*Takipten Önce %4,55 / Sonra %9,10 / Satıştan Sonra %11,38
*Vazgeçme/Haricen Tahsil (Hacizden Önce) %2,27 -(Hacizden Sonra) %4,55
*Maaş ve Ücret Ödemelerinde %4,55
*Başvuru Harcı / Yerine Getirme Harcı 59,30.TL
*Tahliye Harcı -İcra Teb.Üzerine%1,13 /İcra Kanalıyla%2,27
*İhale Damga Vergisi : Binde 5,69
*Kefalet/Temlik/Taahhütname Damga Vergisi Binde 9,48
*Yediemine Ödenen Paralardan Damga V. Binde 9,48
*Resmi şahıslar adına şahıslara ödenecek
paralardan Kesilecek Damga V. Binde 7,59
*Kira Sözleşmelerinden Alınacak Damga Vergisi Binde 1,89
*Cezaevi Yapı Harcı %2
*Vekalet Suret Harcı 8,50.TL
*Haciz, Teslim ve Satış Harcı : 139,20.TL
2021 Yolluk Miktarı : 3.145,71.TL.
Haciz, Teslim, Satış Harcından Memura Ödenen 45,59.TL
İflasın Açılması, Konkordato İsteği, Masaya Katılma:97,70 TL
İCRA DAİRELERİNİN YILLIK ve 3'er AYLIK DÖNEMLERİNE ilişkin TEFTİŞ İŞLEMLERİ ÖRNEKLERİNE ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ

İstihkak davası- Satış Talebi- Haczin kaldırılması-

"İİK 99 uyarınca istihkak davası açılması ile yalnızca satışın yapılamayacağı, ancak satış isteme süresince satış talep edilmesinin gerektiği" gerekçesi ile "haczin kaldırılmasına" dair verilen icra mahkemesi kararının kesinleştiği görüldüğünden, istihkak davasının da konusuz kaldığının kabulü gerektiği- Bu durumda istihkak davasının konusuz kalması nedeniyle "karar verilmesine yer olmadığına" karar verilmesi ve davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerine hükmedilmesi gerektiği)-

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda İstanbul Anadolu 6. İcra Hukuk Mahkemesinin davalı üçüncü kişi K. Vinç Elleçleme ve Hidrolik İş Mak. San. Tic. A.Ş. yönünden reddine, davalı borçlu Ö. Hidrolik Makine San. ve Tic. Ltd. Şti. yönünden usulden reddine hükmüne karşı, davacı alacaklılar vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması sonunda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesince istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesinin ret kararının kaldırılmasına, davanın kabulüne karar verilmiş, bu kez Bölge Adliye Mahkemesi kararının Yargıtayca incelenmesi duruşmalı olarak davalı üçüncü kişi vekili, duruşmasız olarak davalı borçlu vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 08.06.2021 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davalı üçüncü kişi vekili Av. ... ile karşı taraftan davacı alacaklı vekili Av. Emre Çoban geldiler. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra dosyanın incelenmesi sonucu UYAP sistemi üzerinden dosya eksiklik talebi ile görülen eksikliklerin ikmali istenmiş olup eksiklik tamamlanmış olmakla dosya yeniden incelendi, gereği düşünüldü.KARARDavacı alacaklı vekili, borçlu ile üçüncü kişi şirket arasında organik bağ bulunduğunu, aynı alanda aynı adreste faaliyet gösterdiklerini, muvazaalı devirler yapıldığını iddia ederek, üçüncü kişinin istihkak iddiasının reddine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı üçüncü kişi vekili, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.Davalı borçlu, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.Mahkemece, haciz mahalli ile ödeme emrinin tebliğ edildiği adresin farklı olması, haciz mahallinde borçluya ait evrak bulunamaması, borçlunun gıyabında haczin yapılmasına dayalı ispat külfetinin davacı alacaklı da olduğu, üçüncü kişinin noter satış sözleşmesine delil olarak dayanması ve mahcuzun ticaret sicil odasına kayıtlı olması, davacı tarafından sunulan deliller ve dosya kapsamında davalı borçlu ile üçüncü kişi şirket arasında organik bağın varlığına dair herhangi bir delil ve emareye ulaşılamaması gerekçesi ile davanın reddine, borçlunun istihkak iddiasına karşı itiraz etmemesi nedeni ile borçlu şirket yönünden davanın husumetten reddine karar verilmiş, karara karşı davacı alacaklı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur.İstanbul Bölge Adliye Mahkemesince, borçlu şirket ve üçüncü kişi şirketin kurucularının aynı olması, T. K. ve C. K.'nın öncesinde borçlu şirkette ortak ve yetkili olmaları, haciz adresinin daha önce borçlu tarafından kullanılmış olması, borçlu şirket yetkilisi İbrahim Karakaş'ın üçüncü kişi şirkette sigortalı işçi olarak çalışması ve üçüncü kişi şirketin takibe konu ilamın yargılamasının yapıldığı iş kazasının gerçekleştiği tarihten sonra kurulmuş olması, borçlu şirket ve üçüncü kişi şirket arasında organik bağ olduğunu gösterdiğinden istinaf talebinin yerinde olduğu, ancak borçlunun istihkak iddiasına ilişkin tavrının belirli olmaması nedeniyle borçlu şirket yönünden husumet nedeni ile davanın reddine karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesi ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın kabulüne karar verilmiş, karar bu kez davalı üçüncü kişi vekili ile borçlu vekili tarafından bu kez temyiz edilmiştir.Dava, alacaklının İİK’nin 99. maddesine dayalı istihkak iddiasının reddi talebine ilişkindir.Dosya kapsamına göre, dava konusu 29.02.2016 tarihli haciz işlemi üçüncü kişi şirket ortağı huzurunda yapılmış olup, haciz sırasında üçüncü kişi şirket adına ortağı istihkak iddiasında bulunmuştur. İcra Müdürlüğünce 07.03.2016 tarihinde alacaklıya istihkak iddiasının reddi davası açmak üzere yedi gün süre verilmiş, eldeki dava süresi içinde açılmıştır.Hemen belirtmek gerekir ki, İİK madde 106’ya göre, alacaklı haczedilen taşınır malın satışını altı ay içerisinde istemek zorundadır. Aksi halde İİK madde 110’a göre taşınır mal üzerindeki haciz kendiliğinden düşer. Ancak haczedilen mal hakkında, İİK madde 97/8 gereğince istihkak davası açılır ise, satış isteme süresi işlemez.Somut olayda, süresi içinde istihkak davası açılmış olduğundan, hacizler halen geçerli olup, işin esasına girilerek hüküm verilmiş ise de, dosya kapsamında yer alan İstanbul Anadolu 17. İcra Hukuk Mahkemesinin 19.04.2021 tarihli ve 2021/ 88 Esas, 2021/267 Karar sayılı kararı ile, haciz işleminin 29.02.2016 tarihinde yapıldığı ve 6 aylık satış isteme süresinin bu tarihten itibaren başladığı, İİK madde 99; "Alacaklı tarafından süresinde açılan dava sonuçlanıncaya kadar, haczedilen malın satışı yapılamaz." hükmü düzenlenmiş ise de İİK madde 106 ve 110 hükümlerinde istihkak davası açılmasının satış isteme süresini durdurmayacağı, İİK madde 99 uyarınca istihkak davası açılması ile yalnızca satışın yapılamayacağı, ancak satış isteme süresince satış talep edilmesinin gerektiği, ancak dosyanın incelenmesinde alacaklı tarafından süresinde yapılmış bir satış talebinin bulunmadığı gerekçesi ile şikayetin kabulüne, İstanbul Anadolu 2. İcra Dairesi 2015/18685 Esas sayılı dosyasında 03.02.2021 tarihli müdürlük işleminin kaldırılmasına ve süresinde satış talep edilmeyen hacizli mal üzerindeki haczin kaldırılmasına karar verilmiştir. Dairemizin 10.06.2021 tarihli eksiklik talebi ile anılan kararın kesinleşip kesinleşmediğinin bildirilmesi istenmiş, Mahkemece taraflara çıkartılan e tebliğ mazbata suretleri eklenerek talep olmadığından kesinleştirme yapılamadığı bildirilmiş ise de, UYAP sistemine göre anılan kararın 02.06.2021 tarihinde kesinleştiği görülmüştür. Bu durumda, kesinleşen mahkeme kararı ile davaya konu haczin kaldırılmasına karar verildiğinden, istihkak davasının konusuz kaldığının kabulü gerekir. Davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi 6100 sayılı HMK'nin 331. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerinin takdiri gerektiğinden bahisle kararın bozulması gerekmiştir.SONUÇ: Davalı üçüncü kişi vekilinin temyiz isteminin kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nin 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 371. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalı borçlunun temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 3.050,00 TL avukatlık ücretinin davacı alacaklıdan alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan davalı üçüncü kişiye verilmesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edenlere ayrı ayrı iadesine, 28.06.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.8. HD. 28.06.2021 T. E: 2020/3322, K: 554
  • Cevap Yok
  • 21-10-2021, Saat: 22:59
  • DuraN
"İİK 99 uyarınca istihkak davası açılması ile yalnızca satışın yapılamayacağı, ancak satış isteme süresince satış talep edilmesinin gerektiği" gerekçesi ile "haczin kaldırılmasına" dair verilen icra mahkemesi kararının kesinleştiği görüldüğünden, istihkak davasının da konusuz kaldığının kabulü gerektiği- Bu durumda istihkak davasının konusuz kalması nedeniyle "karar verilmesine yer olmadığına" karar verilmesi ve davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerine hükmedilmesi gerektiği)-

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda İstanbul Anadolu 6. İcra Hukuk Mahkemesinin davalı üçüncü kişi K. Vinç Elleçleme ve Hidrolik İş Mak. San. Tic. A.Ş. yönünden reddine, davalı borçlu Ö. Hidrolik Makine San. ve Tic. Ltd. Şti. yönünden usulden reddine hükmüne karşı, davacı alacaklılar vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması sonunda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesince istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesinin ret kararının kaldırılmasına, davanın kabulüne karar verilmiş, bu kez Bölge Adliye Mahkemesi kararının Yargıtayca incelenmesi duruşmalı olarak davalı üçüncü kişi vekili, duruşmasız olarak davalı borçlu vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 08.06.2021 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davalı üçüncü kişi vekili Av. ... ile karşı taraftan davacı alacaklı vekili Av. Emre Çoban geldiler. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra dosyanın incelenmesi sonucu UYAP sistemi üzerinden dosya eksiklik talebi ile görülen eksikliklerin ikmali istenmiş olup eksiklik tamamlanmış olmakla dosya yeniden incelendi, gereği düşünüldü.KARARDavacı alacaklı vekili, borçlu ile üçüncü kişi şirket arasında organik bağ bulunduğunu, aynı alanda aynı adreste faaliyet gösterdiklerini, muvazaalı devirler yapıldığını iddia ederek, üçüncü kişinin istihkak iddiasının reddine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı üçüncü kişi vekili, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.Davalı borçlu, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.Mahkemece, haciz mahalli ile ödeme emrinin tebliğ edildiği adresin farklı olması, haciz mahallinde borçluya ait evrak bulunamaması, borçlunun gıyabında haczin yapılmasına dayalı ispat külfetinin davacı alacaklı da olduğu, üçüncü kişinin noter satış sözleşmesine delil olarak dayanması ve mahcuzun ticaret sicil odasına kayıtlı olması, davacı tarafından sunulan deliller ve dosya kapsamında davalı borçlu ile üçüncü kişi şirket arasında organik bağın varlığına dair herhangi bir delil ve emareye ulaşılamaması gerekçesi ile davanın reddine, borçlunun istihkak iddiasına karşı itiraz etmemesi nedeni ile borçlu şirket yönünden davanın husumetten reddine karar verilmiş, karara karşı davacı alacaklı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur.İstanbul Bölge Adliye Mahkemesince, borçlu şirket ve üçüncü kişi şirketin kurucularının aynı olması, T. K. ve C. K.'nın öncesinde borçlu şirkette ortak ve yetkili olmaları, haciz adresinin daha önce borçlu tarafından kullanılmış olması, borçlu şirket yetkilisi İbrahim Karakaş'ın üçüncü kişi şirkette sigortalı işçi olarak çalışması ve üçüncü kişi şirketin takibe konu ilamın yargılamasının yapıldığı iş kazasının gerçekleştiği tarihten sonra kurulmuş olması, borçlu şirket ve üçüncü kişi şirket arasında organik bağ olduğunu gösterdiğinden istinaf talebinin yerinde olduğu, ancak borçlunun istihkak iddiasına ilişkin tavrının belirli olmaması nedeniyle borçlu şirket yönünden husumet nedeni ile davanın reddine karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesi ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın kabulüne karar verilmiş, karar bu kez davalı üçüncü kişi vekili ile borçlu vekili tarafından bu kez temyiz edilmiştir.Dava, alacaklının İİK’nin 99. maddesine dayalı istihkak iddiasının reddi talebine ilişkindir.Dosya kapsamına göre, dava konusu 29.02.2016 tarihli haciz işlemi üçüncü kişi şirket ortağı huzurunda yapılmış olup, haciz sırasında üçüncü kişi şirket adına ortağı istihkak iddiasında bulunmuştur. İcra Müdürlüğünce 07.03.2016 tarihinde alacaklıya istihkak iddiasının reddi davası açmak üzere yedi gün süre verilmiş, eldeki dava süresi içinde açılmıştır.Hemen belirtmek gerekir ki, İİK madde 106’ya göre, alacaklı haczedilen taşınır malın satışını altı ay içerisinde istemek zorundadır. Aksi halde İİK madde 110’a göre taşınır mal üzerindeki haciz kendiliğinden düşer. Ancak haczedilen mal hakkında, İİK madde 97/8 gereğince istihkak davası açılır ise, satış isteme süresi işlemez.Somut olayda, süresi içinde istihkak davası açılmış olduğundan, hacizler halen geçerli olup, işin esasına girilerek hüküm verilmiş ise de, dosya kapsamında yer alan İstanbul Anadolu 17. İcra Hukuk Mahkemesinin 19.04.2021 tarihli ve 2021/ 88 Esas, 2021/267 Karar sayılı kararı ile, haciz işleminin 29.02.2016 tarihinde yapıldığı ve 6 aylık satış isteme süresinin bu tarihten itibaren başladığı, İİK madde 99; "Alacaklı tarafından süresinde açılan dava sonuçlanıncaya kadar, haczedilen malın satışı yapılamaz." hükmü düzenlenmiş ise de İİK madde 106 ve 110 hükümlerinde istihkak davası açılmasının satış isteme süresini durdurmayacağı, İİK madde 99 uyarınca istihkak davası açılması ile yalnızca satışın yapılamayacağı, ancak satış isteme süresince satış talep edilmesinin gerektiği, ancak dosyanın incelenmesinde alacaklı tarafından süresinde yapılmış bir satış talebinin bulunmadığı gerekçesi ile şikayetin kabulüne, İstanbul Anadolu 2. İcra Dairesi 2015/18685 Esas sayılı dosyasında 03.02.2021 tarihli müdürlük işleminin kaldırılmasına ve süresinde satış talep edilmeyen hacizli mal üzerindeki haczin kaldırılmasına karar verilmiştir. Dairemizin 10.06.2021 tarihli eksiklik talebi ile anılan kararın kesinleşip kesinleşmediğinin bildirilmesi istenmiş, Mahkemece taraflara çıkartılan e tebliğ mazbata suretleri eklenerek talep olmadığından kesinleştirme yapılamadığı bildirilmiş ise de, UYAP sistemine göre anılan kararın 02.06.2021 tarihinde kesinleştiği görülmüştür. Bu durumda, kesinleşen mahkeme kararı ile davaya konu haczin kaldırılmasına karar verildiğinden, istihkak davasının konusuz kaldığının kabulü gerekir. Davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi 6100 sayılı HMK'nin 331. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerinin takdiri gerektiğinden bahisle kararın bozulması gerekmiştir.SONUÇ: Davalı üçüncü kişi vekilinin temyiz isteminin kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nin 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nın 371. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalı borçlunun temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 3.050,00 TL avukatlık ücretinin davacı alacaklıdan alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan davalı üçüncü kişiye verilmesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edenlere ayrı ayrı iadesine, 28.06.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.8. HD. 28.06.2021 T. E: 2020/3322, K: 554

Genel haciz yolu ile ilamsız takip- Şikâyet- İtiraz-

Genel haciz yolu ile ilamsız takip- Şikâyet- İtiraz-
 
Kuruma başvuru yapılması ve otuz günlük ödeme süresi geçmeden Kurum aleyhine cebri icra yoluna başvurulamayacağı düzenlemesinin emredici bir hüküm olup, takip şartı olduğu- (Bu durumun) Maddi hukuka ilişkin olmayıp, takip hukukuna ilişkin olduğundan ve re’sen gözetilmesi gerektiğinden şikâyet sebebi teşkil ettiği- İcra memurunun kusurlu olup olmamasının, icra mahkemesinde inceleme konusu yapılan işin şikâyet olup olmadığını belirlemede etkili olmadığı-

HGK. 6.07.2021 T. 631/9341. Taraflar arasındaki "takibin iptali" isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, ... 3. İcra (Hukuk) Mahkemesince verilen istemin reddine ilişkin karar borçlu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına direnilmiştir.2. Direnme kararı borçlu vekili tarafından temyiz edilmiştir.3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:I. İNCELEME SÜRECİBorçlu İstemi:4. Borçlu vekili istem dilekçesinde; müvekkili aleyhine ... 8. İcra Dairesinin 2015/1350 E. sayılı dosyasında başlatılan takipte müvekkiline gönderilen örnek (7) nolu ödeme emrinin 04.02.2015 tarihinde tebliğ edildiğini, (11.09.2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile değişik) 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumuna İlişkin Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun’un 36. maddesinin 2. fıkrasının “…Kurumun taraf olduğu her türlü davalarda, Kurum aleyhine hükmedilen asıl alacak ile vekalet ücreti ve yargılama giderleri, alacaklı veya vekilinin Kuruma ödemeye dayanak makbuz ve belgelerle birlikte yazılı şekilde yapacağı müracaat üzerine bildireceği banka hesap numarasına, müracaat tarihinden itibaren otuz gün içinde ödenir. Bu süre geçmeden Kurum aleyhine cebri icra yollarına başvurulamaz. Belirtilen sürede ödeme yapılamaması hâlinde, söz konusu alacaklar genel hükümler dairesinde tahsil olunur. Mahkeme kararlarında yer alan miktarların kararın kesinleşmesinden önce ödenmesi hâlinde, söz konusu kararların ilgili mercilerce bozulmasını müteakip ödenen miktarlar, ödeme tarihinden itibaren işleyecek kanuni faizi ile birlikte ilgililerden tahsil edilir...” hükmünü içerdiğini, bu Kanun hükmü gereğince Kuruma yazılı başvuru yapılmadan icra takibi başlatılamayacağını ileri sürerek takibin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkeme Kararı:5. ... 3. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 17.02.2015 tarihli ve 2015/106 E., 2015/64 K. sayılı kararı ile; davanın (istemin) muacceliyet itirazı olduğu, takibin örnek (7) ilamsız (genel haciz yolu ile ilamsız takip) olduğu, ödeme emrinde de açıklanmış olduğu gibi bu tür takiplerde her türlü itiraz ve şikâyetin icra dairesine yapılması gerektiği, bu nedenle sair hususların incelenmediği gerekçesi ile davanın (istemin) reddine dosya üzerinden karar verilmiştir.Özel Daire Bozma Kararı:6. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde borçlu vekili temyiz isteminde bulunmuştur.7. Yargıtay 12. Hukuk Dairesince 17.12.2015 tarihli ve 2015/21841 E., 2015/32036 K. sayılı kararı ile;
"...Borçlu vekili; ... 8. İcra Müdürlüğü'nün 2015/1350 Esas sayılı dosyası ile aleyhlerine icra takibi yapıldığını, kurumun taraf olduğu her türlü davalarda kurum aleyhine hükmedilen asıl alacak ve vekalet ücreti ile yargılama giderleri, alacaklı veya vekilinin kuruma ödemeye dayanak makbuz ve belgelerle yazılı şekilde yapacağı müracaat üzerine bildireceği banka hesap numarasına, müracaat tarihinden itibaren 30 gün içinde ödeneceği, bu süre geçmeden kurum aleyhine cebri icra yollarına başvurulamayacağı, belirtilen sürede ödeme yapılmaması halinde söz konusu alacakların genel hükümler dairesinde tahsil olunacağı ileri sürerek takibin iptaline karar verilmesini istemiş, mahkemece, şikayetin reddine karar verilmiştir.Borçlu idarenin talebi, genel haciz yoluyla icra takibinde 5502 sayılı Kanunun 36. maddesine dayanarak takibin iptaline ilişkin olup, şikayet niteliğindedir. Borçlunun doğrudan icra mahkemesinde başvurmasında yasal bir engel bulunmamaktadır.
O halde, mahkemece, duruşma açılıp, tarafların ileri sürdüğü deliller toplanarak oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, şikayetin icra müdürlüğüne yapılması gerektiğinden bahisle yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir..." gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:8. ... 3. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 06.04.2016 tarihli ve 2016/133 E., 2016/266 K. sayılı kararı ile; takibin ilamlı icra takibi olduğu inancı ile icra mahkemesine başvurulduğunun dilekçe kapsamındaki "ilamlı icra takibi başlatılmış", "icra emri gönderilmiş" ibareleri ile sabit olduğu, şikâyet ve şartlarını düzenleyen İcra ve İflas Kanunu (İİK)’nun 16. maddesinde düzenlenen şikâyet hükümlerinin uygulanabilmesi için yasa tarafından icra müdürlüğüne veya icra mahkemesine görev yüklenmiş olmasının gerektiği, örneğin kambiyo takibinde ibraz olunan senedin kambiyo vasfına haiz olup olmadığı, ipoteğin paraya çevrilmesi ilamlı takibinde akit tablosunun kesin üst sınır niteliğinin denetimi gibi, ancak 5502 sayılı Kanun’un 36. maddesinde icra müdürlüklerine veya mahkemelere yüklenmiş bir görev olmadığı, takipte öncelikle idareye başvurulup başvurulmadığı, başvurulmuş ise belgesinin ibrazı konularında icra müdürlüğüne denetleme görev ve yetkisi verilmediği, genel haciz yolu ile ilamsız takipte herhangi bir belge eklemek zorunluluğunun da olmadığı, ilamsız icra takibinde borçlunun yapacağı her türlü itiraz ile takip duracağından takip talebi ve ödeme emri gönderilmesi hususunda icra müdürlüğünün insiyatifinin olmadığı, takibin başlatılması ve borçluya ödeme emri gönderilmiş olmasında icra müdürlüğüne atfı kabil bir kusur mevcut olmadığı, davacının (borçlunun) talebinin "taraflarına müracaat yapılmamış olmakla ödeme şartları gerçekleşmediğinden muacceliyet itirazı kapsamında borca itiraz" olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.Direnme Kararının Temyizi:9. Direnme kararı süresi içinde borçlu vekili tarafından temyiz edilmiştir.II. UYUŞMAZLIK10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; genel haciz yolu ile ilamsız takipte borçlunun icra mahkemesine başvurusunun şikâyet mi yoksa itiraz mı olduğu noktasında toplanmaktadır.III. GEREKÇE11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından öncelikle icra hukukunda itiraz ve şikâyet yollarının açıklanması gerekir.12. Borçlunun, borçlu olmadığını veya (alacağın müeccel olduğu, şarta bağlı olduğu gibi bir nedenle) alacaklının takip yapma yetkisi bulunmadığını icra dairesine bildirmesine ödeme emrine itiraz denir (İİK m. 62-66). İtiraz sebeplerini iki bakımdan sınıflandırmak mümkündür: 1) Maddî hukuka veya takip hukukuna dayanan itiraz sebepleri; 2) İleri sürülüş şekli bakımından itiraz sebepleri.13. İtiraz sebepleri daha çok maddî hukuka dayanır. Yani, itiraz daha çok takip konusu alacağa ilişkindir. Borçlu, maddî hukuk (meselâ 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu) bakımından, takip konusu alacağı ödemek zorunda olmadığını, ancak itiraz yolu ile ileri sürebilir. Burada borçlunun itirazı alacağa ilişkindir. Takip hukukuna dayanan itiraz sebeplerini ise, alacaklının takip yapma yetkisi (takibat icrası hakkı İİK m. 60/3, c.3) bulunmadığına ilişkin itirazlar olarak özetlemek mümkündür. Fakat, alacaklının takip yapma yetkisi bulunmadığına ilişkin bütün sebepler, itiraz sebebi değildir. Borçlunun ileri sürdüğü sebep, niteliği bakımından icra müdürünün kendiliğinden (re'sen) gözetmesi gereken bir sebep (şikâyet sebebi) değilse, itiraz yolu ile ileri sürülür. İcra müdürünün kendiliğinden gözetmesi gerekmeyen ve bu nedenle takip hukukuna dayanan birer itiraz sebebi teşkil eden hâllere; yetki itirazı (İİK m. 50/2), hakkında borç ödemeden aciz belgesi verilmiş olan müflis borçlunun yeni mal iktisap etmediği yolundaki itirazı (İİK m. 251/2) örnek verilebilir (Kuru, B: İcra ve İflas Hukuku, ... 2013, s. 222-223).14. İtiraz sebepleri, ileri sürülüş şekli bakımından imzaya itiraz ve borca itiraz olarak ikiye ayrılır. İmzaya itiraz, alacaklının bir âdi (hususi) senede dayanarak icra takibi yapmış olması hâlinde, borçlunun bu âdi senet altındaki imzanın kendisine ait olmadığı gerekçesiyle yapacağı itiraza, imzaya itiraz denir (İİK m. 60/3 c. l; 62/5). İmzaya itiraz dışındaki diğer bütün itirazlara, borca itiraz denir (İİK m. 60/3; c. 3; m. 60/4). Meselâ ödeme, takas, zamanaşımı, borcun müeccel olduğu, borcun şarta bağlı olduğu, icra dairesinin yetkisiz olduğu ve sıfat itirazı gibi (Kuru, s. 224-225).15. Şikâyet ise İİK'nın 16, 17 ve 18. maddelerinde düzenlenmiştir. Şikâyet icra ve iflas dairelerinin, kanuna aykırı olan veya hadiseye uygun bulunmayan işlemlerinin iptali veya düzeltilmesi veya yerine getirilmeyen veya sebepsiz sürüncemede bırakılan bir hakkın yerine getirilmesi için icra takibinin taraflarına veya hukukî yararı bulunan diğer kişilere tanınmış kendine özgü bir kanun yoludur (Kuru, s. 103). Şikâyeti medeni usul hukukunda yer alan hiçbir dava çeşidi içine sokmak mümkün değildir. İİK’nın 16. maddesine göre icra ve iflas dairesi işlemlerine karşı şikâyet yoluna ancak kanunun çözümünü mahkemeye bırakmadığı konularda (örneğin İİK'nın 142. maddesi uyarınca sıra cetveline itiraz davası) gidilebilir. Kanun koyucunun bazı hâllerde şikâyet yolunu kapalı tutmasının nedeni, takibe bağlı maddi hukuka ilişkin sorunların mahkemelere bırakılması düşüncesidir (Pekcanıtez, H./ Simil, C.: İcra ve İflas Hukukunda Şikâyet, 2. B., ... 2017, s. 31, 49).16. Şikâyet konusunu idarî işlemler oluşturduğundan, şikâyet medeni usul hukuku anlamında bir dava değildir. Şikâyette kişiler arasında uyuşmazlık yoktur. Şikâyet ile icra ve iflas memurlarının işlemlerinin kanuna veya olaya aykırılığı ileri sürülür. Takibin esasını oluşturan uyuşmazlığın maddi hukuk açısından incelenmesi ve bunun hakkında karar verilmesi şikâyette mümkün değildir. Şikâyete konu işlemin iptalini talep eden kişinin takibin diğer taraflarına karşı ileri sürebileceği bir sübjektif hakkı yoktur. Medeni usul hukukundaki davada davacı ve davalı olmak üzere iki taraf yer alır. Davanın konusunu tarafların sübjektif hakları oluşturur. Örneğin eda davası söz konusu ise dava kabul edildiğinde davalı bir şeye mahkûm edilir. Şikâyet hakkında verilen kararlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmez. Dava sonunda verilen kararla ise kesin hüküm teşkil eder ve aynı konuda ve aynı taraflar arasında yeniden dava açılamaz.17. Şikâyete konu olan işlemlerde, işlemi yapan memurun kusurlu olup olmamasının bir önemi yoktur. Şikâyet hakkında karar verilirken kusur araştırılmaz. Bu nedenle şikâyetin amacı, işlemi yapan memurun kusurlu olup olmadığının tespiti değildir (Pekcanıtez/ Simil, s. 8).18. Şikâyet ile itiraz arasında önemli farklar vardır. Şikâyet takip hukukunu ilgilendirir ve bununla icra ve iflas memurunun takip hukukuna ilişkin hükümleri uygulamadığı veya yanlış uyguladığı ileri sürülür. İtiraz ise alacağa karşı ve dolayısıyla maddi hukuk hükümlerine dayanmaktadır. Örneğin alacağın mevcut olmadığı, hükümsüz olduğu, alacağın alacaklının talep ettiği miktarda olmadığı, takas gibi bir sebeple sona erdiği gibi maddi hukuka ilişkin sebeplerle ileri sürülür (Pekcanıtez/ Simil, s. 35).19. Şikâyet, icra (veya iflâs) dairesinin icra-iflâs hukuku ile ilgili hükümleri uygulamaması veya yanlış uygulaması nedenine dayanır. Başka bir deyimle şikâyet, maddî hukuka değil, takip hukukuna ilişkin hükümlerin yanlış uygulanması hâlinde söz konusu olur. Şikâyet ile icra (veya iflâs) dairesinin takip hukukuna ilişkin görevlerini hiç yapmadığı veya yanlış yaptığı ileri sürülür. İİK, şikâyet sebeplerini dört grup altında toplamaktadır (m, 16). Bunlar işlemin kanuna aykırı olması, işlemin hadiseye uygun olmaması, bir hakkın yerine getirilmemesi, bir hakkın sebepsiz olarak sürüncemede bırakılmasıdır (Kuru, s. 104-105).20. İşlemin kanuna aykırı olması; Kanuna aykırılık, bir kanun hükmünün hiç uygulanmaması veya yanlış uygulanmasıdır. Buradaki kanun deyimine, başta İİK olmak üzere, diğer kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler de dahildir (Kuru, s. 105).21. İcra ve İflas Kanunu’nun 16. maddesinde işlemin “kanuna muhalif” olmasından söz edilmekte ise de buradaki kanun sözünün geniş olarak yorumlanması gerekir. Çünkü bu ifadenin dar yorumu hâlinde şikâyet konusu işlemin sadece İcra ve İflas Kanunu hükümlerine aykırı olması biçiminde anlaşılması gerekir. Halbuki takip hukukuna ilişkin hükümler sadece İİK’da toplanmayıp, diğer Kanunlarda da yer almaktadır. Diğer Kanunlarda bulunan takip hukukuna ilişkin hükümlerde icra organları tarafından uygulanmaktadır. O hâlde icra organlarınca uygulanan bu Kanun hükümlerine aykırı hâllerde Kanuna aykırılık kavramı içinde düşünülmesi ve şikâyete konu olmalıdır (Pekcanıtez/Simil, s. 82-83).22. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde ise; alacaklı tarafından borçlu Kurum aleyhine genel haciz yolu ile ilamsız icra takibi başlatıldığı, borçlu Kurumun icra mahkemesine başvurarak 5502 sayılı Kanun’un 36. maddesine göre Kuruma yazılı başvuru yapılmadan icra takibi başlatılamayacağını ileri sürerek takibin iptalini talep ettiği anlaşılmaktadır.23. 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumuna İlişkin Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun’un 36. maddesinin 2. fıkrası “…Kurumun taraf olduğu her türlü davalarda, Kurum aleyhine hükmedilen asıl alacak ile vekalet ücreti ve yargılama giderleri, alacaklı veya vekilinin Kuruma ödemeye dayanak makbuz ve belgelerle birlikte yazılı şekilde yapacağı müracaat üzerine bildireceği banka hesap numarasına, müracaat tarihinden itibaren otuz gün içinde ödenir. Bu süre geçmeden Kurum aleyhine cebri icra yollarına başvurulamaz. Belirtilen sürede ödeme yapılamaması hâlinde, söz konusu alacaklar genel hükümler dairesinde tahsil olunur. Mahkeme kararlarında yer alan miktarların kararın kesinleşmesinden önce ödenmesi hâlinde, söz konusu kararların ilgili mercilerce bozulmasını müteakip ödenen miktarlar, ödeme tarihinden itibaren işleyecek kanuni faizi ile birlikte ilgililerden tahsil edilir…” hükmünü içermektedir.24. Bu hükümde belirtilen Kuruma başvuru yapılması ve otuz günlük ödeme süresi geçmeden Kurum aleyhine cebri icra yoluna başvurulamayacağı düzenlemesi emredici bir hüküm olup, takip şartıdır. Maddi hukuka ilişkin olmayıp, takip hukukuna ilişkin olduğundan ve re’sen gözetilmesi gerektiğinden şikâyet sebebi teşkil eder. İcra memurunun kusurlu olup olmaması, icra mahkemesinde inceleme konusu yapılan işin şikâyet olup olmadığını belirlemede etkili değildir.25. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.26. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.IV. SONUÇ:Açıklanan nedenlerle;Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA,
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’na 5311 sayılı Kanun'un 29. maddesi ile eklenen Geçici 7. maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken İİK’nın 366/III. maddesi uyarınca kararın tebliğden itibaren on gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 06.07.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.HGK. 06.07.2021 T. E: 2018 / 631, K: 934
  • Cevap Yok
  • 21-10-2021, Saat: 22:58
  • DuraN
Genel haciz yolu ile ilamsız takip- Şikâyet- İtiraz-
 
Kuruma başvuru yapılması ve otuz günlük ödeme süresi geçmeden Kurum aleyhine cebri icra yoluna başvurulamayacağı düzenlemesinin emredici bir hüküm olup, takip şartı olduğu- (Bu durumun) Maddi hukuka ilişkin olmayıp, takip hukukuna ilişkin olduğundan ve re’sen gözetilmesi gerektiğinden şikâyet sebebi teşkil ettiği- İcra memurunun kusurlu olup olmamasının, icra mahkemesinde inceleme konusu yapılan işin şikâyet olup olmadığını belirlemede etkili olmadığı-

HGK. 6.07.2021 T. 631/9341. Taraflar arasındaki "takibin iptali" isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, ... 3. İcra (Hukuk) Mahkemesince verilen istemin reddine ilişkin karar borçlu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına direnilmiştir.2. Direnme kararı borçlu vekili tarafından temyiz edilmiştir.3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:I. İNCELEME SÜRECİBorçlu İstemi:4. Borçlu vekili istem dilekçesinde; müvekkili aleyhine ... 8. İcra Dairesinin 2015/1350 E. sayılı dosyasında başlatılan takipte müvekkiline gönderilen örnek (7) nolu ödeme emrinin 04.02.2015 tarihinde tebliğ edildiğini, (11.09.2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile değişik) 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumuna İlişkin Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun’un 36. maddesinin 2. fıkrasının “…Kurumun taraf olduğu her türlü davalarda, Kurum aleyhine hükmedilen asıl alacak ile vekalet ücreti ve yargılama giderleri, alacaklı veya vekilinin Kuruma ödemeye dayanak makbuz ve belgelerle birlikte yazılı şekilde yapacağı müracaat üzerine bildireceği banka hesap numarasına, müracaat tarihinden itibaren otuz gün içinde ödenir. Bu süre geçmeden Kurum aleyhine cebri icra yollarına başvurulamaz. Belirtilen sürede ödeme yapılamaması hâlinde, söz konusu alacaklar genel hükümler dairesinde tahsil olunur. Mahkeme kararlarında yer alan miktarların kararın kesinleşmesinden önce ödenmesi hâlinde, söz konusu kararların ilgili mercilerce bozulmasını müteakip ödenen miktarlar, ödeme tarihinden itibaren işleyecek kanuni faizi ile birlikte ilgililerden tahsil edilir...” hükmünü içerdiğini, bu Kanun hükmü gereğince Kuruma yazılı başvuru yapılmadan icra takibi başlatılamayacağını ileri sürerek takibin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkeme Kararı:5. ... 3. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 17.02.2015 tarihli ve 2015/106 E., 2015/64 K. sayılı kararı ile; davanın (istemin) muacceliyet itirazı olduğu, takibin örnek (7) ilamsız (genel haciz yolu ile ilamsız takip) olduğu, ödeme emrinde de açıklanmış olduğu gibi bu tür takiplerde her türlü itiraz ve şikâyetin icra dairesine yapılması gerektiği, bu nedenle sair hususların incelenmediği gerekçesi ile davanın (istemin) reddine dosya üzerinden karar verilmiştir.Özel Daire Bozma Kararı:6. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde borçlu vekili temyiz isteminde bulunmuştur.7. Yargıtay 12. Hukuk Dairesince 17.12.2015 tarihli ve 2015/21841 E., 2015/32036 K. sayılı kararı ile;
"...Borçlu vekili; ... 8. İcra Müdürlüğü'nün 2015/1350 Esas sayılı dosyası ile aleyhlerine icra takibi yapıldığını, kurumun taraf olduğu her türlü davalarda kurum aleyhine hükmedilen asıl alacak ve vekalet ücreti ile yargılama giderleri, alacaklı veya vekilinin kuruma ödemeye dayanak makbuz ve belgelerle yazılı şekilde yapacağı müracaat üzerine bildireceği banka hesap numarasına, müracaat tarihinden itibaren 30 gün içinde ödeneceği, bu süre geçmeden kurum aleyhine cebri icra yollarına başvurulamayacağı, belirtilen sürede ödeme yapılmaması halinde söz konusu alacakların genel hükümler dairesinde tahsil olunacağı ileri sürerek takibin iptaline karar verilmesini istemiş, mahkemece, şikayetin reddine karar verilmiştir.Borçlu idarenin talebi, genel haciz yoluyla icra takibinde 5502 sayılı Kanunun 36. maddesine dayanarak takibin iptaline ilişkin olup, şikayet niteliğindedir. Borçlunun doğrudan icra mahkemesinde başvurmasında yasal bir engel bulunmamaktadır.
O halde, mahkemece, duruşma açılıp, tarafların ileri sürdüğü deliller toplanarak oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, şikayetin icra müdürlüğüne yapılması gerektiğinden bahisle yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir..." gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:8. ... 3. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 06.04.2016 tarihli ve 2016/133 E., 2016/266 K. sayılı kararı ile; takibin ilamlı icra takibi olduğu inancı ile icra mahkemesine başvurulduğunun dilekçe kapsamındaki "ilamlı icra takibi başlatılmış", "icra emri gönderilmiş" ibareleri ile sabit olduğu, şikâyet ve şartlarını düzenleyen İcra ve İflas Kanunu (İİK)’nun 16. maddesinde düzenlenen şikâyet hükümlerinin uygulanabilmesi için yasa tarafından icra müdürlüğüne veya icra mahkemesine görev yüklenmiş olmasının gerektiği, örneğin kambiyo takibinde ibraz olunan senedin kambiyo vasfına haiz olup olmadığı, ipoteğin paraya çevrilmesi ilamlı takibinde akit tablosunun kesin üst sınır niteliğinin denetimi gibi, ancak 5502 sayılı Kanun’un 36. maddesinde icra müdürlüklerine veya mahkemelere yüklenmiş bir görev olmadığı, takipte öncelikle idareye başvurulup başvurulmadığı, başvurulmuş ise belgesinin ibrazı konularında icra müdürlüğüne denetleme görev ve yetkisi verilmediği, genel haciz yolu ile ilamsız takipte herhangi bir belge eklemek zorunluluğunun da olmadığı, ilamsız icra takibinde borçlunun yapacağı her türlü itiraz ile takip duracağından takip talebi ve ödeme emri gönderilmesi hususunda icra müdürlüğünün insiyatifinin olmadığı, takibin başlatılması ve borçluya ödeme emri gönderilmiş olmasında icra müdürlüğüne atfı kabil bir kusur mevcut olmadığı, davacının (borçlunun) talebinin "taraflarına müracaat yapılmamış olmakla ödeme şartları gerçekleşmediğinden muacceliyet itirazı kapsamında borca itiraz" olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.Direnme Kararının Temyizi:9. Direnme kararı süresi içinde borçlu vekili tarafından temyiz edilmiştir.II. UYUŞMAZLIK10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; genel haciz yolu ile ilamsız takipte borçlunun icra mahkemesine başvurusunun şikâyet mi yoksa itiraz mı olduğu noktasında toplanmaktadır.III. GEREKÇE11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından öncelikle icra hukukunda itiraz ve şikâyet yollarının açıklanması gerekir.12. Borçlunun, borçlu olmadığını veya (alacağın müeccel olduğu, şarta bağlı olduğu gibi bir nedenle) alacaklının takip yapma yetkisi bulunmadığını icra dairesine bildirmesine ödeme emrine itiraz denir (İİK m. 62-66). İtiraz sebeplerini iki bakımdan sınıflandırmak mümkündür: 1) Maddî hukuka veya takip hukukuna dayanan itiraz sebepleri; 2) İleri sürülüş şekli bakımından itiraz sebepleri.13. İtiraz sebepleri daha çok maddî hukuka dayanır. Yani, itiraz daha çok takip konusu alacağa ilişkindir. Borçlu, maddî hukuk (meselâ 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu) bakımından, takip konusu alacağı ödemek zorunda olmadığını, ancak itiraz yolu ile ileri sürebilir. Burada borçlunun itirazı alacağa ilişkindir. Takip hukukuna dayanan itiraz sebeplerini ise, alacaklının takip yapma yetkisi (takibat icrası hakkı İİK m. 60/3, c.3) bulunmadığına ilişkin itirazlar olarak özetlemek mümkündür. Fakat, alacaklının takip yapma yetkisi bulunmadığına ilişkin bütün sebepler, itiraz sebebi değildir. Borçlunun ileri sürdüğü sebep, niteliği bakımından icra müdürünün kendiliğinden (re'sen) gözetmesi gereken bir sebep (şikâyet sebebi) değilse, itiraz yolu ile ileri sürülür. İcra müdürünün kendiliğinden gözetmesi gerekmeyen ve bu nedenle takip hukukuna dayanan birer itiraz sebebi teşkil eden hâllere; yetki itirazı (İİK m. 50/2), hakkında borç ödemeden aciz belgesi verilmiş olan müflis borçlunun yeni mal iktisap etmediği yolundaki itirazı (İİK m. 251/2) örnek verilebilir (Kuru, B: İcra ve İflas Hukuku, ... 2013, s. 222-223).14. İtiraz sebepleri, ileri sürülüş şekli bakımından imzaya itiraz ve borca itiraz olarak ikiye ayrılır. İmzaya itiraz, alacaklının bir âdi (hususi) senede dayanarak icra takibi yapmış olması hâlinde, borçlunun bu âdi senet altındaki imzanın kendisine ait olmadığı gerekçesiyle yapacağı itiraza, imzaya itiraz denir (İİK m. 60/3 c. l; 62/5). İmzaya itiraz dışındaki diğer bütün itirazlara, borca itiraz denir (İİK m. 60/3; c. 3; m. 60/4). Meselâ ödeme, takas, zamanaşımı, borcun müeccel olduğu, borcun şarta bağlı olduğu, icra dairesinin yetkisiz olduğu ve sıfat itirazı gibi (Kuru, s. 224-225).15. Şikâyet ise İİK'nın 16, 17 ve 18. maddelerinde düzenlenmiştir. Şikâyet icra ve iflas dairelerinin, kanuna aykırı olan veya hadiseye uygun bulunmayan işlemlerinin iptali veya düzeltilmesi veya yerine getirilmeyen veya sebepsiz sürüncemede bırakılan bir hakkın yerine getirilmesi için icra takibinin taraflarına veya hukukî yararı bulunan diğer kişilere tanınmış kendine özgü bir kanun yoludur (Kuru, s. 103). Şikâyeti medeni usul hukukunda yer alan hiçbir dava çeşidi içine sokmak mümkün değildir. İİK’nın 16. maddesine göre icra ve iflas dairesi işlemlerine karşı şikâyet yoluna ancak kanunun çözümünü mahkemeye bırakmadığı konularda (örneğin İİK'nın 142. maddesi uyarınca sıra cetveline itiraz davası) gidilebilir. Kanun koyucunun bazı hâllerde şikâyet yolunu kapalı tutmasının nedeni, takibe bağlı maddi hukuka ilişkin sorunların mahkemelere bırakılması düşüncesidir (Pekcanıtez, H./ Simil, C.: İcra ve İflas Hukukunda Şikâyet, 2. B., ... 2017, s. 31, 49).16. Şikâyet konusunu idarî işlemler oluşturduğundan, şikâyet medeni usul hukuku anlamında bir dava değildir. Şikâyette kişiler arasında uyuşmazlık yoktur. Şikâyet ile icra ve iflas memurlarının işlemlerinin kanuna veya olaya aykırılığı ileri sürülür. Takibin esasını oluşturan uyuşmazlığın maddi hukuk açısından incelenmesi ve bunun hakkında karar verilmesi şikâyette mümkün değildir. Şikâyete konu işlemin iptalini talep eden kişinin takibin diğer taraflarına karşı ileri sürebileceği bir sübjektif hakkı yoktur. Medeni usul hukukundaki davada davacı ve davalı olmak üzere iki taraf yer alır. Davanın konusunu tarafların sübjektif hakları oluşturur. Örneğin eda davası söz konusu ise dava kabul edildiğinde davalı bir şeye mahkûm edilir. Şikâyet hakkında verilen kararlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmez. Dava sonunda verilen kararla ise kesin hüküm teşkil eder ve aynı konuda ve aynı taraflar arasında yeniden dava açılamaz.17. Şikâyete konu olan işlemlerde, işlemi yapan memurun kusurlu olup olmamasının bir önemi yoktur. Şikâyet hakkında karar verilirken kusur araştırılmaz. Bu nedenle şikâyetin amacı, işlemi yapan memurun kusurlu olup olmadığının tespiti değildir (Pekcanıtez/ Simil, s. 8).18. Şikâyet ile itiraz arasında önemli farklar vardır. Şikâyet takip hukukunu ilgilendirir ve bununla icra ve iflas memurunun takip hukukuna ilişkin hükümleri uygulamadığı veya yanlış uyguladığı ileri sürülür. İtiraz ise alacağa karşı ve dolayısıyla maddi hukuk hükümlerine dayanmaktadır. Örneğin alacağın mevcut olmadığı, hükümsüz olduğu, alacağın alacaklının talep ettiği miktarda olmadığı, takas gibi bir sebeple sona erdiği gibi maddi hukuka ilişkin sebeplerle ileri sürülür (Pekcanıtez/ Simil, s. 35).19. Şikâyet, icra (veya iflâs) dairesinin icra-iflâs hukuku ile ilgili hükümleri uygulamaması veya yanlış uygulaması nedenine dayanır. Başka bir deyimle şikâyet, maddî hukuka değil, takip hukukuna ilişkin hükümlerin yanlış uygulanması hâlinde söz konusu olur. Şikâyet ile icra (veya iflâs) dairesinin takip hukukuna ilişkin görevlerini hiç yapmadığı veya yanlış yaptığı ileri sürülür. İİK, şikâyet sebeplerini dört grup altında toplamaktadır (m, 16). Bunlar işlemin kanuna aykırı olması, işlemin hadiseye uygun olmaması, bir hakkın yerine getirilmemesi, bir hakkın sebepsiz olarak sürüncemede bırakılmasıdır (Kuru, s. 104-105).20. İşlemin kanuna aykırı olması; Kanuna aykırılık, bir kanun hükmünün hiç uygulanmaması veya yanlış uygulanmasıdır. Buradaki kanun deyimine, başta İİK olmak üzere, diğer kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler de dahildir (Kuru, s. 105).21. İcra ve İflas Kanunu’nun 16. maddesinde işlemin “kanuna muhalif” olmasından söz edilmekte ise de buradaki kanun sözünün geniş olarak yorumlanması gerekir. Çünkü bu ifadenin dar yorumu hâlinde şikâyet konusu işlemin sadece İcra ve İflas Kanunu hükümlerine aykırı olması biçiminde anlaşılması gerekir. Halbuki takip hukukuna ilişkin hükümler sadece İİK’da toplanmayıp, diğer Kanunlarda da yer almaktadır. Diğer Kanunlarda bulunan takip hukukuna ilişkin hükümlerde icra organları tarafından uygulanmaktadır. O hâlde icra organlarınca uygulanan bu Kanun hükümlerine aykırı hâllerde Kanuna aykırılık kavramı içinde düşünülmesi ve şikâyete konu olmalıdır (Pekcanıtez/Simil, s. 82-83).22. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde ise; alacaklı tarafından borçlu Kurum aleyhine genel haciz yolu ile ilamsız icra takibi başlatıldığı, borçlu Kurumun icra mahkemesine başvurarak 5502 sayılı Kanun’un 36. maddesine göre Kuruma yazılı başvuru yapılmadan icra takibi başlatılamayacağını ileri sürerek takibin iptalini talep ettiği anlaşılmaktadır.23. 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumuna İlişkin Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun’un 36. maddesinin 2. fıkrası “…Kurumun taraf olduğu her türlü davalarda, Kurum aleyhine hükmedilen asıl alacak ile vekalet ücreti ve yargılama giderleri, alacaklı veya vekilinin Kuruma ödemeye dayanak makbuz ve belgelerle birlikte yazılı şekilde yapacağı müracaat üzerine bildireceği banka hesap numarasına, müracaat tarihinden itibaren otuz gün içinde ödenir. Bu süre geçmeden Kurum aleyhine cebri icra yollarına başvurulamaz. Belirtilen sürede ödeme yapılamaması hâlinde, söz konusu alacaklar genel hükümler dairesinde tahsil olunur. Mahkeme kararlarında yer alan miktarların kararın kesinleşmesinden önce ödenmesi hâlinde, söz konusu kararların ilgili mercilerce bozulmasını müteakip ödenen miktarlar, ödeme tarihinden itibaren işleyecek kanuni faizi ile birlikte ilgililerden tahsil edilir…” hükmünü içermektedir.24. Bu hükümde belirtilen Kuruma başvuru yapılması ve otuz günlük ödeme süresi geçmeden Kurum aleyhine cebri icra yoluna başvurulamayacağı düzenlemesi emredici bir hüküm olup, takip şartıdır. Maddi hukuka ilişkin olmayıp, takip hukukuna ilişkin olduğundan ve re’sen gözetilmesi gerektiğinden şikâyet sebebi teşkil eder. İcra memurunun kusurlu olup olmaması, icra mahkemesinde inceleme konusu yapılan işin şikâyet olup olmadığını belirlemede etkili değildir.25. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.26. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.IV. SONUÇ:Açıklanan nedenlerle;Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA,
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’na 5311 sayılı Kanun'un 29. maddesi ile eklenen Geçici 7. maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken İİK’nın 366/III. maddesi uyarınca kararın tebliğden itibaren on gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 06.07.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.HGK. 06.07.2021 T. E: 2018 / 631, K: 934

