticede istemin reddedildiği ve bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, ... Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi'nin 2019/944 Esas, 2019/895 Karar sayılı kararının kaldırılmasına, Isparta İcra Hukuk Mahkemesi'nin 2018/325 Esas, 2019/136 Karar sayılı kararının düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile; ... Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi'nin 2019/944 Esas, 2019/895 Karar sayılı kararının kaldırılmasına, Isparta İcra Hukuk Mahkemesi'nin 2018/325 Esas, 2019/136 Karar sayılı kararının hüküm fıkrasının 3 nolu bendinin hüküm fıkrasından tamamen çıkarılmasına, kararın düzeltilmiş bu şekliyle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 370/2. maddesi uyarınca ONANMASINA, karar düzeltilerek onandığından harç alınmasına yer olmadığına, 11/03/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

12. HD. 11.03.2020 T. E: 1244 , K: 2548

Sıra Cetveline İtiraz- Görev- Konut Kredisi

Sıra cetveline itiraz davalarının kural olarak genel mahkemelerde görülürken itiraz yalnız sıraya yönelik ise görevli mahkemenin İcra Mahkemesini olduğu- Konut kredisi (tüketici kredisi) teminatını teşkil etmek üzere düzenlenen ipotek akdinde yer alan, "rehin tesis edilen taşınmazın, bankanın, doğmuş ve doğacak diğer tüm alacaklarının da teminatını teşkil ettiğine" dair hüküm, yanıltıcı mahiyette olduğundan tüketici olan borçlu açısından yazılmamış sayılarak sonuca gidilmesi gerektiği-


Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
- K A R A R -
Davacı vekili, ipotek konusu taşınmazın ihale ile satışının yapıldığını, taşınmazın tapu kaydında halk bankası 100.yıl şubesi lehine ipotek bulunması nedeniyle Serik 1. İcra Müdürlüğünün sıra cetvelinde bu ipotek alacaklısına 1. sırada yer verildiğini, bu durumun usul ve yasaya aykırı olduğunu, ipoteğin dava dışı ...isimli kişi tarafından konut kredisine karşılık olmak üzere teminat olarak verildiğini, konut kredisine ilişkin borcun bulunmamasına rağmen kredi sözleşmelerinde ve ipotek sözleşmelerinde matbu olarak diğer kredi, çek, senet, kefalet ve bunun gibi borçlarına karşılık olarak da ipotek edildiğinin yazıldığını, bu nedenlerle sıra cetvelinin iptali ile Serik 1. İcra Müdürlüğünün 2013/3412 Esas sayılı dosya alacağının ilk sırada olduğunun tespitine, paranın tamamının bu icra dosyasına ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, müvekkili banka ile dava dışı ...arasında kredilerin asalet ve kefalet borçlarının teminatına ilişkin olarak 141.000,00 TL bedelli 1. sırada ipotek tesis edildiğini, ipoteğin limit ipoteği olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; her ne kadar dava dışı ...’nın davalı bankadan konut kredisi kullandığı ve konut kredisi nedeniyle bankaya herhangi bir borcu kalmadığı anlaşılsa da dava dışı borçlunun davalı bankaya başka borçlarının da bulunduğu, resmi senette ipoteğin sadece konut kredisi nedeniyle olduğuna ilişkin herhangi bir ibare bulunmadığı, aksine incelenen resmi senet örneğinden Varsak köyü 495 ada 22 parselde ...adına kayıtlı 6 no.lu meskenin Türkiye Halk Bankası A.Ş lehine bankanın merkez ve şubelerine karşı doğmuş ve doğacak tüm borçların 141.000,00 TL'sine kadar olan alacakları ile bu meblağa ilaveten ve ayrıca bu borçlarla ilgili doğmuş ve doğacak akdi faizler, vekalet ücreti, icra takip ve yargılama giderleri ile vs tutarların tamamını kapsamak üzere teminat olarak birinci derecede süresiz olarak ipotek edildiği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
1-İİK'nın 142. maddesi uyarınca sıra cetveline itiraz davaları kural olarak genel mahkemelerde görülür. Anılan maddenin son fıkrasına göre itiraz yalnız sıraya yönelik ise görev İcra Mahkemesinindir.
Somut olayda, davalı alacağının ipotek kapsamında olup olmadığı hususu yalnız sıraya yönelik bir itiraz olduğundan, bu hususun şikayet yoluyla çözümü icra mahkemesine aittir. Bu nedenle İcra Mahkemesi görevli olduğundan, mahkemenin görevsizliği sebebiyle HMK'nın 114/1-c ve 115/2. maddesi uyarınca davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmesi gerekirken, işin esasına girilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.
2-Kabule göre; banka lehine tesis edilen ipoteğin konut kredisinden kaynaklanan borcun teminatı olduğu tartışmasızdır. Konut kredisi (Tüketici Kredisi) teminatını teşkil etmek üzere düzenlenen ipotek akdinde yer alan, "rehin tesis edilen taşınmazın, bankanın, doğmuş ve doğacak diğer tüm alacaklarının da teminatını teşkil ettiğine" dair hüküm, yanıltıcı mahiyette olduğundan tüketici olan borçlu açısından yazılmamış sayılarak sonuca gidilmesi gerekirken aksi kabul yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda (1) ve (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, hükmün re'sen BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere
16.06.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
23. HD. 16.06.2020 T. E: 2016/9266, K: 2093

  • Cevap Yok
  • 16-08-2020, Saat: 08:01
  • DuraN
Sıra cetveline itiraz davalarının kural olarak genel mahkemelerde görülürken itiraz yalnız sıraya yönelik ise görevli mahkemenin İcra Mahkemesini olduğu- Konut kredisi (tüketici kredisi) teminatını teşkil etmek üzere düzenlenen ipotek akdinde yer alan, "rehin tesis edilen taşınmazın, bankanın, doğmuş ve doğacak diğer tüm alacaklarının da teminatını teşkil ettiğine" dair hüküm, yanıltıcı mahiyette olduğundan tüketici olan borçlu açısından yazılmamış sayılarak sonuca gidilmesi gerektiği-


Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
- K A R A R -
Davacı vekili, ipotek konusu taşınmazın ihale ile satışının yapıldığını, taşınmazın tapu kaydında halk bankası 100.yıl şubesi lehine ipotek bulunması nedeniyle Serik 1. İcra Müdürlüğünün sıra cetvelinde bu ipotek alacaklısına 1. sırada yer verildiğini, bu durumun usul ve yasaya aykırı olduğunu, ipoteğin dava dışı ...isimli kişi tarafından konut kredisine karşılık olmak üzere teminat olarak verildiğini, konut kredisine ilişkin borcun bulunmamasına rağmen kredi sözleşmelerinde ve ipotek sözleşmelerinde matbu olarak diğer kredi, çek, senet, kefalet ve bunun gibi borçlarına karşılık olarak da ipotek edildiğinin yazıldığını, bu nedenlerle sıra cetvelinin iptali ile Serik 1. İcra Müdürlüğünün 2013/3412 Esas sayılı dosya alacağının ilk sırada olduğunun tespitine, paranın tamamının bu icra dosyasına ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, müvekkili banka ile dava dışı ...arasında kredilerin asalet ve kefalet borçlarının teminatına ilişkin olarak 141.000,00 TL bedelli 1. sırada ipotek tesis edildiğini, ipoteğin limit ipoteği olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; her ne kadar dava dışı ...’nın davalı bankadan konut kredisi kullandığı ve konut kredisi nedeniyle bankaya herhangi bir borcu kalmadığı anlaşılsa da dava dışı borçlunun davalı bankaya başka borçlarının da bulunduğu, resmi senette ipoteğin sadece konut kredisi nedeniyle olduğuna ilişkin herhangi bir ibare bulunmadığı, aksine incelenen resmi senet örneğinden Varsak köyü 495 ada 22 parselde ...adına kayıtlı 6 no.lu meskenin Türkiye Halk Bankası A.Ş lehine bankanın merkez ve şubelerine karşı doğmuş ve doğacak tüm borçların 141.000,00 TL'sine kadar olan alacakları ile bu meblağa ilaveten ve ayrıca bu borçlarla ilgili doğmuş ve doğacak akdi faizler, vekalet ücreti, icra takip ve yargılama giderleri ile vs tutarların tamamını kapsamak üzere teminat olarak birinci derecede süresiz olarak ipotek edildiği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
1-İİK'nın 142. maddesi uyarınca sıra cetveline itiraz davaları kural olarak genel mahkemelerde görülür. Anılan maddenin son fıkrasına göre itiraz yalnız sıraya yönelik ise görev İcra Mahkemesinindir.
Somut olayda, davalı alacağının ipotek kapsamında olup olmadığı hususu yalnız sıraya yönelik bir itiraz olduğundan, bu hususun şikayet yoluyla çözümü icra mahkemesine aittir. Bu nedenle İcra Mahkemesi görevli olduğundan, mahkemenin görevsizliği sebebiyle HMK'nın 114/1-c ve 115/2. maddesi uyarınca davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmesi gerekirken, işin esasına girilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.
2-Kabule göre; banka lehine tesis edilen ipoteğin konut kredisinden kaynaklanan borcun teminatı olduğu tartışmasızdır. Konut kredisi (Tüketici Kredisi) teminatını teşkil etmek üzere düzenlenen ipotek akdinde yer alan, "rehin tesis edilen taşınmazın, bankanın, doğmuş ve doğacak diğer tüm alacaklarının da teminatını teşkil ettiğine" dair hüküm, yanıltıcı mahiyette olduğundan tüketici olan borçlu açısından yazılmamış sayılarak sonuca gidilmesi gerekirken aksi kabul yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda (1) ve (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, hükmün re'sen BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere
16.06.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
23. HD. 16.06.2020 T. E: 2016/9266, K: 2093