Tasarrufun iptali- İhale bedelinin aslında borçlu tarafından ödendiği iddiası-

Davacı "ihalenin muvazaalı olduğunu" değil, ihaleye "borçlu hesabına", "borçlunun çalışanı" olan davalı üçüncü kişi tarafından girilerek, bedelin aslında borçlu tarafından ödendiği iddiasında olup, borçlu adreslerinde yapılan hacizlerde, borçlu çalışanı olarak hazır bulunan, hacizli malları yed-i emin olarak teslim alan davalıların tesadüfen orada bulunduğu yönündeki iddiasının dinlenmeyeceği-  Tasarrufun iptali davasına bakan mahkemece, davalı üçüncü kişinin, "borçlu çalışanı" olarak kabul edilerek, "ihale bedellerini ödeme gücü olup olmadığı", "bu ihale alımının borçlu adına yapılıp yapılmadığı" hususlarının değerlendirmesi gerektiği- Davalı borçlunun ticari defterleri ile davalı üçüncü kişinin taşınmazları sattığı dava dışı şirketlerin ticari defterleri üzerinde bilirkişi aracılığı ile inceleme yapılarak, bu şirketlere satıştan önce veya sonrasında devam eden ticari ilişkide olup olmadığının da araştırılması gerektiği-
 

Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hüküm, süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf edilmiş, istinaf isteminin esastan reddine karar verilmiş, davacı vekili tarafından bu kararın temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı alacaklı vekili, davalı borçlu...Yedek Parça Tic. Ltd. Şti. hakkında takip yapıldığını, takibin semeresiz kaldığını, borçlunun mal kaçırma amacı ile ... ili,... ilçesi 6443 ada 14 parsel A Blok 10. Kat 59. No'lu bağımsız bölümün 32. İcra Müdürlüğü'nün 2013/9426 sayılı dosyasında cebri satış sonucu 28/08/2014 tarihinde ... ili,... ilçesi, ... Mah. 21148 ada, 3 parsel 2 kat 9 no'lu bağımsız bölümün ... 6. İcra Müdürlüğü'nün 2013/3890 sayılı dosyada yapılan cebri icra satışı sonucu 29/08/2014 tarihinde davalı şirkette çalışan ve davalı hakkında yapılan hacizlerde yediemin olan ...'a satıldığı, bu satış işlemlerinin müvekkiline zarar verme kastıyla yapıldığını ve davalı ...'un davalı şirketin mali durumunu bildiğini ve zarar verme kastıyla hareket ettiğini ileri sürerek ihale bedeli 512.650,00 TL'nin davalı ...’tan tahsilini talep etmiştir.

Davalı borçlu şirket vekili, davacının cebri icra yolu ile yapılan ve kesinleşen satışın iptalini isteyemeyeceğini dava konusu taşınmazların müvekkilinin Türkiye Finans Katılım Bankası ve Halk Bankası AŞ'ye olan borçları nedeni ile ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile yapılan takipte satıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Davalı ... vekili, müvekkilinin “... İthalat” ünvanlı işletmenin sahibi olduğunu, taşınmazları ihaleye girerek aldığını ve ekonomik gücü olduğunu, daha sonra taşınmazları dava dışı şahıslara sattığını, bu davanın haksız açıldığını belirtmiştir.

Mahkemece, dava konusu taşınmazların, davalı ... tarafından devralınmasının davacıyı zarara sokmak amacı ile yapıldığının kabulünün mümkün olmadığı, çünkü taşınmazların davalı şirkete kredi veren diğer bankaların alacaklarını tahsil amacıyla ve aleni olarak yapılan açık arttırmalar sonucunda devredilmiş olduğu, taşınmazları satın alanın sıfatı diğer bir anlatımla davalı şirketin tanıdığı ve/veya birlikte çalıştığı kişi olmasının önem taşımadığı, satışların cebri icra yolu ile taşınmazların bedeli ödenerek yapıldığından muvazaalı bir satıştan ve davacı zararına davalı borçlunun malvarlığını azaltmaya yönelik bir davranıştan söz edilmeyeceği, davanın kanıtlanamadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir. Karar davacı vekili tarafından istinaf edilmiştir.

İstinaf mahkemesi de, dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmadığı, dava konusu taşınmazların davalı ... tarafından icra ihalelerinden alınmış olup ihalelerin kesinleşmiş olduğu davacı tarafından ... 31. İcra Müdürlüğünün 2013/9426 ve ... 6. İcra Müdürlüğünün 2013/3890 sayılı takip dosyalarındaki alacağın ve yapılan icra takiplerinin muvazaalı olduğunun iddia edilmediği, satış bedellerinin dava dışı alacaklıların borcunu dahi karşılayamadığı, davanın reddinde bir isabetsizlik bulunmadığı gerekçesi ile davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava İİK'nun 277 maddesine dayalı olarak açılan nam-ı müstear niteliğindeki işlemin iptali istemine ilişkindir.

Nam-ı müstear, adını herhangi bir nedenle gizli tutmak isteyen bir kişinin, sözleşmeyi kendi hesabına, başka bir kişiye yaptırmasıdır. Tasarrufun iptali veya BK'nun 19.maddesine göre açılan davalar yönünden ise alacaklıdan mal kaçırmak isteyen borçlunun kendi adını gizli tutarak hukuki işlemi kendi hesabına, başka bir kişiye yaptırmasıdır. Bu tür işlemlerin İİK'nun 277 ve devamı maddelerine dayalı olarak iptali istenilerek davacı alacaklının alacağına kavuşması sağlanır. İşlemin nam-ı müstear olarak gerçekleştiğini ispat külfeti davacıya aittir.

Somut olayda, davacının alacağının dayanağı 18.03.2009 tarihinden başlayan kredi sözleşmesine dayanmaktadır. Dava konusu taşınmazlar 29.08.2014 tarihinde, davalı üçüncü kişi ... tarafından ihalede satın almış daha sonra dava dışı şirketlere satmıştır. Davacı alacaklı üçüncü kişiden 512.650,00 TL ihale bedelinin tahsilini istemektedir.

Gerek ilk derece mahkemesi, gerekse istinaf mahkemesi taşınmazların icra dosyasında yapılan ihalede alındığı, ihalenin muvazaalı olmadığından davanın reddine karar verilmiş ise de yapılan değerlendirme dosya kapsamına uygun bulunmamıştır. Davacı ihalenin muvazaalı olduğunu değil, ihaleye borçlu hesabına davalı ... tarafından girilerek, bedelin aslında borçlu tarafından ödendiği iddiasıdır. Buna dayanak olarak üçüncü kişinin borçlunun çalışanı olması, olgusuna dayanmıştır.

Gerçekten, borçlu hakkında gerek davacı alacaklı bankanın gerekse diğer alacaklıların yaptıkları takiplerdeki tebligatları değişik zamanlarda, borçlunun birlikte çalışan işcisi olarak davalı ... almış, yine değişik zamanlarda yapılan borçlu adreslerinde yapılan hacizlerde, borçlu çalışanı olarak hazır bulunmuş ve hacizli malları yed-i emin olarak teslim almıştır. Bu durumun davalıların tesadüfen orada bulunduğu yönündeki iddiasının yaşam deneyimlerine uygun olmadığı açıktır. Zabıta araştırmasına göre davalı ...’un 2.600,00 TL emekli maaşı ve 150.000,00 TL'lik bir eve sahip olduğu, aylık 1.300,00 TL kredi borcu olduğu tesbit edilmiştir. Öte yandan 2014 yılında 50.000,00 TL sermaye ile yine borçlu ile aynı alanda bir şahıs şirketi olduğu, bu şirketin en fazla ticari ilişkisinin ...... Sistemleri Pazarlama İthalat ve İhracat Tic. Ltd. Şti. olduğu 4.413,00 TL kar yaptığı belirtilmiştir.

Mahkemece, yapılacak iş, davalı borçlunun ticari defterleri ile davalı ...’un taşınmazları sattığı dava dışı ...... Sistemleri Pazarlama İthalat ve İhracat Ticaret Ltd. Şti. ve YB Yücel...Ltd.Şti ticari defterleri üzerinde bilirkişi aracılığı ile inceleme yapılarak, bu şirketlere satıştan önce veya sonrasında devam eden ticari ilişkide olup olmadığı da araştırılarak, davalı üçüncü kişinin davalıların iddiasının aksine borçlu çalışan olarak kabul edilerek, ihale bedellerini ödeme gücü olup olmadığı, bu ihale alımının borçlu adına yapılıp yapılmadığı hususlarının değerlendirilerek oluşacak sonuca göre karar vermekten ibaretttir.

Bu maddi ve hukuki olgular dikkate alınmadan eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile temyize konu yerel mahkeme kararının HMK 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, HMK 373/1 maddesi gereğince istinaf mahkemesinin kararının kaldırılarak dosyanın kararı veren ... 9.Asliye Hukuk Mahkemesine, kararın bir örneğinin ... Bölge Mahkemesi 26.Hukuk Dairesine gönedirilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 09/07/2021 gününde oybirliğiyle karar verildi.

4. HD. 09.07.2021 T. E:1209 , K:4388
Davacı "ihalenin muvazaalı olduğunu" değil, ihaleye "borçlu hesabına", "borçlunun çalışanı" olan davalı üçüncü kişi tarafından girilerek, bedelin aslında borçlu tarafından ödendiği iddiasında olup, borçlu adreslerinde yapılan hacizlerde, borçlu çalışanı olarak hazır bulunan, hacizli malları yed-i emin olarak teslim alan davalıların tesadüfen orada bulunduğu yönündeki iddiasının dinlenmeyeceği-  Tasarrufun iptali davasına bakan mahkemece, davalı üçüncü kişinin, "borçlu çalışanı" olarak kabul edilerek, "ihale bedellerini ödeme gücü olup olmadığı", "bu ihale alımının borçlu adına yapılıp yapılmadığı" hususlarının değerlendirmesi gerektiği- Davalı borçlunun ticari defterleri ile davalı üçüncü kişinin taşınmazları sattığı dava dışı şirketlerin ticari defterleri üzerinde bilirkişi aracılığı ile inceleme yapılarak, bu şirketlere satıştan önce veya sonrasında devam eden ticari ilişkide olup olmadığının da araştırılması gerektiği-
 

Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hüküm, süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf edilmiş, istinaf isteminin esastan reddine karar verilmiş, davacı vekili tarafından bu kararın temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı alacaklı vekili, davalı borçlu...Yedek Parça Tic. Ltd. Şti. hakkında takip yapıldığını, takibin semeresiz kaldığını, borçlunun mal kaçırma amacı ile ... ili,... ilçesi 6443 ada 14 parsel A Blok 10. Kat 59. No'lu bağımsız bölümün 32. İcra Müdürlüğü'nün 2013/9426 sayılı dosyasında cebri satış sonucu 28/08/2014 tarihinde ... ili,... ilçesi, ... Mah. 21148 ada, 3 parsel 2 kat 9 no'lu bağımsız bölümün ... 6. İcra Müdürlüğü'nün 2013/3890 sayılı dosyada yapılan cebri icra satışı sonucu 29/08/2014 tarihinde davalı şirkette çalışan ve davalı hakkında yapılan hacizlerde yediemin olan ...'a satıldığı, bu satış işlemlerinin müvekkiline zarar verme kastıyla yapıldığını ve davalı ...'un davalı şirketin mali durumunu bildiğini ve zarar verme kastıyla hareket ettiğini ileri sürerek ihale bedeli 512.650,00 TL'nin davalı ...’tan tahsilini talep etmiştir.

Davalı borçlu şirket vekili, davacının cebri icra yolu ile yapılan ve kesinleşen satışın iptalini isteyemeyeceğini dava konusu taşınmazların müvekkilinin Türkiye Finans Katılım Bankası ve Halk Bankası AŞ'ye olan borçları nedeni ile ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile yapılan takipte satıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Davalı ... vekili, müvekkilinin “... İthalat” ünvanlı işletmenin sahibi olduğunu, taşınmazları ihaleye girerek aldığını ve ekonomik gücü olduğunu, daha sonra taşınmazları dava dışı şahıslara sattığını, bu davanın haksız açıldığını belirtmiştir.

Mahkemece, dava konusu taşınmazların, davalı ... tarafından devralınmasının davacıyı zarara sokmak amacı ile yapıldığının kabulünün mümkün olmadığı, çünkü taşınmazların davalı şirkete kredi veren diğer bankaların alacaklarını tahsil amacıyla ve aleni olarak yapılan açık arttırmalar sonucunda devredilmiş olduğu, taşınmazları satın alanın sıfatı diğer bir anlatımla davalı şirketin tanıdığı ve/veya birlikte çalıştığı kişi olmasının önem taşımadığı, satışların cebri icra yolu ile taşınmazların bedeli ödenerek yapıldığından muvazaalı bir satıştan ve davacı zararına davalı borçlunun malvarlığını azaltmaya yönelik bir davranıştan söz edilmeyeceği, davanın kanıtlanamadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir. Karar davacı vekili tarafından istinaf edilmiştir.

İstinaf mahkemesi de, dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmadığı, dava konusu taşınmazların davalı ... tarafından icra ihalelerinden alınmış olup ihalelerin kesinleşmiş olduğu davacı tarafından ... 31. İcra Müdürlüğünün 2013/9426 ve ... 6. İcra Müdürlüğünün 2013/3890 sayılı takip dosyalarındaki alacağın ve yapılan icra takiplerinin muvazaalı olduğunun iddia edilmediği, satış bedellerinin dava dışı alacaklıların borcunu dahi karşılayamadığı, davanın reddinde bir isabetsizlik bulunmadığı gerekçesi ile davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava İİK'nun 277 maddesine dayalı olarak açılan nam-ı müstear niteliğindeki işlemin iptali istemine ilişkindir.

Nam-ı müstear, adını herhangi bir nedenle gizli tutmak isteyen bir kişinin, sözleşmeyi kendi hesabına, başka bir kişiye yaptırmasıdır. Tasarrufun iptali veya BK'nun 19.maddesine göre açılan davalar yönünden ise alacaklıdan mal kaçırmak isteyen borçlunun kendi adını gizli tutarak hukuki işlemi kendi hesabına, başka bir kişiye yaptırmasıdır. Bu tür işlemlerin İİK'nun 277 ve devamı maddelerine dayalı olarak iptali istenilerek davacı alacaklının alacağına kavuşması sağlanır. İşlemin nam-ı müstear olarak gerçekleştiğini ispat külfeti davacıya aittir.

Somut olayda, davacının alacağının dayanağı 18.03.2009 tarihinden başlayan kredi sözleşmesine dayanmaktadır. Dava konusu taşınmazlar 29.08.2014 tarihinde, davalı üçüncü kişi ... tarafından ihalede satın almış daha sonra dava dışı şirketlere satmıştır. Davacı alacaklı üçüncü kişiden 512.650,00 TL ihale bedelinin tahsilini istemektedir.

Gerek ilk derece mahkemesi, gerekse istinaf mahkemesi taşınmazların icra dosyasında yapılan ihalede alındığı, ihalenin muvazaalı olmadığından davanın reddine karar verilmiş ise de yapılan değerlendirme dosya kapsamına uygun bulunmamıştır. Davacı ihalenin muvazaalı olduğunu değil, ihaleye borçlu hesabına davalı ... tarafından girilerek, bedelin aslında borçlu tarafından ödendiği iddiasıdır. Buna dayanak olarak üçüncü kişinin borçlunun çalışanı olması, olgusuna dayanmıştır.

Gerçekten, borçlu hakkında gerek davacı alacaklı bankanın gerekse diğer alacaklıların yaptıkları takiplerdeki tebligatları değişik zamanlarda, borçlunun birlikte çalışan işcisi olarak davalı ... almış, yine değişik zamanlarda yapılan borçlu adreslerinde yapılan hacizlerde, borçlu çalışanı olarak hazır bulunmuş ve hacizli malları yed-i emin olarak teslim almıştır. Bu durumun davalıların tesadüfen orada bulunduğu yönündeki iddiasının yaşam deneyimlerine uygun olmadığı açıktır. Zabıta araştırmasına göre davalı ...’un 2.600,00 TL emekli maaşı ve 150.000,00 TL'lik bir eve sahip olduğu, aylık 1.300,00 TL kredi borcu olduğu tesbit edilmiştir. Öte yandan 2014 yılında 50.000,00 TL sermaye ile yine borçlu ile aynı alanda bir şahıs şirketi olduğu, bu şirketin en fazla ticari ilişkisinin ...... Sistemleri Pazarlama İthalat ve İhracat Tic. Ltd. Şti. olduğu 4.413,00 TL kar yaptığı belirtilmiştir.

Mahkemece, yapılacak iş, davalı borçlunun ticari defterleri ile davalı ...’un taşınmazları sattığı dava dışı ...... Sistemleri Pazarlama İthalat ve İhracat Ticaret Ltd. Şti. ve YB Yücel...Ltd.Şti ticari defterleri üzerinde bilirkişi aracılığı ile inceleme yapılarak, bu şirketlere satıştan önce veya sonrasında devam eden ticari ilişkide olup olmadığı da araştırılarak, davalı üçüncü kişinin davalıların iddiasının aksine borçlu çalışan olarak kabul edilerek, ihale bedellerini ödeme gücü olup olmadığı, bu ihale alımının borçlu adına yapılıp yapılmadığı hususlarının değerlendirilerek oluşacak sonuca göre karar vermekten ibaretttir.

Bu maddi ve hukuki olgular dikkate alınmadan eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile temyize konu yerel mahkeme kararının HMK 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, HMK 373/1 maddesi gereğince istinaf mahkemesinin kararının kaldırılarak dosyanın kararı veren ... 9.Asliye Hukuk Mahkemesine, kararın bir örneğinin ... Bölge Mahkemesi 26.Hukuk Dairesine gönedirilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 09/07/2021 gününde oybirliğiyle karar verildi.

4. HD. 09.07.2021 T. E:1209 , K:4388

İhale Kesinleştikten Sonra KDV oranının düzeltilmesi Şikayet Yoluyla istenemeyeceği

Kamu düzenine ilişkin konularda taraf iradelerinden bağımsız şekilde direnme kararı verilmesinin mümkün olduğu- İhale alıcısı ihale şartlarını ve icra dairesince KDV oranının %18 olarak belirlendiğini bilerek ihaleye katıldığından, herkes için kesinleşmiş olan “ihale şartları” çerçevesinde yapılan ihalenin kesinleşmesinden sonra KDV oranının düzeltilmesi isteminin icra mahkemesinde şikâyet yoluyla ileri sürülemeyeceği- "İhalesi yapılan taşınmazın katma değer vergisine esas niteliğinin, fiili durumunun ve net kullanım alanının belirlenmesi, ihale konusu taşınmaz hakkında uygulanacak KDV oranının ilgili kurumlardan sorulması, gerektiğinde keşif yapılmak ve konusunda uzman bilirkişilerden rapor alınmak suretiyle oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerektiğine" değinen Y. 12. HD. kararı yerine direnme kararının değişik gerekçe ile onanması gerektiği- 
 

1. Taraflar arasındaki "şikâyet" isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, ... Anadolu 2. İcra (Hukuk) Mahkemesince şikâyetin reddine ilişkin karar şikâyetçi üçüncü kişi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına direnilmiştir.

2. Direnme kararı şikâyetçi üçüncü kişi tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. İNCELEME SÜRECİ

Şikâyetçi Üçüncü Kişi İstemi:

4. Şikâyetçi üçüncü kişi şikâyet dilekçesinde; ... 10. İcra Dairesinin 2014/66 Tal. sayılı dosyasında ihale konusu (9) nolu bağımsız bölümün 13.04.2015 tarihli açık artırmada kendisine ihale edildiğini, bilirkişi raporunda (kıymet takdir raporunda), satış ilanında ve şartnamede meskenin brüt 160 m2 yazılı olduğu hâlde KDV oranına esas teşkil edecek net kullanım alanının sehven yazılmadığını, meskenin net alanının 135 m2 olduğunu, KDV oranının buna göre belirlenmesi için icra dairesinde talepte bulunduğunu, ancak icra dairesince talebinin reddedildiğini ileri sürerek 28.04.2015 tarihli icra memurluk işleminin kaldırılmasına, keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle meskenin KDV’sine esas net kullanım alanının tespiti konusunda karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkeme Kararı:

5. ... Anadolu 2. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 08.05.2015 tarihli ve 2015/285 E., 2015/333 K. sayılı kararı ile; taşınmazın ihale yolu ile satın alındığı, şikâyet konusunun ihalenin feshi sebebi olabilecek bir mesele olduğu, KDV oranının ihaleye talebi arttıracak şekilde düşürülmesi sonucunu oluşturacak nitelikteki talebin davacı (şikâyetçi) tarafından ihalenin feshi sebebi olarak ileri sürülmeyip davacının (şikâyetçinin) şikâyet yoluna başvurarak Kanunu dolandığı, ihaleye hazırlık sırasında şartnameye KDV oranı düşük yazılmış olsa belki de başka alıcılarında ihaleye katılabileceği, davacının (şikâyetçinin) ihalenin feshi yolunu kullanmayıp şikâyet yoluna başvurmasının hakkın kötüye kullanımı niteliğinde olduğu gerekçesiyle şikâyetin reddine dosya üzerinden karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

6. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde şikâyetçi üçüncü kişi temyiz isteminde bulunmuştur.

7. Yargıtay 12. Hukuk Dairesince 08.12.2015 tarihli ve 2015/17224 E., 2015/31014 K. sayılı kararı ile;

“…Şikayete konu edilen; 13/04/2015 tarihli ... Anadolu 10.İcra Dairesi'nin 2014/66 Talimat sayılı dosyasında ihale ile satılan taşınmaza ilişkin, ihale alıcısı tarafından taşınmazın tapu kayıtlarındaki nitelikleri gereği belirlenen %18 KDV oranının fahiş olduğuna ve dairenin kullanım alanının 135 m² olması nedei ile KDV oranının tahakkuk ve tahsili gerektiğine dair istemin icra müdürlüğünce reddi kararına karşı icra mahkemesine başvurulduğu, mahkemece icra müdürlüğü işleminin usul ve yasaya uygun olduğu belirtilerek şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

3065 Sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu'nun 1. maddesinde; “Türkiye’de yapılan aşağıdaki işlemler katma değer vergisine tabidir.” düzenlemesi yer almaktadır. Aynı Kanun'un 1/3-(d) bendinde, müzayede mahallerinde ve gümrük depolarında yapılan satışların katma değer vergisine tabi olduğu hükme bağlanmış olup; 15 ve 48 seri no'lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliğleri'nin müzayede mahallinde yapılan satışları düzenleyen bölümünde ise; cebri icra, izaleyi şuyu, ipoteğin paraya çevrilmesi ve tasfiye gibi nedenlerle müzayede mahallerinde yapılan açık artırma, pazarlık ve diğer şekillerdeki satışların katma değer vergisine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Yasa maddesi ve uygulamaya ilişkin tebliğler birlikte değerlendirildiğinde;müzayede mahallerinde yapılan aleni ve özel satışlar ile cebri satışların ticari olup olmadığına bakılmaksızın katma değer vergisine tabi olması gerekmektedir. Yüksek Mahkeme olan Danıştay’ın kararları da bu yöndedir. Uygulamada cebri icra satışlarında katma değer vergisi alınmakta olup, Katma Değer Vergisi Kanunu'nda cebri icra ile ilgili özel bir düzenleme mevcut değildir. Cebri icradaki katma değer vergisi alımı, Katma Değer Vergisi Kanunu'nun 1/3-d bendi uyarınca yapılmaktadır.

Mal ve hizmetlere uygulanacak katma değer vergisi oranları, 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu'nun 28. maddesine dayanılarak hazırlanan 30/12/2007 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 24/12/2007 tarih ve 2007/13033 sayılı Bakanlar Kurulunun Mal ve Hizmetlere Uygulanacak Katma Değer Vergisi Oranlarının Tespitine İlişkin Kararın birinci maddesinde belirlenmiştir. Söz konusu Bakanlar Kurulu Kararı'nın 1/1-a maddesi uyarınca; ekli (I) ve (II) sayılı listelerde yer alanlar hariç olmak üzere,vergiye tabi teslim ve hizmetler için uygulanacak katma değer vergisi oranı %18 olarak tespit edilmiş olup; anılan Karara ekli (I) sayılı listenin 11. sırasında yer alan net alanı 150 m² kadar olan konut teslimlerinde, kararın birinci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince %1 oranında katma değer vergisi alınacaktır. Net alanı 150 m² ve daha fazla olan konut teslimlerinde ise; kararın birinci maddesinin (a) bendi gereğince %18 katma değer vergisi alınacaktır.

Katma Değer Vergisi Kanunu’na göre, katma değer vergisine tabi olan müzayede mahallerinde ve gümrük depolarında yapılan satışlar, memurlukça açık artırma usulü ile yapılmaktadır. Satışın yapıldığı yer, müzayede mahalli durumundadır. Verginin alınması için, satış nerede yapılırsa yapılsın açık artırma ile yapılması yeterlidir. Satışın yapılması ile vergiyi doğuran olay meydana gelmekle, kesin satış bedeli de verginin matrahını teşkil etmektedir. Satış kesinleşmeden, katma değer vergisi borcunu ödeme yükümlülüğü doğmaz.

Somut olayda, öncelikle belirtmek gerekir ki, şikayete konu KDV miktarına esas ihale, 01/01/2013 tarihinde yürürlüğe giren 24/12/2012 tarih ve 2012/4116 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının Eki Kararın 7. maddesi ile 2007/13033 sayılı Bakanlar Kurulunun Mal ve Hizmetlere Uygulanacak Katma Değer Vergisi Oranlarının Tespitine İlişkin Kararın birinci maddesine eklenen 6. fıkranın yürürlük tarihinden sonra 13/04/2015 tarihinde yapılmış olup, ödenecek katma değer vergisi oranı da değişiklik sonrası hükümlere göre belirlenecektir.

O halde mahkemece şikayetin mahiyetine göre usulüne uygun olarak duruşma açılıp, yukarıda değinilen yasal düzenleme ve açıklamalar gözetilerek, ihalesi yapılan taşınmazın katma değer vergisine esas niteliğinin, fiili durumunun ve net kullanım alanının belirlenmesi, öte yandan, ihale konusu taşınmaz hakkında uygulanacak katma değer vergisi oranının ilgili kurumlardan sorulması, gerektiğinde keşif yapılmak ve konusunda uzman bilirkişilerden rapor alınmak suretiyle oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken; eksik inceleme ile yazılı şekilde evrak üzerinden hüküm tesisi isabetsizdir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.

Direnme Kararı:

8. ... Anadolu 2. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 14.04.2016 tarihli ve 2016/182 E., 2016/331 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelerin yanında, mahkemece verilen aynı mahiyetteki kararın Özel Dairenin 19.11.2015 tarihli ve 2015/17086 E., 2015/28656 K. sayılı kararı ile onandığı ve karar düzeltme talebinin de reddedildiği gerekçeleri ile direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

9. Direnme kararı süresi içinde şikâyetçi üçüncü kişi tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

10. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; satış ilanı ve şartnamede ihale konusu taşınmazın KDV oranının %18 olduğunun belirtilmiş olması karşısında, ihalenin kesinleşmesi ile alıcının KDV ödeme yükümlülüğü doğduktan sonra ihalenin yapıldığı tarih itibariyle alıcıdan alınması gereken KDV oranı ile ilgili şikâyetin ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanımı niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

11. Öncelikle belirtmek gerekir ki; KDV ile ilgili düzenlemeler kamu düzenine ilişkin olup, icra memur muamelesinin iptali istemine ilişkin karşı tarafı olmayan eldeki şikâyette, şikâyetçi taraf bozma kararına uyulmasını talep etse bile yerel mahkemece kamu düzenine ilişkin konularda taraf iradelerinden bağımsız şekilde direnme kararı verilmesi mümkündür.

12. İcra ve İflas Kanunu (İİK)’nun 126 ve devamı maddeleri uyarınca haczedilen veya ipotekli taşınmazlar yalnız açık artırma yolu ile satılır. Açık artırma ile satışın yapılabilmesi için, bazı hazırlıklar yapılır; bunların en önemlisi açık artırmanın ilan edilmesidir. İİK’nın 126. maddesinin son fıkrasının atfı ile uygulanması gereken aynı Kanunun 114. maddesinin 3. fıkrası uyarınca gazete ile yapılacak ilanlara satış şartnamesi eklentisiyle geçirilmeyip, satılacak şeyin cinsi, mahiyeti, önemli vasıfları, muhammen kıymeti, bulunduğu yer ve ikinci artırmanın gün ve saati, satış şartnamesinin vesair bilginin nereden ve ne suretle öğrenilebileceği, talep hâlinde ve ilanda gösterilen masrafı verilmek şartıyla şartnamenin bir örneğinin gönderilebileceği hususları yazılmakla yetinilir. İlandan başka, bir de artırma şartnamesi hazırlanır. Bu şartnameye özellikle satış ilanında gösterilmeyen ve artırmanın yapılmasına ilişkin bütün hususlar yazılır.

13. Diğer taraftan 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 1/3-d maddesine göre müzayede mahallerinde yapılan satışlar katma değer vergisine tabidir. Bilindiği üzere, müzayede kavramı; açık artırma suretiyle yapılan satışı, satışın gerçekleştiği yer de müzayede mahalli olarak adlandırılmaktadır. İcra dairelerinde icra memurlarınca yapılan satışlar müzayede usulü ile gerçekleştirilmekte ve icra satış memurlarının satış yaptıkları yerde müzayede mahalli sayılmaktadır. Hukuki sonuçları itibariyle esasen, müzayedenin İİK hükümlerine göre yapılması, satışların özel ya da aleni artırma ile gerçekleştirilmesi durumu değiştirmez.

14. İİK’nın 16. maddesinde öngörülen yasal sürede ilgililer tarafından icra mahkemesine şikâyet yolu ile başvurularak satış ilanının iptali istenebilir. Satış ilanı iptal edilmediği sürece herkes için kesinleşir. İhaleye katılmaya istekli olabilecek kişiler, satış ilanında belirtilen şartlara göre pey sürüp sürmeyeceklerine karar verirler. İhale bir kamu tasarrufu olup, satış ilanında ve şartnamede belirtilen şartlara göre gerçekleştirilir. Kamusal işlemin güvenilirliği de bu şekilde sağlanmış olur. Nitekim bu hususlar Hukuk Genel Kurulunun 06.04.2021 tarihli ve 2017/12-365 E., 2021/437 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.

15. Somut olayda, ihale konusu taşınmaza ilişkin satış ilanı ve şartnamede KDV oranının %18 olarak gösterildiği, 09.02.2015 tarihli satış kararında satışa çıkarılacak mal ilanının, ilan panosu ile adliye divanhanesine asılmak ve yurt genelinde tirajı 50.000'in üzerinde yayın yapan bir gazetede yayınlattırmak suretiyle yapılmasına karar verildiği, satış ilanının 09.02.2015 tarihinde icra dairesi özel ilan tahtasında, 14.02.2015 tarihinde gazetede ve elektronik ortamda ilan edildiği, %18 olarak belirtilen KDV oranının şikâyete konu yapılmadığı, ihalede pey sürenlerin KDV oranını gözönüne alarak pey sürdükleri, taşınmazın 13.04.2015 tarihli açık artırmada şikâyetçi üçüncü kişiye ihale edildiği görülmektedir.

16. Şu hâle göre ihale alıcısı ihale şartlarını ve icra dairesince KDV oranının %18 olarak belirlendiğini bilerek ihaleye katılmış ve pey sürmüştür. Bu durumda herkes için kesinleşmiş olan “ihale şartları” çerçevesinde yapılan ihalenin kesinleşmesinden sonra KDV oranının düzeltilmesi isteminin icra mahkemesinde şikâyet yoluyla ileri sürülemeyeceğinin kabulü gerekir.

17. O hâlde direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle onanması gerekmiştir.

IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

Şikâyetçi üçüncü kişinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının değişik gerekçe ve nedenlerle ONANMASINA,

Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına,

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’na 5311 sayılı Kanun'un 29. maddesi ile eklenen Geçici 7. maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken İİK’nın 366/III. maddesi uyarınca kararın tebliğden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 06.07.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

HGK. 06.07.2021 T. E: 2017/1158, K: 933
Kamu düzenine ilişkin konularda taraf iradelerinden bağımsız şekilde direnme kararı verilmesinin mümkün olduğu- İhale alıcısı ihale şartlarını ve icra dairesince KDV oranının %18 olarak belirlendiğini bilerek ihaleye katıldığından, herkes için kesinleşmiş olan “ihale şartları” çerçevesinde yapılan ihalenin kesinleşmesinden sonra KDV oranının düzeltilmesi isteminin icra mahkemesinde şikâyet yoluyla ileri sürülemeyeceği- "İhalesi yapılan taşınmazın katma değer vergisine esas niteliğinin, fiili durumunun ve net kullanım alanının belirlenmesi, ihale konusu taşınmaz hakkında uygulanacak KDV oranının ilgili kurumlardan sorulması, gerektiğinde keşif yapılmak ve konusunda uzman bilirkişilerden rapor alınmak suretiyle oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerektiğine" değinen Y. 12. HD. kararı yerine direnme kararının değişik gerekçe ile onanması gerektiği- 
 

1. Taraflar arasındaki "şikâyet" isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, ... Anadolu 2. İcra (Hukuk) Mahkemesince şikâyetin reddine ilişkin karar şikâyetçi üçüncü kişi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına direnilmiştir.

2. Direnme kararı şikâyetçi üçüncü kişi tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. İNCELEME SÜRECİ

Şikâyetçi Üçüncü Kişi İstemi:

4. Şikâyetçi üçüncü kişi şikâyet dilekçesinde; ... 10. İcra Dairesinin 2014/66 Tal. sayılı dosyasında ihale konusu (9) nolu bağımsız bölümün 13.04.2015 tarihli açık artırmada kendisine ihale edildiğini, bilirkişi raporunda (kıymet takdir raporunda), satış ilanında ve şartnamede meskenin brüt 160 m2 yazılı olduğu hâlde KDV oranına esas teşkil edecek net kullanım alanının sehven yazılmadığını, meskenin net alanının 135 m2 olduğunu, KDV oranının buna göre belirlenmesi için icra dairesinde talepte bulunduğunu, ancak icra dairesince talebinin reddedildiğini ileri sürerek 28.04.2015 tarihli icra memurluk işleminin kaldırılmasına, keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle meskenin KDV’sine esas net kullanım alanının tespiti konusunda karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkeme Kararı:

5. ... Anadolu 2. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 08.05.2015 tarihli ve 2015/285 E., 2015/333 K. sayılı kararı ile; taşınmazın ihale yolu ile satın alındığı, şikâyet konusunun ihalenin feshi sebebi olabilecek bir mesele olduğu, KDV oranının ihaleye talebi arttıracak şekilde düşürülmesi sonucunu oluşturacak nitelikteki talebin davacı (şikâyetçi) tarafından ihalenin feshi sebebi olarak ileri sürülmeyip davacının (şikâyetçinin) şikâyet yoluna başvurarak Kanunu dolandığı, ihaleye hazırlık sırasında şartnameye KDV oranı düşük yazılmış olsa belki de başka alıcılarında ihaleye katılabileceği, davacının (şikâyetçinin) ihalenin feshi yolunu kullanmayıp şikâyet yoluna başvurmasının hakkın kötüye kullanımı niteliğinde olduğu gerekçesiyle şikâyetin reddine dosya üzerinden karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

6. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde şikâyetçi üçüncü kişi temyiz isteminde bulunmuştur.

7. Yargıtay 12. Hukuk Dairesince 08.12.2015 tarihli ve 2015/17224 E., 2015/31014 K. sayılı kararı ile;

“…Şikayete konu edilen; 13/04/2015 tarihli ... Anadolu 10.İcra Dairesi'nin 2014/66 Talimat sayılı dosyasında ihale ile satılan taşınmaza ilişkin, ihale alıcısı tarafından taşınmazın tapu kayıtlarındaki nitelikleri gereği belirlenen %18 KDV oranının fahiş olduğuna ve dairenin kullanım alanının 135 m² olması nedei ile KDV oranının tahakkuk ve tahsili gerektiğine dair istemin icra müdürlüğünce reddi kararına karşı icra mahkemesine başvurulduğu, mahkemece icra müdürlüğü işleminin usul ve yasaya uygun olduğu belirtilerek şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

3065 Sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu'nun 1. maddesinde; “Türkiye’de yapılan aşağıdaki işlemler katma değer vergisine tabidir.” düzenlemesi yer almaktadır. Aynı Kanun'un 1/3-(d) bendinde, müzayede mahallerinde ve gümrük depolarında yapılan satışların katma değer vergisine tabi olduğu hükme bağlanmış olup; 15 ve 48 seri no'lu Katma Değer Vergisi Genel Tebliğleri'nin müzayede mahallinde yapılan satışları düzenleyen bölümünde ise; cebri icra, izaleyi şuyu, ipoteğin paraya çevrilmesi ve tasfiye gibi nedenlerle müzayede mahallerinde yapılan açık artırma, pazarlık ve diğer şekillerdeki satışların katma değer vergisine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Yasa maddesi ve uygulamaya ilişkin tebliğler birlikte değerlendirildiğinde;müzayede mahallerinde yapılan aleni ve özel satışlar ile cebri satışların ticari olup olmadığına bakılmaksızın katma değer vergisine tabi olması gerekmektedir. Yüksek Mahkeme olan Danıştay’ın kararları da bu yöndedir. Uygulamada cebri icra satışlarında katma değer vergisi alınmakta olup, Katma Değer Vergisi Kanunu'nda cebri icra ile ilgili özel bir düzenleme mevcut değildir. Cebri icradaki katma değer vergisi alımı, Katma Değer Vergisi Kanunu'nun 1/3-d bendi uyarınca yapılmaktadır.

Mal ve hizmetlere uygulanacak katma değer vergisi oranları, 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu'nun 28. maddesine dayanılarak hazırlanan 30/12/2007 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 24/12/2007 tarih ve 2007/13033 sayılı Bakanlar Kurulunun Mal ve Hizmetlere Uygulanacak Katma Değer Vergisi Oranlarının Tespitine İlişkin Kararın birinci maddesinde belirlenmiştir. Söz konusu Bakanlar Kurulu Kararı'nın 1/1-a maddesi uyarınca; ekli (I) ve (II) sayılı listelerde yer alanlar hariç olmak üzere,vergiye tabi teslim ve hizmetler için uygulanacak katma değer vergisi oranı %18 olarak tespit edilmiş olup; anılan Karara ekli (I) sayılı listenin 11. sırasında yer alan net alanı 150 m² kadar olan konut teslimlerinde, kararın birinci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince %1 oranında katma değer vergisi alınacaktır. Net alanı 150 m² ve daha fazla olan konut teslimlerinde ise; kararın birinci maddesinin (a) bendi gereğince %18 katma değer vergisi alınacaktır.

Katma Değer Vergisi Kanunu’na göre, katma değer vergisine tabi olan müzayede mahallerinde ve gümrük depolarında yapılan satışlar, memurlukça açık artırma usulü ile yapılmaktadır. Satışın yapıldığı yer, müzayede mahalli durumundadır. Verginin alınması için, satış nerede yapılırsa yapılsın açık artırma ile yapılması yeterlidir. Satışın yapılması ile vergiyi doğuran olay meydana gelmekle, kesin satış bedeli de verginin matrahını teşkil etmektedir. Satış kesinleşmeden, katma değer vergisi borcunu ödeme yükümlülüğü doğmaz.

Somut olayda, öncelikle belirtmek gerekir ki, şikayete konu KDV miktarına esas ihale, 01/01/2013 tarihinde yürürlüğe giren 24/12/2012 tarih ve 2012/4116 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının Eki Kararın 7. maddesi ile 2007/13033 sayılı Bakanlar Kurulunun Mal ve Hizmetlere Uygulanacak Katma Değer Vergisi Oranlarının Tespitine İlişkin Kararın birinci maddesine eklenen 6. fıkranın yürürlük tarihinden sonra 13/04/2015 tarihinde yapılmış olup, ödenecek katma değer vergisi oranı da değişiklik sonrası hükümlere göre belirlenecektir.

O halde mahkemece şikayetin mahiyetine göre usulüne uygun olarak duruşma açılıp, yukarıda değinilen yasal düzenleme ve açıklamalar gözetilerek, ihalesi yapılan taşınmazın katma değer vergisine esas niteliğinin, fiili durumunun ve net kullanım alanının belirlenmesi, öte yandan, ihale konusu taşınmaz hakkında uygulanacak katma değer vergisi oranının ilgili kurumlardan sorulması, gerektiğinde keşif yapılmak ve konusunda uzman bilirkişilerden rapor alınmak suretiyle oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken; eksik inceleme ile yazılı şekilde evrak üzerinden hüküm tesisi isabetsizdir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.

Direnme Kararı:

8. ... Anadolu 2. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 14.04.2016 tarihli ve 2016/182 E., 2016/331 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelerin yanında, mahkemece verilen aynı mahiyetteki kararın Özel Dairenin 19.11.2015 tarihli ve 2015/17086 E., 2015/28656 K. sayılı kararı ile onandığı ve karar düzeltme talebinin de reddedildiği gerekçeleri ile direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

9. Direnme kararı süresi içinde şikâyetçi üçüncü kişi tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

10. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; satış ilanı ve şartnamede ihale konusu taşınmazın KDV oranının %18 olduğunun belirtilmiş olması karşısında, ihalenin kesinleşmesi ile alıcının KDV ödeme yükümlülüğü doğduktan sonra ihalenin yapıldığı tarih itibariyle alıcıdan alınması gereken KDV oranı ile ilgili şikâyetin ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanımı niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

11. Öncelikle belirtmek gerekir ki; KDV ile ilgili düzenlemeler kamu düzenine ilişkin olup, icra memur muamelesinin iptali istemine ilişkin karşı tarafı olmayan eldeki şikâyette, şikâyetçi taraf bozma kararına uyulmasını talep etse bile yerel mahkemece kamu düzenine ilişkin konularda taraf iradelerinden bağımsız şekilde direnme kararı verilmesi mümkündür.

12. İcra ve İflas Kanunu (İİK)’nun 126 ve devamı maddeleri uyarınca haczedilen veya ipotekli taşınmazlar yalnız açık artırma yolu ile satılır. Açık artırma ile satışın yapılabilmesi için, bazı hazırlıklar yapılır; bunların en önemlisi açık artırmanın ilan edilmesidir. İİK’nın 126. maddesinin son fıkrasının atfı ile uygulanması gereken aynı Kanunun 114. maddesinin 3. fıkrası uyarınca gazete ile yapılacak ilanlara satış şartnamesi eklentisiyle geçirilmeyip, satılacak şeyin cinsi, mahiyeti, önemli vasıfları, muhammen kıymeti, bulunduğu yer ve ikinci artırmanın gün ve saati, satış şartnamesinin vesair bilginin nereden ve ne suretle öğrenilebileceği, talep hâlinde ve ilanda gösterilen masrafı verilmek şartıyla şartnamenin bir örneğinin gönderilebileceği hususları yazılmakla yetinilir. İlandan başka, bir de artırma şartnamesi hazırlanır. Bu şartnameye özellikle satış ilanında gösterilmeyen ve artırmanın yapılmasına ilişkin bütün hususlar yazılır.

13. Diğer taraftan 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 1/3-d maddesine göre müzayede mahallerinde yapılan satışlar katma değer vergisine tabidir. Bilindiği üzere, müzayede kavramı; açık artırma suretiyle yapılan satışı, satışın gerçekleştiği yer de müzayede mahalli olarak adlandırılmaktadır. İcra dairelerinde icra memurlarınca yapılan satışlar müzayede usulü ile gerçekleştirilmekte ve icra satış memurlarının satış yaptıkları yerde müzayede mahalli sayılmaktadır. Hukuki sonuçları itibariyle esasen, müzayedenin İİK hükümlerine göre yapılması, satışların özel ya da aleni artırma ile gerçekleştirilmesi durumu değiştirmez.

14. İİK’nın 16. maddesinde öngörülen yasal sürede ilgililer tarafından icra mahkemesine şikâyet yolu ile başvurularak satış ilanının iptali istenebilir. Satış ilanı iptal edilmediği sürece herkes için kesinleşir. İhaleye katılmaya istekli olabilecek kişiler, satış ilanında belirtilen şartlara göre pey sürüp sürmeyeceklerine karar verirler. İhale bir kamu tasarrufu olup, satış ilanında ve şartnamede belirtilen şartlara göre gerçekleştirilir. Kamusal işlemin güvenilirliği de bu şekilde sağlanmış olur. Nitekim bu hususlar Hukuk Genel Kurulunun 06.04.2021 tarihli ve 2017/12-365 E., 2021/437 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.

15. Somut olayda, ihale konusu taşınmaza ilişkin satış ilanı ve şartnamede KDV oranının %18 olarak gösterildiği, 09.02.2015 tarihli satış kararında satışa çıkarılacak mal ilanının, ilan panosu ile adliye divanhanesine asılmak ve yurt genelinde tirajı 50.000'in üzerinde yayın yapan bir gazetede yayınlattırmak suretiyle yapılmasına karar verildiği, satış ilanının 09.02.2015 tarihinde icra dairesi özel ilan tahtasında, 14.02.2015 tarihinde gazetede ve elektronik ortamda ilan edildiği, %18 olarak belirtilen KDV oranının şikâyete konu yapılmadığı, ihalede pey sürenlerin KDV oranını gözönüne alarak pey sürdükleri, taşınmazın 13.04.2015 tarihli açık artırmada şikâyetçi üçüncü kişiye ihale edildiği görülmektedir.

16. Şu hâle göre ihale alıcısı ihale şartlarını ve icra dairesince KDV oranının %18 olarak belirlendiğini bilerek ihaleye katılmış ve pey sürmüştür. Bu durumda herkes için kesinleşmiş olan “ihale şartları” çerçevesinde yapılan ihalenin kesinleşmesinden sonra KDV oranının düzeltilmesi isteminin icra mahkemesinde şikâyet yoluyla ileri sürülemeyeceğinin kabulü gerekir.

17. O hâlde direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle onanması gerekmiştir.

IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

Şikâyetçi üçüncü kişinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının değişik gerekçe ve nedenlerle ONANMASINA,

Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına,

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’na 5311 sayılı Kanun'un 29. maddesi ile eklenen Geçici 7. maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken İİK’nın 366/III. maddesi uyarınca kararın tebliğden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 06.07.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

HGK. 06.07.2021 T. E: 2017/1158, K: 933

İhale Sonrası KDV Yatırma Süresi

T.C. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A    Y A R G I T A Y   İ L A M I ESAS NO : 2014/34618  KARAR NO : 2015/9380   İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : Eskişehir 1. İcra Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 23/10/2014 NUMARASI : 2014/486-2014/686     Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki şikayetçi tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi  tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü : Şikayetçi ihale alıcısının, ihale konusu aracın satış bedeli üzerinden alınması gereken KDV oranının %1 olması gerektiğini ileri sürerek icra dairesine yaptığı başvurunun müdürlükçe reddedildiğinden bahisle icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece, ihaleden önce yapılan satış ilanlarında KDV oranının belirli olduğu, şikayetçinin bu durumu bilerek ve kabullenerek ihaleye katıldığı gerekçesi ile şikayetin reddine karar verildiği görülmektedir. Satış ilanı ve şartnamelerinde ihale konusu aracın KDV oranının % 18 olduğunun belirtilmiş olması, KDV'nin mutlaka bu oran üzerinden ödeneceğini göstermez. 3065 sayılı KDV Kanunu ve ilgili tebliğ hükümleri uyarınca şikayete konu malın KDV'ne tabi olup olmadığı, tabi ise ne oranda sorumlu olacağının mutlaka tespit edilmesi gerekmekle beraber kesinleşen ihale bedeli, verginin matrahı olup, bu matrah üzerinden hesaplanacak KDV, ihale alıcısı tarafından ayrıca ödenmelidir. Ancak alıcının KDV ödeme yükümlülüğü ihalenin kesinleşmesi ile doğacağından, mahkemece KDV oranının satıştan önceki tarihte şikayetçi tarafından bilindiği gerekçesiyle şikayetin esası incelenmeden reddi doğru değildir. O halde, mahkemece ihalenin yapıldığı tarih itibariyle alıcıdan alınması gereken KDV oranı araştırılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir. SONUÇ  : Şikayetçinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366. ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 13/04/2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.T.C.
T.C. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A    Y A R G I T A Y   İ L A M I ESAS NO : 2014/34618  KARAR NO : 2015/9380   İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : Eskişehir 1. İcra Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 23/10/2014 NUMARASI : 2014/486-2014/686     Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki şikayetçi tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi  tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü : Şikayetçi ihale alıcısının, ihale konusu aracın satış bedeli üzerinden alınması gereken KDV oranının %1 olması gerektiğini ileri sürerek icra dairesine yaptığı başvurunun müdürlükçe reddedildiğinden bahisle icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece, ihaleden önce yapılan satış ilanlarında KDV oranının belirli olduğu, şikayetçinin bu durumu bilerek ve kabullenerek ihaleye katıldığı gerekçesi ile şikayetin reddine karar verildiği görülmektedir. Satış ilanı ve şartnamelerinde ihale konusu aracın KDV oranının % 18 olduğunun belirtilmiş olması, KDV'nin mutlaka bu oran üzerinden ödeneceğini göstermez. 3065 sayılı KDV Kanunu ve ilgili tebliğ hükümleri uyarınca şikayete konu malın KDV'ne tabi olup olmadığı, tabi ise ne oranda sorumlu olacağının mutlaka tespit edilmesi gerekmekle beraber kesinleşen ihale bedeli, verginin matrahı olup, bu matrah üzerinden hesaplanacak KDV, ihale alıcısı tarafından ayrıca ödenmelidir. Ancak alıcının KDV ödeme yükümlülüğü ihalenin kesinleşmesi ile doğacağından, mahkemece KDV oranının satıştan önceki tarihte şikayetçi tarafından bilindiği gerekçesiyle şikayetin esası incelenmeden reddi doğru değildir. O halde, mahkemece ihalenin yapıldığı tarih itibariyle alıcıdan alınması gereken KDV oranı araştırılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir. SONUÇ  : Şikayetçinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366. ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 13/04/2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.T.C.

İhtiyati Haczi Tamamlayan Merasimi İlişkin Sürenin Başlaması

T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
  T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
  Y A R G I T A Y   İ L A M I
 ESAS NO : 2013/6644  KARAR NO : 2013/15908   İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : Eskişehir 1. İcra Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 15/11/2012 NUMARASI : 2012/636-2012/673  
Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
 
İİK.nun 264.maddesinde “dava açılmadan veya icra takibine başlamadan evvel ihtiyati haciz yapmış olan alacaklı, haczin tatbikinden, haciz gıyabında yapılmışsa haciz zabıt varakasının kedisine tebliğinden itibaren 7 gün içinde haciz veya iflas takip talebinde bulunmaya veya dava açmaya mecburdur.” düzenlemesi yer almaktadır.
 
Somut olayda ihtiyati haciz kararının 10.12.2010 tarihinde verildiği, alacaklının ise 15.12.2010 tarihinde İİK.nun 261/1.maddesinde öngörülen yasal süre içerisinde icra dairesinden ihtiyati haciz uygulanmasını talep ettiği, haczin gıyabında yapıldığı ve kendisine tebliğ edilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda yasada öngörülen tebliğ şartı gerçekleşmediğinden ve alacaklının takip dosyasında sonradan işlem yapması kanunda yazılı olduğu üzere tebliğ şartını kaldırmadığından, alacaklının başlatmış olduğu icra takibinin yasal sürede olduğunun kabulü zorunludur. 
 
O halde mahkemece yukarıda anılan yasa maddeleri uyarınca şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken kabulü yönünde hüküm tesisi isabetsizdir. 
 
SONUÇ  : Alacaklının  temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 26.04.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.
  • Cevap Yok
  • 27-09-2021, Saat: 13:45
  • Kaya
T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
  T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
  Y A R G I T A Y   İ L A M I
 ESAS NO : 2013/6644  KARAR NO : 2013/15908   İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : Eskişehir 1. İcra Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 15/11/2012 NUMARASI : 2012/636-2012/673  
Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
 
İİK.nun 264.maddesinde “dava açılmadan veya icra takibine başlamadan evvel ihtiyati haciz yapmış olan alacaklı, haczin tatbikinden, haciz gıyabında yapılmışsa haciz zabıt varakasının kedisine tebliğinden itibaren 7 gün içinde haciz veya iflas takip talebinde bulunmaya veya dava açmaya mecburdur.” düzenlemesi yer almaktadır.
 
Somut olayda ihtiyati haciz kararının 10.12.2010 tarihinde verildiği, alacaklının ise 15.12.2010 tarihinde İİK.nun 261/1.maddesinde öngörülen yasal süre içerisinde icra dairesinden ihtiyati haciz uygulanmasını talep ettiği, haczin gıyabında yapıldığı ve kendisine tebliğ edilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda yasada öngörülen tebliğ şartı gerçekleşmediğinden ve alacaklının takip dosyasında sonradan işlem yapması kanunda yazılı olduğu üzere tebliğ şartını kaldırmadığından, alacaklının başlatmış olduğu icra takibinin yasal sürede olduğunun kabulü zorunludur. 
 
O halde mahkemece yukarıda anılan yasa maddeleri uyarınca şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken kabulü yönünde hüküm tesisi isabetsizdir. 
 
SONUÇ  : Alacaklının  temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 26.04.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İhtiyati Haczin İcrai Hacze Dönüşmediği - %4.55 Harç Alınması Gerektiği

Borçluya örnek 10 numaralı ödeme emrinin tebliğ edildiği tarih ile tahsilatın yapıldığı tarih arasında altı gün süre bulunup, İİK. mad. 168/2'de öngörülen on günlük süre geçmeyip, ihtiyati haczin icrai hacze dönüşmediği görüldüğünden yapılan tahsilattan % 4,55 oranında harç alınması gerektiği-
 

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

Alacaklı tarafından..... Asliye Ticaret Mahkemesince verilen ihtiyati haciz kararının infazının istendiği, 09.03.2015 tarihinde kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takibe başlandığı, örnek 10 numaralı ödeme emrinin 10.04.2015 tarihinde borçluya tebliğ edildiği, 14.04.2015 tarihinde yapılan tahsilattan icra müdürlüğünce % 9,10 oranında harç alınması üzerine alacaklının harç oranına karşı mahkemeye şikayet yoluna başvurduğu, mahkemece şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmıştır. 

492 Sayılı Harçlar Kanununa ekli (1) sayılı tarifenin icra harçlarını düzenleyen B-1/3-a maddesine göre, ödeme, ödeme ve icra emrinin tebliğinden sonra, fakat hacizden önce yapılmışsa, ödenen paralardan % 4,55 tahsil harcı alınır. 

İİK'nun 264. maddesinin son fıkrasında, genel haciz yoluyla yapılan takipte, ihtiyati haczin icrai hacze dönüşeceği zaman düzenlenmiş olup, kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla takipte itiraz icrayı durdurmayacağından, ödeme emrinin tebliğinden sonra İİK. nun 168/2. maddesinde öngörülen on günlük ödeme süresinin geçmesi üzerine ihtiyati haciz, kendiliğinden icrai hacze dönüşür. 

Somut olayda, borçluya örnek 10 numaralı ödeme emrinin 10.04.2015 tarihinde tebliğ edildiği dikkate alındığında, tahsilatın yapıldığı 14.04.2015 tarihinde, İİK.nun 168/2. maddesinde öngörülen on günlük süre geçmediğinden, ihtiyati haczin icrai hacze dönüşmediği görülmektedir. Bu durumda yapılan tahsilattan % 4,55 oranında harç alınması gerektiğinden mahkemece şikayetin kabulü yerine, yazılı gerekçeyle reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07.06.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

12. HD. 07.06.2016 T.E: 2016/14166, K: 16080
Borçluya örnek 10 numaralı ödeme emrinin tebliğ edildiği tarih ile tahsilatın yapıldığı tarih arasında altı gün süre bulunup, İİK. mad. 168/2'de öngörülen on günlük süre geçmeyip, ihtiyati haczin icrai hacze dönüşmediği görüldüğünden yapılan tahsilattan % 4,55 oranında harç alınması gerektiği-
 

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

Alacaklı tarafından..... Asliye Ticaret Mahkemesince verilen ihtiyati haciz kararının infazının istendiği, 09.03.2015 tarihinde kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takibe başlandığı, örnek 10 numaralı ödeme emrinin 10.04.2015 tarihinde borçluya tebliğ edildiği, 14.04.2015 tarihinde yapılan tahsilattan icra müdürlüğünce % 9,10 oranında harç alınması üzerine alacaklının harç oranına karşı mahkemeye şikayet yoluna başvurduğu, mahkemece şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmıştır. 

492 Sayılı Harçlar Kanununa ekli (1) sayılı tarifenin icra harçlarını düzenleyen B-1/3-a maddesine göre, ödeme, ödeme ve icra emrinin tebliğinden sonra, fakat hacizden önce yapılmışsa, ödenen paralardan % 4,55 tahsil harcı alınır. 

İİK'nun 264. maddesinin son fıkrasında, genel haciz yoluyla yapılan takipte, ihtiyati haczin icrai hacze dönüşeceği zaman düzenlenmiş olup, kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla takipte itiraz icrayı durdurmayacağından, ödeme emrinin tebliğinden sonra İİK. nun 168/2. maddesinde öngörülen on günlük ödeme süresinin geçmesi üzerine ihtiyati haciz, kendiliğinden icrai hacze dönüşür. 

Somut olayda, borçluya örnek 10 numaralı ödeme emrinin 10.04.2015 tarihinde tebliğ edildiği dikkate alındığında, tahsilatın yapıldığı 14.04.2015 tarihinde, İİK.nun 168/2. maddesinde öngörülen on günlük süre geçmediğinden, ihtiyati haczin icrai hacze dönüşmediği görülmektedir. Bu durumda yapılan tahsilattan % 4,55 oranında harç alınması gerektiğinden mahkemece şikayetin kabulü yerine, yazılı gerekçeyle reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07.06.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

12. HD. 07.06.2016 T.E: 2016/14166, K: 16080

Kesin hüküm- Katkı payı alacağı- Tapunun iptali- Tasarrufun iptali- İİK. mad. 283/1

Kesin hükmün varlığı için, her iki davanın taraflarının, müddeabihin ve dava sebebinin aynı olması gerektiği- "Katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla taşınmazın davalı tarafından danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği" iddiasıyla açılan davada, satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacının, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabileceği; davacının bu hakkı, "ayni" değil, "şahsi" bir sonuç doğuracağından, "tapunun iptaline" değil, İİK. mad. 283/1 gereğince, "iptal ve tescile gerek olmaksızın, davacıya, taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına" karar verilmesi gerektiği- Boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra, çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalıya "satış göstererek" tapudan yapılan devrin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı- "Davanın BK’nın 18. (TBK.nın 19.) maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığı ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK. 277 vd.na göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle, İİK. mad. 283/1-2 uyarınca karar verilemeyeceği" şeklindeki görüşün HGK çoğunluğu tarafından benimsenmediği- 
1. Taraflar arasındaki “tapu iptal ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili ve davalı T. K. vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:    

4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılardan A. Ö.'ün İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşandıklarını, müvekkili tarafından davalı A. aleyhine katkı payı alacağına ilişkin açılan davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL'nin tahsiline karar verildiğini, boşanma kararından bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde davalı A. Ö.’ün adına kayıtlı taşınmazı çok düşük bir bedelle ve hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış gibi göstermek suretiyle tapuda devrettiğini, yapılan satış işleminin mal kaçırma amacıyla muvazaalı yapıldığını, bu nedenle davalı T. K.’na karşı tapu iptali ve tescil davası açıldığını, katkı payı nedeniyle taşınmazın yarı hissesinin iptali ile müvekkili adına tescilinin talep edildiğini, ancak bu davanın yazılı delil bulunmadığı gerekçesiyle reddedildiğini belirterek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı A. Ö. adına tapuda kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalı A. Ö., katkı payına ilişkin tapu iptali ve tescil davasının reddedildiğini ve buna ilişkin kararın kesinleştiğini, bu nedenle kesin hüküm itirazının bulunduğunu, ayrıca kötü niyetle açıldığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

6. Davalı T. K. vekili, İzmir 12. Aile Mahkemesinin hem müvekkili hem de diğer davalı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasını reddettiğini, bu kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, ortada kesin hüküm bulunduğu gibi, dava konusu taşınmazın müvekkili adına tapuya tescilinde muvazaa bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme Kararı:

7. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.07.2012 tarihli ve 2011/168 E., 2012/276 K. sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın 13.06.2005 tarihinde 12.000TL bedelle davalı T. K.’na satıldığı, davacı ile davalı A. Ö.’ün 1974 yılında evlenip, 06.06.2005 tarihinde boşandıkları, davacının evlilik birliği içerisinde edinilen tek taşınmaz olan dava konusu yer hakkında katkı payı alacağı davası açtığı ve lehine 30.960TL alacağa hükmedildiği, davalı A. Ö.’ün boşanma kararı verilmesinden hemen sonra davacının katkı payı davası açacağı düşüncesiyle taşınmazı yeğeni olan diğer davalıya satış suretiyle devrettiği, ancak satışın danışıklı olup, değerinin de düşük bulunduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile önceki malik adına tescilini talep etmekle beraber; davalı A. Ö.’ün hayatta olduğu, kısıtlı bulunmadığı, davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi yönünde aktif dava ehliyetinin olmadığı, istemin tasarrufun iptali mahiyetinde düşünülmesi durumunda dahi koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

8. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.

9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.01.2014 tarihli ve 2013/3286 E., 2014/737 K. sayılı kararı ile; “…Dava, Borçlar Yasası’nın 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan danışık (muvazaa) iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem (muvazaalı muamele) nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü; danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi, onlara karşı işlenmiş haksız eylem niteliğindedir. Ancak, üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olmalıdır.

Diğer yandan; zarara uğradıklarını ileri süren üçüncü kişilerin, danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında tazminat davası açmış olmaları, bu davanın kabulü için tek başına yeterli olmadığından danışıklı işlemde bulunanın, üçüncü kişilere borçlu bulunduğunun gerçekleşmesi ve borcunu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir.

Somut olayda; davacı, davalılardan A.'in katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği iddiası ile eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İ.İ.K.'nun 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı A.'in İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06/06/2005 tarih ve 2005/207 E., 2005/674 K., sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği, kararın 07/07/2005 tarihinde kesinleştiği, yine davacı tarafından davalı A. aleyhine katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesi'nin 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960,00 TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve kararın 28/01/2011 tarihinde kesinleştiği, davalı A.'in üzerine kayıtlı 188 ada 1 nolu parselde kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

Şu durumda, satışın muvazaalı olduğu kanıtlanmıştır. O halde, davanın İİK 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yerinde görülmeyen yazılı gerekçeyle istemin reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir,…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.

Direnme Kararı:

10. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.10.2014 tarihli ve 2014/280 E. 2014/413 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeler yanında; hukuk davalarında mahkemenin taleple bağlı olduğu, dava dilekçesinde tapu kaydının iptali ile davalı A. Ö. adına tescilinin istendiği, 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun (İİK) 283. maddesinden söz edilmediği, davacının taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması talebinin de bulunmadığı, İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde belirtilen tasarrufun iptali davalarındaki koşulların bu davada oluşmadığı, davacının tasarruftan önce kesinleşmiş bir alacağı bulunmadığı gibi yapılmış bir icra takibinin mevcut olmadığı, geçici ve kesin aciz vesikası şartlarının da bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

11. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili ile davalı T. K. vekili tarafından temyiz edilmiştir.    

II. UYUŞMAZLIK

12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi göz önüne alındığında aktif dava ehliyetinin bulunup bulunmadığı ve satışın muvazaalı olduğunu kanıtlayıp kanıtlayamadığı; Özel Dairece bozma kararında davanın İİK’nın 283/1. maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğinin belirtilmesinin taleple bağlılık ilkesine aykırılık teşkil edip etmeyeceği noktalarında toplanmaktadır. 

III. GEREKÇE

A) Davalı T. K. vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede: 

13. Bir nihai kararın şekli anlamda kesinliği ile, o karara karşı artık olağan kanun yollarına (temyiz, karar düzeltme) başvurulamayacağı anlaşılır. Şekli anlamda kesin hükmün amacı, bir davanın sona ermesine hizmet etmektir. Bir nihai karar şekli anlamda kesinleşince, tarafların o davada takip ettikleri amaç gerçekleşmiş olur. Fakat bu, taraflar arasındaki uyuşmazlığın değil, ancak görülmekte olan davanın sona ermesi demektir. Bundan sonra da aynı taraflar arasında aynı uyuşmazlığın yeni bir dava konusu yapılmaması için, başka bir müesseseye yani maddi anlamda kesin hüküm müessesesine ihtiyaç vardır (Kuru B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, 6.b İstanbul 2001, s.4981).

14. Bir mahkeme kararına karşı başvurulabilecek kanun yolunun hiç olmaması veya mevcut olan kanun yollarının tüketilmesi ya da süresinde kanun yollarına başvurulmaması hâllerinde şekli anlamda kesinlik gerçekleşir. İstisnai olarak olağanüstü kanun yoluna başvurarak ya da eski hâle getirme mümkün ise bu suretle şekli anlamda kesin hükmü sona erdirmek mümkündür.

15. Gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) şekli anlamda kesinliğin tanımı yapılmamış ise de, çeşitli maddelerde geçen "kesin", "kesinleşme", "kesinleşmiş" sözleriyle şekli anlamda kesin hükmün kastedildiğini söylemek mümkündür.

16. Maddi anlamda  kesin  hüküm  HUMK'da  tanımlanmamış olmakla birlikte Kanun'un 237. maddesinde;

“Kaziyei muhkeme, ancak mevzuunu teşkil eden husus hakkında muteberdir.

Kaziyei muhkeme mevcuttur denilebilmek için iki tarafın ve müddeabihin ve istinat olunan sebebin müttehit olması lazımdır.” şeklinde maddi anlamda kesin hükmün şartlarına yer verilmiştir.

17. HMK’nın 303/1. maddesinde de maddi anlamda kesin hükmün şartları;

“Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu hükümden yola çıkıldığında denebilir ki, kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı kişiler olması, ikinci koşulu müddeabihin aynılığı, üçüncü koşulu ise dava sebebinin aynı olmasıdır.

18. Kesin hükmün ikinci koşulu olan müddeabihin aynılığı, dava konusu yapılmış olan hakların aynı olmasıdır. Önceki dava ile yeni davanın müddeabihlerinin (konularının) aynı olup olmadığını anlamak için hâkimin, eski davada verilen kararın hüküm fıkrası ile yeni davada ileri sürülen talep sonucunu karşılaştırması gerekir. Eski ve yeni davanın konusu olan maddi şeyler fiziksel bakımdan aynı olsa bile bu şeyler üzerinde talep olunan haklar farklı ise müddeabihlerin aynı olduğundan bahsedilemez.

19. Kesin hükmün üçüncü koşulu dava sebebinin aynı olmasıdır. Dava sebebi, hukuki sebepten farklı olarak, davacının davasını dayandırdığı vakıalardır. Öyle ise her iki davanın da dayandığı maddi vakıalar (olaylar) aynı ise diğer iki koşulun da bulunması hâlinde kesin hükmün varlığından söz edilebilir. Nitekim aynı hususlara Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 22.03.2019 tarihli ve 2017/7 E., 2019/2 K. sayılı kararında da değinilmiştir.

20. Yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Davacı H. Ö. vekili tarafından davalı A. Ö. aleyhine İzmir 12. Aile Mahkemesinde açılan davada davacı vekili, dava konusu taşınmazın mümkün ise ½ hissesinin tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tapuda kayıt ve tesciline, bu talebin kabul edilmemesi durumunda katkı payı bedeli olan şimdilik 15.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; bu dava ile birleşen diğer davalı T. K. aleyhine açılan davada ise, davalı A. Ö.’ün boşanmadan sonra evlilik birliği içinde alınan evi bir hafta sonra davalı T.’e muvazaalı olarak sattığını iddia ederek dava konusu taşınmazın ½ hissesinin iptali ile müvekkili adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

21. Davacı vekili davalılar A. Ö. ve T. K. aleyhine açtığı eldeki davada ise; davalı A. Ö. tarafından dava konusu taşınmazın muvaazalı olarak diğer davalı T. K.’na tapuda devredilmesi nedeniyle müvekkilinin katkı payı alacağını almasının engellendiğini ileri sürerek, dava konusu taşınmazın diğer davalı A. Ö. adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

22. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, İzmir 12. Aile Mahkemesinde görülüp sonuçlanan birleşen dava ile, eldeki davanın tarafları aynı ise de, konuları (müddeabih) ve dava sebepleri (dayanılan vakıalar) birbirinden farklı olduğundan davalı T. K. vekilinin direnme kararı gerekçesine yönelik temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.

B) Davacı vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede: 

23. Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

24. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK ) 18. maddesinde genel muvazaa düzenlenmiş; maddenin 1. fıkrası ile “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.” hükmü getirilmiştir.

25. Bilindiği üzere “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu onlardan gizleyerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına” muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere de muvazaalı işlemler denir (Eren, F: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2018, s. 367). Eş söyleyişle muvazaa açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâli, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan haksız eylem niteliğinde anlaşmalarıdır (7.10.1953 tarihli ve 8/7 Sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı).

26. Muvazaalı bir hukuki işlemden söz edilebilmesi için;

i)Tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek oluşturulmuş bir uygunsuzluk,

ii) Üçüncü kişileri aldatmak (muvazaa) niyeti,

iii) Taraflar arasında gizli işlemi oluşturan muvazaa sözleşmesi bulunmalıdır.

27. Kural olarak üçüncü kişiler anılan maddeye dayalı olarak, danışıklı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacaklarının bulunması ve danışıklı işlemin o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olması gerekmektedir.

28. Muvazaa davası, borçlunun yapmış olduğu işlemin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun (işlemin temelinin geçersizliğinin) tespitini amaçladığından, görünürdeki satış işlemlerine karşı açılır. Muvazaaya dayalı tasarrufun iptali davalarında ise davacının icra takibine geçmesi ya da aciz belgesi almasına gerek yoktur. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.07.2020 tarihli ve 2017/17-1507 E., 2020/525 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.

29. Yüzeysel olarak bakıldığında, iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de, bu benzerlik her iki tür davanın güttüğü amaçtan öteye gitmemektedir. Muvazaa davası, yani yapılan işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunu belirtmek için açılan dava ile tasarrufun iptali davası amaçları bakımından birbirlerine yakınsa da gerçekte nitelikleri, koşulları, doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden farklıdırlar. Tasarrufun iptali davası, borçlunun tasarruf işlemlerinden zarar gören ve elinde aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Ne var ki, tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işleminin davacı bakımından hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı hâlde, muvazaa davasında borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Başka bir ifadeyle yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür.

30. Tasarrufun iptali davası, aynî nitelikte olmayıp kişisel (şahsî) bir dava olduğu hâlde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Muvazaanın kanıtlanması hâlinde dava konusu mal, borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış hâle gelir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının da borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde, iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m. 284). İİK'nın 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılmış iptal davasının amacı, alacaklının davaya konu mal üzerinde, cebri icra yolu ile alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını almasını sağlamaktır.

31. Kural olarak iptal davasına konu edilen tasarruflar, muvazaalı akitlerden farklı olarak hukuken geçerlidir. Başka bir ifade ile muvazaalı akitlerde, görülen akit değil tarafların gerçek iradelerine uygun bulunan akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde, İİK'nın 277 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen tasarruflar özel hukuk ilişkisi açısından geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, alacaklının gerçek alacak ve ayrıntılarına yetecek miktardaki tasarrufun iptaline, bunun dışında kalan kısmı geçerliliğini koruyacağından, olduğu gibi bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu özelliği gözeterek “iptal davasının sübutu hâlinde davaya konu teşkil eden mal üzerinde icra kovuşturması yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmeksizin taşınmazın haciz ve satışının istenebileceğini” öngörmüştür (İİK. m.283). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarihli ve 2000/4-823 E., 2000/851 K.; 25.05.2011 tarihli ve 2011/4-149 E., 2011/346 K.; 02.04.2014 tarihli ve 2013/4-1016 E., 2014/436 K.; 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K.; 25.02.2020 ve 2017/1505 E., 2020/204 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

32. Yapılan tüm açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; 

33. Dava dilekçesinin konusu, maddi olguların anlatılış biçimi ve talep sonucu kısmından da açıkça anlaşılacağı gibi dava BK’nın 18. maddesinde tanımını bulan muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davasıdır. 

34. Yerel mahkemece eldeki davada İİK’nın 283. maddesinin uygulanmasının taleple bağlılık kuralına aykırı olduğu gerekçesine de dayanılması nedeniyle HMK’nın 26. maddesinde düzenlenen taleple bağlılık kuralına da kısaca değinmek gerekmektedir. Maddeye göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde engel yoktur. Taleple bağlılık ilkesi özü itibariyle hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olduğunu ifade eder. İlkenin taşıdığı ilk anlam; tarafın talep etmediği husus hakkında mahkemenin karar veremeyeceğidir. Buna göre tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukuki sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ikinci anlam ise tarafın talebinden fazlasına mahkemece karar verilememesidir. Taleple bağlı olma, yargılama sonucunda davacının talep ettiği haktan daha azına sahip olduğunun belirlenmesi durumunda uygulanmaz (HMK m. 26). Talepten azına karar verme “çoğun içinde az da vardır” esasına dayanmaktadır. Bu kural ise davacının talep sonucu ile aynı nitelikte olan daha azına karar vermeyi ifade etmektedir. Nitekim dava açıldığında davacının talebi maddi hukukta karşılığa sahip olduğu oranda mahkemeden hukuki koruma sağlanmasıdır (Taleple bağlılık kuralı hakkında daha geniş açıklamalara Hukuk Genel Kurulunun 30.05.2018 tarihli ve 2017/23-2539 E., 2018/1149 K. sayılı kararında yer verilmiştir).

35. Eldeki davada, davacıyı alacağından yoksun bırakmak için yapıldığı iddia edilen muvazaalı satış işleminin iptali ve hiç yapılmamış sayılmasının tespiti istenmektedir. Bu davada davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmüştür. Davacının amacı tapunun iptali olmayıp, alacağına kavuşmaktır.

36. Davacı vekili, davalılardan A. Ö.’ün katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devrettiği iddiasıyla eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İİK’nın 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı A. Ö.’ün İzmir 4. Aile Mahkemesinin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği; yine davacı tarafından davalı A. Ö. aleyhine açılan katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve bu kararın 28.02.2011 tarihinde kesinleştiği, davalı A. Ö.’ün 188 ada 1 nolu parselde adına kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

37. O hâlde satışın muvazaalı olduğunun kanıtlanmış olduğu eldeki davada, mahkemece İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır.

38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Borçlar Kanunu ve İcra ve İflâs Kanunu birbirinden farklı nitelik taşıyan kanunlar olduğundan, eldeki dava BK’nın 18. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığından ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK’nın 277. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle İİK’nın 283/1-2 maddesine göre karar verilemeyeceğinden ve davacı tarafın aktif dava ehliyetinin de bulunduğu nazara alınarak direnme kararının belirtilen bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

39. Diğer taraftan dava tarihi 25.03.2011 olduğu hâlde gerekçeli karar başlığında 16.06.2014 olarak gösterilmesine ilişkin yanlışlık, mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır. 

40. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

41. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle; 

1) Davalı T. K. vekilinin temyiz isteminin REDDİNE oy birliğiyle (III-A),

2) Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA oy çokluğuyla (III- B),
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,

Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.02.2021 tarihinde karar verildi.

Nebahat ŞİMŞEK, Dr. Şanver KELEŞ'in KARŞI OYU:

Borçlunun mallarının haczedilmesinden önce borçlunun mal ve hakları üzerindeki tasarruf yetkilerinde herhangi bir kısıtlama yoktur. Borçlunun mallarının haczinden veya iflas etmeden önce alacaklılarından mal kaçırmak için yapmış olduğu bağışlamalar ve şüpheli (hileli) tasarrufların iptal ettirilebilmesi için alacaklılara tanınan davaya iptal davası denir. Bu dava İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlemiştir. İİK’nın 277 maddesinde “tasarrufların butlanı” denilmekte ise de burada borçlar hukuku (TBK m.27) anlamında bir butlan yoktur. İptal davasına konu tasarruf başlangıçta geçerlidir ve iptal davası kazanılır ise alacaklı dava konusu malı sanki borçlunun mal varlığında imiş gibi haczettirir, sattırır ve satış bedelinden alacağını alır (İİK m.283,1); geriye para artar ise bu para borçluya değil kendisine karşı iptal davası açılmış olan üçüncü kişiye verilir. Burada tasarrufun maddi hukuk anlamında iptali söz konusu olmayıp mülkiyet borçluya geri dönmez. 

İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan iptal davası, dava konusu malın aynına ilişkin bir aynî dava olmayıp, şahsi bir davadır. Yani bu dava ile malın mülkiyetinin davalıdan (üçüncü kişiden) alınarak, borçluya ait olduğuna karar verilmemekte, sadece alacaklı malın bedelinden alacağını (kişisel hakkını) almak yetkisini elde etmektedir (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı 2. B. Ankara 2013 s.1397).

İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan davalarda tapu kaydının iptali ile borçlu adına tapuya tesciline karar verilemez.

İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayanılarak açılan tasarrufun iptali davalarının dinlenebilmesi için davacının davalı borçluda gerçek bir alacağının bulunması, borçlu hakkında yapılan icra takibinin kesinleşmiş olması, iptal konusu tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış bir aciz belgesinin bulunması gerekli olup bu şartların varlığı mahkemece resen değerlendirilir.

TBK’nın 19 ve 27 maddeleri çerçevesinde açılan muvazaa davası ise, iptal davasından farklıdır. Tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu gizleyerek onlardan gizlenerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere muvazaalı işlemler denilir (Oğuzman, K/Seliçi/ Ö/Oktay. S: Eşya Hukuku s.301). Başka bir deyişle muvazaa 07/10/1953 tarih ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da belirtildiği üzere “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde akitlerin (tarafların) kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri halidir”.

Muvazaalı işlemlerde işlem konusu hak veya mal borçlunun mal varlığı dışına çıkmaz. Bu nedenle muvazaalı işlemlerin iptali için İİK’nın 277 ve sonraki maddelerine göre iptal davası açılması yoluna başvurulmasına gerek yoktur. Muvazaalı işlemler istihkak davasına konu teşkil ederler. 

Muvazaalı bir işlem konusu mal borçlunun elinde iken haczedilir ve üçüncü kişi İİK 97 uyarınca istihkak davası açarsa, alacaklı davaya cevap yolu ile muvazaa nedeni ile işlemin geçersiz olduğunu muvazaalı işlem konusu mal veya hakkın borçlunun mülkiyetinde olduğunu iddia ve ispat edebilir.

Şayet muvazaalı bir işlem konusu mal üçüncü kişi elinde haczedilmiş ise alacaklı üçüncü kişiye karşı istihkak davası açarak davalı üçüncü kişinin o malı muvazaalı bir tasarruf sonucunda ele geçirdiğini ve bu nedenle malın borçluya ait olduğunu iddia ve ispat edebilir. Lehine tasarruf yapılan kişinin istihkak davasını kazanmış olması, üçüncü kişi aleyhine İİK 277 ve devamı maddeleri uyarınca iptal davası açılmasına engel değildir. Fakat istihkak davası ile iptal davasının amacı aynı olup alacaklılarına zarar vermek isteyen borçlunun işlemlerine karşı alacaklıları korumak istenmektedir.     

Muvazaa davası ayni bir dava olup üçüncü kişi konumunda olan alacaklılar da bu davayı açarak görünürdeki işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunun tespitini isteyebilir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına düzeltilmesine karar verir. Alacaklı bu hâlde ilamı icra dairesine sunarak dava konusu taşınmazın borçlunun borcundan dolayı haczedilmesini isteyebilir. Bu hâlde ayrıca bir iptal davası açmasına gerek kalmaz.    

Tasarrufun iptali davasının kabulü hâlinde davacı davaya konu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını alma yetkisini elde eder ve dava konusu taşınmaz ise davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine mahal olmadan o tasarrufun haciz ve satışını isteyebilir. (İİK m.283/1)

BK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile muvazaa nedeni ile hüküm ve sonuç doğurmayan işlemlerin iptali istenir. Borçlu tasarruf ve idare yetkisi kendisinde kalmak üzere malı üçüncü kişiye devrediyor ise devretme iradesi olmadığı için işlem muvazaalıdır ve iptal davası açılır.

Ancak ortada bir inanç anlaşması var ise anlaşma gereğince mülkiyet geçerli şekilde karşı tarafa geçeceği için tasarrufun iptali davası açılır. Bu olayda alacaklıya zarar verme kastı vardır. Bu anlamda alacaklı borçlunun iradesini göz önüne alır. Aslında malı borçlu devretmek istemiyor mu, yoksa alacağın tahsilini önlemek için mi devretti? Alacaklının bu soruya vereceği cevaba göre ya BK 19. maddesine dayalı dava ya da İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı dava açar. Muvazaa olmadan da salt alacaklıları zarara uğratmak için devir yapılabilir.

Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel bir dava olduğu halde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına tesciline karar verir.

Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m.284).

Yukarıda belirtilen ilke ve kurallardan da anlaşılacağı üzere TBK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davası şartları ile hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden ayrı davalardır. Alacaklıların “muvazaalı” olduğunu ileri sürdükleri işlemler hakkında iptal davasının hüküm ve sonuçlarından yararlanmak istemeleri ileri sürülen vakıa ile talep sonucu arasında açık bir uyumsuzluk teşkil eder. Muvazaa sebebine dayanan dava ile iptal davasının özelliklerini bir arada barındıran adeta yeni (karma) bir dava türünün meydana getirilmesi beraberinde bir dizi sorunu da getirdiği için isabetli değildir (Erdönmez Gürsoy: Alacaklılara zarar verme kastı ile uygulanan tasarrufların iptali, İstanbul 2017 s.35 ve 36).

Borçluya üçüncü kişinin malına haciz koydurup satış isteme yetkisi ancak borçlu aleyhinde takip yapıp borçlu mal varlığından alacağını alamadığını aciz vesikası ile tevsik ettiğinde tahsil mümkün olmaktadır. Öğretide tasarrufun iptali davasını alacaklının cebri icrada bulunma yetkisinin bir tamamlayıcısı olduğu alacaklının alacağını cebri icra yolu ile tahsil edemeyeceği henüz belli olmadan iptal davası açılmasına izin verilmesi hâlinde borçlu ve üçüncü kişilerin olumsuz şekilde etkileneceği belirtilmektedir. (Yıldırım, Mesut, Kamil/ Deren Yıldırım Nevhis İcra ve iflas hukuku, İstanbul 2016 s. 569-572. Umar, Bilge Türk İcra ve İflas Hukukunda İptal davası, İstanbul 1963s.7-39) Ayrıca muvazaa sebebine dayanarak dava açan alacaklıya haciz ve satış isteme yetkisi verilmesi ve hacze iştirak durumunda İİK 101 maddesinde yazılı hacze imtiyazlı şekilde iştirak etmesi çoğu kez mümkün olmayacaktır.

Borçlunun mali durumunun iyi olduğu bir durumda (borca batık veya aciz hâlinde olmadığı) yaptığı tasarruf nedeniyle uzun yıllar sonra (15-20 yıl) üçüncü kişinin mal varlığının haczedilebileceğinin kabulü hukuk güvenliği ile bağdaşmaz (Erdönmez s.27 ve 33).

Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki alacaklıya zarar vermeye yönelik muvazaalı işlemler olarak yapılan bir niteleme ile hem BK 19’a göre geçersizliğin tespiti davası hem de İİK m. 277 dayalı tasarrufun iptali davası açılamaz. Burada maddi hukukun tanıdığı talep hakkı (muvazaa nedeniyle hükümsüzlük) ile takip hukukunun sağladığı talep hakkının (tasarruf iptali) yarışması (hakların yarışması) söz konusu değildir. Çünkü borçlu ile üçüncü kişi arasındaki hukuki fiil geçerli ise muvazaa davası açılamaz. Tersi durumda da iptal davası açılamaz. Dolayısı ile her iki davanın açılabilme konuları (koşul vakıaları) birbirinden farklıdır. Bu davalar iki ayrı hak arama yolunu düzenleyen bir birinden ayrık hükümlere dayanmaktadır (Erdönmez s.28).

Somut olayda davacı H. Ö. (Ö.) vekili, müvekkilinin davalı A. Ö. ile 06.06.2005 tarihinde boşandıklarını, boşanmadan bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde A.’in üzerine kayıtlı evi yeğeni T.’e sattığını, bununda açılan katkı payı alacağında verilen tedbir aşamasında anlaşıldığını, yapılan satışın müvekkilinin katkı payı alacağının tahsilini engellemek için muvazaalı yapıldığını, T. adına olan tapunun iptali ile A. adına tescilini talep etmiştir. Açılan davada muvazaanın katkı payı alacağının engellenmesi muvazaa nedeni olarak gösterilmiş ise de bu alacak nedeniyle takip başlatıldığı ve borçlu A. hakkında bir aciz vesikası alındığı iddiası bulunmamaktadır. İİK 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası açılması koşulları mevcut değildir. 

Davacının dava dilekçesi içeriği ile talep sonucunda İİK 277 ve devamı maddelerine göre tasarrufun iptali davası değil BK 18 ve devamı maddelerinde düzenlenen muvazaa nedeniyle tapu iptal tescil davası açtığı anlaşılmaktadır.

Bu davayı üçüncü kişilerde danışıklı (muvazaalı) işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde açabilir ve işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler.

Somut olayda davacı üçüncü kişi konumunda olup davalılardan A.’in mal kaçırma amacı ile muvazaalı olarak taşınmazı çok düşük bir bedelle diğer davalı olan T.’e satarak tapuda devrettiğini, davalı A.’den katkı payı alacağının olduğuna ilişkin mahkeme kararı olduğunu ileri sürdüğüne göre bu davayı açma hakkı bulunmaktadır. 

Mahkemece işin esasının incelenmesi, davacı üçüncü kişinin muvazaa iddiasını her türlü delille ispat etmesi hâlinde davalı T. adına olan tapu kaydının iptali ile davalı A. adına tapuya kayıt ve tesciline karar vermesi gerekirken, davalının aktif husumet ehliyeti bulunmadığı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Mahkeme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması görüşünde olduğumuzdan Genel Kurulun kıymetli çoğunluğunun satışın muvazaalı olduğu kanıtlandığı gerekçesi ile davanın İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haczi ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi yönündeki bozma gerekçesine katılamıyoruz.

HGK. 11.02.2021 T. E: 2017/4-1446, K: 65
 
Kesin hükmün varlığı için, her iki davanın taraflarının, müddeabihin ve dava sebebinin aynı olması gerektiği- "Katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla taşınmazın davalı tarafından danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği" iddiasıyla açılan davada, satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacının, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabileceği; davacının bu hakkı, "ayni" değil, "şahsi" bir sonuç doğuracağından, "tapunun iptaline" değil, İİK. mad. 283/1 gereğince, "iptal ve tescile gerek olmaksızın, davacıya, taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına" karar verilmesi gerektiği- Boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra, çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalıya "satış göstererek" tapudan yapılan devrin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı- "Davanın BK’nın 18. (TBK.nın 19.) maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığı ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK. 277 vd.na göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle, İİK. mad. 283/1-2 uyarınca karar verilemeyeceği" şeklindeki görüşün HGK çoğunluğu tarafından benimsenmediği- 
1. Taraflar arasındaki “tapu iptal ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili ve davalı T. K. vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:    

4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılardan A. Ö.'ün İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşandıklarını, müvekkili tarafından davalı A. aleyhine katkı payı alacağına ilişkin açılan davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL'nin tahsiline karar verildiğini, boşanma kararından bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde davalı A. Ö.’ün adına kayıtlı taşınmazı çok düşük bir bedelle ve hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış gibi göstermek suretiyle tapuda devrettiğini, yapılan satış işleminin mal kaçırma amacıyla muvazaalı yapıldığını, bu nedenle davalı T. K.’na karşı tapu iptali ve tescil davası açıldığını, katkı payı nedeniyle taşınmazın yarı hissesinin iptali ile müvekkili adına tescilinin talep edildiğini, ancak bu davanın yazılı delil bulunmadığı gerekçesiyle reddedildiğini belirterek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı A. Ö. adına tapuda kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalı A. Ö., katkı payına ilişkin tapu iptali ve tescil davasının reddedildiğini ve buna ilişkin kararın kesinleştiğini, bu nedenle kesin hüküm itirazının bulunduğunu, ayrıca kötü niyetle açıldığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

6. Davalı T. K. vekili, İzmir 12. Aile Mahkemesinin hem müvekkili hem de diğer davalı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasını reddettiğini, bu kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, ortada kesin hüküm bulunduğu gibi, dava konusu taşınmazın müvekkili adına tapuya tescilinde muvazaa bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme Kararı:

7. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.07.2012 tarihli ve 2011/168 E., 2012/276 K. sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın 13.06.2005 tarihinde 12.000TL bedelle davalı T. K.’na satıldığı, davacı ile davalı A. Ö.’ün 1974 yılında evlenip, 06.06.2005 tarihinde boşandıkları, davacının evlilik birliği içerisinde edinilen tek taşınmaz olan dava konusu yer hakkında katkı payı alacağı davası açtığı ve lehine 30.960TL alacağa hükmedildiği, davalı A. Ö.’ün boşanma kararı verilmesinden hemen sonra davacının katkı payı davası açacağı düşüncesiyle taşınmazı yeğeni olan diğer davalıya satış suretiyle devrettiği, ancak satışın danışıklı olup, değerinin de düşük bulunduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile önceki malik adına tescilini talep etmekle beraber; davalı A. Ö.’ün hayatta olduğu, kısıtlı bulunmadığı, davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi yönünde aktif dava ehliyetinin olmadığı, istemin tasarrufun iptali mahiyetinde düşünülmesi durumunda dahi koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

8. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.

9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.01.2014 tarihli ve 2013/3286 E., 2014/737 K. sayılı kararı ile; “…Dava, Borçlar Yasası’nın 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan danışık (muvazaa) iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem (muvazaalı muamele) nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü; danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi, onlara karşı işlenmiş haksız eylem niteliğindedir. Ancak, üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olmalıdır.

Diğer yandan; zarara uğradıklarını ileri süren üçüncü kişilerin, danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında tazminat davası açmış olmaları, bu davanın kabulü için tek başına yeterli olmadığından danışıklı işlemde bulunanın, üçüncü kişilere borçlu bulunduğunun gerçekleşmesi ve borcunu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir.

Somut olayda; davacı, davalılardan A.'in katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği iddiası ile eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İ.İ.K.'nun 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı A.'in İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06/06/2005 tarih ve 2005/207 E., 2005/674 K., sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği, kararın 07/07/2005 tarihinde kesinleştiği, yine davacı tarafından davalı A. aleyhine katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesi'nin 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960,00 TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve kararın 28/01/2011 tarihinde kesinleştiği, davalı A.'in üzerine kayıtlı 188 ada 1 nolu parselde kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

Şu durumda, satışın muvazaalı olduğu kanıtlanmıştır. O halde, davanın İİK 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yerinde görülmeyen yazılı gerekçeyle istemin reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir,…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.

Direnme Kararı:

10. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.10.2014 tarihli ve 2014/280 E. 2014/413 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeler yanında; hukuk davalarında mahkemenin taleple bağlı olduğu, dava dilekçesinde tapu kaydının iptali ile davalı A. Ö. adına tescilinin istendiği, 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun (İİK) 283. maddesinden söz edilmediği, davacının taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması talebinin de bulunmadığı, İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde belirtilen tasarrufun iptali davalarındaki koşulların bu davada oluşmadığı, davacının tasarruftan önce kesinleşmiş bir alacağı bulunmadığı gibi yapılmış bir icra takibinin mevcut olmadığı, geçici ve kesin aciz vesikası şartlarının da bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

11. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili ile davalı T. K. vekili tarafından temyiz edilmiştir.    

II. UYUŞMAZLIK

12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi göz önüne alındığında aktif dava ehliyetinin bulunup bulunmadığı ve satışın muvazaalı olduğunu kanıtlayıp kanıtlayamadığı; Özel Dairece bozma kararında davanın İİK’nın 283/1. maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğinin belirtilmesinin taleple bağlılık ilkesine aykırılık teşkil edip etmeyeceği noktalarında toplanmaktadır. 

III. GEREKÇE

A) Davalı T. K. vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede: 

13. Bir nihai kararın şekli anlamda kesinliği ile, o karara karşı artık olağan kanun yollarına (temyiz, karar düzeltme) başvurulamayacağı anlaşılır. Şekli anlamda kesin hükmün amacı, bir davanın sona ermesine hizmet etmektir. Bir nihai karar şekli anlamda kesinleşince, tarafların o davada takip ettikleri amaç gerçekleşmiş olur. Fakat bu, taraflar arasındaki uyuşmazlığın değil, ancak görülmekte olan davanın sona ermesi demektir. Bundan sonra da aynı taraflar arasında aynı uyuşmazlığın yeni bir dava konusu yapılmaması için, başka bir müesseseye yani maddi anlamda kesin hüküm müessesesine ihtiyaç vardır (Kuru B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, 6.b İstanbul 2001, s.4981).

14. Bir mahkeme kararına karşı başvurulabilecek kanun yolunun hiç olmaması veya mevcut olan kanun yollarının tüketilmesi ya da süresinde kanun yollarına başvurulmaması hâllerinde şekli anlamda kesinlik gerçekleşir. İstisnai olarak olağanüstü kanun yoluna başvurarak ya da eski hâle getirme mümkün ise bu suretle şekli anlamda kesin hükmü sona erdirmek mümkündür.

15. Gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) şekli anlamda kesinliğin tanımı yapılmamış ise de, çeşitli maddelerde geçen "kesin", "kesinleşme", "kesinleşmiş" sözleriyle şekli anlamda kesin hükmün kastedildiğini söylemek mümkündür.

16. Maddi anlamda  kesin  hüküm  HUMK'da  tanımlanmamış olmakla birlikte Kanun'un 237. maddesinde;

“Kaziyei muhkeme, ancak mevzuunu teşkil eden husus hakkında muteberdir.

Kaziyei muhkeme mevcuttur denilebilmek için iki tarafın ve müddeabihin ve istinat olunan sebebin müttehit olması lazımdır.” şeklinde maddi anlamda kesin hükmün şartlarına yer verilmiştir.

17. HMK’nın 303/1. maddesinde de maddi anlamda kesin hükmün şartları;

“Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu hükümden yola çıkıldığında denebilir ki, kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı kişiler olması, ikinci koşulu müddeabihin aynılığı, üçüncü koşulu ise dava sebebinin aynı olmasıdır.

18. Kesin hükmün ikinci koşulu olan müddeabihin aynılığı, dava konusu yapılmış olan hakların aynı olmasıdır. Önceki dava ile yeni davanın müddeabihlerinin (konularının) aynı olup olmadığını anlamak için hâkimin, eski davada verilen kararın hüküm fıkrası ile yeni davada ileri sürülen talep sonucunu karşılaştırması gerekir. Eski ve yeni davanın konusu olan maddi şeyler fiziksel bakımdan aynı olsa bile bu şeyler üzerinde talep olunan haklar farklı ise müddeabihlerin aynı olduğundan bahsedilemez.

19. Kesin hükmün üçüncü koşulu dava sebebinin aynı olmasıdır. Dava sebebi, hukuki sebepten farklı olarak, davacının davasını dayandırdığı vakıalardır. Öyle ise her iki davanın da dayandığı maddi vakıalar (olaylar) aynı ise diğer iki koşulun da bulunması hâlinde kesin hükmün varlığından söz edilebilir. Nitekim aynı hususlara Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 22.03.2019 tarihli ve 2017/7 E., 2019/2 K. sayılı kararında da değinilmiştir.

20. Yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Davacı H. Ö. vekili tarafından davalı A. Ö. aleyhine İzmir 12. Aile Mahkemesinde açılan davada davacı vekili, dava konusu taşınmazın mümkün ise ½ hissesinin tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tapuda kayıt ve tesciline, bu talebin kabul edilmemesi durumunda katkı payı bedeli olan şimdilik 15.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; bu dava ile birleşen diğer davalı T. K. aleyhine açılan davada ise, davalı A. Ö.’ün boşanmadan sonra evlilik birliği içinde alınan evi bir hafta sonra davalı T.’e muvazaalı olarak sattığını iddia ederek dava konusu taşınmazın ½ hissesinin iptali ile müvekkili adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

21. Davacı vekili davalılar A. Ö. ve T. K. aleyhine açtığı eldeki davada ise; davalı A. Ö. tarafından dava konusu taşınmazın muvaazalı olarak diğer davalı T. K.’na tapuda devredilmesi nedeniyle müvekkilinin katkı payı alacağını almasının engellendiğini ileri sürerek, dava konusu taşınmazın diğer davalı A. Ö. adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

22. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, İzmir 12. Aile Mahkemesinde görülüp sonuçlanan birleşen dava ile, eldeki davanın tarafları aynı ise de, konuları (müddeabih) ve dava sebepleri (dayanılan vakıalar) birbirinden farklı olduğundan davalı T. K. vekilinin direnme kararı gerekçesine yönelik temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.

B) Davacı vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede: 

23. Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

24. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK ) 18. maddesinde genel muvazaa düzenlenmiş; maddenin 1. fıkrası ile “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.” hükmü getirilmiştir.

25. Bilindiği üzere “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu onlardan gizleyerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına” muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere de muvazaalı işlemler denir (Eren, F: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2018, s. 367). Eş söyleyişle muvazaa açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâli, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan haksız eylem niteliğinde anlaşmalarıdır (7.10.1953 tarihli ve 8/7 Sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı).

26. Muvazaalı bir hukuki işlemden söz edilebilmesi için;

i)Tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek oluşturulmuş bir uygunsuzluk,

ii) Üçüncü kişileri aldatmak (muvazaa) niyeti,

iii) Taraflar arasında gizli işlemi oluşturan muvazaa sözleşmesi bulunmalıdır.

27. Kural olarak üçüncü kişiler anılan maddeye dayalı olarak, danışıklı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacaklarının bulunması ve danışıklı işlemin o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olması gerekmektedir.

28. Muvazaa davası, borçlunun yapmış olduğu işlemin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun (işlemin temelinin geçersizliğinin) tespitini amaçladığından, görünürdeki satış işlemlerine karşı açılır. Muvazaaya dayalı tasarrufun iptali davalarında ise davacının icra takibine geçmesi ya da aciz belgesi almasına gerek yoktur. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.07.2020 tarihli ve 2017/17-1507 E., 2020/525 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.

29. Yüzeysel olarak bakıldığında, iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de, bu benzerlik her iki tür davanın güttüğü amaçtan öteye gitmemektedir. Muvazaa davası, yani yapılan işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunu belirtmek için açılan dava ile tasarrufun iptali davası amaçları bakımından birbirlerine yakınsa da gerçekte nitelikleri, koşulları, doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden farklıdırlar. Tasarrufun iptali davası, borçlunun tasarruf işlemlerinden zarar gören ve elinde aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Ne var ki, tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işleminin davacı bakımından hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı hâlde, muvazaa davasında borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Başka bir ifadeyle yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür.

30. Tasarrufun iptali davası, aynî nitelikte olmayıp kişisel (şahsî) bir dava olduğu hâlde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Muvazaanın kanıtlanması hâlinde dava konusu mal, borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış hâle gelir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının da borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde, iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m. 284). İİK'nın 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılmış iptal davasının amacı, alacaklının davaya konu mal üzerinde, cebri icra yolu ile alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını almasını sağlamaktır.

31. Kural olarak iptal davasına konu edilen tasarruflar, muvazaalı akitlerden farklı olarak hukuken geçerlidir. Başka bir ifade ile muvazaalı akitlerde, görülen akit değil tarafların gerçek iradelerine uygun bulunan akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde, İİK'nın 277 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen tasarruflar özel hukuk ilişkisi açısından geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, alacaklının gerçek alacak ve ayrıntılarına yetecek miktardaki tasarrufun iptaline, bunun dışında kalan kısmı geçerliliğini koruyacağından, olduğu gibi bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu özelliği gözeterek “iptal davasının sübutu hâlinde davaya konu teşkil eden mal üzerinde icra kovuşturması yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmeksizin taşınmazın haciz ve satışının istenebileceğini” öngörmüştür (İİK. m.283). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarihli ve 2000/4-823 E., 2000/851 K.; 25.05.2011 tarihli ve 2011/4-149 E., 2011/346 K.; 02.04.2014 tarihli ve 2013/4-1016 E., 2014/436 K.; 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K.; 25.02.2020 ve 2017/1505 E., 2020/204 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

32. Yapılan tüm açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; 

33. Dava dilekçesinin konusu, maddi olguların anlatılış biçimi ve talep sonucu kısmından da açıkça anlaşılacağı gibi dava BK’nın 18. maddesinde tanımını bulan muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davasıdır. 

34. Yerel mahkemece eldeki davada İİK’nın 283. maddesinin uygulanmasının taleple bağlılık kuralına aykırı olduğu gerekçesine de dayanılması nedeniyle HMK’nın 26. maddesinde düzenlenen taleple bağlılık kuralına da kısaca değinmek gerekmektedir. Maddeye göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde engel yoktur. Taleple bağlılık ilkesi özü itibariyle hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olduğunu ifade eder. İlkenin taşıdığı ilk anlam; tarafın talep etmediği husus hakkında mahkemenin karar veremeyeceğidir. Buna göre tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukuki sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ikinci anlam ise tarafın talebinden fazlasına mahkemece karar verilememesidir. Taleple bağlı olma, yargılama sonucunda davacının talep ettiği haktan daha azına sahip olduğunun belirlenmesi durumunda uygulanmaz (HMK m. 26). Talepten azına karar verme “çoğun içinde az da vardır” esasına dayanmaktadır. Bu kural ise davacının talep sonucu ile aynı nitelikte olan daha azına karar vermeyi ifade etmektedir. Nitekim dava açıldığında davacının talebi maddi hukukta karşılığa sahip olduğu oranda mahkemeden hukuki koruma sağlanmasıdır (Taleple bağlılık kuralı hakkında daha geniş açıklamalara Hukuk Genel Kurulunun 30.05.2018 tarihli ve 2017/23-2539 E., 2018/1149 K. sayılı kararında yer verilmiştir).

35. Eldeki davada, davacıyı alacağından yoksun bırakmak için yapıldığı iddia edilen muvazaalı satış işleminin iptali ve hiç yapılmamış sayılmasının tespiti istenmektedir. Bu davada davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmüştür. Davacının amacı tapunun iptali olmayıp, alacağına kavuşmaktır.

36. Davacı vekili, davalılardan A. Ö.’ün katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devrettiği iddiasıyla eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İİK’nın 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı A. Ö.’ün İzmir 4. Aile Mahkemesinin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği; yine davacı tarafından davalı A. Ö. aleyhine açılan katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve bu kararın 28.02.2011 tarihinde kesinleştiği, davalı A. Ö.’ün 188 ada 1 nolu parselde adına kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı T. K.'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

37. O hâlde satışın muvazaalı olduğunun kanıtlanmış olduğu eldeki davada, mahkemece İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır.

38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Borçlar Kanunu ve İcra ve İflâs Kanunu birbirinden farklı nitelik taşıyan kanunlar olduğundan, eldeki dava BK’nın 18. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığından ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK’nın 277. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle İİK’nın 283/1-2 maddesine göre karar verilemeyeceğinden ve davacı tarafın aktif dava ehliyetinin de bulunduğu nazara alınarak direnme kararının belirtilen bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

39. Diğer taraftan dava tarihi 25.03.2011 olduğu hâlde gerekçeli karar başlığında 16.06.2014 olarak gösterilmesine ilişkin yanlışlık, mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır. 

40. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

41. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle; 

1) Davalı T. K. vekilinin temyiz isteminin REDDİNE oy birliğiyle (III-A),

2) Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA oy çokluğuyla (III- B),
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,

Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.02.2021 tarihinde karar verildi.

Nebahat ŞİMŞEK, Dr. Şanver KELEŞ'in KARŞI OYU:

Borçlunun mallarının haczedilmesinden önce borçlunun mal ve hakları üzerindeki tasarruf yetkilerinde herhangi bir kısıtlama yoktur. Borçlunun mallarının haczinden veya iflas etmeden önce alacaklılarından mal kaçırmak için yapmış olduğu bağışlamalar ve şüpheli (hileli) tasarrufların iptal ettirilebilmesi için alacaklılara tanınan davaya iptal davası denir. Bu dava İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlemiştir. İİK’nın 277 maddesinde “tasarrufların butlanı” denilmekte ise de burada borçlar hukuku (TBK m.27) anlamında bir butlan yoktur. İptal davasına konu tasarruf başlangıçta geçerlidir ve iptal davası kazanılır ise alacaklı dava konusu malı sanki borçlunun mal varlığında imiş gibi haczettirir, sattırır ve satış bedelinden alacağını alır (İİK m.283,1); geriye para artar ise bu para borçluya değil kendisine karşı iptal davası açılmış olan üçüncü kişiye verilir. Burada tasarrufun maddi hukuk anlamında iptali söz konusu olmayıp mülkiyet borçluya geri dönmez. 

İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan iptal davası, dava konusu malın aynına ilişkin bir aynî dava olmayıp, şahsi bir davadır. Yani bu dava ile malın mülkiyetinin davalıdan (üçüncü kişiden) alınarak, borçluya ait olduğuna karar verilmemekte, sadece alacaklı malın bedelinden alacağını (kişisel hakkını) almak yetkisini elde etmektedir (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı 2. B. Ankara 2013 s.1397).

İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan davalarda tapu kaydının iptali ile borçlu adına tapuya tesciline karar verilemez.

İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayanılarak açılan tasarrufun iptali davalarının dinlenebilmesi için davacının davalı borçluda gerçek bir alacağının bulunması, borçlu hakkında yapılan icra takibinin kesinleşmiş olması, iptal konusu tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış bir aciz belgesinin bulunması gerekli olup bu şartların varlığı mahkemece resen değerlendirilir.

TBK’nın 19 ve 27 maddeleri çerçevesinde açılan muvazaa davası ise, iptal davasından farklıdır. Tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu gizleyerek onlardan gizlenerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere muvazaalı işlemler denilir (Oğuzman, K/Seliçi/ Ö/Oktay. S: Eşya Hukuku s.301). Başka bir deyişle muvazaa 07/10/1953 tarih ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da belirtildiği üzere “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde akitlerin (tarafların) kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri halidir”.

Muvazaalı işlemlerde işlem konusu hak veya mal borçlunun mal varlığı dışına çıkmaz. Bu nedenle muvazaalı işlemlerin iptali için İİK’nın 277 ve sonraki maddelerine göre iptal davası açılması yoluna başvurulmasına gerek yoktur. Muvazaalı işlemler istihkak davasına konu teşkil ederler. 

Muvazaalı bir işlem konusu mal borçlunun elinde iken haczedilir ve üçüncü kişi İİK 97 uyarınca istihkak davası açarsa, alacaklı davaya cevap yolu ile muvazaa nedeni ile işlemin geçersiz olduğunu muvazaalı işlem konusu mal veya hakkın borçlunun mülkiyetinde olduğunu iddia ve ispat edebilir.

Şayet muvazaalı bir işlem konusu mal üçüncü kişi elinde haczedilmiş ise alacaklı üçüncü kişiye karşı istihkak davası açarak davalı üçüncü kişinin o malı muvazaalı bir tasarruf sonucunda ele geçirdiğini ve bu nedenle malın borçluya ait olduğunu iddia ve ispat edebilir. Lehine tasarruf yapılan kişinin istihkak davasını kazanmış olması, üçüncü kişi aleyhine İİK 277 ve devamı maddeleri uyarınca iptal davası açılmasına engel değildir. Fakat istihkak davası ile iptal davasının amacı aynı olup alacaklılarına zarar vermek isteyen borçlunun işlemlerine karşı alacaklıları korumak istenmektedir.     

Muvazaa davası ayni bir dava olup üçüncü kişi konumunda olan alacaklılar da bu davayı açarak görünürdeki işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunun tespitini isteyebilir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına düzeltilmesine karar verir. Alacaklı bu hâlde ilamı icra dairesine sunarak dava konusu taşınmazın borçlunun borcundan dolayı haczedilmesini isteyebilir. Bu hâlde ayrıca bir iptal davası açmasına gerek kalmaz.    

Tasarrufun iptali davasının kabulü hâlinde davacı davaya konu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını alma yetkisini elde eder ve dava konusu taşınmaz ise davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine mahal olmadan o tasarrufun haciz ve satışını isteyebilir. (İİK m.283/1)

BK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile muvazaa nedeni ile hüküm ve sonuç doğurmayan işlemlerin iptali istenir. Borçlu tasarruf ve idare yetkisi kendisinde kalmak üzere malı üçüncü kişiye devrediyor ise devretme iradesi olmadığı için işlem muvazaalıdır ve iptal davası açılır.

Ancak ortada bir inanç anlaşması var ise anlaşma gereğince mülkiyet geçerli şekilde karşı tarafa geçeceği için tasarrufun iptali davası açılır. Bu olayda alacaklıya zarar verme kastı vardır. Bu anlamda alacaklı borçlunun iradesini göz önüne alır. Aslında malı borçlu devretmek istemiyor mu, yoksa alacağın tahsilini önlemek için mi devretti? Alacaklının bu soruya vereceği cevaba göre ya BK 19. maddesine dayalı dava ya da İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı dava açar. Muvazaa olmadan da salt alacaklıları zarara uğratmak için devir yapılabilir.

Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel bir dava olduğu halde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına tesciline karar verir.

Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m.284).

Yukarıda belirtilen ilke ve kurallardan da anlaşılacağı üzere TBK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davası şartları ile hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden ayrı davalardır. Alacaklıların “muvazaalı” olduğunu ileri sürdükleri işlemler hakkında iptal davasının hüküm ve sonuçlarından yararlanmak istemeleri ileri sürülen vakıa ile talep sonucu arasında açık bir uyumsuzluk teşkil eder. Muvazaa sebebine dayanan dava ile iptal davasının özelliklerini bir arada barındıran adeta yeni (karma) bir dava türünün meydana getirilmesi beraberinde bir dizi sorunu da getirdiği için isabetli değildir (Erdönmez Gürsoy: Alacaklılara zarar verme kastı ile uygulanan tasarrufların iptali, İstanbul 2017 s.35 ve 36).

Borçluya üçüncü kişinin malına haciz koydurup satış isteme yetkisi ancak borçlu aleyhinde takip yapıp borçlu mal varlığından alacağını alamadığını aciz vesikası ile tevsik ettiğinde tahsil mümkün olmaktadır. Öğretide tasarrufun iptali davasını alacaklının cebri icrada bulunma yetkisinin bir tamamlayıcısı olduğu alacaklının alacağını cebri icra yolu ile tahsil edemeyeceği henüz belli olmadan iptal davası açılmasına izin verilmesi hâlinde borçlu ve üçüncü kişilerin olumsuz şekilde etkileneceği belirtilmektedir. (Yıldırım, Mesut, Kamil/ Deren Yıldırım Nevhis İcra ve iflas hukuku, İstanbul 2016 s. 569-572. Umar, Bilge Türk İcra ve İflas Hukukunda İptal davası, İstanbul 1963s.7-39) Ayrıca muvazaa sebebine dayanarak dava açan alacaklıya haciz ve satış isteme yetkisi verilmesi ve hacze iştirak durumunda İİK 101 maddesinde yazılı hacze imtiyazlı şekilde iştirak etmesi çoğu kez mümkün olmayacaktır.

Borçlunun mali durumunun iyi olduğu bir durumda (borca batık veya aciz hâlinde olmadığı) yaptığı tasarruf nedeniyle uzun yıllar sonra (15-20 yıl) üçüncü kişinin mal varlığının haczedilebileceğinin kabulü hukuk güvenliği ile bağdaşmaz (Erdönmez s.27 ve 33).

Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki alacaklıya zarar vermeye yönelik muvazaalı işlemler olarak yapılan bir niteleme ile hem BK 19’a göre geçersizliğin tespiti davası hem de İİK m. 277 dayalı tasarrufun iptali davası açılamaz. Burada maddi hukukun tanıdığı talep hakkı (muvazaa nedeniyle hükümsüzlük) ile takip hukukunun sağladığı talep hakkının (tasarruf iptali) yarışması (hakların yarışması) söz konusu değildir. Çünkü borçlu ile üçüncü kişi arasındaki hukuki fiil geçerli ise muvazaa davası açılamaz. Tersi durumda da iptal davası açılamaz. Dolayısı ile her iki davanın açılabilme konuları (koşul vakıaları) birbirinden farklıdır. Bu davalar iki ayrı hak arama yolunu düzenleyen bir birinden ayrık hükümlere dayanmaktadır (Erdönmez s.28).

Somut olayda davacı H. Ö. (Ö.) vekili, müvekkilinin davalı A. Ö. ile 06.06.2005 tarihinde boşandıklarını, boşanmadan bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde A.’in üzerine kayıtlı evi yeğeni T.’e sattığını, bununda açılan katkı payı alacağında verilen tedbir aşamasında anlaşıldığını, yapılan satışın müvekkilinin katkı payı alacağının tahsilini engellemek için muvazaalı yapıldığını, T. adına olan tapunun iptali ile A. adına tescilini talep etmiştir. Açılan davada muvazaanın katkı payı alacağının engellenmesi muvazaa nedeni olarak gösterilmiş ise de bu alacak nedeniyle takip başlatıldığı ve borçlu A. hakkında bir aciz vesikası alındığı iddiası bulunmamaktadır. İİK 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası açılması koşulları mevcut değildir. 

Davacının dava dilekçesi içeriği ile talep sonucunda İİK 277 ve devamı maddelerine göre tasarrufun iptali davası değil BK 18 ve devamı maddelerinde düzenlenen muvazaa nedeniyle tapu iptal tescil davası açtığı anlaşılmaktadır.

Bu davayı üçüncü kişilerde danışıklı (muvazaalı) işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde açabilir ve işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler.

Somut olayda davacı üçüncü kişi konumunda olup davalılardan A.’in mal kaçırma amacı ile muvazaalı olarak taşınmazı çok düşük bir bedelle diğer davalı olan T.’e satarak tapuda devrettiğini, davalı A.’den katkı payı alacağının olduğuna ilişkin mahkeme kararı olduğunu ileri sürdüğüne göre bu davayı açma hakkı bulunmaktadır. 

Mahkemece işin esasının incelenmesi, davacı üçüncü kişinin muvazaa iddiasını her türlü delille ispat etmesi hâlinde davalı T. adına olan tapu kaydının iptali ile davalı A. adına tapuya kayıt ve tesciline karar vermesi gerekirken, davalının aktif husumet ehliyeti bulunmadığı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Mahkeme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması görüşünde olduğumuzdan Genel Kurulun kıymetli çoğunluğunun satışın muvazaalı olduğu kanıtlandığı gerekçesi ile davanın İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haczi ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi yönündeki bozma gerekçesine katılamıyoruz.

HGK. 11.02.2021 T. E: 2017/4-1446, K: 65
 

Yurtdışında Bulunan Dış Temsilcilikleri Görev Bölgelerine İlişkin Kod Listeleri

                 7201 sayılı Tebligat Kanunu?nun 25/a maddesinde dış temsilciliklerimiz aracılığıyla yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarına tebligat usûlü düzenlenmiştir. 19 Ocak 2011 tarih ve 27820 sayılı Resmi Gazete yayımlanan 6099 sayılı "Tebligat Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'nun 7. maddesi gereğince 7201 sayılı Kanunun 25/a maddesine "Bu maddeye göre kazaî merciler tarafından çıkarılacak tebligatta, tebliğ evrakı doğrudan o yerdeki Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğuna gönderilebilir." fıkrası eklenmiştir.
                 Buna göre; yurtdışında bulunan Türk vatandaşlarına, o yerdeki Türkiye siyasî memuru veya konsolosu aracılığı ile yapılacak tebligatlarda, kazai mercilerin çıkarılmasını istediği her türlü tebligatın, Bakanlığımız aracı kılınmaksızın, doğrudan Türkiye?nin ilgili dış temsilciliğine gönderilebilecektir. Bu şekilde, Türk vatandaşlarına, Türkiye siyasî memuru veya konsolosu ya da bunların görevlendireceği bir memur tarafından tebligatın yapılıp yapılmadığı, bu merci tarafından düzenlenecek bir tutanak ile belgelendirilerek tanzim edilen evrak, doğrudan talep eden kazai mercie iletilecektir. Yeni düzenleme ile emek, zaman ve ekonomik kayıpların önlenmesi amaçlanmıştır.
  • Cevap Yok
  • 12-09-2021, Saat: 11:40
  • DuraN
                 7201 sayılı Tebligat Kanunu?nun 25/a maddesinde dış temsilciliklerimiz aracılığıyla yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarına tebligat usûlü düzenlenmiştir. 19 Ocak 2011 tarih ve 27820 sayılı Resmi Gazete yayımlanan 6099 sayılı "Tebligat Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'nun 7. maddesi gereğince 7201 sayılı Kanunun 25/a maddesine "Bu maddeye göre kazaî merciler tarafından çıkarılacak tebligatta, tebliğ evrakı doğrudan o yerdeki Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğuna gönderilebilir." fıkrası eklenmiştir.
                 Buna göre; yurtdışında bulunan Türk vatandaşlarına, o yerdeki Türkiye siyasî memuru veya konsolosu aracılığı ile yapılacak tebligatlarda, kazai mercilerin çıkarılmasını istediği her türlü tebligatın, Bakanlığımız aracı kılınmaksızın, doğrudan Türkiye?nin ilgili dış temsilciliğine gönderilebilecektir. Bu şekilde, Türk vatandaşlarına, Türkiye siyasî memuru veya konsolosu ya da bunların görevlendireceği bir memur tarafından tebligatın yapılıp yapılmadığı, bu merci tarafından düzenlenecek bir tutanak ile belgelendirilerek tanzim edilen evrak, doğrudan talep eden kazai mercie iletilecektir. Yeni düzenleme ile emek, zaman ve ekonomik kayıpların önlenmesi amaçlanmıştır.

Mahkeme Ara Kararına Dayalı İlamsız Takipte Vekil Yerine Asile Tebliğ

12. Hukuk Dairesi         2015/29329 E.  ,  2016/5671 K."İçtihat Metni"MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından başlatılan ilamsız icra takibinde borçlu, ödeme emrinin vekil yerine borçlu asile tebliğ edilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek takibin iptali istemiyle icra mahkemesine başvurmuş, mahkemece, tebligatın dayanak ilamdaki vekile yapılması gerektiğinden bahisle şikayetin kabulü ile borçlu asile çıkartılan ödeme emrinin iptaline karar verilmiştir.
Tebligat Kanunu'nun 11. ve Tebligat Kanunu'nun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin 18. maddelerinde düzenlenen vekile tebligat zorunluluğu, ilamda gösterilen vekile ilişkindir. İlamsız takipte ise asile tebliğ asıldır.
Somut olayda,...Aile Mahkemesi'nin 2013/1145 Esas sayılı dosyasında verilen 12/06/2014 tarihli ara kararına dayanılarak ilâmsız takip yapıldığı görülmektedir.
Bu durumda, genel haciz yolu ile yapılan ilamsız takipte asile tebligat yapılması yeterli olduğundan mahkemece şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 29/02/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.
  • Cevap Yok
  • 07-09-2021, Saat: 22:30
  • DuraN
12. Hukuk Dairesi         2015/29329 E.  ,  2016/5671 K."İçtihat Metni"MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından başlatılan ilamsız icra takibinde borçlu, ödeme emrinin vekil yerine borçlu asile tebliğ edilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek takibin iptali istemiyle icra mahkemesine başvurmuş, mahkemece, tebligatın dayanak ilamdaki vekile yapılması gerektiğinden bahisle şikayetin kabulü ile borçlu asile çıkartılan ödeme emrinin iptaline karar verilmiştir.
Tebligat Kanunu'nun 11. ve Tebligat Kanunu'nun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin 18. maddelerinde düzenlenen vekile tebligat zorunluluğu, ilamda gösterilen vekile ilişkindir. İlamsız takipte ise asile tebliğ asıldır.
Somut olayda,...Aile Mahkemesi'nin 2013/1145 Esas sayılı dosyasında verilen 12/06/2014 tarihli ara kararına dayanılarak ilâmsız takip yapıldığı görülmektedir.
Bu durumda, genel haciz yolu ile yapılan ilamsız takipte asile tebligat yapılması yeterli olduğundan mahkemece şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 29/02/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İtirazın İptali Dav. Menfi Tespit Dav. Yönünden Kesin Hüküm Teşkil Edip Etmeyeceği

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
2017/773 E.
2021/102 K.

"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I.YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; davalı tarafça Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden müvekkili aleyhine takip başlatıldığını, ödeme emrine itiraz üzerine yapılan yargılama sonunda Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne karar verildiğini, takip talebinde takipten itibaren işletilecek yıllık faiz oranının %40 olarak yazıldığını oysa ancak yasal faiz talep edilebileceğini, müvekkilinin takip borcunu ödemeye çalışsa da bu durum nedeniyle mağdur edildiğini ve borcun kapatılamadığını ileri sürerek takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi yönündeki taleplerinin kabulü ile yapılacak hesaplama sonunda fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000,00TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili; itirazın iptali davasında verilen kararın eldeki dosya yönünden kesin hüküm içermesi nedeni ile talebin dinlenemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkeme Kararı:
6. Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.01.2015 tarihli ve 2013/310 E., 2015/13 K. sayılı kararı ile; itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği, davalının davacının kefaletine yönelik sözleşme ve diğer belgeleri ibraz etmediği, alacaklının takipte itibaren işleyecek faizi yasal faiz üzerinden talep edebileceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne; 21.02.2013 tarihi itibari ile yasal faiz oranına göre 2.877,66TL borç olduğu tespit edildiğinden; bu tarih itibari ile bakiye 3.554,56TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine; 21.02.2013 tarihinden sonra yapılan ödemelerin icra dosyasında dikkate alınarak işlem yapılmasına karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:
7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince 05.11.2015 tarihli ve 2015/27738 E., 2015/32063 K. sayılı kararı ile; “…Davacı, davalının kendisi hakkında yaptığı icra takibinde alacağının yıllık % 40 faizi ile tahsilini talep etmiş, davacı taraf takibe itirazında faiz oranına itiraz etmeyerek, mirası reddettiğinden bahisle borçluluk sıfatının bulunmadığını belirterek itiraz etmiştir. İtirazın iptaline ilişkin davada mahkemenin 9.6.2010 tarihli kararında, 5.530,81TL asıl alacak ile 16,59TL işlemiş faiz alacağı yönünden itirazın iptaline karar verilmiş, hüküm 18.4.2011 tarihinde kesinleşmiştir. Davacı taraf itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahiş olduğundan bahisle eldeki davayı açmıştır. HMK'nun 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerekir. Davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tesbit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Mahkemenin 22.03.2016 tarihli ve2016/6 E., 2016/133 K. sayılı kararı ile önceki karar gerekçeleri tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından aynı takiple ilgili itirazın iptali davasında takibin devamına ilişkin verilen kararın, takipten itibaren işleyecek faizin yasal faiz oranından fazla olamayacağı iddiasıyla açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle kesin hüküm kavramı açıklanmalıdır.
13. Bilindiği üzere, dava konusu uyuşmazlığın daha önce bir kesin hüküm ile çözümlenmemiş olması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 114/1-i maddesi uyarınca dava şartıdır.
14. Dava şartları, mahkemenin davanın esası hakkında yargılama yapabilmesi için varlığı ya da yokluğu gerekli olan unsurlardır. Belirtmek gerekir ki, dava şartları davanın açılabilmesi için değil, mahkemenin davanın esası hakkında inceleme yapabilmesi için aranan ve kamu düzeni ile ilgili olan zorunlu koşullardır.
15. Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler. Mahkeme dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder (HMK. m.115/1-2).
16. Bir hukuki uyuşmazlığı kesin olarak çözen son karar olan kesin hüküm, hem bireyler hem de devlet için hukuki durumda bir kararlılık ortaya koyar. Bununla hukuki güvenlik ve yargı erkine güven sağlandığından kesin hüküm kamu yararı ile doğrudan ilgilidir. Kesin hükümle, çelişik kararların ortaya çıkması engellenerek toplum hayatı için zorunlu olan hukuki istikrar sağlanır.
17. Kesin hüküm şekli ya da maddi anlamda olabilir. Şekli anlamda kesinlik, bir karara karşı belli bir aşamadan sonra kanun yollarına başvurulamamasını, diğer bir anlatımla kanun yolunun bulunmaması veya var olan kanun yollarının tükenmesini; maddi anlamda kesinlik ise bir hukuki uyuşmazlığın artık bütün bir gelecek için çözümlenerek son bulmasını, hükmün kesinleşmesinden sonra o davanın tekrar açılamamasını ifade eder.
18. Maddi anlamda kesin hükmün koşulları HMK'nın 303. maddesinde düzenlenmiştir. HMK'nın 303/1. maddesine göre bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.
19. Görüleceği üzere, maddi anlamda kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı olmasıdır. Kesin hüküm, tarafların küllî halefleri hakkında da geçerlidir (HMK. m.303/3).
20. İkinci koşul olan dava sebebinden amaç ise hukuki sebepler değil, davanın dayanağı olan olay ve olgulardır. Yani davacının talep sonucunu dayandırdığı vakıalardır. Kesin hüküm hâline gelen bir uyuşmazlıkta aynı vakıalara dayanılarak ikinci kez dava açılamaz.
21. Maddi anlamda kesin hükmün söz konusu olabilmesi için gerekli olan üçüncü koşul ise dava konusunun aynı olmasıdır. İlk kararın hüküm fıkrası ile ikinci davanın talep sonucu aynı ise; diğer bir anlatımla ikinci davadaki talep sonucu ilk davada kesinleşen hüküm fıkrasını etkileyecek ve ortadan kaldıracak nitelikte ise dava konusu aynı sayılır.
22. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 20.02.2020 tarihli, 2017/1-1264 E., 2020/192 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.
23. Eldeki davada taraflar arasında görülen itirazın iptali davasının, takip tarihinden sonra işleyecek faiz oranı yönünden kesin hüküm teşkil ettiği ileri sürülmektedir. Bu iddia kapsamında ilamsız icra takibinde ödeme emrine itiraz edilmesi ve itirazın iptali davası açılması hâlinde yapılacak yargılama ve mahkemece kurulan hükmün mahiyeti incelenmelidir.
24. Ödeme emrine itiraz, borçlunun borçlu olmadığını veya alacaklının takip yapma yetkisini haiz bulunmadığını icra dairesine bildirmesidir.
25. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 62. maddesine göre “İtiraz etmek istiyen borçlu, itirazını, ödeme emrinin tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde dilekçe ile veya sözlü olarak icra dairesine bildirmeye mecburdur.” Borçlunun süresinde itirazı üzerine takip kendiliğinden durur (m.66/1).
26. Kanun koyucu ödeme emrine itiraz içeriği konusunda borçluyu sınırlayıcı herhangi bir düzenlemeye yer vermemiştir. Borçlunun borca itiraz ederken itiraz sebeplerini ayrıca ve açıkça bildirme zorunluluğu bulunmamaktadır. Borçlunun yalnız “itiraz ediyorum” demesi dahi yeterlidir ve borca itiraz olarak kabul edilir.
27. Ancak iki hâl yönünden itiraz iradesinin açıkça belirtilmesi zorunlu görülmüştür. Bunlardan ilki “Borcun bir kısmına itiraz eden borçlunun o kısman cihet ve miktarını açıkca göstermesi lazımdır. Aksi takdirde itiraz edilmemiş sayılır.” şeklindeki 62/4. maddesi gereğince kısmi itiraz, diğeri ise “Borçlu takibin müstenidi olan senet altındaki imzayı reddediyorsa, bunu itirazında ayrıca ve açıkça beyan etmelidir. Aksi takdirde icra takibi yönünden senetteki imzayı kabul etmiş sayılır.” şeklindeki 62/5. maddede düzenlenen imzaya itiraz hâlidir.
28. Ödeme emrine itirazla birlikte asıl borç ve işlemiş yahut işleyecek faiz gibi feri taleplerle birlikte tümden duran takibin devamını sağlamak isteyen alacaklı itirazı hükümden düşürebilmek için itirazın kaldırılmasını (m. 68-70) talep edebileceği gibi, itirazın iptali davası da açabilir.
29. İtirazın iptali davası; İİK’nın 67 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre bu davanın açılabilmesi için;
i) İlamsız takip yapılmış olması,
ii) Borçlunun bu takibe itiraz etmesi,
iii) Alacaklının, itirazın kaldırılması için icra mahkemesine başvurmaması,
iiiv) İtirazın alacaklıya (davacıya) tebliğinden itibaren alacaklının, bir yıl içinde mahkemeye başvurmuş olması yasal koşullarının gerçekleşmesi gereklidir.
30. Takip alacaklısı tarafından ödeme emrine süresi içinde itiraz etmiş olan takip borçlusuna karşı açılan itirazın iptali davasının konusu, icra takibine konu edilen alacaklar olup, davanın amacı itirazla duran takibin devamını sağlamaktır. Bu dava, yargılama usulü bakımından genel hükümlere tabidir. Davalı borçlunun icra dosyasında ileri sürdüğü itirazlar dışındaki itirazlarını bu davada cevap süresi içinde ileri sürmesi olanaklıdır. Eğer cevap süresi içinde davalı/borçlu diğer itirazlarını ileri sürmezse mahkeme bunları kendiliğinden göz önüne alamaz, takibe itiraz edilirken bildirilen sebeplerle sınırlı araştırma yapmak durumunda kalır. Nitekim aynı hususlara Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.09.2019 tarihli ve 2017/19-824 E., 2019/885 K. sayılı kararında da değinilmiştir.
31. Dava yargılama usulü bakımından genel hükümlere tâbidir ve yapılacak yargılama sonunda mahkemece verilecek karar ya davanın kabulü ya da reddine yönelik olacak; ancak takibin iptali ya da devamı hükmünü de içerecektir.
32. Bu bilgiler göstermektedir ki, itirazın iptali davası, icra takibine sıkı sıkıya bağlı; itiraz üzerine duran icra takibinin devam etmesini sağlayan ve takip hukuku içinde olmakla birlikte, maddi hukuk ilişkisinin incelenerek uyuşmazlığı HMK’nın 303. maddesi anlamında kesin hükümle sonuçlandıran bir davadır. Takip dayanağı alacağın genel hükümler dairesinde tartışılarak mevcudiyeti sonucuna varan mahkeme itirazın iptali talebini kabul ettiğinde aynı dava konusu ile ilgili olarak borçlu menfi tespit isteyemeyeceği gibi, davanın reddi hâlinde de alacaklı aynı alacak için aynı dava sebebine dayanarak yeni bir alacak davası açamayacaktır.
33. Gelinen aşamada,yapılan açıklamalar ışığında eldeki davaya konu icra takibi ve itirazın iptali davası süreci incelenmelidir.
34. Davacı borçlu ... hakkında davalı alacaklı ... tarafından Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden ilamsız icra takibi başlatılmış, ödeme emrinde asıl alacak ve işlemiş faiz toplamı 6.921,15TL’nin asıl alacağa işleyecek yıllık %40 faizi ile birlikte tahsili talep edilmiştir. Borçlu süresinde verdiği ödeme emrine itiraz dilekçesinde “..hem borca hem de rucuen borçluluk sıfatım bulunmadığından takibe itiraz ediyorum” demek suretiyle takibin durmasını sağlamıştır. Duran takibin devamı için Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı dosyası üzerinden görülen itirazın iptali davasında mahkemece 09.06.2010 tarihli karar ile “davanın kısmen kabulüne, borçlunun takip dosyasına yaptığı itirazın 5.530,81TL asıl, 16,59TL işlemiş faiz yönünden iptaline, bu miktar üzerinden takibin devamına…” karar verilmiş, hüküm borçlu tarafından temyiz edilmemiş, alacaklının temyiz dilekçesi de miktar yönünden kesinlik sınırı altında kaldığından reddedilmiş ve karar bu suretle kesinleşmiştir.
35. Ödeme emrine itiraz dilekçesinde borca itiraz edildiğine yönelik açıklama, ödeme emriyle istenilen asıl alacak, işlemiş ve işleyecek faiz gibi tüm borç kalemlerini kapsadığından, duran takibe ilişkin olarak itirazın iptali davasında verilen “takibin devamı” kararının işleyecek faizi de içerdiğinin kabulü gerekir. Anılan kararda işleyecek faiz oranı yönünden takiptekinden farklı herhangi bir kabule yer verilmemiş olması nedeniyle takip %40 işleyecek faiz oranı üzerinden devam edecektir. Söz konusu karara karşı borçlu tarafından temyiz isteminde de bulunulmamış, karar bu hâliyle kesinleşmiştir. Aynı takibe ilişkin olarak alacaklının ikame ettiği itirazın iptali davasında verilen hüküm ile buna dayanak takipte istenilip itirazın iptali davasının müddeabihinin içinde yer alan işleyecek faiz miktarına ilişkin menfi tespit istemli eldeki davanın dayanağı olan olay ve olgular aynıdır. İşleyecek faiz oranı itirazın iptali davasında verilen karar ile kesinleştiğinden bu miktarın başka bir mahkemede menfi tespit istemiyle yeniden tartışılması kesin hüküm nedeniyle mümkün bulunmamaktadır.
36. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, aynı takibe ilişkin olsa dahi itirazın iptali davasında kurulan hüküm ile menfi tespit davasında istenen talep sonuçlarının birbirinden farklı olması nedeniyle HMK’nın 303. maddesi anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği ancak menfi tespit davasında takipte işleyecek faize ilişkin talebin, itirazın iptali davasıyla kesinleşmesi nedeniyle artık kesinleşmiş bir hususta dava açılmasında hukuki yararın bulunmamasından dolayı davanın hukuki yarara ilişkin dava şartı yokluğundan reddedilmesi gerektiği ve direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulmasının yerinde olacağı görüşü ile; ödeme emrinde açıkça işleyecek faize itiraz edilmemiş olması nedeniyle itirazın iptali davasını gören mahkemece bu hususa girilerek hüküm tesisinin mümkün olmadığı, somut olayda da mahkemenin bu sebeple takibin devamına karar verirken haklı olarak uyuşmazlık noktasına ilişkin herhangi bir tespitte bulunmadığı, işleyecek faizin bu yönde ödeme emrine süresinde yapılmış bir itiraz olmadığından takip hukuku anlamında kesinleştiği ancak bu durumun maddi anlamda kesin hüküm kavramı içerisinde değerlendirilemeyeceği, borçlunun takipte kesinleşen faizle ilgili menfi tespit davası açmasında hukuki yararının bulunduğu, zira hakkında usulüne uygun şekilde yargılama ve değerlendirme yapılmamış, açıkça hiçbir hüküm tesis edilmemiş bir konuyla ilgili olarak kesin hükmün varlığından bahsedilemeyeceğinden borçsuzluğunun tespitini isteyen kişinin davasının dinlenilebilir olduğu, yerel mahkemece bu yöne ilişkin kurulan direnme hükmünün haklı ve yerinde olması nedeniyle kararın sair yönlere ilişkin temyiz itirazları incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesi gerektiği yönünde ileri sürülen görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
37. Sonuç itibariyle Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken yazılı şekilde direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup hükmün bozulmasını gerektirir.

IV. SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle;
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 18.02.2021 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.





KARŞI OY


Genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde borçlunun ödeme emrinin tebliğinden itibaren yedi gün içinde icra dairesine itirazı icra takibini kendiliğinden durdurur. İtiraz üzerine duran icra takibine itiraz hükümden düşürülmedikçe devam edilemez, borçluya karşı hiçbir icra takip işlemi yapılamaz.
Borçlu borcun bir kısmına itiraz etmiş ise (İİK m. 62/4) borçlunun kabul ettiği miktar için takip durmaz. Alacaklı borçlunun kabul ettiği miktar yönünden takibe devam edilmesini, borçlunun mallarının haciz edilmesini talep edebilir.
Borçlu takip talebinde asıl alacağa işlemiş ve işleyecek faize ve faiz oranına itiraz edebilir. Sadece işlemiş faize itiraz etmiş ise asıl alacağa takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı üzerinden takibe devam edilir. Borçlu işleyecek faiz oranının takip talebinden itibaren istenen faiz oranı değil de yasal faiz oranı olması gerekçesi ile işleyecek faiz oranına itiraz etmiş ise, bu orana itiraz icra mahkemesince kaldırılmadıkça veya genel mahkemede itiraz iptal edilmedikçe takip talebinden itibaren asıl alacağa borçlunun benimsediği yasal faiz oranından faiz yürütülür. İşleyecek faize itiraz ile faiz oranına itiraz birbirinden farklı itirazlar olup işleyecek faize itirazın içinde faiz oranına da itiraz olduğu (çoğun içinde azın da bulunduğu ilkesinden yola çıkılarak) sonucuna varılamaz.
Borçlunun icrada itirazı ile duran icra takibine devam edebilmesi için alacaklı itirazın iptali (İİK m. 67) veya itirazın kaldırılması (İİK m.68, 70) yollarından birine başvurması gerekir.
İİK m. 67 de düzenlenen itirazın iptali davası (müddeabihi takip konusu yapılmış ve borçlunun itiraz etmiş olduğu alacak olan) normal bir eda davasıdır (Kuru, Baki; İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, Ankara 2013 s. 248).
Hukuk Genel Kurulun da itirazın iptal davasının eda davası olduğu görüşündedir. HGK 3.5.2006; 19/260-251 (YKD 2007/4 s. 626-631).
İtirazın iptali davasının tahsil davası olup olmadığı öğretide tartışmalıdır. Ancak mahkemece itirazın iptali davası sonucunda itirazın iptaline karar vermiş ise ve ayrıca ".. TL" alacağın davalıdan tahsiline karar vermese dahi alacaklı bu ilamın kesinleşmesini beklemeden itirazla durmuş olan ilamsız takip dosyasına koyarak takibe devam edilmesini isteyebilir. Asıl alacağa itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesi ve takip tarihinden sonra istenen işleyecek faiz oranı hakkında bir karar verilmemesi hâlinde takipte istenen asıl alacağa takip tarihinden itibaren takip talebinde istenen ve kesinleşen faiz oranı işletilmesi ve bu şekilde takip alacağının hesaplanması sonucunu doğurur.
Yukarıda yapılan açılmalardan da anlaşılacağı üzere itirazın iptali davası aynı zamanda takip hukuku alanında sonuçları olan bir eda ve maddi hukuk davasıdır.
Somut olayda davacı borçlu aleyhinde davalı alacaklı tarafından başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde 6.861TL asıl alacaklı, 60TL işlenen faiz ile birlikte takip tarihinden itibaren asıl alacağa %40 oranında işleyecek faiz ile birlikte tahsili talebinde bulunulmuştur.
Borçlunun icra dairesinde süresinde yaptığı itirazında borcun muris olan babasına ait olduğunu, mirası red ettiklerini bu konuda Ankara 1. Sulh Hukuk Mahkemesinden kararı dilekçe ekinde sunduklarını borca ve takibe itiraz ettiklerini belirtmiştir.
Borçlunun icra dairesine yaptığı itirazında takip tarihinden itibaren asıl alacağı %40 oranında işleyecek faiz alacağı talebine itirazı bulunmamaktadır.
Takip alacaklısının itirazı üzerine Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinde itirazın iptal ve %40 icra inkâr tazminatı talebinde bulunduğu, mahkemece itirazın kısmen kabul kısmen reddine, davalının takip dosyasındaki 5.530TL asıl, 16,59TL işlenmiş faiz yönünde itirazının iptaline, bu miktar üzerinden takibin devamına hüküm altına alınan 5.530TL asıl alacak miktarının %40 üzerinden 2.212TL icra inkâr tazminatının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.
İtirazın iptali davasının konusu icra takip konusu yapılmış olup da borçlunun itiraz ettiği alacaktır. İtirazın iptali davasının konusu olan alacak artık aynı dava sebebinden dolayı ve aynı taraflar arasında yeni bir dava konusu yapılamaz. Buna göre itirazın iptali davasını kaybeden borçlu, menfi tespit davası, istirdat davası veya sebepsiz zenginleşme davası açamaz. İtirazın iptal kararı kesin hüküm teşkil eder.
Ancak itirazın iptali kararı, karara konu olan alacak kısmı için kesin hüküm oluşturur. Borçlu takip talebinde sadece istenilen asıl alacağa itiraz etmiş ise itirazın iptal davasında asıl alacağının bulunduğunu alacaklı ispatlar ise mahkemece itirazın iptaline ve takibin devamına karar verilir. Takip tarihinden sonra işleyecek faiz oranına itiraz edilmemiş olduğundan itirazın iptali konusu da olmaz ve mahkemece yargılama konusu yapılmaz. Mahkemenin itirazın iptali ile takibin devamı kararı icrada itiraz edilmeyerek takip hukuku anlamında kesinleşen faiz oranı üzerinden faizin işletileceği anlamına gelir. Bu hâlde takip sonrası işleyecek faiz oranı konusunda mahkemece bir hüküm tesis edilmemiş olup, mahkemenin takip talebini de belirten işleyecek faiz oranı üzerinden faiz işletilmesine zımnen karar verildiği sonucu da çıkarılamaz.
İcra dairesi, işleyecek faiz oranı itirazsız kesinleştiği için bu oran üzerinden faiz yürüterek dosya hesabı yapmak durumundadır. Takibin işleyecek faiz bölümü asıl alacaklıdan ayrı bir nitelik taşıdığı için itirazın iptali kararında işleyecek faiz konusunda bir karar verilmemiş olması göz önüne alındığında takipteki işleyecek faiz oranı konusunda kesin hüküm verildiğinden söz edilemez. İtirazın iptali davasına konu olmayan işleyecek faiz oranı borçlu tarafından menfi tespit davasına konu yapılabilir.
Somut olayda takip borçlusu olan davacı takip konusu borca yasal faiz işletilmesi yerine %40 oran üzerinden faiz işletilmesi sureti ile dosya borçlunun hesapladığı fazla hesaplara 5.000TL borçlu olmadığının tespitini talep etmiştir.
Yukarıda belirtildiği üzere itirazın iptali kararında takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı yönünde bir tespit yapılmayan işleyecek faiz oranı konusunda kesin hükümden bahsedilemeyeceği için borçlunun menfi tespit davası açması usul ve yasaya uygundur.
Bu nedenlerle genel kurulun değerli çoğunluğunun kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekçesi ile hükmün bozulması görüşüne katılamıyorum. Dosyanın direnmeye uygun esasının incelenmek üzere özel daireye gönderilmesi görüşündeyim.


KARŞI OY

1. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık; taraflar arasındaki itirazın iptali davasında takip tarihinden itibaren işletilmesi talep edilen faiz oranı hakkında herhangi bir hüküm içermeksizin verilerek kesinleşmiş kararın, takipte işleyecek faizin yasal faiz olması gerektiğinden bahisle açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.
2. Yerel mahkeme “itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği” gerekçesi ile hesaplanan faiz yönünden borçlu olmadığı tespitine karar verirken, Özel Daire “6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerektiği, davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tespit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerektiği” gerekçesi ile kararı bozmuştur.
3. Yerel mahkemenin direnme kararı çoğunluk görüşü ile benimsenmiş ve itirazın iptali davasında faizin karara bağlandığı ve kesin hüküm olduğu gerekçesi ile bozulmuştur.
4. Sonuç itibari ile ret kararı isabetli olmakla birlikte çoğunluğun ve Özel Dairenin itirazın iptali davasının menfi tespit davası için kesin hüküm olduğu görüşüne ve gerekçesine aşağıdaki gerekçelerle katılınmamıştır.
5. Zira;
5.1. İtirazın iptali davası ve menfi tespit davasının temelini oluşturan vakıa aynı hukukî ilişkidir. Menfi tespit davasında borçlu hukukî ilişkinin olmadığını ileri sürmekte, itirazın iptali davasında da alacaklı hukukî ilişkinin varlığını iddia etmektedir. Her iki davada da davanın türüne bağlı olarak talep sonucunda farklılık karşımıza çıkmaktadır, talep sonucunda her iki davada tazminat talep edilmesi ve buna bağlı olarak tazminat talebini haklı gösteren vakıaların (örneğin alacaklının takibinin haksız ve kötü niyetli olduğu) ileri sürülmesi gerekir. Ancak talep sonucunda yine temel vakıa taraflar arasında hukukî ilişkinin olup olmadığıdır.
5.2. Menfî tespit davası ile itirazın iptali davasından hangisinin önce sonuçlandığına göre, kesin hükmün kesin delil niteliği ile dava şartı niteliğini ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Kesin hükmün kesin delil niteliği ile olumsuz dava şartı olması birbirinden farklı kavramlardır.
5.3. Yapılan bir icra takibine itiraz üzerine, alacaklı tarafından “itirazın iptali” davası açılması durumunda, menfi tespit davasında ileri sürülebilecek iddialar, itirazın iptali davasında savunma sebebi olarak ileri sürülebileceğinden, bu durumda borçlunun ayrı bir menfi tespit davası açmakta hukuki yararı yoksa da, henüz alacaklı tarafından itirazın iptali davasının açılmamış olduğu durumda ise böyle bir imkân söz konusu olmadığından borçlunun, itirazın iptali davasının açılmasını beklemeden menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğunun kabulü gerekir. Nitekim söz konusu bu halde, yapılan itiraz üzerine takip durmuşsa da, “takibe itiraz” sadece takip hukuku ile ilgili bir sonuç olup, kesin hükmün sonuçlarını doğurmaz. Bu itibarla borçlu, “itirazın iptali” davası için alacaklıya tanınan bir yıl gibi uzun bir süreyi beklemeden maddi hukuk anlamında, borcun bir an önce ve kesin olarak ortadan kaldırılmasını istemek hakkına sahip olup, böyle bir durumda dava açılmasında hukuki yarar bulunmadığını kabul etmek mümkün değildir. Yapılmış bir icra takibi olmadan da borç tehdidi altında olan kişinin menfi tespit davası açabileceği, İcra iflas Kanununun 72/1. ve2. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Nitekim ayni ilkeler HGK 2010/19 E. - 123 E. - 154 K., 2011/13 -576 E. - 747 K., 2011/19-622 E. - 2012/9 K. sayılı kararlarında da benimsenilmiştir.
6. Görüldüğü gibi itirazın iptali davasında davacı alacaklı, menfi tespit davasında ise davacı borçlu olup talep sonuçları farklıdır. Talep sonucunun farklılığı dava konusunu da farklı kılar. Dolayısı ile derdestlik olmayacağı gibi kesin hükümden de söz edilemez. Ancak itirazın iptali davası sonuçlanmış ise hakkın varlığı ve alacağa bağlı ferilerde saptandığından, bu husus kesin delil niteliğini almıştır. Dolayısı ile artık borçlunun menfi tespit davası açmasında hukuki yararı kalmamıştır. Burada kesin hüküm değil, kesin delil veya unsur etkisi nedeni ile hukuki yararın bulunmadığından söz etmek gerekir. Yerel mahkeme kararının bu gerekçe ile bozulması gerektiğini düşündüğümden, çoğunluğun kesin hüküm gerekçesine katılınmamıştır.



KARŞI OY


Davacı vekili, davalı tarafça Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden müvekkili aleyhine takip başlatıldığını, ödeme emrine itiraz üzerine yapılan yargılama sonunda Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne karar verildiğini, söz konusu takipte takipten itibaren %40 faiz istendiğini, oysa ancak yasal faiz talep edilebileceğini, müvekkilinin takip borcunu ödemeye çalışsa da bu durum nedeniyle mağdur edildiğini ve borcun kapatılamadığını ileri sürerek takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi yönündeki taleplerinin kabulü ile yapılacak hesaplama sonunda fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000,00TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili davanın esastan reddi gerektiğini, bunun yanı sıra itirazın iptali davasında verilen kararın eldeki dosya yönünden kesin hüküm içermesi nedeni ile de talebin dinlenemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği, davalının davacının kefaletine yönelik sözleşme ve diğer belgeleri ibraz etmediği, dosyaya sunulan delillere göre yapılan hesaplamada icra emrinin düzenlendiği ve icra dairesinin hesap çıkardığı tarih itibari ile bakiye 2.877,66TL alacak kaldığının belli olduğu, bu tarih itibari ile bakiye borcun fazla hesaplandığı, 3.554,56TL borçlu olunmadığı; bilirkişi raporunda da belirlendiği üzere alacağa takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne; 21.02.2013 tarihi itibari ile yasal faiz oranına göre 2.877,66TL borç olduğu tespit edildiğinden; bu tarih itibari ile bakiye 3.554,56TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine; 21.02.2013 tarihinden sonra yapılan ödemelerin icra dosyasında dikkate alınarak işlem yapılmasına karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyiz itirazları üzerine Özel Daire 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerektiği, davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tespit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle karar bozulmuştur. Bozma kararına karşı Yerel Mahkeme ilk karar gerekçelerini tekrar etmek suretiyle direnme kararı vermiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki itirazın iptali davasında takip tarihinden itibaren işletilmesi talep edilen faiz oranı hakkında herhangi bir hüküm içermeksizin verilerek kesinleşmiş kararın, takipte işleyecek faizin yasal faiz olması gerektiğinden bahisle açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.
Davalı tarafından bu dosya davacısı aleyhine genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde bulunduğu, bu dava davacısı borçlu tarafından borca ve rücuan borçluluk sıfatı bulunmadığından takibe itiraz edildiği, alacaklının itirazın iptali davası açtığı, mahkemece itirazın iptali ile takibin devamına karar verdiği ve kararın kesinleştiği hususunda anlaşmazlık bulunmamaktadır.
Bu dava konusu takip talebinde ayrıca itiraz edilmeyen işleyecek olan %40 faiz oranının kesinleşen itirazın iptali davası ile bu dava açısından kesin hüküm teşkil edip etmeyeceğidir.
Borçlu borcun bir kısmına itiraz etmiş ise (İİK m. 62/4) borçlunun kabul ettiği miktar için takip durmaz. Alacaklı borçlunun kabul ettiği miktar yönünden takibe devam edilmesini, borçlunun mallarının haciz edilmesini talep edebilir.
Borçlu takip talebinde asıl alacağa işlemiş ve işleyecek faize ve faiz oranına itiraz edebilir. Sadece işlemiş faize itiraz etmiş ise asıl alacağa takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı üzerinden takibe devam edilir. Borçlu işleyecek faiz oranının takip talebinden itibaren istenen faiz oranı değil de yasal faiz oranı olması gerekçesi ile işleyecek faiz oranına itiraz etmiş ise, bu orana itiraz icra mahkemesince kaldırılmadıkça veya genel mahkemede itiraz iptal edilmedikçe takip talebinden itibaren asıl alacağa borçlunun benimsediği yasal faiz oranından faiz yürütülür. İşleyecek faize itiraz ile faiz oranına itiraz birbirinden farklı itirazlar olup işleyecek faize itirazın içinde faiz oranına da itiraz olduğun söz edilemez.
İtirazın iptali davası eda ve maddi hukuk davasıdır. Takibin devamına denilmesi ile icra takibine devam edilecektir.
Eldeki dava konusu açısından borçlunun takibe ve rucuan alacak sıfatına itiraz ettiği faiz oranına ayrıca bir itirazı bulunmamaktadır.
Mahkeme de işlemiş faiz yönünden bir gerekçe yazmadığı gibi hükümde de belirtmemiştir. Sadece işlemiş faizi hesaplamış olup, kefilin kefile rücusunda yasal faiz işleyeceği husunda doğru olarak bir belirleme yapmıştır.
Kefilin kefilden rücuda bulunması hâlinde talep edilecek alacağa yasal faiz işletilecektir.
Olayımızda borçlunun icra dairesinde ödeme emrine itirazında faiz oranına itirazı olmadığı için faiz oranı itirazı iptal davasının konusu değildir. Zaten itirazın iptali kararında faiz oranına ilişkin bir hüküm de kurulmamıştır. Öyle olunca icra takibine konu alacağa işletilecek %40 faiz oranının itirazın iptali ile kesinleşerek bu dava açısından kesin hüküm teşkil ettiğinden söz edilemez. Bu nedenle mahkeme karının onanması gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun aksi yöndeki bozma görüşüne katılamıyorum.
  • Cevap Yok
  • 06-09-2021, Saat: 20:17
  • DuraN
YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
2017/773 E.
2021/102 K.

"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I.YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; davalı tarafça Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden müvekkili aleyhine takip başlatıldığını, ödeme emrine itiraz üzerine yapılan yargılama sonunda Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne karar verildiğini, takip talebinde takipten itibaren işletilecek yıllık faiz oranının %40 olarak yazıldığını oysa ancak yasal faiz talep edilebileceğini, müvekkilinin takip borcunu ödemeye çalışsa da bu durum nedeniyle mağdur edildiğini ve borcun kapatılamadığını ileri sürerek takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi yönündeki taleplerinin kabulü ile yapılacak hesaplama sonunda fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000,00TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili; itirazın iptali davasında verilen kararın eldeki dosya yönünden kesin hüküm içermesi nedeni ile talebin dinlenemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkeme Kararı:
6. Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.01.2015 tarihli ve 2013/310 E., 2015/13 K. sayılı kararı ile; itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği, davalının davacının kefaletine yönelik sözleşme ve diğer belgeleri ibraz etmediği, alacaklının takipte itibaren işleyecek faizi yasal faiz üzerinden talep edebileceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne; 21.02.2013 tarihi itibari ile yasal faiz oranına göre 2.877,66TL borç olduğu tespit edildiğinden; bu tarih itibari ile bakiye 3.554,56TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine; 21.02.2013 tarihinden sonra yapılan ödemelerin icra dosyasında dikkate alınarak işlem yapılmasına karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:
7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince 05.11.2015 tarihli ve 2015/27738 E., 2015/32063 K. sayılı kararı ile; “…Davacı, davalının kendisi hakkında yaptığı icra takibinde alacağının yıllık % 40 faizi ile tahsilini talep etmiş, davacı taraf takibe itirazında faiz oranına itiraz etmeyerek, mirası reddettiğinden bahisle borçluluk sıfatının bulunmadığını belirterek itiraz etmiştir. İtirazın iptaline ilişkin davada mahkemenin 9.6.2010 tarihli kararında, 5.530,81TL asıl alacak ile 16,59TL işlemiş faiz alacağı yönünden itirazın iptaline karar verilmiş, hüküm 18.4.2011 tarihinde kesinleşmiştir. Davacı taraf itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahiş olduğundan bahisle eldeki davayı açmıştır. HMK'nun 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerekir. Davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tesbit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Mahkemenin 22.03.2016 tarihli ve2016/6 E., 2016/133 K. sayılı kararı ile önceki karar gerekçeleri tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından aynı takiple ilgili itirazın iptali davasında takibin devamına ilişkin verilen kararın, takipten itibaren işleyecek faizin yasal faiz oranından fazla olamayacağı iddiasıyla açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle kesin hüküm kavramı açıklanmalıdır.
13. Bilindiği üzere, dava konusu uyuşmazlığın daha önce bir kesin hüküm ile çözümlenmemiş olması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 114/1-i maddesi uyarınca dava şartıdır.
14. Dava şartları, mahkemenin davanın esası hakkında yargılama yapabilmesi için varlığı ya da yokluğu gerekli olan unsurlardır. Belirtmek gerekir ki, dava şartları davanın açılabilmesi için değil, mahkemenin davanın esası hakkında inceleme yapabilmesi için aranan ve kamu düzeni ile ilgili olan zorunlu koşullardır.
15. Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler. Mahkeme dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder (HMK. m.115/1-2).
16. Bir hukuki uyuşmazlığı kesin olarak çözen son karar olan kesin hüküm, hem bireyler hem de devlet için hukuki durumda bir kararlılık ortaya koyar. Bununla hukuki güvenlik ve yargı erkine güven sağlandığından kesin hüküm kamu yararı ile doğrudan ilgilidir. Kesin hükümle, çelişik kararların ortaya çıkması engellenerek toplum hayatı için zorunlu olan hukuki istikrar sağlanır.
17. Kesin hüküm şekli ya da maddi anlamda olabilir. Şekli anlamda kesinlik, bir karara karşı belli bir aşamadan sonra kanun yollarına başvurulamamasını, diğer bir anlatımla kanun yolunun bulunmaması veya var olan kanun yollarının tükenmesini; maddi anlamda kesinlik ise bir hukuki uyuşmazlığın artık bütün bir gelecek için çözümlenerek son bulmasını, hükmün kesinleşmesinden sonra o davanın tekrar açılamamasını ifade eder.
18. Maddi anlamda kesin hükmün koşulları HMK'nın 303. maddesinde düzenlenmiştir. HMK'nın 303/1. maddesine göre bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.
19. Görüleceği üzere, maddi anlamda kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı olmasıdır. Kesin hüküm, tarafların küllî halefleri hakkında da geçerlidir (HMK. m.303/3).
20. İkinci koşul olan dava sebebinden amaç ise hukuki sebepler değil, davanın dayanağı olan olay ve olgulardır. Yani davacının talep sonucunu dayandırdığı vakıalardır. Kesin hüküm hâline gelen bir uyuşmazlıkta aynı vakıalara dayanılarak ikinci kez dava açılamaz.
21. Maddi anlamda kesin hükmün söz konusu olabilmesi için gerekli olan üçüncü koşul ise dava konusunun aynı olmasıdır. İlk kararın hüküm fıkrası ile ikinci davanın talep sonucu aynı ise; diğer bir anlatımla ikinci davadaki talep sonucu ilk davada kesinleşen hüküm fıkrasını etkileyecek ve ortadan kaldıracak nitelikte ise dava konusu aynı sayılır.
22. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 20.02.2020 tarihli, 2017/1-1264 E., 2020/192 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.
23. Eldeki davada taraflar arasında görülen itirazın iptali davasının, takip tarihinden sonra işleyecek faiz oranı yönünden kesin hüküm teşkil ettiği ileri sürülmektedir. Bu iddia kapsamında ilamsız icra takibinde ödeme emrine itiraz edilmesi ve itirazın iptali davası açılması hâlinde yapılacak yargılama ve mahkemece kurulan hükmün mahiyeti incelenmelidir.
24. Ödeme emrine itiraz, borçlunun borçlu olmadığını veya alacaklının takip yapma yetkisini haiz bulunmadığını icra dairesine bildirmesidir.
25. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 62. maddesine göre “İtiraz etmek istiyen borçlu, itirazını, ödeme emrinin tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde dilekçe ile veya sözlü olarak icra dairesine bildirmeye mecburdur.” Borçlunun süresinde itirazı üzerine takip kendiliğinden durur (m.66/1).
26. Kanun koyucu ödeme emrine itiraz içeriği konusunda borçluyu sınırlayıcı herhangi bir düzenlemeye yer vermemiştir. Borçlunun borca itiraz ederken itiraz sebeplerini ayrıca ve açıkça bildirme zorunluluğu bulunmamaktadır. Borçlunun yalnız “itiraz ediyorum” demesi dahi yeterlidir ve borca itiraz olarak kabul edilir.
27. Ancak iki hâl yönünden itiraz iradesinin açıkça belirtilmesi zorunlu görülmüştür. Bunlardan ilki “Borcun bir kısmına itiraz eden borçlunun o kısman cihet ve miktarını açıkca göstermesi lazımdır. Aksi takdirde itiraz edilmemiş sayılır.” şeklindeki 62/4. maddesi gereğince kısmi itiraz, diğeri ise “Borçlu takibin müstenidi olan senet altındaki imzayı reddediyorsa, bunu itirazında ayrıca ve açıkça beyan etmelidir. Aksi takdirde icra takibi yönünden senetteki imzayı kabul etmiş sayılır.” şeklindeki 62/5. maddede düzenlenen imzaya itiraz hâlidir.
28. Ödeme emrine itirazla birlikte asıl borç ve işlemiş yahut işleyecek faiz gibi feri taleplerle birlikte tümden duran takibin devamını sağlamak isteyen alacaklı itirazı hükümden düşürebilmek için itirazın kaldırılmasını (m. 68-70) talep edebileceği gibi, itirazın iptali davası da açabilir.
29. İtirazın iptali davası; İİK’nın 67 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre bu davanın açılabilmesi için;
i) İlamsız takip yapılmış olması,
ii) Borçlunun bu takibe itiraz etmesi,
iii) Alacaklının, itirazın kaldırılması için icra mahkemesine başvurmaması,
iiiv) İtirazın alacaklıya (davacıya) tebliğinden itibaren alacaklının, bir yıl içinde mahkemeye başvurmuş olması yasal koşullarının gerçekleşmesi gereklidir.
30. Takip alacaklısı tarafından ödeme emrine süresi içinde itiraz etmiş olan takip borçlusuna karşı açılan itirazın iptali davasının konusu, icra takibine konu edilen alacaklar olup, davanın amacı itirazla duran takibin devamını sağlamaktır. Bu dava, yargılama usulü bakımından genel hükümlere tabidir. Davalı borçlunun icra dosyasında ileri sürdüğü itirazlar dışındaki itirazlarını bu davada cevap süresi içinde ileri sürmesi olanaklıdır. Eğer cevap süresi içinde davalı/borçlu diğer itirazlarını ileri sürmezse mahkeme bunları kendiliğinden göz önüne alamaz, takibe itiraz edilirken bildirilen sebeplerle sınırlı araştırma yapmak durumunda kalır. Nitekim aynı hususlara Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.09.2019 tarihli ve 2017/19-824 E., 2019/885 K. sayılı kararında da değinilmiştir.
31. Dava yargılama usulü bakımından genel hükümlere tâbidir ve yapılacak yargılama sonunda mahkemece verilecek karar ya davanın kabulü ya da reddine yönelik olacak; ancak takibin iptali ya da devamı hükmünü de içerecektir.
32. Bu bilgiler göstermektedir ki, itirazın iptali davası, icra takibine sıkı sıkıya bağlı; itiraz üzerine duran icra takibinin devam etmesini sağlayan ve takip hukuku içinde olmakla birlikte, maddi hukuk ilişkisinin incelenerek uyuşmazlığı HMK’nın 303. maddesi anlamında kesin hükümle sonuçlandıran bir davadır. Takip dayanağı alacağın genel hükümler dairesinde tartışılarak mevcudiyeti sonucuna varan mahkeme itirazın iptali talebini kabul ettiğinde aynı dava konusu ile ilgili olarak borçlu menfi tespit isteyemeyeceği gibi, davanın reddi hâlinde de alacaklı aynı alacak için aynı dava sebebine dayanarak yeni bir alacak davası açamayacaktır.
33. Gelinen aşamada,yapılan açıklamalar ışığında eldeki davaya konu icra takibi ve itirazın iptali davası süreci incelenmelidir.
34. Davacı borçlu ... hakkında davalı alacaklı ... tarafından Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden ilamsız icra takibi başlatılmış, ödeme emrinde asıl alacak ve işlemiş faiz toplamı 6.921,15TL’nin asıl alacağa işleyecek yıllık %40 faizi ile birlikte tahsili talep edilmiştir. Borçlu süresinde verdiği ödeme emrine itiraz dilekçesinde “..hem borca hem de rucuen borçluluk sıfatım bulunmadığından takibe itiraz ediyorum” demek suretiyle takibin durmasını sağlamıştır. Duran takibin devamı için Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı dosyası üzerinden görülen itirazın iptali davasında mahkemece 09.06.2010 tarihli karar ile “davanın kısmen kabulüne, borçlunun takip dosyasına yaptığı itirazın 5.530,81TL asıl, 16,59TL işlemiş faiz yönünden iptaline, bu miktar üzerinden takibin devamına…” karar verilmiş, hüküm borçlu tarafından temyiz edilmemiş, alacaklının temyiz dilekçesi de miktar yönünden kesinlik sınırı altında kaldığından reddedilmiş ve karar bu suretle kesinleşmiştir.
35. Ödeme emrine itiraz dilekçesinde borca itiraz edildiğine yönelik açıklama, ödeme emriyle istenilen asıl alacak, işlemiş ve işleyecek faiz gibi tüm borç kalemlerini kapsadığından, duran takibe ilişkin olarak itirazın iptali davasında verilen “takibin devamı” kararının işleyecek faizi de içerdiğinin kabulü gerekir. Anılan kararda işleyecek faiz oranı yönünden takiptekinden farklı herhangi bir kabule yer verilmemiş olması nedeniyle takip %40 işleyecek faiz oranı üzerinden devam edecektir. Söz konusu karara karşı borçlu tarafından temyiz isteminde de bulunulmamış, karar bu hâliyle kesinleşmiştir. Aynı takibe ilişkin olarak alacaklının ikame ettiği itirazın iptali davasında verilen hüküm ile buna dayanak takipte istenilip itirazın iptali davasının müddeabihinin içinde yer alan işleyecek faiz miktarına ilişkin menfi tespit istemli eldeki davanın dayanağı olan olay ve olgular aynıdır. İşleyecek faiz oranı itirazın iptali davasında verilen karar ile kesinleştiğinden bu miktarın başka bir mahkemede menfi tespit istemiyle yeniden tartışılması kesin hüküm nedeniyle mümkün bulunmamaktadır.
36. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, aynı takibe ilişkin olsa dahi itirazın iptali davasında kurulan hüküm ile menfi tespit davasında istenen talep sonuçlarının birbirinden farklı olması nedeniyle HMK’nın 303. maddesi anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği ancak menfi tespit davasında takipte işleyecek faize ilişkin talebin, itirazın iptali davasıyla kesinleşmesi nedeniyle artık kesinleşmiş bir hususta dava açılmasında hukuki yararın bulunmamasından dolayı davanın hukuki yarara ilişkin dava şartı yokluğundan reddedilmesi gerektiği ve direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulmasının yerinde olacağı görüşü ile; ödeme emrinde açıkça işleyecek faize itiraz edilmemiş olması nedeniyle itirazın iptali davasını gören mahkemece bu hususa girilerek hüküm tesisinin mümkün olmadığı, somut olayda da mahkemenin bu sebeple takibin devamına karar verirken haklı olarak uyuşmazlık noktasına ilişkin herhangi bir tespitte bulunmadığı, işleyecek faizin bu yönde ödeme emrine süresinde yapılmış bir itiraz olmadığından takip hukuku anlamında kesinleştiği ancak bu durumun maddi anlamda kesin hüküm kavramı içerisinde değerlendirilemeyeceği, borçlunun takipte kesinleşen faizle ilgili menfi tespit davası açmasında hukuki yararının bulunduğu, zira hakkında usulüne uygun şekilde yargılama ve değerlendirme yapılmamış, açıkça hiçbir hüküm tesis edilmemiş bir konuyla ilgili olarak kesin hükmün varlığından bahsedilemeyeceğinden borçsuzluğunun tespitini isteyen kişinin davasının dinlenilebilir olduğu, yerel mahkemece bu yöne ilişkin kurulan direnme hükmünün haklı ve yerinde olması nedeniyle kararın sair yönlere ilişkin temyiz itirazları incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesi gerektiği yönünde ileri sürülen görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
37. Sonuç itibariyle Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken yazılı şekilde direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup hükmün bozulmasını gerektirir.

IV. SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle;
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 18.02.2021 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.





KARŞI OY


Genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde borçlunun ödeme emrinin tebliğinden itibaren yedi gün içinde icra dairesine itirazı icra takibini kendiliğinden durdurur. İtiraz üzerine duran icra takibine itiraz hükümden düşürülmedikçe devam edilemez, borçluya karşı hiçbir icra takip işlemi yapılamaz.
Borçlu borcun bir kısmına itiraz etmiş ise (İİK m. 62/4) borçlunun kabul ettiği miktar için takip durmaz. Alacaklı borçlunun kabul ettiği miktar yönünden takibe devam edilmesini, borçlunun mallarının haciz edilmesini talep edebilir.
Borçlu takip talebinde asıl alacağa işlemiş ve işleyecek faize ve faiz oranına itiraz edebilir. Sadece işlemiş faize itiraz etmiş ise asıl alacağa takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı üzerinden takibe devam edilir. Borçlu işleyecek faiz oranının takip talebinden itibaren istenen faiz oranı değil de yasal faiz oranı olması gerekçesi ile işleyecek faiz oranına itiraz etmiş ise, bu orana itiraz icra mahkemesince kaldırılmadıkça veya genel mahkemede itiraz iptal edilmedikçe takip talebinden itibaren asıl alacağa borçlunun benimsediği yasal faiz oranından faiz yürütülür. İşleyecek faize itiraz ile faiz oranına itiraz birbirinden farklı itirazlar olup işleyecek faize itirazın içinde faiz oranına da itiraz olduğu (çoğun içinde azın da bulunduğu ilkesinden yola çıkılarak) sonucuna varılamaz.
Borçlunun icrada itirazı ile duran icra takibine devam edebilmesi için alacaklı itirazın iptali (İİK m. 67) veya itirazın kaldırılması (İİK m.68, 70) yollarından birine başvurması gerekir.
İİK m. 67 de düzenlenen itirazın iptali davası (müddeabihi takip konusu yapılmış ve borçlunun itiraz etmiş olduğu alacak olan) normal bir eda davasıdır (Kuru, Baki; İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, Ankara 2013 s. 248).
Hukuk Genel Kurulun da itirazın iptal davasının eda davası olduğu görüşündedir. HGK 3.5.2006; 19/260-251 (YKD 2007/4 s. 626-631).
İtirazın iptali davasının tahsil davası olup olmadığı öğretide tartışmalıdır. Ancak mahkemece itirazın iptali davası sonucunda itirazın iptaline karar vermiş ise ve ayrıca ".. TL" alacağın davalıdan tahsiline karar vermese dahi alacaklı bu ilamın kesinleşmesini beklemeden itirazla durmuş olan ilamsız takip dosyasına koyarak takibe devam edilmesini isteyebilir. Asıl alacağa itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesi ve takip tarihinden sonra istenen işleyecek faiz oranı hakkında bir karar verilmemesi hâlinde takipte istenen asıl alacağa takip tarihinden itibaren takip talebinde istenen ve kesinleşen faiz oranı işletilmesi ve bu şekilde takip alacağının hesaplanması sonucunu doğurur.
Yukarıda yapılan açılmalardan da anlaşılacağı üzere itirazın iptali davası aynı zamanda takip hukuku alanında sonuçları olan bir eda ve maddi hukuk davasıdır.
Somut olayda davacı borçlu aleyhinde davalı alacaklı tarafından başlatılan genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde 6.861TL asıl alacaklı, 60TL işlenen faiz ile birlikte takip tarihinden itibaren asıl alacağa %40 oranında işleyecek faiz ile birlikte tahsili talebinde bulunulmuştur.
Borçlunun icra dairesinde süresinde yaptığı itirazında borcun muris olan babasına ait olduğunu, mirası red ettiklerini bu konuda Ankara 1. Sulh Hukuk Mahkemesinden kararı dilekçe ekinde sunduklarını borca ve takibe itiraz ettiklerini belirtmiştir.
Borçlunun icra dairesine yaptığı itirazında takip tarihinden itibaren asıl alacağı %40 oranında işleyecek faiz alacağı talebine itirazı bulunmamaktadır.
Takip alacaklısının itirazı üzerine Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinde itirazın iptal ve %40 icra inkâr tazminatı talebinde bulunduğu, mahkemece itirazın kısmen kabul kısmen reddine, davalının takip dosyasındaki 5.530TL asıl, 16,59TL işlenmiş faiz yönünde itirazının iptaline, bu miktar üzerinden takibin devamına hüküm altına alınan 5.530TL asıl alacak miktarının %40 üzerinden 2.212TL icra inkâr tazminatının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.
İtirazın iptali davasının konusu icra takip konusu yapılmış olup da borçlunun itiraz ettiği alacaktır. İtirazın iptali davasının konusu olan alacak artık aynı dava sebebinden dolayı ve aynı taraflar arasında yeni bir dava konusu yapılamaz. Buna göre itirazın iptali davasını kaybeden borçlu, menfi tespit davası, istirdat davası veya sebepsiz zenginleşme davası açamaz. İtirazın iptal kararı kesin hüküm teşkil eder.
Ancak itirazın iptali kararı, karara konu olan alacak kısmı için kesin hüküm oluşturur. Borçlu takip talebinde sadece istenilen asıl alacağa itiraz etmiş ise itirazın iptal davasında asıl alacağının bulunduğunu alacaklı ispatlar ise mahkemece itirazın iptaline ve takibin devamına karar verilir. Takip tarihinden sonra işleyecek faiz oranına itiraz edilmemiş olduğundan itirazın iptali konusu da olmaz ve mahkemece yargılama konusu yapılmaz. Mahkemenin itirazın iptali ile takibin devamı kararı icrada itiraz edilmeyerek takip hukuku anlamında kesinleşen faiz oranı üzerinden faizin işletileceği anlamına gelir. Bu hâlde takip sonrası işleyecek faiz oranı konusunda mahkemece bir hüküm tesis edilmemiş olup, mahkemenin takip talebini de belirten işleyecek faiz oranı üzerinden faiz işletilmesine zımnen karar verildiği sonucu da çıkarılamaz.
İcra dairesi, işleyecek faiz oranı itirazsız kesinleştiği için bu oran üzerinden faiz yürüterek dosya hesabı yapmak durumundadır. Takibin işleyecek faiz bölümü asıl alacaklıdan ayrı bir nitelik taşıdığı için itirazın iptali kararında işleyecek faiz konusunda bir karar verilmemiş olması göz önüne alındığında takipteki işleyecek faiz oranı konusunda kesin hüküm verildiğinden söz edilemez. İtirazın iptali davasına konu olmayan işleyecek faiz oranı borçlu tarafından menfi tespit davasına konu yapılabilir.
Somut olayda takip borçlusu olan davacı takip konusu borca yasal faiz işletilmesi yerine %40 oran üzerinden faiz işletilmesi sureti ile dosya borçlunun hesapladığı fazla hesaplara 5.000TL borçlu olmadığının tespitini talep etmiştir.
Yukarıda belirtildiği üzere itirazın iptali kararında takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı yönünde bir tespit yapılmayan işleyecek faiz oranı konusunda kesin hükümden bahsedilemeyeceği için borçlunun menfi tespit davası açması usul ve yasaya uygundur.
Bu nedenlerle genel kurulun değerli çoğunluğunun kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekçesi ile hükmün bozulması görüşüne katılamıyorum. Dosyanın direnmeye uygun esasının incelenmek üzere özel daireye gönderilmesi görüşündeyim.


KARŞI OY

1. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık; taraflar arasındaki itirazın iptali davasında takip tarihinden itibaren işletilmesi talep edilen faiz oranı hakkında herhangi bir hüküm içermeksizin verilerek kesinleşmiş kararın, takipte işleyecek faizin yasal faiz olması gerektiğinden bahisle açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.
2. Yerel mahkeme “itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği” gerekçesi ile hesaplanan faiz yönünden borçlu olmadığı tespitine karar verirken, Özel Daire “6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerektiği, davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tespit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerektiği” gerekçesi ile kararı bozmuştur.
3. Yerel mahkemenin direnme kararı çoğunluk görüşü ile benimsenmiş ve itirazın iptali davasında faizin karara bağlandığı ve kesin hüküm olduğu gerekçesi ile bozulmuştur.
4. Sonuç itibari ile ret kararı isabetli olmakla birlikte çoğunluğun ve Özel Dairenin itirazın iptali davasının menfi tespit davası için kesin hüküm olduğu görüşüne ve gerekçesine aşağıdaki gerekçelerle katılınmamıştır.
5. Zira;
5.1. İtirazın iptali davası ve menfi tespit davasının temelini oluşturan vakıa aynı hukukî ilişkidir. Menfi tespit davasında borçlu hukukî ilişkinin olmadığını ileri sürmekte, itirazın iptali davasında da alacaklı hukukî ilişkinin varlığını iddia etmektedir. Her iki davada da davanın türüne bağlı olarak talep sonucunda farklılık karşımıza çıkmaktadır, talep sonucunda her iki davada tazminat talep edilmesi ve buna bağlı olarak tazminat talebini haklı gösteren vakıaların (örneğin alacaklının takibinin haksız ve kötü niyetli olduğu) ileri sürülmesi gerekir. Ancak talep sonucunda yine temel vakıa taraflar arasında hukukî ilişkinin olup olmadığıdır.
5.2. Menfî tespit davası ile itirazın iptali davasından hangisinin önce sonuçlandığına göre, kesin hükmün kesin delil niteliği ile dava şartı niteliğini ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Kesin hükmün kesin delil niteliği ile olumsuz dava şartı olması birbirinden farklı kavramlardır.
5.3. Yapılan bir icra takibine itiraz üzerine, alacaklı tarafından “itirazın iptali” davası açılması durumunda, menfi tespit davasında ileri sürülebilecek iddialar, itirazın iptali davasında savunma sebebi olarak ileri sürülebileceğinden, bu durumda borçlunun ayrı bir menfi tespit davası açmakta hukuki yararı yoksa da, henüz alacaklı tarafından itirazın iptali davasının açılmamış olduğu durumda ise böyle bir imkân söz konusu olmadığından borçlunun, itirazın iptali davasının açılmasını beklemeden menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğunun kabulü gerekir. Nitekim söz konusu bu halde, yapılan itiraz üzerine takip durmuşsa da, “takibe itiraz” sadece takip hukuku ile ilgili bir sonuç olup, kesin hükmün sonuçlarını doğurmaz. Bu itibarla borçlu, “itirazın iptali” davası için alacaklıya tanınan bir yıl gibi uzun bir süreyi beklemeden maddi hukuk anlamında, borcun bir an önce ve kesin olarak ortadan kaldırılmasını istemek hakkına sahip olup, böyle bir durumda dava açılmasında hukuki yarar bulunmadığını kabul etmek mümkün değildir. Yapılmış bir icra takibi olmadan da borç tehdidi altında olan kişinin menfi tespit davası açabileceği, İcra iflas Kanununun 72/1. ve2. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Nitekim ayni ilkeler HGK 2010/19 E. - 123 E. - 154 K., 2011/13 -576 E. - 747 K., 2011/19-622 E. - 2012/9 K. sayılı kararlarında da benimsenilmiştir.
6. Görüldüğü gibi itirazın iptali davasında davacı alacaklı, menfi tespit davasında ise davacı borçlu olup talep sonuçları farklıdır. Talep sonucunun farklılığı dava konusunu da farklı kılar. Dolayısı ile derdestlik olmayacağı gibi kesin hükümden de söz edilemez. Ancak itirazın iptali davası sonuçlanmış ise hakkın varlığı ve alacağa bağlı ferilerde saptandığından, bu husus kesin delil niteliğini almıştır. Dolayısı ile artık borçlunun menfi tespit davası açmasında hukuki yararı kalmamıştır. Burada kesin hüküm değil, kesin delil veya unsur etkisi nedeni ile hukuki yararın bulunmadığından söz etmek gerekir. Yerel mahkeme kararının bu gerekçe ile bozulması gerektiğini düşündüğümden, çoğunluğun kesin hüküm gerekçesine katılınmamıştır.



KARŞI OY


Davacı vekili, davalı tarafça Ankara 29. İcra Dairesinin 2008/7415 sayılı dosyası üzerinden müvekkili aleyhine takip başlatıldığını, ödeme emrine itiraz üzerine yapılan yargılama sonunda Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/374 E., 2010/249 K. sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne karar verildiğini, söz konusu takipte takipten itibaren %40 faiz istendiğini, oysa ancak yasal faiz talep edilebileceğini, müvekkilinin takip borcunu ödemeye çalışsa da bu durum nedeniyle mağdur edildiğini ve borcun kapatılamadığını ileri sürerek takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi yönündeki taleplerinin kabulü ile yapılacak hesaplama sonunda fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000,00TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili davanın esastan reddi gerektiğini, bunun yanı sıra itirazın iptali davasında verilen kararın eldeki dosya yönünden kesin hüküm içermesi nedeni ile de talebin dinlenemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece itirazın iptali davasında verilen kararda takip tarihinden itibaren talep edilen faiz miktarı yönünden herhangi bir tespit yapılmadığı, bu sebeple işleyecek faiz oranı anlamında kesin hükümden bahsedilemeyeceği, davalının davacının kefaletine yönelik sözleşme ve diğer belgeleri ibraz etmediği, dosyaya sunulan delillere göre yapılan hesaplamada icra emrinin düzenlendiği ve icra dairesinin hesap çıkardığı tarih itibari ile bakiye 2.877,66TL alacak kaldığının belli olduğu, bu tarih itibari ile bakiye borcun fazla hesaplandığı, 3.554,56TL borçlu olunmadığı; bilirkişi raporunda da belirlendiği üzere alacağa takip tarihinden itibaren yasal faiz işletilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne; 21.02.2013 tarihi itibari ile yasal faiz oranına göre 2.877,66TL borç olduğu tespit edildiğinden; bu tarih itibari ile bakiye 3.554,56TL yönünden borçlu olunmadığının tespitine; 21.02.2013 tarihinden sonra yapılan ödemelerin icra dosyasında dikkate alınarak işlem yapılmasına karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyiz itirazları üzerine Özel Daire 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 303. maddesi gereğince kesin hükmün varlığı için tarafların, dava sebebinin ve müddeabihin aynı olması gerektiği, davacı tarafça itirazın iptali davasında kesinleşen faiz oranının fahişliği nedeniyle açılan menfi tespit davasında, kesin hüküm nedeniyle davanın reddi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle karar bozulmuştur. Bozma kararına karşı Yerel Mahkeme ilk karar gerekçelerini tekrar etmek suretiyle direnme kararı vermiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki itirazın iptali davasında takip tarihinden itibaren işletilmesi talep edilen faiz oranı hakkında herhangi bir hüküm içermeksizin verilerek kesinleşmiş kararın, takipte işleyecek faizin yasal faiz olması gerektiğinden bahisle açılan eldeki menfi tespit davası yönünden kesin hüküm teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.
Davalı tarafından bu dosya davacısı aleyhine genel haciz yolu ile ilamsız icra takibinde bulunduğu, bu dava davacısı borçlu tarafından borca ve rücuan borçluluk sıfatı bulunmadığından takibe itiraz edildiği, alacaklının itirazın iptali davası açtığı, mahkemece itirazın iptali ile takibin devamına karar verdiği ve kararın kesinleştiği hususunda anlaşmazlık bulunmamaktadır.
Bu dava konusu takip talebinde ayrıca itiraz edilmeyen işleyecek olan %40 faiz oranının kesinleşen itirazın iptali davası ile bu dava açısından kesin hüküm teşkil edip etmeyeceğidir.
Borçlu borcun bir kısmına itiraz etmiş ise (İİK m. 62/4) borçlunun kabul ettiği miktar için takip durmaz. Alacaklı borçlunun kabul ettiği miktar yönünden takibe devam edilmesini, borçlunun mallarının haciz edilmesini talep edebilir.
Borçlu takip talebinde asıl alacağa işlemiş ve işleyecek faize ve faiz oranına itiraz edebilir. Sadece işlemiş faize itiraz etmiş ise asıl alacağa takip tarihinden itibaren talep edilen faiz oranı üzerinden takibe devam edilir. Borçlu işleyecek faiz oranının takip talebinden itibaren istenen faiz oranı değil de yasal faiz oranı olması gerekçesi ile işleyecek faiz oranına itiraz etmiş ise, bu orana itiraz icra mahkemesince kaldırılmadıkça veya genel mahkemede itiraz iptal edilmedikçe takip talebinden itibaren asıl alacağa borçlunun benimsediği yasal faiz oranından faiz yürütülür. İşleyecek faize itiraz ile faiz oranına itiraz birbirinden farklı itirazlar olup işleyecek faize itirazın içinde faiz oranına da itiraz olduğun söz edilemez.
İtirazın iptali davası eda ve maddi hukuk davasıdır. Takibin devamına denilmesi ile icra takibine devam edilecektir.
Eldeki dava konusu açısından borçlunun takibe ve rucuan alacak sıfatına itiraz ettiği faiz oranına ayrıca bir itirazı bulunmamaktadır.
Mahkeme de işlemiş faiz yönünden bir gerekçe yazmadığı gibi hükümde de belirtmemiştir. Sadece işlemiş faizi hesaplamış olup, kefilin kefile rücusunda yasal faiz işleyeceği husunda doğru olarak bir belirleme yapmıştır.
Kefilin kefilden rücuda bulunması hâlinde talep edilecek alacağa yasal faiz işletilecektir.
Olayımızda borçlunun icra dairesinde ödeme emrine itirazında faiz oranına itirazı olmadığı için faiz oranı itirazı iptal davasının konusu değildir. Zaten itirazın iptali kararında faiz oranına ilişkin bir hüküm de kurulmamıştır. Öyle olunca icra takibine konu alacağa işletilecek %40 faiz oranının itirazın iptali ile kesinleşerek bu dava açısından kesin hüküm teşkil ettiğinden söz edilemez. Bu nedenle mahkeme karının onanması gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun aksi yöndeki bozma görüşüne katılamıyorum.

Boşanmadan Sonra Muvazaalı Satış,İİK.283 Md.Tapu İptaline Gerek Olmaksızın Haciz İst.

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
2017/1446 E.
2021/65 K.

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki “tapu iptal ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili ve davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:

4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılardan ...'ün İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşandıklarını, müvekkili tarafından davalı ... aleyhine katkı payı alacağına ilişkin açılan davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL'nin tahsiline karar verildiğini, boşanma kararından bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde davalı ...’ün adına kayıtlı taşınmazı çok düşük bir bedelle ve hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış gibi göstermek suretiyle tapuda devrettiğini, yapılan satış işleminin mal kaçırma amacıyla muvazaalı yapıldığını, bu nedenle davalı ...’na karşı tapu iptali ve tescil davası açıldığını, katkı payı nedeniyle taşınmazın yarı hissesinin iptali ile müvekkili adına tescilinin talep edildiğini, ancak bu davanın yazılı delil bulunmadığı gerekçesiyle reddedildiğini belirterek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tapuda kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:
5. Davalı ..., katkı payına ilişkin tapu iptali ve tescil davasının reddedildiğini ve buna ilişkin kararın kesinleştiğini, bu nedenle kesin hüküm itirazının bulunduğunu, ayrıca kötü niyetle açıldığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

6. Davalı ... vekili, İzmir 12. Aile Mahkemesinin hem müvekkili hem de diğer davalı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasını reddettiğini, bu kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, ortada kesin hüküm bulunduğu gibi, dava konusu taşınmazın müvekkili adına tapuya tescilinde muvazaa bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme Kararı:
7. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.07.2012 tarihli ve 2011/168 E., 2012/276 K. sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın 13.06.2005 tarihinde 12.000TL bedelle davalı ...’na satıldığı, davacı ile davalı ...’ün 1974 yılında evlenip, 06.06.2005 tarihinde boşandıkları, davacının evlilik birliği içerisinde edinilen tek taşınmaz olan dava konusu yer hakkında katkı payı alacağı davası açtığı ve lehine 30.960TL alacağa hükmedildiği, davalı ...’ün boşanma kararı verilmesinden hemen sonra davacının katkı payı davası açacağı düşüncesiyle taşınmazı yeğeni olan diğer davalıya satış suretiyle devrettiği, ancak satışın danışıklı olup, değerinin de düşük bulunduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile önceki malik adına tescilini talep etmekle beraber; davalı ...’ün hayatta olduğu, kısıtlı bulunmadığı, davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi yönünde aktif dava ehliyetinin olmadığı, istemin tasarrufun iptali mahiyetinde düşünülmesi durumunda dahi koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:
8. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.

9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.01.2014 tarihli ve 2013/3286 E., 2014/737 K. sayılı kararı ile; “…Dava, Borçlar Yasası’nın 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan danışık (muvazaa) iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem (muvazaalı muamele) nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü; danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi, onlara karşı işlenmiş haksız eylem niteliğindedir. Ancak, üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olmalıdır.

Diğer yandan; zarara uğradıklarını ileri süren üçüncü kişilerin, danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında tazminat davası açmış olmaları, bu davanın kabulü için tek başına yeterli olmadığından danışıklı işlemde bulunanın, üçüncü kişilere borçlu bulunduğunun gerçekleşmesi ve borcunu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir.

Somut olayda; davacı, davalılardan ...'in katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği iddiası ile eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İ.İ.K.'nun 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı ...'in İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06/06/2005 tarih ve 2005/207 E., 2005/674 K., sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği, kararın 07/07/2005 tarihinde kesinleştiği, yine davacı tarafından davalı ... aleyhine katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesi'nin 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960,00 TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve kararın 28/01/2011 tarihinde kesinleştiği, davalı ...'in üzerine kayıtlı 188 ada 1 nolu parselde kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

Şu durumda, satışın muvazaalı olduğu kanıtlanmıştır. O halde, davanın İİK 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yerinde görülmeyen yazılı gerekçeyle istemin reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir,…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.

Direnme Kararı:
10. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.10.2014 tarihli ve 2014/280 E. 2014/413 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeler yanında; hukuk davalarında mahkemenin taleple bağlı olduğu, dava dilekçesinde tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tescilinin istendiği, 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun (İİK) 283. maddesinden söz edilmediği, davacının taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması talebinin de bulunmadığı, İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde belirtilen tasarrufun iptali davalarındaki koşulların bu davada oluşmadığı, davacının tasarruftan önce kesinleşmiş bir alacağı bulunmadığı gibi yapılmış bir icra takibinin mevcut olmadığı, geçici ve kesin aciz vesikası şartlarının da bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:
11. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili ile davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi göz önüne alındığında aktif dava ehliyetinin bulunup bulunmadığı ve satışın muvazaalı olduğunu kanıtlayıp kanıtlayamadığı; Özel Dairece bozma kararında davanın İİK’nın 283/1. maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğinin belirtilmesinin taleple bağlılık ilkesine aykırılık teşkil edip etmeyeceği noktalarında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
A) Davalı ... vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede:

13. Bir nihai kararın şekli anlamda kesinliği ile, o karara karşı artık olağan kanun yollarına (temyiz, karar düzeltme) başvurulamayacağı anlaşılır. Şekli anlamda kesin hükmün amacı, bir davanın sona ermesine hizmet etmektir. Bir nihai karar şekli anlamda kesinleşince, tarafların o davada takip ettikleri amaç gerçekleşmiş olur. Fakat bu, taraflar arasındaki uyuşmazlığın değil, ancak görülmekte olan davanın sona ermesi demektir. Bundan sonra da aynı taraflar arasında aynı uyuşmazlığın yeni bir dava konusu yapılmaması için, başka bir müesseseye yani maddi anlamda kesin hüküm müessesesine ihtiyaç vardır (Kuru B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, 6.b İstanbul 2001, s.4981).

14. Bir mahkeme kararına karşı başvurulabilecek kanun yolunun hiç olmaması veya mevcut olan kanun yollarının tüketilmesi ya da süresinde kanun yollarına başvurulmaması hâllerinde şekli anlamda kesinlik gerçekleşir. İstisnai olarak olağanüstü kanun yoluna başvurarak ya da eski hâle getirme mümkün ise bu suretle şekli anlamda kesin hükmü sona erdirmek mümkündür.

15. Gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) şekli anlamda kesinliğin tanımı yapılmamış ise de, çeşitli maddelerde geçen "kesin", "kesinleşme", "kesinleşmiş" sözleriyle şekli anlamda kesin hükmün kastedildiğini söylemek mümkündür.

16. Maddi anlamda kesin hüküm HUMK'da tanımlanmamış olmakla birlikte Kanun'un 237. maddesinde;
“Kaziyei muhkeme, ancak mevzuunu teşkil eden husus hakkında muteberdir.

Kaziyei muhkeme mevcuttur denilebilmek için iki tarafın ve müddeabihin ve istinat olunan sebebin müttehit olması lazımdır.” şeklinde maddi anlamda kesin hükmün şartlarına yer verilmiştir.

17. HMK’nın 303/1. maddesinde de maddi anlamda kesin hükmün şartları;

“Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu hükümden yola çıkıldığında denebilir ki, kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı kişiler olması, ikinci koşulu müddeabihin aynılığı, üçüncü koşulu ise dava sebebinin aynı olmasıdır.

18. Kesin hükmün ikinci koşulu olan müddeabihin aynılığı, dava konusu yapılmış olan hakların aynı olmasıdır. Önceki dava ile yeni davanın müddeabihlerinin (konularının) aynı olup olmadığını anlamak için hâkimin, eski davada verilen kararın hüküm fıkrası ile yeni davada ileri sürülen talep sonucunu karşılaştırması gerekir. Eski ve yeni davanın konusu olan maddi şeyler fiziksel bakımdan aynı olsa bile bu şeyler üzerinde talep olunan haklar farklı ise müddeabihlerin aynı olduğundan bahsedilemez.

19. Kesin hükmün üçüncü koşulu dava sebebinin aynı olmasıdır. Dava sebebi, hukuki sebepten farklı olarak, davacının davasını dayandırdığı vakıalardır. Öyle ise her iki davanın da dayandığı maddi vakıalar (olaylar) aynı ise diğer iki koşulun da bulunması hâlinde kesin hükmün varlığından söz edilebilir. Nitekim aynı hususlara Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 22.03.2019 tarihli ve 2017/7 E., 2019/2 K. sayılı kararında da değinilmiştir.

20. Yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Davacı ... vekili tarafından davalı ... aleyhine İzmir 12. Aile Mahkemesinde açılan davada davacı vekili, dava konusu taşınmazın mümkün ise ½ hissesinin tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tapuda kayıt ve tesciline, bu talebin kabul edilmemesi durumunda katkı payı bedeli olan şimdilik 15.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; bu dava ile birleşen diğer davalı ... aleyhine açılan davada ise, davalı ...’ün boşanmadan sonra evlilik birliği içinde alınan evi bir hafta sonra davalı ...’e muvazaalı olarak sattığını iddia ederek dava konusu taşınmazın ½ hissesinin iptali ile müvekkili adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

21. Davacı vekili davalılar ... ve ... aleyhine açtığı eldeki davada ise; davalı ... tarafından dava konusu taşınmazın muvaazalı olarak diğer davalı ...’na tapuda devredilmesi nedeniyle müvekkilinin katkı payı alacağını almasının engellendiğini ileri sürerek, dava konusu taşınmazın diğer davalı ... adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

22. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, İzmir 12. Aile Mahkemesinde görülüp sonuçlanan birleşen dava ile, eldeki davanın tarafları aynı ise de, konuları (müddeabih) ve dava sebepleri (dayanılan vakıalar) birbirinden farklı olduğundan davalı ... vekilinin direnme kararı gerekçesine yönelik temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.

B) Davacı vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede:
23. Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

24. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK ) 18. maddesinde genel muvazaa düzenlenmiş; maddenin 1. fıkrası ile “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.” hükmü getirilmiştir.

25. Bilindiği üzere “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu onlardan gizleyerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına” muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere de muvazaalı işlemler denir (Eren, F: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2018, s. 367). Eş söyleyişle muvazaa açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâli, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan haksız eylem niteliğinde anlaşmalarıdır (7.10.1953 tarihli ve 8/7 Sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı).

26. Muvazaalı bir hukuki işlemden söz edilebilmesi için;

i)Tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek oluşturulmuş bir uygunsuzluk,

ii) Üçüncü kişileri aldatmak (muvazaa) niyeti,

iii) Taraflar arasında gizli işlemi oluşturan muvazaa sözleşmesi bulunmalıdır.

27. Kural olarak üçüncü kişiler anılan maddeye dayalı olarak, danışıklı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacaklarının bulunması ve danışıklı işlemin o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olması gerekmektedir.

28. Muvazaa davası, borçlunun yapmış olduğu işlemin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun (işlemin temelinin geçersizliğinin) tespitini amaçladığından, görünürdeki satış işlemlerine karşı açılır. Muvazaaya dayalı tasarrufun iptali davalarında ise davacının icra takibine geçmesi ya da aciz belgesi almasına gerek yoktur. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.07.2020 tarihli ve 2017/17-1507 E., 2020/525 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.

29. Yüzeysel olarak bakıldığında, iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de, bu benzerlik her iki tür davanın güttüğü amaçtan öteye gitmemektedir. Muvazaa davası, yani yapılan işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunu belirtmek için açılan dava ile tasarrufun iptali davası amaçları bakımından birbirlerine yakınsa da gerçekte nitelikleri, koşulları, doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden farklıdırlar. Tasarrufun iptali davası, borçlunun tasarruf işlemlerinden zarar gören ve elinde aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Ne var ki, tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işleminin davacı bakımından hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı hâlde, muvazaa davasında borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Başka bir ifadeyle yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür.

30. Tasarrufun iptali davası, aynî nitelikte olmayıp kişisel (şahsî) bir dava olduğu hâlde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Muvazaanın kanıtlanması hâlinde dava konusu mal, borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış hâle gelir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının da borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde, iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m. 284). İİK'nın 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılmış iptal davasının amacı, alacaklının davaya konu mal üzerinde, cebri icra yolu ile alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını almasını sağlamaktır.

31. Kural olarak iptal davasına konu edilen tasarruflar, muvazaalı akitlerden farklı olarak hukuken geçerlidir. Başka bir ifade ile muvazaalı akitlerde, görülen akit değil tarafların gerçek iradelerine uygun bulunan akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde, İİK'nın 277 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen tasarruflar özel hukuk ilişkisi açısından geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, alacaklının gerçek alacak ve ayrıntılarına yetecek miktardaki tasarrufun iptaline, bunun dışında kalan kısmı geçerliliğini koruyacağından, olduğu gibi bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu özelliği gözeterek “iptal davasının sübutu hâlinde davaya konu teşkil eden mal üzerinde icra kovuşturması yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmeksizin taşınmazın haciz ve satışının istenebileceğini” öngörmüştür (İİK. m.283). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarihli ve 2000/4-823 E., 2000/851 K.; 25.05.2011 tarihli ve 2011/4-149 E., 2011/346 K.; 02.04.2014 tarihli ve 2013/4-1016 E., 2014/436 K.; 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K.; 25.02.2020 ve 2017/1505 E., 2020/204 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

32. Yapılan tüm açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

33. Dava dilekçesinin konusu, maddi olguların anlatılış biçimi ve talep sonucu kısmından da açıkça anlaşılacağı gibi dava BK’nın 18. maddesinde tanımını bulan muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davasıdır.

34. Yerel mahkemece eldeki davada İİK’nın 283. maddesinin uygulanmasının taleple bağlılık kuralına aykırı olduğu gerekçesine de dayanılması nedeniyle HMK’nın 26. maddesinde düzenlenen taleple bağlılık kuralına da kısaca değinmek gerekmektedir. Maddeye göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde engel yoktur. Taleple bağlılık ilkesi özü itibariyle hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olduğunu ifade eder. İlkenin taşıdığı ilk anlam; tarafın talep etmediği husus hakkında mahkemenin karar veremeyeceğidir. Buna göre tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukuki sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ikinci anlam ise tarafın talebinden fazlasına mahkemece karar verilememesidir. Taleple bağlı olma, yargılama sonucunda davacının talep ettiği haktan daha azına sahip olduğunun belirlenmesi durumunda uygulanmaz (HMK m. 26). Talepten azına karar verme “çoğun içinde az da vardır” esasına dayanmaktadır. Bu kural ise davacının talep sonucu ile aynı nitelikte olan daha azına karar vermeyi ifade etmektedir. Nitekim dava açıldığında davacının talebi maddi hukukta karşılığa sahip olduğu oranda mahkemeden hukuki koruma sağlanmasıdır (Taleple bağlılık kuralı hakkında daha geniş açıklamalara Hukuk Genel Kurulunun 30.05.2018 tarihli ve 2017/23-2539 E., 2018/1149 K. sayılı kararında yer verilmiştir).

35. Eldeki davada, davacıyı alacağından yoksun bırakmak için yapıldığı iddia edilen muvazaalı satış işleminin iptali ve hiç yapılmamış sayılmasının tespiti istenmektedir. Bu davada davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmüştür. Davacının amacı tapunun iptali olmayıp, alacağına kavuşmaktır.

36. Davacı vekili, davalılardan ...’ün katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devrettiği iddiasıyla eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İİK’nın 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı ...’ün İzmir 4. Aile Mahkemesinin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği; yine davacı tarafından davalı ... aleyhine açılan katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve bu kararın 28.02.2011 tarihinde kesinleştiği, davalı ...’ün 188 ada 1 nolu parselde adına kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

37. O hâlde satışın muvazaalı olduğunun kanıtlanmış olduğu eldeki davada, mahkemece İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır.


38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Borçlar Kanunu ve İcra ve İflâs Kanunu birbirinden farklı nitelik taşıyan kanunlar olduğundan, eldeki dava BK’nın 18. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığından ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK’nın 277. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle İİK’nın 283/1-2 maddesine göre karar verilemeyeceğinden ve davacı tarafın aktif dava ehliyetinin de bulunduğu nazara alınarak direnme kararının belirtilen bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

39. Diğer taraftan dava tarihi 25.03.2011 olduğu hâlde gerekçeli karar başlığında 16.06.2014 olarak gösterilmesine ilişkin yanlışlık, mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır.

40. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

41. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1) Davalı ... vekilinin temyiz isteminin REDDİNE oy birliğiyle (III-A),
2) Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA oy çokluğuyla (III- B),
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.02.2021 tarihinde karar verildi.



KARŞI OY


Borçlunun mallarının haczedilmesinden önce borçlunun mal ve hakları üzerindeki tasarruf yetkilerinde herhangi bir kısıtlama yoktur. Borçlunun mallarının haczinden veya iflas etmeden önce alacaklılarından mal kaçırmak için yapmış olduğu bağışlamalar ve şüpheli (hileli) tasarrufların iptal ettirilebilmesi için alacaklılara tanınan davaya iptal davası denir. Bu dava İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlemiştir. İİK’nın 277 maddesinde “tasarrufların butlanı” denilmekte ise de burada borçlar hukuku (TBK m.27) anlamında bir butlan yoktur. İptal davasına konu tasarruf başlangıçta geçerlidir ve iptal davası kazanılır ise alacaklı dava konusu malı sanki borçlunun mal varlığında imiş gibi haczettirir, sattırır ve satış bedelinden alacağını alır (İİK m.283,1); geriye para artar ise bu para borçluya değil kendisine karşı iptal davası açılmış olan üçüncü kişiye verilir. Burada tasarrufun maddi hukuk anlamında iptali söz konusu olmayıp mülkiyet borçluya geri dönmez.
İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan iptal davası, dava konusu malın aynına ilişkin bir aynî dava olmayıp, şahsi bir davadır. Yani bu dava ile malın mülkiyetinin davalıdan (üçüncü kişiden) alınarak, borçluya ait olduğuna karar verilmemekte, sadece alacaklı malın bedelinden alacağını (kişisel hakkını) almak yetkisini elde etmektedir (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı 2. B. Ankara 2013 s.1397).
İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan davalarda tapu kaydının iptali ile borçlu adına tapuya tesciline karar verilemez.
İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayanılarak açılan tasarrufun iptali davalarının dinlenebilmesi için davacının davalı borçluda gerçek bir alacağının bulunması, borçlu hakkında yapılan icra takibinin kesinleşmiş olması, iptal konusu tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış bir aciz belgesinin bulunması gerekli olup bu şartların varlığı mahkemece resen değerlendirilir.
TBK’nın 19 ve 27 maddeleri çerçevesinde açılan muvazaa davası ise, iptal davasından farklıdır. Tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu gizleyerek onlardan gizlenerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere muvazaalı işlemler denilir (Oğuzman, K/Seliçi/ Ö/Oktay. S: Eşya Hukuku s.301). Başka bir deyişle muvazaa 07/10/1953 tarih ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da belirtildiği üzere “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde akitlerin (tarafların) kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri halidir”.
Muvazaalı işlemlerde işlem konusu hak veya mal borçlunun mal varlığı dışına çıkmaz. Bu nedenle muvazaalı işlemlerin iptali için İİK’nın 277 ve sonraki maddelerine göre iptal davası açılması yoluna başvurulmasına gerek yoktur. Muvazaalı işlemler istihkak davasına konu teşkil ederler.
Muvazaalı bir işlem konusu mal borçlunun elinde iken haczedilir ve üçüncü kişi İİK 97 uyarınca istihkak davası açarsa, alacaklı davaya cevap yolu ile muvazaa nedeni ile işlemin geçersiz olduğunu muvazaalı işlem konusu mal veya hakkın borçlunun mülkiyetinde olduğunu iddia ve ispat edebilir.
Şayet muvazaalı bir işlem konusu mal üçüncü kişi elinde haczedilmiş ise alacaklı üçüncü kişiye karşı istihkak davası açarak davalı üçüncü kişinin o malı muvazaalı bir tasarruf sonucunda ele geçirdiğini ve bu nedenle malın borçluya ait olduğunu iddia ve ispat edebilir. Lehine tasarruf yapılan kişinin istihkak davasını kazanmış olması, üçüncü kişi aleyhine İİK 277 ve devamı maddeleri uyarınca iptal davası açılmasına engel değildir. Fakat istihkak davası ile iptal davasının amacı aynı olup alacaklılarına zarar vermek isteyen borçlunun işlemlerine karşı alacaklıları korumak istenmektedir.
Muvazaa davası ayni bir dava olup üçüncü kişi konumunda olan alacaklılar da bu davayı açarak görünürdeki işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunun tespitini isteyebilir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına düzeltilmesine karar verir. Alacaklı bu hâlde ilamı icra dairesine sunarak dava konusu taşınmazın borçlunun borcundan dolayı haczedilmesini isteyebilir. Bu hâlde ayrıca bir iptal davası açmasına gerek kalmaz.
Tasarrufun iptali davasının kabulü hâlinde davacı davaya konu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını alma yetkisini elde eder ve dava konusu taşınmaz ise davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine mahal olmadan o tasarrufun haciz ve satışını isteyebilir. (İİK m.283/1)
BK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile muvazaa nedeni ile hüküm ve sonuç doğurmayan işlemlerin iptali istenir. Borçlu tasarruf ve idare yetkisi kendisinde kalmak üzere malı üçüncü kişiye devrediyor ise devretme iradesi olmadığı için işlem muvazaalıdır ve iptal davası açılır.
Ancak ortada bir inanç anlaşması var ise anlaşma gereğince mülkiyet geçerli şekilde karşı tarafa geçeceği için tasarrufun iptali davası açılır. Bu olayda alacaklıya zarar verme kastı vardır. Bu anlamda alacaklı borçlunun iradesini göz önüne alır. Aslında malı borçlu devretmek istemiyor mu, yoksa alacağın tahsilini önlemek için mi devretti? Alacaklının bu soruya vereceği cevaba göre ya BK 19. maddesine dayalı dava ya da İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı dava açar. Muvazaa olmadan da salt alacaklıları zarara uğratmak için devir yapılabilir.
Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel bir dava olduğu halde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına tesciline karar verir.
Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m.284).
Yukarıda belirtilen ilke ve kurallardan da anlaşılacağı üzere TBK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davası şartları ile hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden ayrı davalardır. Alacaklıların “muvazaalı” olduğunu ileri sürdükleri işlemler hakkında iptal davasının hüküm ve sonuçlarından yararlanmak istemeleri ileri sürülen vakıa ile talep sonucu arasında açık bir uyumsuzluk teşkil eder. Muvazaa sebebine dayanan dava ile iptal davasının özelliklerini bir arada barındıran adeta yeni (karma) bir dava türünün meydana getirilmesi beraberinde bir dizi sorunu da getirdiği için isabetli değildir (Erdönmez Gürsoy: Alacaklılara zarar verme kastı ile uygulanan tasarrufların iptali, İstanbul 2017 s.35 ve 36).
Borçluya üçüncü kişinin malına haciz koydurup satış isteme yetkisi ancak borçlu aleyhinde takip yapıp borçlu mal varlığından alacağını alamadığını aciz vesikası ile tevsik ettiğinde tahsil mümkün olmaktadır. Öğretide tasarrufun iptali davasını alacaklının cebri icrada bulunma yetkisinin bir tamamlayıcısı olduğu alacaklının alacağını cebri icra yolu ile tahsil edemeyeceği henüz belli olmadan iptal davası açılmasına izin verilmesi hâlinde borçlu ve üçüncü kişilerin olumsuz şekilde etkileneceği belirtilmektedir. (Yıldırım, Mesut, Kamil/ Deren Yıldırım Nevhis İcra ve iflas hukuku, İstanbul 2016 s. 569-572. Umar, Bilge Türk İcra ve İflas Hukukunda İptal davası, İstanbul 1963s.7-39) Ayrıca muvazaa sebebine dayanarak dava açan alacaklıya haciz ve satış isteme yetkisi verilmesi ve hacze iştirak durumunda İİK 101 maddesinde yazılı hacze imtiyazlı şekilde iştirak etmesi çoğu kez mümkün olmayacaktır.
Borçlunun mali durumunun iyi olduğu bir durumda (borca batık veya aciz hâlinde olmadığı) yaptığı tasarruf nedeniyle uzun yıllar sonra (15-20 yıl) üçüncü kişinin mal varlığının haczedilebileceğinin kabulü hukuk güvenliği ile bağdaşmaz (Erdönmez s.27 ve 33).
Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki alacaklıya zarar vermeye yönelik muvazaalı işlemler olarak yapılan bir niteleme ile hem BK 19’a göre geçersizliğin tespiti davası hem de İİK m. 277 dayalı tasarrufun iptali davası açılamaz. Burada maddi hukukun tanıdığı talep hakkı (muvazaa nedeniyle hükümsüzlük) ile takip hukukunun sağladığı talep hakkının (tasarruf iptali) yarışması (hakların yarışması) söz konusu değildir. Çünkü borçlu ile üçüncü kişi arasındaki hukuki fiil geçerli ise muvazaa davası açılamaz. Tersi durumda da iptal davası açılamaz. Dolayısı ile her iki davanın açılabilme konuları (koşul vakıaları) birbirinden farklıdır. Bu davalar iki ayrı hak arama yolunu düzenleyen bir birinden ayrık hükümlere dayanmaktadır (Erdönmez s.28).
Somut olayda davacı ... (Öpöz) vekili, müvekkilinin davalı ... ile 06.06.2005 tarihinde boşandıklarını, boşanmadan bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde ...’in üzerine kayıtlı evi yeğeni...’e sattığını, bununda açılan katkı payı alacağında verilen tedbir aşamasında anlaşıldığını, yapılan satışın müvekkilinin katkı payı alacağının tahsilini engellemek için muvazaalı yapıldığını, Tijen adına olan tapunun iptali ile ... adına tescilini talep etmiştir. Açılan davada muvazaanın katkı payı alacağının engellenmesi muvazaa nedeni olarak gösterilmiş ise de bu alacak nedeniyle takip başlatıldığı ve borçlu ... hakkında bir aciz vesikası alındığı iddiası bulunmamaktadır. İİK 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası açılması koşulları mevcut değildir.
Davacının dava dilekçesi içeriği ile talep sonucunda İİK 277 ve devamı maddelerine göre tasarrufun iptali davası değil BK 18 ve devamı maddelerinde düzenlenen muvazaa nedeniyle tapu iptal tescil davası açtığı anlaşılmaktadır.
Bu davayı üçüncü kişilerde danışıklı (muvazaalı) işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde açabilir ve işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler.
Somut olayda davacı üçüncü kişi konumunda olup davalılardan ...’in mal kaçırma amacı ile muvazaalı olarak taşınmazı çok düşük bir bedelle diğer davalı olan...’e satarak tapuda devrettiğini, davalı ...’den katkı payı alacağının olduğuna ilişkin mahkeme kararı olduğunu ileri sürdüğüne göre bu davayı açma hakkı bulunmaktadır.
Mahkemece işin esasının incelenmesi, davacı üçüncü kişinin muvazaa iddiasını her türlü delille ispat etmesi hâlinde davalı ... adına olan tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tapuya kayıt ve tesciline karar vermesi gerekirken, davalının aktif husumet ehliyeti bulunmadığı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Mahkeme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması görüşünde olduğumuzdan Genel Kurulun kıymetli çoğunluğunun satışın muvazaalı olduğu kanıtlandığı gerekçesi ile davanın İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haczi ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi yönündeki bozma gerekçesine katılamıyoruz.
  • Cevap Yok
  • 06-09-2021, Saat: 20:12
  • DuraN
YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
2017/1446 E.
2021/65 K.

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki “tapu iptal ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili ve davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:

4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılardan ...'ün İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşandıklarını, müvekkili tarafından davalı ... aleyhine katkı payı alacağına ilişkin açılan davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL'nin tahsiline karar verildiğini, boşanma kararından bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde davalı ...’ün adına kayıtlı taşınmazı çok düşük bir bedelle ve hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış gibi göstermek suretiyle tapuda devrettiğini, yapılan satış işleminin mal kaçırma amacıyla muvazaalı yapıldığını, bu nedenle davalı ...’na karşı tapu iptali ve tescil davası açıldığını, katkı payı nedeniyle taşınmazın yarı hissesinin iptali ile müvekkili adına tescilinin talep edildiğini, ancak bu davanın yazılı delil bulunmadığı gerekçesiyle reddedildiğini belirterek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tapuda kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:
5. Davalı ..., katkı payına ilişkin tapu iptali ve tescil davasının reddedildiğini ve buna ilişkin kararın kesinleştiğini, bu nedenle kesin hüküm itirazının bulunduğunu, ayrıca kötü niyetle açıldığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

6. Davalı ... vekili, İzmir 12. Aile Mahkemesinin hem müvekkili hem de diğer davalı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasını reddettiğini, bu kararın Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini, ortada kesin hüküm bulunduğu gibi, dava konusu taşınmazın müvekkili adına tapuya tescilinde muvazaa bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme Kararı:
7. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.07.2012 tarihli ve 2011/168 E., 2012/276 K. sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın 13.06.2005 tarihinde 12.000TL bedelle davalı ...’na satıldığı, davacı ile davalı ...’ün 1974 yılında evlenip, 06.06.2005 tarihinde boşandıkları, davacının evlilik birliği içerisinde edinilen tek taşınmaz olan dava konusu yer hakkında katkı payı alacağı davası açtığı ve lehine 30.960TL alacağa hükmedildiği, davalı ...’ün boşanma kararı verilmesinden hemen sonra davacının katkı payı davası açacağı düşüncesiyle taşınmazı yeğeni olan diğer davalıya satış suretiyle devrettiği, ancak satışın danışıklı olup, değerinin de düşük bulunduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile önceki malik adına tescilini talep etmekle beraber; davalı ...’ün hayatta olduğu, kısıtlı bulunmadığı, davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi yönünde aktif dava ehliyetinin olmadığı, istemin tasarrufun iptali mahiyetinde düşünülmesi durumunda dahi koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:
8. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.

9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.01.2014 tarihli ve 2013/3286 E., 2014/737 K. sayılı kararı ile; “…Dava, Borçlar Yasası’nın 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan danışık (muvazaa) iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem (muvazaalı muamele) nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü; danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi, onlara karşı işlenmiş haksız eylem niteliğindedir. Ancak, üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olmalıdır.

Diğer yandan; zarara uğradıklarını ileri süren üçüncü kişilerin, danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında tazminat davası açmış olmaları, bu davanın kabulü için tek başına yeterli olmadığından danışıklı işlemde bulunanın, üçüncü kişilere borçlu bulunduğunun gerçekleşmesi ve borcunu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir.

Somut olayda; davacı, davalılardan ...'in katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devredildiği iddiası ile eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İ.İ.K.'nun 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı ...'in İzmir 4. Aile Mahkemesi'nin 06/06/2005 tarih ve 2005/207 E., 2005/674 K., sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği, kararın 07/07/2005 tarihinde kesinleştiği, yine davacı tarafından davalı ... aleyhine katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesi'nin 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960,00 TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve kararın 28/01/2011 tarihinde kesinleştiği, davalı ...'in üzerine kayıtlı 188 ada 1 nolu parselde kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

Şu durumda, satışın muvazaalı olduğu kanıtlanmıştır. O halde, davanın İİK 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yerinde görülmeyen yazılı gerekçeyle istemin reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir,…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.

Direnme Kararı:
10. İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.10.2014 tarihli ve 2014/280 E. 2014/413 K. sayılı kararı ile önceki gerekçeler yanında; hukuk davalarında mahkemenin taleple bağlı olduğu, dava dilekçesinde tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tescilinin istendiği, 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun (İİK) 283. maddesinden söz edilmediği, davacının taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması talebinin de bulunmadığı, İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde belirtilen tasarrufun iptali davalarındaki koşulların bu davada oluşmadığı, davacının tasarruftan önce kesinleşmiş bir alacağı bulunmadığı gibi yapılmış bir icra takibinin mevcut olmadığı, geçici ve kesin aciz vesikası şartlarının da bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:
11. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili ile davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının muvazaa nedeniyle tapu iptali tescili talep etmesi göz önüne alındığında aktif dava ehliyetinin bulunup bulunmadığı ve satışın muvazaalı olduğunu kanıtlayıp kanıtlayamadığı; Özel Dairece bozma kararında davanın İİK’nın 283/1. maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğinin belirtilmesinin taleple bağlılık ilkesine aykırılık teşkil edip etmeyeceği noktalarında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
A) Davalı ... vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede:

13. Bir nihai kararın şekli anlamda kesinliği ile, o karara karşı artık olağan kanun yollarına (temyiz, karar düzeltme) başvurulamayacağı anlaşılır. Şekli anlamda kesin hükmün amacı, bir davanın sona ermesine hizmet etmektir. Bir nihai karar şekli anlamda kesinleşince, tarafların o davada takip ettikleri amaç gerçekleşmiş olur. Fakat bu, taraflar arasındaki uyuşmazlığın değil, ancak görülmekte olan davanın sona ermesi demektir. Bundan sonra da aynı taraflar arasında aynı uyuşmazlığın yeni bir dava konusu yapılmaması için, başka bir müesseseye yani maddi anlamda kesin hüküm müessesesine ihtiyaç vardır (Kuru B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, 6.b İstanbul 2001, s.4981).

14. Bir mahkeme kararına karşı başvurulabilecek kanun yolunun hiç olmaması veya mevcut olan kanun yollarının tüketilmesi ya da süresinde kanun yollarına başvurulmaması hâllerinde şekli anlamda kesinlik gerçekleşir. İstisnai olarak olağanüstü kanun yoluna başvurarak ya da eski hâle getirme mümkün ise bu suretle şekli anlamda kesin hükmü sona erdirmek mümkündür.

15. Gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) şekli anlamda kesinliğin tanımı yapılmamış ise de, çeşitli maddelerde geçen "kesin", "kesinleşme", "kesinleşmiş" sözleriyle şekli anlamda kesin hükmün kastedildiğini söylemek mümkündür.

16. Maddi anlamda kesin hüküm HUMK'da tanımlanmamış olmakla birlikte Kanun'un 237. maddesinde;
“Kaziyei muhkeme, ancak mevzuunu teşkil eden husus hakkında muteberdir.

Kaziyei muhkeme mevcuttur denilebilmek için iki tarafın ve müddeabihin ve istinat olunan sebebin müttehit olması lazımdır.” şeklinde maddi anlamda kesin hükmün şartlarına yer verilmiştir.

17. HMK’nın 303/1. maddesinde de maddi anlamda kesin hükmün şartları;

“Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu hükümden yola çıkıldığında denebilir ki, kesin hükmün ilk koşulu her iki davanın taraflarının aynı kişiler olması, ikinci koşulu müddeabihin aynılığı, üçüncü koşulu ise dava sebebinin aynı olmasıdır.

18. Kesin hükmün ikinci koşulu olan müddeabihin aynılığı, dava konusu yapılmış olan hakların aynı olmasıdır. Önceki dava ile yeni davanın müddeabihlerinin (konularının) aynı olup olmadığını anlamak için hâkimin, eski davada verilen kararın hüküm fıkrası ile yeni davada ileri sürülen talep sonucunu karşılaştırması gerekir. Eski ve yeni davanın konusu olan maddi şeyler fiziksel bakımdan aynı olsa bile bu şeyler üzerinde talep olunan haklar farklı ise müddeabihlerin aynı olduğundan bahsedilemez.

19. Kesin hükmün üçüncü koşulu dava sebebinin aynı olmasıdır. Dava sebebi, hukuki sebepten farklı olarak, davacının davasını dayandırdığı vakıalardır. Öyle ise her iki davanın da dayandığı maddi vakıalar (olaylar) aynı ise diğer iki koşulun da bulunması hâlinde kesin hükmün varlığından söz edilebilir. Nitekim aynı hususlara Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 22.03.2019 tarihli ve 2017/7 E., 2019/2 K. sayılı kararında da değinilmiştir.

20. Yapılan bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Davacı ... vekili tarafından davalı ... aleyhine İzmir 12. Aile Mahkemesinde açılan davada davacı vekili, dava konusu taşınmazın mümkün ise ½ hissesinin tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tapuda kayıt ve tesciline, bu talebin kabul edilmemesi durumunda katkı payı bedeli olan şimdilik 15.000TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; bu dava ile birleşen diğer davalı ... aleyhine açılan davada ise, davalı ...’ün boşanmadan sonra evlilik birliği içinde alınan evi bir hafta sonra davalı ...’e muvazaalı olarak sattığını iddia ederek dava konusu taşınmazın ½ hissesinin iptali ile müvekkili adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

21. Davacı vekili davalılar ... ve ... aleyhine açtığı eldeki davada ise; davalı ... tarafından dava konusu taşınmazın muvaazalı olarak diğer davalı ...’na tapuda devredilmesi nedeniyle müvekkilinin katkı payı alacağını almasının engellendiğini ileri sürerek, dava konusu taşınmazın diğer davalı ... adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

22. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, İzmir 12. Aile Mahkemesinde görülüp sonuçlanan birleşen dava ile, eldeki davanın tarafları aynı ise de, konuları (müddeabih) ve dava sebepleri (dayanılan vakıalar) birbirinden farklı olduğundan davalı ... vekilinin direnme kararı gerekçesine yönelik temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.

B) Davacı vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede:
23. Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

24. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK ) 18. maddesinde genel muvazaa düzenlenmiş; maddenin 1. fıkrası ile “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.” hükmü getirilmiştir.

25. Bilindiği üzere “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu onlardan gizleyerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına” muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere de muvazaalı işlemler denir (Eren, F: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2018, s. 367). Eş söyleyişle muvazaa açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâli, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan haksız eylem niteliğinde anlaşmalarıdır (7.10.1953 tarihli ve 8/7 Sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı).

26. Muvazaalı bir hukuki işlemden söz edilebilmesi için;

i)Tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek oluşturulmuş bir uygunsuzluk,

ii) Üçüncü kişileri aldatmak (muvazaa) niyeti,

iii) Taraflar arasında gizli işlemi oluşturan muvazaa sözleşmesi bulunmalıdır.

27. Kural olarak üçüncü kişiler anılan maddeye dayalı olarak, danışıklı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacaklarının bulunması ve danışıklı işlemin o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış olması gerekmektedir.

28. Muvazaa davası, borçlunun yapmış olduğu işlemin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun (işlemin temelinin geçersizliğinin) tespitini amaçladığından, görünürdeki satış işlemlerine karşı açılır. Muvazaaya dayalı tasarrufun iptali davalarında ise davacının icra takibine geçmesi ya da aciz belgesi almasına gerek yoktur. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.07.2020 tarihli ve 2017/17-1507 E., 2020/525 K. sayılı kararında da aynı ilkelere yer verilmiştir.

29. Yüzeysel olarak bakıldığında, iptal davaları ile muvazaa davaları arasında bir benzerlik görülmekte ise de, bu benzerlik her iki tür davanın güttüğü amaçtan öteye gitmemektedir. Muvazaa davası, yani yapılan işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunu belirtmek için açılan dava ile tasarrufun iptali davası amaçları bakımından birbirlerine yakınsa da gerçekte nitelikleri, koşulları, doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden farklıdırlar. Tasarrufun iptali davası, borçlunun tasarruf işlemlerinden zarar gören ve elinde aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Ne var ki, tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işleminin davacı bakımından hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı hâlde, muvazaa davasında borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Başka bir ifadeyle yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür.

30. Tasarrufun iptali davası, aynî nitelikte olmayıp kişisel (şahsî) bir dava olduğu hâlde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Muvazaanın kanıtlanması hâlinde dava konusu mal, borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış hâle gelir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının da borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde, iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m. 284). İİK'nın 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılmış iptal davasının amacı, alacaklının davaya konu mal üzerinde, cebri icra yolu ile alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını almasını sağlamaktır.

31. Kural olarak iptal davasına konu edilen tasarruflar, muvazaalı akitlerden farklı olarak hukuken geçerlidir. Başka bir ifade ile muvazaalı akitlerde, görülen akit değil tarafların gerçek iradelerine uygun bulunan akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde, İİK'nın 277 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen tasarruflar özel hukuk ilişkisi açısından geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, alacaklının gerçek alacak ve ayrıntılarına yetecek miktardaki tasarrufun iptaline, bunun dışında kalan kısmı geçerliliğini koruyacağından, olduğu gibi bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu özelliği gözeterek “iptal davasının sübutu hâlinde davaya konu teşkil eden mal üzerinde icra kovuşturması yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmeksizin taşınmazın haciz ve satışının istenebileceğini” öngörmüştür (İİK. m.283). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarihli ve 2000/4-823 E., 2000/851 K.; 25.05.2011 tarihli ve 2011/4-149 E., 2011/346 K.; 02.04.2014 tarihli ve 2013/4-1016 E., 2014/436 K.; 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K.; 25.02.2020 ve 2017/1505 E., 2020/204 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

32. Yapılan tüm açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

33. Dava dilekçesinin konusu, maddi olguların anlatılış biçimi ve talep sonucu kısmından da açıkça anlaşılacağı gibi dava BK’nın 18. maddesinde tanımını bulan muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal davasıdır.

34. Yerel mahkemece eldeki davada İİK’nın 283. maddesinin uygulanmasının taleple bağlılık kuralına aykırı olduğu gerekçesine de dayanılması nedeniyle HMK’nın 26. maddesinde düzenlenen taleple bağlılık kuralına da kısaca değinmek gerekmektedir. Maddeye göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde engel yoktur. Taleple bağlılık ilkesi özü itibariyle hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olduğunu ifade eder. İlkenin taşıdığı ilk anlam; tarafın talep etmediği husus hakkında mahkemenin karar veremeyeceğidir. Buna göre tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukuki sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ikinci anlam ise tarafın talebinden fazlasına mahkemece karar verilememesidir. Taleple bağlı olma, yargılama sonucunda davacının talep ettiği haktan daha azına sahip olduğunun belirlenmesi durumunda uygulanmaz (HMK m. 26). Talepten azına karar verme “çoğun içinde az da vardır” esasına dayanmaktadır. Bu kural ise davacının talep sonucu ile aynı nitelikte olan daha azına karar vermeyi ifade etmektedir. Nitekim dava açıldığında davacının talebi maddi hukukta karşılığa sahip olduğu oranda mahkemeden hukuki koruma sağlanmasıdır (Taleple bağlılık kuralı hakkında daha geniş açıklamalara Hukuk Genel Kurulunun 30.05.2018 tarihli ve 2017/23-2539 E., 2018/1149 K. sayılı kararında yer verilmiştir).

35. Eldeki davada, davacıyı alacağından yoksun bırakmak için yapıldığı iddia edilen muvazaalı satış işleminin iptali ve hiç yapılmamış sayılmasının tespiti istenmektedir. Bu davada davacı muvazaalı işlemle kendisinin zararlandırıldığını ileri sürmüştür. Davacının amacı tapunun iptali olmayıp, alacağına kavuşmaktır.

36. Davacı vekili, davalılardan ...’ün katkı payı alacağına ilişkin hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazı danışıklı olarak diğer davalıya devrettiği iddiasıyla eldeki bu davayı açmıştır. Yargılama sonunda satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması durumunda davacı, satışa konu edilen maldan alacağının tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi bir sonuç doğuracağından tapunun iptaline değil, İİK’nın 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya taşınmazın haciz ve satışını isteyebilme hakkı tanınmasına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da budur. Davacı ile davalı ...’ün İzmir 4. Aile Mahkemesinin 06.06.2005 tarihli ve 2003/207 E., 2005/674 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiği; yine davacı tarafından davalı ... aleyhine açılan katkı payı alacağına ilişkin davada İzmir 12. Aile Mahkemesinin 02.12.2009 tarihli ve 2008/542 E., 2009/991 K. sayılı kararı ile 30.960TL katkı payı alacağının tahsiline karar verildiği ve bu kararın 28.02.2011 tarihinde kesinleştiği, davalı ...’ün 188 ada 1 nolu parselde adına kayıtlı L Blok 3. kat 7 nolu bağımsız bölümü boşanma davasının karara bağlanmasından bir hafta sonra çok düşük bir bedelle, hiçbir işi olmayan yeğeni diğer davalı ...'na satış göstererek tapudan devrettiği, yapılan satış işleminin katkı payı alacağından kurtulmaya yönelik olarak muvazaalı yapıldığı anlaşılmaktadır.

37. O hâlde satışın muvazaalı olduğunun kanıtlanmış olduğu eldeki davada, mahkemece İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır.


38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Borçlar Kanunu ve İcra ve İflâs Kanunu birbirinden farklı nitelik taşıyan kanunlar olduğundan, eldeki dava BK’nın 18. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliği taşıdığından ve taleple bağlılık ilkesi gereğince de İİK’nın 277. maddesine göre açılan tasarrufun iptali davası niteliğini taşımaması nedeniyle İİK’nın 283/1-2 maddesine göre karar verilemeyeceğinden ve davacı tarafın aktif dava ehliyetinin de bulunduğu nazara alınarak direnme kararının belirtilen bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

39. Diğer taraftan dava tarihi 25.03.2011 olduğu hâlde gerekçeli karar başlığında 16.06.2014 olarak gösterilmesine ilişkin yanlışlık, mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır.

40. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

41. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1) Davalı ... vekilinin temyiz isteminin REDDİNE oy birliğiyle (III-A),
2) Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA oy çokluğuyla (III- B),
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.02.2021 tarihinde karar verildi.



KARŞI OY


Borçlunun mallarının haczedilmesinden önce borçlunun mal ve hakları üzerindeki tasarruf yetkilerinde herhangi bir kısıtlama yoktur. Borçlunun mallarının haczinden veya iflas etmeden önce alacaklılarından mal kaçırmak için yapmış olduğu bağışlamalar ve şüpheli (hileli) tasarrufların iptal ettirilebilmesi için alacaklılara tanınan davaya iptal davası denir. Bu dava İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlemiştir. İİK’nın 277 maddesinde “tasarrufların butlanı” denilmekte ise de burada borçlar hukuku (TBK m.27) anlamında bir butlan yoktur. İptal davasına konu tasarruf başlangıçta geçerlidir ve iptal davası kazanılır ise alacaklı dava konusu malı sanki borçlunun mal varlığında imiş gibi haczettirir, sattırır ve satış bedelinden alacağını alır (İİK m.283,1); geriye para artar ise bu para borçluya değil kendisine karşı iptal davası açılmış olan üçüncü kişiye verilir. Burada tasarrufun maddi hukuk anlamında iptali söz konusu olmayıp mülkiyet borçluya geri dönmez.
İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan iptal davası, dava konusu malın aynına ilişkin bir aynî dava olmayıp, şahsi bir davadır. Yani bu dava ile malın mülkiyetinin davalıdan (üçüncü kişiden) alınarak, borçluya ait olduğuna karar verilmemekte, sadece alacaklı malın bedelinden alacağını (kişisel hakkını) almak yetkisini elde etmektedir (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı 2. B. Ankara 2013 s.1397).
İİK 277 ve devamı maddelerine göre açılan davalarda tapu kaydının iptali ile borçlu adına tapuya tesciline karar verilemez.
İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayanılarak açılan tasarrufun iptali davalarının dinlenebilmesi için davacının davalı borçluda gerçek bir alacağının bulunması, borçlu hakkında yapılan icra takibinin kesinleşmiş olması, iptal konusu tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış bir aciz belgesinin bulunması gerekli olup bu şartların varlığı mahkemece resen değerlendirilir.
TBK’nın 19 ve 27 maddeleri çerçevesinde açılan muvazaa davası ise, iptal davasından farklıdır. Tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu gizleyerek onlardan gizlenerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere muvazaalı işlemler denilir (Oğuzman, K/Seliçi/ Ö/Oktay. S: Eşya Hukuku s.301). Başka bir deyişle muvazaa 07/10/1953 tarih ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da belirtildiği üzere “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde akitlerin (tarafların) kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri halidir”.
Muvazaalı işlemlerde işlem konusu hak veya mal borçlunun mal varlığı dışına çıkmaz. Bu nedenle muvazaalı işlemlerin iptali için İİK’nın 277 ve sonraki maddelerine göre iptal davası açılması yoluna başvurulmasına gerek yoktur. Muvazaalı işlemler istihkak davasına konu teşkil ederler.
Muvazaalı bir işlem konusu mal borçlunun elinde iken haczedilir ve üçüncü kişi İİK 97 uyarınca istihkak davası açarsa, alacaklı davaya cevap yolu ile muvazaa nedeni ile işlemin geçersiz olduğunu muvazaalı işlem konusu mal veya hakkın borçlunun mülkiyetinde olduğunu iddia ve ispat edebilir.
Şayet muvazaalı bir işlem konusu mal üçüncü kişi elinde haczedilmiş ise alacaklı üçüncü kişiye karşı istihkak davası açarak davalı üçüncü kişinin o malı muvazaalı bir tasarruf sonucunda ele geçirdiğini ve bu nedenle malın borçluya ait olduğunu iddia ve ispat edebilir. Lehine tasarruf yapılan kişinin istihkak davasını kazanmış olması, üçüncü kişi aleyhine İİK 277 ve devamı maddeleri uyarınca iptal davası açılmasına engel değildir. Fakat istihkak davası ile iptal davasının amacı aynı olup alacaklılarına zarar vermek isteyen borçlunun işlemlerine karşı alacaklıları korumak istenmektedir.
Muvazaa davası ayni bir dava olup üçüncü kişi konumunda olan alacaklılar da bu davayı açarak görünürdeki işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunun tespitini isteyebilir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına düzeltilmesine karar verir. Alacaklı bu hâlde ilamı icra dairesine sunarak dava konusu taşınmazın borçlunun borcundan dolayı haczedilmesini isteyebilir. Bu hâlde ayrıca bir iptal davası açmasına gerek kalmaz.
Tasarrufun iptali davasının kabulü hâlinde davacı davaya konu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını alma yetkisini elde eder ve dava konusu taşınmaz ise davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine mahal olmadan o tasarrufun haciz ve satışını isteyebilir. (İİK m.283/1)
BK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile muvazaa nedeni ile hüküm ve sonuç doğurmayan işlemlerin iptali istenir. Borçlu tasarruf ve idare yetkisi kendisinde kalmak üzere malı üçüncü kişiye devrediyor ise devretme iradesi olmadığı için işlem muvazaalıdır ve iptal davası açılır.
Ancak ortada bir inanç anlaşması var ise anlaşma gereğince mülkiyet geçerli şekilde karşı tarafa geçeceği için tasarrufun iptali davası açılır. Bu olayda alacaklıya zarar verme kastı vardır. Bu anlamda alacaklı borçlunun iradesini göz önüne alır. Aslında malı borçlu devretmek istemiyor mu, yoksa alacağın tahsilini önlemek için mi devretti? Alacaklının bu soruya vereceği cevaba göre ya BK 19. maddesine dayalı dava ya da İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı dava açar. Muvazaa olmadan da salt alacaklıları zarara uğratmak için devir yapılabilir.
Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel bir dava olduğu halde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının borçlu adına tesciline karar verir.
Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK m.284).
Yukarıda belirtilen ilke ve kurallardan da anlaşılacağı üzere TBK 19. maddesine dayalı muvazaa davası ile İİK’nın 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davası şartları ile hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden ayrı davalardır. Alacaklıların “muvazaalı” olduğunu ileri sürdükleri işlemler hakkında iptal davasının hüküm ve sonuçlarından yararlanmak istemeleri ileri sürülen vakıa ile talep sonucu arasında açık bir uyumsuzluk teşkil eder. Muvazaa sebebine dayanan dava ile iptal davasının özelliklerini bir arada barındıran adeta yeni (karma) bir dava türünün meydana getirilmesi beraberinde bir dizi sorunu da getirdiği için isabetli değildir (Erdönmez Gürsoy: Alacaklılara zarar verme kastı ile uygulanan tasarrufların iptali, İstanbul 2017 s.35 ve 36).
Borçluya üçüncü kişinin malına haciz koydurup satış isteme yetkisi ancak borçlu aleyhinde takip yapıp borçlu mal varlığından alacağını alamadığını aciz vesikası ile tevsik ettiğinde tahsil mümkün olmaktadır. Öğretide tasarrufun iptali davasını alacaklının cebri icrada bulunma yetkisinin bir tamamlayıcısı olduğu alacaklının alacağını cebri icra yolu ile tahsil edemeyeceği henüz belli olmadan iptal davası açılmasına izin verilmesi hâlinde borçlu ve üçüncü kişilerin olumsuz şekilde etkileneceği belirtilmektedir. (Yıldırım, Mesut, Kamil/ Deren Yıldırım Nevhis İcra ve iflas hukuku, İstanbul 2016 s. 569-572. Umar, Bilge Türk İcra ve İflas Hukukunda İptal davası, İstanbul 1963s.7-39) Ayrıca muvazaa sebebine dayanarak dava açan alacaklıya haciz ve satış isteme yetkisi verilmesi ve hacze iştirak durumunda İİK 101 maddesinde yazılı hacze imtiyazlı şekilde iştirak etmesi çoğu kez mümkün olmayacaktır.
Borçlunun mali durumunun iyi olduğu bir durumda (borca batık veya aciz hâlinde olmadığı) yaptığı tasarruf nedeniyle uzun yıllar sonra (15-20 yıl) üçüncü kişinin mal varlığının haczedilebileceğinin kabulü hukuk güvenliği ile bağdaşmaz (Erdönmez s.27 ve 33).
Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki alacaklıya zarar vermeye yönelik muvazaalı işlemler olarak yapılan bir niteleme ile hem BK 19’a göre geçersizliğin tespiti davası hem de İİK m. 277 dayalı tasarrufun iptali davası açılamaz. Burada maddi hukukun tanıdığı talep hakkı (muvazaa nedeniyle hükümsüzlük) ile takip hukukunun sağladığı talep hakkının (tasarruf iptali) yarışması (hakların yarışması) söz konusu değildir. Çünkü borçlu ile üçüncü kişi arasındaki hukuki fiil geçerli ise muvazaa davası açılamaz. Tersi durumda da iptal davası açılamaz. Dolayısı ile her iki davanın açılabilme konuları (koşul vakıaları) birbirinden farklıdır. Bu davalar iki ayrı hak arama yolunu düzenleyen bir birinden ayrık hükümlere dayanmaktadır (Erdönmez s.28).
Somut olayda davacı ... (Öpöz) vekili, müvekkilinin davalı ... ile 06.06.2005 tarihinde boşandıklarını, boşanmadan bir hafta sonra 13.06.2005 tarihinde ...’in üzerine kayıtlı evi yeğeni...’e sattığını, bununda açılan katkı payı alacağında verilen tedbir aşamasında anlaşıldığını, yapılan satışın müvekkilinin katkı payı alacağının tahsilini engellemek için muvazaalı yapıldığını, Tijen adına olan tapunun iptali ile ... adına tescilini talep etmiştir. Açılan davada muvazaanın katkı payı alacağının engellenmesi muvazaa nedeni olarak gösterilmiş ise de bu alacak nedeniyle takip başlatıldığı ve borçlu ... hakkında bir aciz vesikası alındığı iddiası bulunmamaktadır. İİK 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası açılması koşulları mevcut değildir.
Davacının dava dilekçesi içeriği ile talep sonucunda İİK 277 ve devamı maddelerine göre tasarrufun iptali davası değil BK 18 ve devamı maddelerinde düzenlenen muvazaa nedeniyle tapu iptal tescil davası açtığı anlaşılmaktadır.
Bu davayı üçüncü kişilerde danışıklı (muvazaalı) işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde açabilir ve işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler.
Somut olayda davacı üçüncü kişi konumunda olup davalılardan ...’in mal kaçırma amacı ile muvazaalı olarak taşınmazı çok düşük bir bedelle diğer davalı olan...’e satarak tapuda devrettiğini, davalı ...’den katkı payı alacağının olduğuna ilişkin mahkeme kararı olduğunu ileri sürdüğüne göre bu davayı açma hakkı bulunmaktadır.
Mahkemece işin esasının incelenmesi, davacı üçüncü kişinin muvazaa iddiasını her türlü delille ispat etmesi hâlinde davalı ... adına olan tapu kaydının iptali ile davalı ... adına tapuya kayıt ve tesciline karar vermesi gerekirken, davalının aktif husumet ehliyeti bulunmadığı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Mahkeme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması görüşünde olduğumuzdan Genel Kurulun kıymetli çoğunluğunun satışın muvazaalı olduğu kanıtlandığı gerekçesi ile davanın İİK’nın 283/1 maddesi gözetilerek tapu iptaline gerek olmaksızın davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haczi ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulması suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi yönündeki bozma gerekçesine katılamıyoruz.

Birden Fazla Taşınmaz Satışında Satış Masraflarının Eşit Paylaştırılması Gerektiği

T.C.
GAZİANTEP
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
12. HUKUK DAİRESİ
Dosya No            : 2019/1908
Karar No              : 2020/1414 
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
İ S T İ N A F   K A R A R I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                      :GAZİANTEP 3. İCRA HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ                                  :19/03/2019
NUMARASI                        :2019/23 E, 2019/258 K.
DAVANIN KONUSU         :İhalenin Feshi
KARAR TARİHİ                   :01/10/2020

                Yukarıda tarih ve numarası yazılı ilk derece mahkemesi kararının Dairemizce istinaf yoluyla tetkikinin istenmesi üzerine, bu işle ilgili dosya mahallinden Dairemize gönderilmiş olup, dosya içerisindeki tüm bilgi ve belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü;

                Alacaklı banka tarafından borçlu şirket aleyhine Gaziantep İcra Müdürlüğü'nün 2017/122468 E. sayılı dosyasıyla ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibine başlandığı, takibin kesinleşmesi üzerine Gaziantep ili, Şahinbey ilçesi, Güneykent Mah., 4297 ada, 3 parselde kayıtlı 26 adet taşınmazın 09.01.2019 tarihinde ihalelerinin yapıldığı, borçlu vekilinin icra mahkemesine başvurarak Gaziantep ili, Şahinbey ilçesi, Güneykent Mah., 42 ada, 97 parsel,  31, 99, 113, 120, 124, 140 ve 177 nolu bağımsız bölümlerde kayıtlı taşınmazların yapılan ihalelerinin usule aykırı olduğunu, müvekkiline satış ilanının tebliğ edilmediğini, satış ilanının yapıldığı gazete tirajının 50.000'nin altında olduğunu, belediye bünyesinde ilan yapılmadığını, elektronik ortamda yapılan ilanın yetersiz olduğunu, satılan yerinin mesken olmasına rağmen imar durumunun ticaret yapı adası olarak belirtildiğini, bu durumun ihaleye katılımı azalttığını belirterek ihalelerin feshini talep ettiği, ilk derece mahkemesince istemin reddine ve borçlunun ihale bedellerinin % 10'u oranında para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, borçlu tarafından ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması talebiyle istinaf yoluna başvurulduğu anlaşılmaktadır.

                Delillerin değerlendirmesi ve gerekçe: HMK’nın 355/1. maddesinin birinci cümlesine göre inceleme istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplere ilişkin olarak yapılmış HMK’nun 355. maddesinin ikinci cümlesine göre de kamu düzenine aykırılık yönünden tüm dosya kapsamı değerlendirilmiştir.

                Şikayetçi vekili, dilekçesinde müvekkiline ait Gaziantep İli, Şahinbey İlçesi, Güneykent Mahallesi, 42 ada, 97 parsel sayılı taşınmazda bulunan 31,113,120,124,140,177 ve 99 nolu bağımsız bölümlerin Gaziantep  İcra Md. 2017/122468 Esas sayılı dosyasından 09/01/2019 tarihinde satışa çıkarıldığını satış ilanının taraflara usulüne uygun olarak tebliğ edilmediğini ileri sürmektedir. İlk derece mahkemesince şikayetçinin iddiası şikayetçi şirkete yapılan tebligatın usulsüzlüğü iddiası olarak kabul edilmiş ve borçlu şirkete yapılan satış ilanı tebligatının Tebligat Kanunun 35. maddesine uygun olarak yapıldığı kabul edilmiştir. Şikayetçi vekili tarafından Tebligat Kanununun 35. maddesine göre tebligat çıkartılmadan önce iade dönen tebligatın usulünce iade edilmediği iddia edilerek istinaf talebinde bulunulmuştur.

                “Satış ilanı tebligatının usulsüzlüğü nedeniyle ihalenin feshini isteme hakkı, sadece kendisine usulüne uygun tebligat yapılmayan ilgilisine aittir. İhalenin feshini isteyen şikayetçi borçlu Ekrem … Ltd. Şti.'nin, kendisi dışındaki diğer ilgililere satış ilanının tebliğ edilmediği hususunu, ihalenin feshi sebebi olarak ileri sürmesi mümkün olmadığı gibi, kendisine ya da vekiline yapılan tebligatın usulsüz olduğunu da, ayrıca ve açıkça ileri sürmediği sürece, bu husus kamu düzeninden olmadığından mahkemece resen fesih nedeni olarak incelenemez.” (Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 10/10/2019 tarih, 2019/10594 Esas ve  2019/14552 Karar sayılı içtihadı)

                Şikayetçi borçlu şirket vekilince şikayet dilekçesinde müvekkiline yapılan satış ilanının usulsüzlüğü ayrıca ve açıkça ileri sürülmemiştir. İlk derece mahkemesince iddia geniş yorumlanarak, borçlu şirkete çıkartılan tebligatın usulüne uygun olduğuna karar verilmiş ise de gerekçe de fazladan yazılan tebligatın usulüne uygun olduğuna dair ibareye göre resen fesih nedeni olarak incelenemeyeceği gibi borçlu şirkete çıkartılıp iade olunan tebligatın iadesinin usulsüz olduğu iddiası da HMK’nun 357/1. maddesinde bölge adliye mahkemesince resen gözönünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmaların dinlenemeyeceği düzenlemesine göre dinlenemeyecektir.

                Satış ilanının ilçe belediyesinde ilan edilmemesinin ilçe sakinlerinin taşınmaz satışlarından haberdar olmayacağı ve ilçe belediyesine tellallık yapılıp yapılmayacağı yetkilerinin sorulmadığı ileri sürülmektedir.

                İcra dairesince düzenlenen 23/10/2018 tarihli satış kararında satışa çıkarılacak mal ilanının e-satış portalı, ilan panosu, belediye ilan vasıtaları ile yurt çapında yayınlanan bir gazetede yayınlattırma suretiyle yapılmasına karar verilmiştir.

                Şahinbey Belediye Başkanlığı Yazı İşleri Müdürlüğünün 05/11/2018 tarihli yazısı ile belediye ilan panosunda ilanın 02/11/2018 tarihinden itibaren ilan edilmeye başlandığı bildirildiğinden istinaf gerekçesi yerinde görülmemiştir.

                İlçe belediyesine tellallık yapma yetkilerinin olup olmadığının sorulmadığı iddia edilmekte ise de bu iddia dava dilekçesinde ileri sürülmemiş, istinaf dilekçesinde dile getirilmiştir. HMK’nun 357/1. maddesinde bölge adliye mahkemesince resen gözönünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmaların dinlenemeyeceği düzenlemesine göre şikayetçi vekilinin sonradan ileri sürdüğü kamu düzeni ile ilgisi bulunmayan iddiası dinlenemeyecektir.

                İlk derece mahkemesince satış ilanını yayınlandığı gazete tirajı sorulmuş verilen cevapta Ekim/2018 ayında günlük fiili net satış ortalamasının 52130 olduğu yönünde bilgi verilmiş olup satış ilanının yurt çapında gazete ile yapılan ilanında ihalenin feshini gerektirecek neden bulunmamaktadır.

                İhalenin feshi talebi halinde mahkemece, re'sen incelenmesi gereken diğer hususlar da değerlendirildiğinde;

                Somut olayda, ihale konusu  Gaziantep İli, Şahinbey İlçesi, Güneykent Mahallesi, 4297 Ada, 3 parsel, 38/13220 arsa paylı, A Blok, 31, 113, 120, 124, 140,177 ve aynı yer B Blok 99 numaralı bağımsız bölümlerin satışı yapılmıştır. Satışı yapılan taşınmazların, dosyada satışı yapılan diğer taşınmazlarla birlikte yapılan satış masrafları eşit olarak dağıtıldığında, satış ve paylaştırma giderleri ile muhammen bedellerinin % 50’sini karşıladığı, taşınmazların kıymet takdirlerinin yapıldığı, kıymet takdirlerine itiraz üzerine Gaziantep 1. İcra Hukuk Mahkemesinin 2017/983 E. sayılı dosyasında 06/02/2018 tarihinde yapılan keşif tarihi ve ihalenin yapıldığı 09/01/2019 tarih itibariyle yasal 2 yıllık sürenin dolmadığı, elektronik ortamda satış ilanlarının yapıldığı, ihaleye elektronik ortamda teklif verilmediğinin tutanaklarda belirtildiği, satış dosyası kapsamındaki tapu kayıtlarına göre başka rüçhanlı alacağın bulunmadığı, satış kararına göre satış ilanının Gaziantep ve Şahinbey Belediye Başkanlıkları, belediye ilan panosunda, İcra Dairesinin bulunduğu binadaki ilan tahtasında 25/10/2018 tarihinde ve Türkiye genelinde yayınlanan gazetede 27/10/2018 tarihinde ilan edildiği, satışların birinci artırmada 09/01/2018 tarihinde yapıldığı ve davanın reddine karar verildiğinden davacı aleyhine ihale bedelinin % 10’u oranında para cezasına hükmedildiği görülmekle, re’sen gözetilecek kamu düzenine ilişkin ihalenin feshi nedeni bulunmamaktadır.

                Yukarıda belirtilen nedenlerle, ilk derece mahkemesinin ihalenin feshi talebinin reddine ve işin esasına girildiğinden İİK'nun 134/2. maddesi uyarınca borçlunun ihale bedellerinin yüzde onu oranında para cezasına mahkumiyetine hükmedilmesine ilişkin kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun olup, HMK'nun 353/1(b)-1. maddesi uyarınca duruşma yapılmadan dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde istinaf başvurusunun esastan reddine,

                Kararın taraflara tebliğinden itibaren 2 haftalık süre içerisinde Yargıtay temyiz yasa yolu açık olmak üzere karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm tesis edilmiştir.

HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

 1-Dosya kapsamı, delil durumu ve takip dosyası içeriğine göre GAZİANTEP 3. İCRA HUKUK MAHKEMESİ'nin 2019/23 E, 2019/258 K. sayılı kararında vakıa ve hukuki değerlendirmesi usul ve esas yönünden hukuka uygun olup, HMK'nun 353/1(b)-1. maddesi uyarınca duruşma yapılmadan dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde istinaf başvurusunun esastan REDDİNE,

                2-Peşin alınan istinaf karar harcının mahsubu ile bakiye 10,00 TL harcın istinafa başvurandan tahsili ile hazineye irat kaydına,

                Dair; dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda tarafların yokluğunda, kararın tebliğ tarihinden itibaren 2 haftalık süre içerisinde Yargıtay temyiz yasa yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.01/10/2020
T.C.
GAZİANTEP
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
12. HUKUK DAİRESİ
Dosya No            : 2019/1908
Karar No              : 2020/1414 
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
İ S T İ N A F   K A R A R I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                      :GAZİANTEP 3. İCRA HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ                                  :19/03/2019
NUMARASI                        :2019/23 E, 2019/258 K.
DAVANIN KONUSU         :İhalenin Feshi
KARAR TARİHİ                   :01/10/2020

                Yukarıda tarih ve numarası yazılı ilk derece mahkemesi kararının Dairemizce istinaf yoluyla tetkikinin istenmesi üzerine, bu işle ilgili dosya mahallinden Dairemize gönderilmiş olup, dosya içerisindeki tüm bilgi ve belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü;

                Alacaklı banka tarafından borçlu şirket aleyhine Gaziantep İcra Müdürlüğü'nün 2017/122468 E. sayılı dosyasıyla ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla icra takibine başlandığı, takibin kesinleşmesi üzerine Gaziantep ili, Şahinbey ilçesi, Güneykent Mah., 4297 ada, 3 parselde kayıtlı 26 adet taşınmazın 09.01.2019 tarihinde ihalelerinin yapıldığı, borçlu vekilinin icra mahkemesine başvurarak Gaziantep ili, Şahinbey ilçesi, Güneykent Mah., 42 ada, 97 parsel,  31, 99, 113, 120, 124, 140 ve 177 nolu bağımsız bölümlerde kayıtlı taşınmazların yapılan ihalelerinin usule aykırı olduğunu, müvekkiline satış ilanının tebliğ edilmediğini, satış ilanının yapıldığı gazete tirajının 50.000'nin altında olduğunu, belediye bünyesinde ilan yapılmadığını, elektronik ortamda yapılan ilanın yetersiz olduğunu, satılan yerinin mesken olmasına rağmen imar durumunun ticaret yapı adası olarak belirtildiğini, bu durumun ihaleye katılımı azalttığını belirterek ihalelerin feshini talep ettiği, ilk derece mahkemesince istemin reddine ve borçlunun ihale bedellerinin % 10'u oranında para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, borçlu tarafından ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması talebiyle istinaf yoluna başvurulduğu anlaşılmaktadır.

                Delillerin değerlendirmesi ve gerekçe: HMK’nın 355/1. maddesinin birinci cümlesine göre inceleme istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplere ilişkin olarak yapılmış HMK’nun 355. maddesinin ikinci cümlesine göre de kamu düzenine aykırılık yönünden tüm dosya kapsamı değerlendirilmiştir.

                Şikayetçi vekili, dilekçesinde müvekkiline ait Gaziantep İli, Şahinbey İlçesi, Güneykent Mahallesi, 42 ada, 97 parsel sayılı taşınmazda bulunan 31,113,120,124,140,177 ve 99 nolu bağımsız bölümlerin Gaziantep  İcra Md. 2017/122468 Esas sayılı dosyasından 09/01/2019 tarihinde satışa çıkarıldığını satış ilanının taraflara usulüne uygun olarak tebliğ edilmediğini ileri sürmektedir. İlk derece mahkemesince şikayetçinin iddiası şikayetçi şirkete yapılan tebligatın usulsüzlüğü iddiası olarak kabul edilmiş ve borçlu şirkete yapılan satış ilanı tebligatının Tebligat Kanunun 35. maddesine uygun olarak yapıldığı kabul edilmiştir. Şikayetçi vekili tarafından Tebligat Kanununun 35. maddesine göre tebligat çıkartılmadan önce iade dönen tebligatın usulünce iade edilmediği iddia edilerek istinaf talebinde bulunulmuştur.

                “Satış ilanı tebligatının usulsüzlüğü nedeniyle ihalenin feshini isteme hakkı, sadece kendisine usulüne uygun tebligat yapılmayan ilgilisine aittir. İhalenin feshini isteyen şikayetçi borçlu Ekrem … Ltd. Şti.'nin, kendisi dışındaki diğer ilgililere satış ilanının tebliğ edilmediği hususunu, ihalenin feshi sebebi olarak ileri sürmesi mümkün olmadığı gibi, kendisine ya da vekiline yapılan tebligatın usulsüz olduğunu da, ayrıca ve açıkça ileri sürmediği sürece, bu husus kamu düzeninden olmadığından mahkemece resen fesih nedeni olarak incelenemez.” (Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 10/10/2019 tarih, 2019/10594 Esas ve  2019/14552 Karar sayılı içtihadı)

                Şikayetçi borçlu şirket vekilince şikayet dilekçesinde müvekkiline yapılan satış ilanının usulsüzlüğü ayrıca ve açıkça ileri sürülmemiştir. İlk derece mahkemesince iddia geniş yorumlanarak, borçlu şirkete çıkartılan tebligatın usulüne uygun olduğuna karar verilmiş ise de gerekçe de fazladan yazılan tebligatın usulüne uygun olduğuna dair ibareye göre resen fesih nedeni olarak incelenemeyeceği gibi borçlu şirkete çıkartılıp iade olunan tebligatın iadesinin usulsüz olduğu iddiası da HMK’nun 357/1. maddesinde bölge adliye mahkemesince resen gözönünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmaların dinlenemeyeceği düzenlemesine göre dinlenemeyecektir.

                Satış ilanının ilçe belediyesinde ilan edilmemesinin ilçe sakinlerinin taşınmaz satışlarından haberdar olmayacağı ve ilçe belediyesine tellallık yapılıp yapılmayacağı yetkilerinin sorulmadığı ileri sürülmektedir.

                İcra dairesince düzenlenen 23/10/2018 tarihli satış kararında satışa çıkarılacak mal ilanının e-satış portalı, ilan panosu, belediye ilan vasıtaları ile yurt çapında yayınlanan bir gazetede yayınlattırma suretiyle yapılmasına karar verilmiştir.

                Şahinbey Belediye Başkanlığı Yazı İşleri Müdürlüğünün 05/11/2018 tarihli yazısı ile belediye ilan panosunda ilanın 02/11/2018 tarihinden itibaren ilan edilmeye başlandığı bildirildiğinden istinaf gerekçesi yerinde görülmemiştir.

                İlçe belediyesine tellallık yapma yetkilerinin olup olmadığının sorulmadığı iddia edilmekte ise de bu iddia dava dilekçesinde ileri sürülmemiş, istinaf dilekçesinde dile getirilmiştir. HMK’nun 357/1. maddesinde bölge adliye mahkemesince resen gözönünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmaların dinlenemeyeceği düzenlemesine göre şikayetçi vekilinin sonradan ileri sürdüğü kamu düzeni ile ilgisi bulunmayan iddiası dinlenemeyecektir.

                İlk derece mahkemesince satış ilanını yayınlandığı gazete tirajı sorulmuş verilen cevapta Ekim/2018 ayında günlük fiili net satış ortalamasının 52130 olduğu yönünde bilgi verilmiş olup satış ilanının yurt çapında gazete ile yapılan ilanında ihalenin feshini gerektirecek neden bulunmamaktadır.

                İhalenin feshi talebi halinde mahkemece, re'sen incelenmesi gereken diğer hususlar da değerlendirildiğinde;

                Somut olayda, ihale konusu  Gaziantep İli, Şahinbey İlçesi, Güneykent Mahallesi, 4297 Ada, 3 parsel, 38/13220 arsa paylı, A Blok, 31, 113, 120, 124, 140,177 ve aynı yer B Blok 99 numaralı bağımsız bölümlerin satışı yapılmıştır. Satışı yapılan taşınmazların, dosyada satışı yapılan diğer taşınmazlarla birlikte yapılan satış masrafları eşit olarak dağıtıldığında, satış ve paylaştırma giderleri ile muhammen bedellerinin % 50’sini karşıladığı, taşınmazların kıymet takdirlerinin yapıldığı, kıymet takdirlerine itiraz üzerine Gaziantep 1. İcra Hukuk Mahkemesinin 2017/983 E. sayılı dosyasında 06/02/2018 tarihinde yapılan keşif tarihi ve ihalenin yapıldığı 09/01/2019 tarih itibariyle yasal 2 yıllık sürenin dolmadığı, elektronik ortamda satış ilanlarının yapıldığı, ihaleye elektronik ortamda teklif verilmediğinin tutanaklarda belirtildiği, satış dosyası kapsamındaki tapu kayıtlarına göre başka rüçhanlı alacağın bulunmadığı, satış kararına göre satış ilanının Gaziantep ve Şahinbey Belediye Başkanlıkları, belediye ilan panosunda, İcra Dairesinin bulunduğu binadaki ilan tahtasında 25/10/2018 tarihinde ve Türkiye genelinde yayınlanan gazetede 27/10/2018 tarihinde ilan edildiği, satışların birinci artırmada 09/01/2018 tarihinde yapıldığı ve davanın reddine karar verildiğinden davacı aleyhine ihale bedelinin % 10’u oranında para cezasına hükmedildiği görülmekle, re’sen gözetilecek kamu düzenine ilişkin ihalenin feshi nedeni bulunmamaktadır.

                Yukarıda belirtilen nedenlerle, ilk derece mahkemesinin ihalenin feshi talebinin reddine ve işin esasına girildiğinden İİK'nun 134/2. maddesi uyarınca borçlunun ihale bedellerinin yüzde onu oranında para cezasına mahkumiyetine hükmedilmesine ilişkin kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun olup, HMK'nun 353/1(b)-1. maddesi uyarınca duruşma yapılmadan dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde istinaf başvurusunun esastan reddine,

                Kararın taraflara tebliğinden itibaren 2 haftalık süre içerisinde Yargıtay temyiz yasa yolu açık olmak üzere karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm tesis edilmiştir.

HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;

 1-Dosya kapsamı, delil durumu ve takip dosyası içeriğine göre GAZİANTEP 3. İCRA HUKUK MAHKEMESİ'nin 2019/23 E, 2019/258 K. sayılı kararında vakıa ve hukuki değerlendirmesi usul ve esas yönünden hukuka uygun olup, HMK'nun 353/1(b)-1. maddesi uyarınca duruşma yapılmadan dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde istinaf başvurusunun esastan REDDİNE,

                2-Peşin alınan istinaf karar harcının mahsubu ile bakiye 10,00 TL harcın istinafa başvurandan tahsili ile hazineye irat kaydına,

                Dair; dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda tarafların yokluğunda, kararın tebliğ tarihinden itibaren 2 haftalık süre içerisinde Yargıtay temyiz yasa yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.01/10/2020

Birden Fazla Taşınmaz Satışında Satış Masraflarının Eşit Paylaştırılması Gerektiği

<align option="center" style="text-align: center;"><b>T.C.</b><br />
<b>YARGITAY</b><br />
<b>12. Hukuk Dairesi</b><br />
<br />
<b>T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A</b><br />
<b>Y A R G I T A Y   İ L A M I</b></align>

<p><br />
ESAS NO              : 2017/2190<br />
KARAR NO          : 2017/13130     <br />
<br />
İNCELENEN KARARIN<br />
MAHKEMESİ      : Trabzon İcra Hukuk Mahkemesi<br />
TARİHİ                  : 10/05/2016<br />
NUMARASI        : 2016/148-2016/312<br />
<br />
               Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının bozulmasını mutazammın 22/12/2016 tarih, 2016/21195 Esas - 2016/25883 Karar sayılı Daire ilamının müddeti içinde tashihen tetkikinin alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :<br />
<br />
                Borçlunun sair şikayetlerinin yanı sıra dört adet taşınmazın ihale bedellerinin İİK’nun 129/1. maddesindeki şartları karşılamadığını ileri sürerek taşınmazların ihalesinin feshi istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece şikayetin esastan reddine karar verildiği görülmektedir.<br />
<br />
                Somut olayda, alacaklı tarafından borçlu hakkında yapılan icra takibinde, aynı ilanla 662 ada 3 parsel ile 1072 ada 125 parselde kayıtlı 3, 13 ve 23 nolu bağımsız bölümlerin satışa çıkarıldığı, 1.900.000 TL muhammen bedelli 662 ada 3 parsel sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 597.000 TL'ye ihale edildiği, 310.000 TL muhammen bedelli 3 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 157.000 TL'ye ihale edildiği, 230.000 TL muhammen bedelli 13 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 117.000 TL'ye ihale edildiği, 125.000 TL muhammen bedelli 23 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 64.500 TL'ye ihale edildiği, sözü edilen taşınmazlar için 5.392 TL gazete ilanı, 1.044,70 TL kıymet takdiri ve 81 TL tebligat gideri olmak üzere toplam 6.517 TL satış masrafı yapıldığı, satış masrafları taşınmazlar için eşit bölündüğünde ihale bedellerinin, taşınmazların tahmini değerinin %50'sine, satış masraflarının eklenmesiyle oluşan miktarı karşıladığı anlaşılmış olup, mahkeme kararının onanması gerekirken, Dairemizce bozulduğu anlaşılmakla, alacaklının karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir.<br />
<br />
                SONUÇ  : Alacaklının karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 22.12.2016 tarih ve 2016/21195 E.-2016/25883 K. sayılı bozma ilamının kaldırılmasına, mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366. ve HUMK'nun 438. maddeleri uyarınca (ONANMASINA), 26/10/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.<br />
<br />
 </p>
<align option="center" style="text-align: center;"><b>T.C.</b><br />
<b>YARGITAY</b><br />
<b>12. Hukuk Dairesi</b><br />
<br />
<b>T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A</b><br />
<b>Y A R G I T A Y   İ L A M I</b></align>

<p><br />
ESAS NO              : 2017/2190<br />
KARAR NO          : 2017/13130     <br />
<br />
İNCELENEN KARARIN<br />
MAHKEMESİ      : Trabzon İcra Hukuk Mahkemesi<br />
TARİHİ                  : 10/05/2016<br />
NUMARASI        : 2016/148-2016/312<br />
<br />
               Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının bozulmasını mutazammın 22/12/2016 tarih, 2016/21195 Esas - 2016/25883 Karar sayılı Daire ilamının müddeti içinde tashihen tetkikinin alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :<br />
<br />
                Borçlunun sair şikayetlerinin yanı sıra dört adet taşınmazın ihale bedellerinin İİK’nun 129/1. maddesindeki şartları karşılamadığını ileri sürerek taşınmazların ihalesinin feshi istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece şikayetin esastan reddine karar verildiği görülmektedir.<br />
<br />
                Somut olayda, alacaklı tarafından borçlu hakkında yapılan icra takibinde, aynı ilanla 662 ada 3 parsel ile 1072 ada 125 parselde kayıtlı 3, 13 ve 23 nolu bağımsız bölümlerin satışa çıkarıldığı, 1.900.000 TL muhammen bedelli 662 ada 3 parsel sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 597.000 TL'ye ihale edildiği, 310.000 TL muhammen bedelli 3 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 157.000 TL'ye ihale edildiği, 230.000 TL muhammen bedelli 13 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 117.000 TL'ye ihale edildiği, 125.000 TL muhammen bedelli 23 nolu bağımsız bölüm sayılı taşınmazın ikinci arttırmada 64.500 TL'ye ihale edildiği, sözü edilen taşınmazlar için 5.392 TL gazete ilanı, 1.044,70 TL kıymet takdiri ve 81 TL tebligat gideri olmak üzere toplam 6.517 TL satış masrafı yapıldığı, satış masrafları taşınmazlar için eşit bölündüğünde ihale bedellerinin, taşınmazların tahmini değerinin %50'sine, satış masraflarının eklenmesiyle oluşan miktarı karşıladığı anlaşılmış olup, mahkeme kararının onanması gerekirken, Dairemizce bozulduğu anlaşılmakla, alacaklının karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir.<br />
<br />
                SONUÇ  : Alacaklının karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 22.12.2016 tarih ve 2016/21195 E.-2016/25883 K. sayılı bozma ilamının kaldırılmasına, mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366. ve HUMK'nun 438. maddeleri uyarınca (ONANMASINA), 26/10/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.<br />
<br />
 </p>

İşkur Alacaklarının İmtiyazlı Alacak Olduğu

T.C.
   İSTANBUL 
   BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
17. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO : 2020/1805 EsasKARAR NO : 2020/1757
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
İ S T İ N A F   K A R A R I
 İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : İSTANBUL 19. İCRA HUKUK MAHKEMESİTARİHİ : 05/10/2017NUMARASI : 2016/908 Esas, 2017/1020 KararDAVACI : TÜRKİYE İŞ KURUMU GENEL MÜDÜRLÜĞÜ/ANKARA DAVA : Sıra Cetvelindeki Sıraya İtirazKARAR TARİHİ : 24/09/2020KARARIN YAZILDIĞI T : 25/09/20206100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 353. maddesi uyarınca dosya incelendi.GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:İDDİA:
Davacı vekili, 30.05.2016 tarihli dava dilekçesinde, borçlu .......‘ye ait olan İstanbul/ Şişli İlçesinde bulunan 31 parseldeki gayrimenkulün İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2015/5425 Esas sayılı dosyasında ihale sonucu satıldığını, ilk haczi koyan İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında sıra cetveli yapıldığını ve derece kararı alındığını ,karar gereğince satış bedeli olan 777.670,12 TL ‘nin ilk sıradaki İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasının olması ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczininde kamu alacağı olması nedeniyle ilk hacze iştirak etmesine ve ilk hacizle birlikte garameten paylaştırılmasına, kalan bakiye olursa 2. sıradaki dosya olan 2013/9974 Esas sayılı dosyaya ödenmesine karar verildiğini, 4904 Sayılı Türkiye İş Kurumu Kanunun 1. Maddesinin 4. fıkrasına göre kurum mallarının, alacaklarının, banka hesaplarının devlet malı hükmünde olup haczedilemeyeceğini , alacaklarının da Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı olduğunu, kurum malları hakkında İİK ‘nın iflasa İlişkin hükümleri uygulanmayacağı kısa adının “İŞKUR” olduğunu ,kurum alacağının devlet alacağı derecesinde imtiyazlı alacak olduğunu, sıra cetveli ve derece kararında bu hususa değinilmemesi ve satış bedeli üzerinden kuruma ödeme yapılmamasının hatalı olduğunu iddia ederek, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen sıra cetveli ve derece kararının iptaline ,müvekkili kurum alacağının öncelikli ve imtiyazlı olarak ihale bedelinden 1. sıradaki alacaklar olarak öncelikle Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün 2014/8182 Esas, 2014/8183 Esas, 2014/8267 Esas, 2014/8179 Esas ,2014/8181 Esas sayılı dosyalarına ödeme yapılmasına, mahkeme aksi kanaatte ise ihale bedelinden Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün dosyalarındaki kurum alacaklarının 1. sıradaki alacakla birlikte garameten paylaştırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
 
CEVAP:
Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili, davanın haksız ve mesnetsiz olduğunu, Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün dosyalarında işlem gören işyeri işvereni........ ‘nün kuruma olan borçlarının tahsili amacıyla 6183 sayılı kanun gereği İcra takibine geçildiğini, borçluya ait gayrimenkule haciz konulduğunu, İstanbul 36 İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 17.05.2016 tarihli sıra cetvelinde müvekkili müdürlüğün haczinin kamu alacağı olması nedeniyle ilk hacze iştirak edeceğinden garameten paylaştırılmasına karar verildiğini, 6183 sayılı Kanunun 21. maddesinde , üçüncü şahıslar tarafından haczedilen malların paraya çevrilmeden evvel o mal üzerinde amme alacağı için haciz konulursa bu alacağında hacze iştirak edeceğini ve aralarında satış bedelinin garameten taksim olunacağının belirtildiğini, Kanunun bu açık düzenlemesi karşısında sıra cetvelinin yasaya uygun olarak düzenlendiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
 
Davalı Kastamonu ........A.Ş vekili, amme alacaklarının 3. şahıs alacakları karşısında önceliğinin bulunmadığını, sadece gayrimenkulün aynından doğan gümrük resmî ,bina ve arazi vergisi gibi alacakların tahsilinde öncelik hakkının bulunduğunu, bunun haricindeki önce konulan 3 şahıs alacaklarına kamu haczinin ancak iştirak edebileceğinin açıkça hüküm altına alındığını, bu nedenle davacı idarenin alacağının 1. sırada olduğuna dair talebin açık kamu hükmüne aykırı olması nedeniyle reddine, garameten taksim yönündeki talebinin ise haklı olduğunu ve davacı idare ile müvekkili alacaklı şirket arasında uyuşmazlık bulunmadığını bu talep hakkında kabul kararı verilmesini belirtmiştir.
 
İLK DERECE MAHKEME KARARI:
 
Mahkemece, bilirkişinin 20.07.2017 tarihli raporunda şikayet edilen sıra cetvelinde satış bedelinin hangi dosyaya ne miktar ayrıldığının belirsizliği, davacı kurum alacağının Devlet alacağı mertebesinde ve diğer kamu alacağı ile birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddeye göre ilk hacze garameten iştirak edilmemesi sebebi ile iptali gerektiğinin tespitini yaptığı, denetime ve hüküm kurmaya elverişli bilirkişi raporu gereğince şikayetin kabulüne, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen 17.05.2016 tarihli sıra cetvelinin iptaline karar verilmiştir.
 
İSTİNAF NEDENLERİ:
 
Karar, yasal süre içerisinde davalı Sosyal Güvenlik Kurumu  Başkanlığı vekili tarafından istinaf edilmiştir.
İstinaf nedenleri olarak, savunmalarını  tekrar ederek, kanunun açık düzenlemelerine göre sıra cetvelinin yasaya uygun düzenlendiğini  davanın reddi gerekmesine rağmen şikayetin kabulünün usul ve yasaya aykırılık taşıdığını iddia ederek, kararın kaldırılmasını istemiştir.
 
DELİLLERİN TARTIŞILMASI VE GEREKÇE;
 
Dava, İİK 142. madde gereğince açılan sıra cetveline itiraz davasıdır.
İİK 142. maddede, cetvel suretinin tebliğinden yedi gün içinde her alacaklının takibin icra edildiği mahal mahkemesinde alakadarlar aleyhine dava etmek suretiyle cetvel mündericatına itiraz edebileceği, itirazın alacağın esas ve miktarına taalluk etmeyip yalnız sıraya dairse şikayet yoluyla icra mahkemesine arzolunacağı düzenlenmiştir. Yasada belirtildiği gibi sıra cetveline itiraz davası açma süresi yedi gündür. Bu süre, sıra cetvelinin itiraz eden alacaklıya tebliğinden itibaren başlar. Yasada belirtilen süre, hak düşürücü süre olup, taraflarca ileri sürülmese bile, mahkemece kendiliğinden İncelenmesi, süresinde açılmayan davanın esasa girilmeden reddedilmesi gerekir. Somut olay bu anlamda değerlendirildiğinde, itiraz konusu İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen 17.05.2016 tarihli sıra cetveli davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekiline 23 Mayıs 2016 tarihinde tebliğ edildiği,   davanın ise 30.05.2016  tarihinde hak düşürücü süre içerisinde açıldığı anlaşılmakla işin  esasının İncelenmesi gerekmiştir.
 
Dosya kapsamından, sıra cetvelinin düzenlendiği İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı icra dosyasında, davalılardan Kastamonu .......A.Ş tarafından borçlu ............. aleyhine, 03.09.2013 tarihinde avans iade alacağının tahsili amacı ile ilamsız icra takibi başlatıldığı, alacaklı vekilinin başvurusu üzerine, İstanbul 15. İcra Müdürlüğünün 2014/7 D.İş Esas, 2014/7 Karar ve 02.04.2014 tarihli ek kararı ile, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı takip dosyasında iştirak halinde mülkiyete konu hacizli taşınmazlar üzerinde borçlu ......... düşecek olan paydan alacağın tahsilini sağlamak üzere alacaklı vekiline İİK 121. madde uyarınca intikal yapabilme yetkisinin verildiği, İstanbul İli, Şişli İlçesi 827 ada 31 nolu parsel, bağımsız mesken vasfındaki 4 nolu taşınmazın ........ adına kayıtlı iken, 18.04.2014 tarihinde borçlu ........... vd kişiler adına hükmen intikal edildiği, tapu kaydı üzerine ,alacaklı Kastamonu ......... adına İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 15.01.2014 tarihinde haciz şerhi kaydedildiği, aynı taşınmaz tapu kaydına, SGK Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün kamu haczinin 19.06.2014 tarihinde işlendiği, davacı Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü’nün Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün değişik esas ve çok sayıdaki İcra takip dosyaları nedeniyle, taşınmaz tapu kaydına, 03.11.2014 tarihinden, 26.10.2015 tarih aralığına kadar birçok kez hacizler konulduğu, taşınmazın İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2015/5425 Esas sayılı dosyasında 15.03.2016 tarihinde ihale ile  satışının gerçekleştirildiği, ihalenin kesinleştiği, İİK 100. maddesi gereğince, ilgili tapu kaydı üzerindeki İcra takip dosya alacaklıları ve alacak  bilgileri İcra müdürlükleri  tarafından sıra cetveli düzenleyecek dosyaya bildirildiği, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü 10.05.2016 tarihli İcra dosyasına bildirdikleri yazı cevabında, işyeri işvereni ......... ‘nün kuruma olan borçlarının tahsili amacı ile 6183 sayılı kanun gereği muhtelif sayılı dosyalar için İcra takibine geçildiğini, borçluya ait 31 nolu Gayrimenkule haciz konulduğunu, gayrimenkul üzerine konulan hacizlerinin devam ettiğini, 15.03.2016 tarihi itibariyle 349.450,00 TL borcunun bulunduğunu, alacağın amme alacağı olduğu için 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince garameye dahil edilmesini istediği, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 17.05.2016 tarihli sıra cetveli ve derece kararı düzenlendiği, satışın yapıldığı, ihalenin kesinleştiği, ihale bedeli miktardan gerekli harçlar alınarak kalan miktar 777.670,12 TL ‘nin müdürlük hesabına gönderildiği, ilk haciz sırasının müdürlükleri olduğu bildirildiğinden sıra cetvelinin dosyada yapılmasına karar verildiği, bu sıralamaya göre satış bedelinden 777.670,12 TL ‘nin ilk sıradaki İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyası ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczininde kamu alacağı olması nedeniyle müdürlük dosyasındaki ilk hacze iştirak edeceği bu nedenle garameten paylaştırılmasına,  kalan bakiye var ise müdürlük dosyası ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczinin kapandığı takdirde ikinci sıradaki Eskişehir 6. İcra Müdürlüğünün 2013/ 9974 esas sayılı dosyasına ödenmesine, şayet kalan bakiye olursa sair sıra cetveli alacaklılarına sırası İle ödenmesine karar verildiği, 13 sıradan oluşan sıra ve derece kararı düzenlendiği, İlk sırada davalı alacaklı Kastamonu .......A.Ş, SGK Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün 3. sırada, davacı Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü İcra takip dosya alacaklarının ise, 6,7,8,9,11. sıralarda yer aldığı, davacının yasal süre içerisinde sıra cetvelinin iptali için iş bu şikayet konusu davayı açtığı anlaşılmıştır.
 
Taraflar arasında, takip dosyaları, haciz tarihleri konusunda herhangi bir uyuşmazlık yoktur.
 
Uyuşmazlık, davacı Türkiye İş Kurumu Müdürlüğü ile  diğer kamu kurumu olan Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı ‘nın kamu alacaklarının sıra ve derece kararında nasıl yer alması gerektiğidir.
 
20.07.2017 tarihli bilirkişi raporunda, 4904 sayılı Türkiye İş Kurumu Kanunun 1/4 maddesi uyarınca, davacı alacaklı Türkiye İş Kurumu alacağının Devlet alacağı derecesinde 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi cümlesinde ilk İstanbul 36 .İcra Müdürlüğünün 2013/21360 Esas sayılı Kastamonu .........A.Ş ‘nin 653.883,27 TL alacağına garameten iştirak edecek takip ve alacakları ile Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün takip dosyası ve alacağı toplamının 777.670,12 TL satış bedeline bölüşümü ile ortak çarpanın garame iştirak eden her bir dosya alacağı ile çarpımı sonucu 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi ilk haczin üçüncü kişiden sonra birden çok kamu alacaklısı tarafından konulması halinde haciz sahibi bütün kamu alacaklarının ilk hacze iştirakının kabülünün gerekeceği belirtilerek her bir takip dosya alacağı ve isabet eden miktar hesaplanarak, davacı kurum alacağının Devlet alacağı mertebesinde ve diğer kamu alacağı İle birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince ilk hacze garameten iştirak edilmemesi sebebi ile iptali gerektiği belirtilmiştir.
 
Mahkemece rapor sonucuna göre şikayetin kabulüne ve sıra cetvelinin iptaline karar verilmiştir.
 
6183 sayılı “ Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanunun 21. madde başlığı “ Amme alacaklarının rüçhan hakkı “ dır. 21/1. fıkrada “ Üçüncü şahıslar tarafından haczedilen mallar paraya çevrilmeden evvel o mal üzerine amme alacağı içinde haciz konulursa bu alacak da hacze iştirak eder ve aralarında satış bedeli garameten taksim olunur ...” düzenlemesine yer verilmiştir. 6183 sayılı yasanın 21. maddesine göre imtiyazlı alacaklar için bir ayrım yapılmadığından amme alacağı diğer şartların bulunması halinde öncelik şartı aranmadan ilk hacze katılması gerekir. Öte yandan somut olayda olduğu üzere, 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi ilk haczin 3. kişiler tarafından uygulanması hallerine münhasır olup, 3. kişiden sonra birden çok kamu alacaklısı tarafından haciz konulması halinde, haciz sahibinin bütün kamu alacaklılarının ilk hacze iştirakını kabülü gerekecektir.
 
4904 sayılı kanun “ Türkiye İş Kurumu ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun ‘“ dur. 1/4. fıkrasında, kurumun malları, alacakları, banka hesapları 9.6.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu ile 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu bakımından Devlet malı hükmünde olduğu haczedilemeyeceği, alacakların da Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı olduğu, kurum malları hakkında İcra ve İflas Kanunun iflasa İlişkin hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir. Yasal düzenleme kapsamında davacı kurum alacağı Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı bir alacaktır.
 
Bu durumda, mahkemenin bilirkişi raporuna göre davacı alacağının diğer kamu alacağı ile birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince ilk hacze garameten iştirak etmesi gerektiği sebebiyle şikayetin kabulü ve sıra cetvelinin iptali kararında bir isabetsizlik görülmediğinden, davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin istinaf başvurusunun reddine dair karar verilmesi gerekmekle aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere,
1- İstanbul 19. İcra Hukuk Mahkemesinin 2016/908 Esas, 2017/ 1020 Karar ve 05.10.2017 tarihli kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğundan davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 353/1-/ b- 1. bendi gereğince esastan REDDİNE,
2- Davalı harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına,
3- Davalının yapmış olduğu istinaf yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına,
4- İstinaf incelemesi sırasında duruşma açılmadığından vekalet ücreti hakkında karar verilmesine yer olmadığına,
Dosya üzerinde yapılan inceleme neticesinde, İcra ve İflas Kanunun 364. maddesi gereğince kararın tebliğ tarihinden itibaren 10 gün içinde Yargıtay nezdinde temyiz kanun yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.24/09/2020
T.C.
   İSTANBUL 
   BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
17. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO : 2020/1805 EsasKARAR NO : 2020/1757
T Ü R K  M İ L L E T İ  A D I N A
İ S T İ N A F   K A R A R I
 İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : İSTANBUL 19. İCRA HUKUK MAHKEMESİTARİHİ : 05/10/2017NUMARASI : 2016/908 Esas, 2017/1020 KararDAVACI : TÜRKİYE İŞ KURUMU GENEL MÜDÜRLÜĞÜ/ANKARA DAVA : Sıra Cetvelindeki Sıraya İtirazKARAR TARİHİ : 24/09/2020KARARIN YAZILDIĞI T : 25/09/20206100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 353. maddesi uyarınca dosya incelendi.GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:İDDİA:
Davacı vekili, 30.05.2016 tarihli dava dilekçesinde, borçlu .......‘ye ait olan İstanbul/ Şişli İlçesinde bulunan 31 parseldeki gayrimenkulün İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2015/5425 Esas sayılı dosyasında ihale sonucu satıldığını, ilk haczi koyan İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında sıra cetveli yapıldığını ve derece kararı alındığını ,karar gereğince satış bedeli olan 777.670,12 TL ‘nin ilk sıradaki İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasının olması ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczininde kamu alacağı olması nedeniyle ilk hacze iştirak etmesine ve ilk hacizle birlikte garameten paylaştırılmasına, kalan bakiye olursa 2. sıradaki dosya olan 2013/9974 Esas sayılı dosyaya ödenmesine karar verildiğini, 4904 Sayılı Türkiye İş Kurumu Kanunun 1. Maddesinin 4. fıkrasına göre kurum mallarının, alacaklarının, banka hesaplarının devlet malı hükmünde olup haczedilemeyeceğini , alacaklarının da Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı olduğunu, kurum malları hakkında İİK ‘nın iflasa İlişkin hükümleri uygulanmayacağı kısa adının “İŞKUR” olduğunu ,kurum alacağının devlet alacağı derecesinde imtiyazlı alacak olduğunu, sıra cetveli ve derece kararında bu hususa değinilmemesi ve satış bedeli üzerinden kuruma ödeme yapılmamasının hatalı olduğunu iddia ederek, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen sıra cetveli ve derece kararının iptaline ,müvekkili kurum alacağının öncelikli ve imtiyazlı olarak ihale bedelinden 1. sıradaki alacaklar olarak öncelikle Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün 2014/8182 Esas, 2014/8183 Esas, 2014/8267 Esas, 2014/8179 Esas ,2014/8181 Esas sayılı dosyalarına ödeme yapılmasına, mahkeme aksi kanaatte ise ihale bedelinden Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün dosyalarındaki kurum alacaklarının 1. sıradaki alacakla birlikte garameten paylaştırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
 
CEVAP:
Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili, davanın haksız ve mesnetsiz olduğunu, Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün dosyalarında işlem gören işyeri işvereni........ ‘nün kuruma olan borçlarının tahsili amacıyla 6183 sayılı kanun gereği İcra takibine geçildiğini, borçluya ait gayrimenkule haciz konulduğunu, İstanbul 36 İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 17.05.2016 tarihli sıra cetvelinde müvekkili müdürlüğün haczinin kamu alacağı olması nedeniyle ilk hacze iştirak edeceğinden garameten paylaştırılmasına karar verildiğini, 6183 sayılı Kanunun 21. maddesinde , üçüncü şahıslar tarafından haczedilen malların paraya çevrilmeden evvel o mal üzerinde amme alacağı için haciz konulursa bu alacağında hacze iştirak edeceğini ve aralarında satış bedelinin garameten taksim olunacağının belirtildiğini, Kanunun bu açık düzenlemesi karşısında sıra cetvelinin yasaya uygun olarak düzenlendiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
 
Davalı Kastamonu ........A.Ş vekili, amme alacaklarının 3. şahıs alacakları karşısında önceliğinin bulunmadığını, sadece gayrimenkulün aynından doğan gümrük resmî ,bina ve arazi vergisi gibi alacakların tahsilinde öncelik hakkının bulunduğunu, bunun haricindeki önce konulan 3 şahıs alacaklarına kamu haczinin ancak iştirak edebileceğinin açıkça hüküm altına alındığını, bu nedenle davacı idarenin alacağının 1. sırada olduğuna dair talebin açık kamu hükmüne aykırı olması nedeniyle reddine, garameten taksim yönündeki talebinin ise haklı olduğunu ve davacı idare ile müvekkili alacaklı şirket arasında uyuşmazlık bulunmadığını bu talep hakkında kabul kararı verilmesini belirtmiştir.
 
İLK DERECE MAHKEME KARARI:
 
Mahkemece, bilirkişinin 20.07.2017 tarihli raporunda şikayet edilen sıra cetvelinde satış bedelinin hangi dosyaya ne miktar ayrıldığının belirsizliği, davacı kurum alacağının Devlet alacağı mertebesinde ve diğer kamu alacağı ile birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddeye göre ilk hacze garameten iştirak edilmemesi sebebi ile iptali gerektiğinin tespitini yaptığı, denetime ve hüküm kurmaya elverişli bilirkişi raporu gereğince şikayetin kabulüne, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen 17.05.2016 tarihli sıra cetvelinin iptaline karar verilmiştir.
 
İSTİNAF NEDENLERİ:
 
Karar, yasal süre içerisinde davalı Sosyal Güvenlik Kurumu  Başkanlığı vekili tarafından istinaf edilmiştir.
İstinaf nedenleri olarak, savunmalarını  tekrar ederek, kanunun açık düzenlemelerine göre sıra cetvelinin yasaya uygun düzenlendiğini  davanın reddi gerekmesine rağmen şikayetin kabulünün usul ve yasaya aykırılık taşıdığını iddia ederek, kararın kaldırılmasını istemiştir.
 
DELİLLERİN TARTIŞILMASI VE GEREKÇE;
 
Dava, İİK 142. madde gereğince açılan sıra cetveline itiraz davasıdır.
İİK 142. maddede, cetvel suretinin tebliğinden yedi gün içinde her alacaklının takibin icra edildiği mahal mahkemesinde alakadarlar aleyhine dava etmek suretiyle cetvel mündericatına itiraz edebileceği, itirazın alacağın esas ve miktarına taalluk etmeyip yalnız sıraya dairse şikayet yoluyla icra mahkemesine arzolunacağı düzenlenmiştir. Yasada belirtildiği gibi sıra cetveline itiraz davası açma süresi yedi gündür. Bu süre, sıra cetvelinin itiraz eden alacaklıya tebliğinden itibaren başlar. Yasada belirtilen süre, hak düşürücü süre olup, taraflarca ileri sürülmese bile, mahkemece kendiliğinden İncelenmesi, süresinde açılmayan davanın esasa girilmeden reddedilmesi gerekir. Somut olay bu anlamda değerlendirildiğinde, itiraz konusu İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında düzenlenen 17.05.2016 tarihli sıra cetveli davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekiline 23 Mayıs 2016 tarihinde tebliğ edildiği,   davanın ise 30.05.2016  tarihinde hak düşürücü süre içerisinde açıldığı anlaşılmakla işin  esasının İncelenmesi gerekmiştir.
 
Dosya kapsamından, sıra cetvelinin düzenlendiği İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı icra dosyasında, davalılardan Kastamonu .......A.Ş tarafından borçlu ............. aleyhine, 03.09.2013 tarihinde avans iade alacağının tahsili amacı ile ilamsız icra takibi başlatıldığı, alacaklı vekilinin başvurusu üzerine, İstanbul 15. İcra Müdürlüğünün 2014/7 D.İş Esas, 2014/7 Karar ve 02.04.2014 tarihli ek kararı ile, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı takip dosyasında iştirak halinde mülkiyete konu hacizli taşınmazlar üzerinde borçlu ......... düşecek olan paydan alacağın tahsilini sağlamak üzere alacaklı vekiline İİK 121. madde uyarınca intikal yapabilme yetkisinin verildiği, İstanbul İli, Şişli İlçesi 827 ada 31 nolu parsel, bağımsız mesken vasfındaki 4 nolu taşınmazın ........ adına kayıtlı iken, 18.04.2014 tarihinde borçlu ........... vd kişiler adına hükmen intikal edildiği, tapu kaydı üzerine ,alacaklı Kastamonu ......... adına İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 15.01.2014 tarihinde haciz şerhi kaydedildiği, aynı taşınmaz tapu kaydına, SGK Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün kamu haczinin 19.06.2014 tarihinde işlendiği, davacı Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü’nün Eskişehir 2. İcra Müdürlüğünün değişik esas ve çok sayıdaki İcra takip dosyaları nedeniyle, taşınmaz tapu kaydına, 03.11.2014 tarihinden, 26.10.2015 tarih aralığına kadar birçok kez hacizler konulduğu, taşınmazın İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2015/5425 Esas sayılı dosyasında 15.03.2016 tarihinde ihale ile  satışının gerçekleştirildiği, ihalenin kesinleştiği, İİK 100. maddesi gereğince, ilgili tapu kaydı üzerindeki İcra takip dosya alacaklıları ve alacak  bilgileri İcra müdürlükleri  tarafından sıra cetveli düzenleyecek dosyaya bildirildiği, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü 10.05.2016 tarihli İcra dosyasına bildirdikleri yazı cevabında, işyeri işvereni ......... ‘nün kuruma olan borçlarının tahsili amacı ile 6183 sayılı kanun gereği muhtelif sayılı dosyalar için İcra takibine geçildiğini, borçluya ait 31 nolu Gayrimenkule haciz konulduğunu, gayrimenkul üzerine konulan hacizlerinin devam ettiğini, 15.03.2016 tarihi itibariyle 349.450,00 TL borcunun bulunduğunu, alacağın amme alacağı olduğu için 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince garameye dahil edilmesini istediği, İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyasında 17.05.2016 tarihli sıra cetveli ve derece kararı düzenlendiği, satışın yapıldığı, ihalenin kesinleştiği, ihale bedeli miktardan gerekli harçlar alınarak kalan miktar 777.670,12 TL ‘nin müdürlük hesabına gönderildiği, ilk haciz sırasının müdürlükleri olduğu bildirildiğinden sıra cetvelinin dosyada yapılmasına karar verildiği, bu sıralamaya göre satış bedelinden 777.670,12 TL ‘nin ilk sıradaki İstanbul 36. İcra Müdürlüğünün 2013/21650 Esas sayılı dosyası ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczininde kamu alacağı olması nedeniyle müdürlük dosyasındaki ilk hacze iştirak edeceği bu nedenle garameten paylaştırılmasına,  kalan bakiye var ise müdürlük dosyası ve Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün haczinin kapandığı takdirde ikinci sıradaki Eskişehir 6. İcra Müdürlüğünün 2013/ 9974 esas sayılı dosyasına ödenmesine, şayet kalan bakiye olursa sair sıra cetveli alacaklılarına sırası İle ödenmesine karar verildiği, 13 sıradan oluşan sıra ve derece kararı düzenlendiği, İlk sırada davalı alacaklı Kastamonu .......A.Ş, SGK Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün 3. sırada, davacı Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü İcra takip dosya alacaklarının ise, 6,7,8,9,11. sıralarda yer aldığı, davacının yasal süre içerisinde sıra cetvelinin iptali için iş bu şikayet konusu davayı açtığı anlaşılmıştır.
 
Taraflar arasında, takip dosyaları, haciz tarihleri konusunda herhangi bir uyuşmazlık yoktur.
 
Uyuşmazlık, davacı Türkiye İş Kurumu Müdürlüğü ile  diğer kamu kurumu olan Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı ‘nın kamu alacaklarının sıra ve derece kararında nasıl yer alması gerektiğidir.
 
20.07.2017 tarihli bilirkişi raporunda, 4904 sayılı Türkiye İş Kurumu Kanunun 1/4 maddesi uyarınca, davacı alacaklı Türkiye İş Kurumu alacağının Devlet alacağı derecesinde 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi cümlesinde ilk İstanbul 36 .İcra Müdürlüğünün 2013/21360 Esas sayılı Kastamonu .........A.Ş ‘nin 653.883,27 TL alacağına garameten iştirak edecek takip ve alacakları ile Kütahya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünün takip dosyası ve alacağı toplamının 777.670,12 TL satış bedeline bölüşümü ile ortak çarpanın garame iştirak eden her bir dosya alacağı ile çarpımı sonucu 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi ilk haczin üçüncü kişiden sonra birden çok kamu alacaklısı tarafından konulması halinde haciz sahibi bütün kamu alacaklarının ilk hacze iştirakının kabülünün gerekeceği belirtilerek her bir takip dosya alacağı ve isabet eden miktar hesaplanarak, davacı kurum alacağının Devlet alacağı mertebesinde ve diğer kamu alacağı İle birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince ilk hacze garameten iştirak edilmemesi sebebi ile iptali gerektiği belirtilmiştir.
 
Mahkemece rapor sonucuna göre şikayetin kabulüne ve sıra cetvelinin iptaline karar verilmiştir.
 
6183 sayılı “ Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanunun 21. madde başlığı “ Amme alacaklarının rüçhan hakkı “ dır. 21/1. fıkrada “ Üçüncü şahıslar tarafından haczedilen mallar paraya çevrilmeden evvel o mal üzerine amme alacağı içinde haciz konulursa bu alacak da hacze iştirak eder ve aralarında satış bedeli garameten taksim olunur ...” düzenlemesine yer verilmiştir. 6183 sayılı yasanın 21. maddesine göre imtiyazlı alacaklar için bir ayrım yapılmadığından amme alacağı diğer şartların bulunması halinde öncelik şartı aranmadan ilk hacze katılması gerekir. Öte yandan somut olayda olduğu üzere, 6183 sayılı Kanunun 21/1. maddesi ilk haczin 3. kişiler tarafından uygulanması hallerine münhasır olup, 3. kişiden sonra birden çok kamu alacaklısı tarafından haciz konulması halinde, haciz sahibinin bütün kamu alacaklılarının ilk hacze iştirakını kabülü gerekecektir.
 
4904 sayılı kanun “ Türkiye İş Kurumu ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun ‘“ dur. 1/4. fıkrasında, kurumun malları, alacakları, banka hesapları 9.6.1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu ile 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu bakımından Devlet malı hükmünde olduğu haczedilemeyeceği, alacakların da Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı olduğu, kurum malları hakkında İcra ve İflas Kanunun iflasa İlişkin hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir. Yasal düzenleme kapsamında davacı kurum alacağı Devlet alacağı derecesinde imtiyazlı bir alacaktır.
 
Bu durumda, mahkemenin bilirkişi raporuna göre davacı alacağının diğer kamu alacağı ile birlikte 6183 sayılı Kanunun 21. maddesi gereğince ilk hacze garameten iştirak etmesi gerektiği sebebiyle şikayetin kabulü ve sıra cetvelinin iptali kararında bir isabetsizlik görülmediğinden, davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin istinaf başvurusunun reddine dair karar verilmesi gerekmekle aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere,
1- İstanbul 19. İcra Hukuk Mahkemesinin 2016/908 Esas, 2017/ 1020 Karar ve 05.10.2017 tarihli kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunduğundan davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 353/1-/ b- 1. bendi gereğince esastan REDDİNE,
2- Davalı harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına,
3- Davalının yapmış olduğu istinaf yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına,
4- İstinaf incelemesi sırasında duruşma açılmadığından vekalet ücreti hakkında karar verilmesine yer olmadığına,
Dosya üzerinde yapılan inceleme neticesinde, İcra ve İflas Kanunun 364. maddesi gereğince kararın tebliğ tarihinden itibaren 10 gün içinde Yargıtay nezdinde temyiz kanun yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.24/09/2020